Gerçek Simya

Duygu hareket halindeki enerjidir.
Enerji hareket halindeyken sonuç yaratırsınız
Madde yoğunlaşmış enerjidir.
Hareket etmiş ve birleşmiş enerji.
Enerjiyi bir süre belirli bir şekilde hünerle kullanarak madde yaratırsınız.
Her usta bu yasayı anlar
Bu evrenin simyası
Tüm yaşamın sırrıdır.

ALINTIDIR…

11. boyut

Kaynak: Focusdergisi

Evren neden var oldu? Araştırmacılar, bu sorunun yanıtını “Her Şeyin Teorisi” adını verdikleri bir evren formülüyle yanıtlamayı umuyorlar. İngiliz astrofizik uzmanı Stephen Hawking, yeni bulgularıyla, içinde eşizlerimizin bulunduğu fantastik bir “hiper uzay”ın kapılarını açıyor. Biz diğer evrenleri göremiyoruz; ancak, Hawking teorisinde, paralel evrenlerde olanların bizim korkularımızı, becerilerimizi ve özlemlerimizi etkileyebileceğini ileri sürüyor.

Diğer boyutlar, yuvarlanmış küçük küreler şeklinde uzay-zamanın bütün noktalarında yer alıyor

Şu sırada, siz bu cümleleri okurken, paralel evrenlerdeki eşizleriniz de bu cümleleri okuyor olabilirler. Onlar da, bu teoriyi okuyunca, büyük olasılıkla sizin gibi inanmayacak ve başlarını sallayacaklardır.

İlk bakışta çılgınlık ya da bir bilimkurgu fantezisi gibi görünse de, bu teori tamamen matematiksel temellere dayanıyor. Stephen Hawking, “Sonsuz sayıda eşiz evrenler var” diyor. Hawking, Cambridge Üniversitesi’nin Matematik Bilimleri Merkezi’nde profesör olarak görev yapıyor. “Amyotrofik lateral skleroz” adı verilen bir sinir hastalığı nedeniyle, ünlü fizikçinin vücut kasları her geçen gün biraz daha eriyor. 1986’da bir soluk borusu ameliyatı sonucu sesini de kaybetti. O günden bu yana bilgisayar aracılığıyla iletişim kuruyor. Şu anda tamamen felçli, ancak zihni, inanılmaz bir hareketliliğe sahip. 59 yaşındaki astrofizikçi, evrenin var oluşunu açıklamak amacıyla yıllardır üstünde çalışılan “Her Şeyin Teorisi”sinin (Theory of Everything) formülünü oluşturmayı başardı ve buna “M-teorisi” adını verdi. Buradaki “M” (magic, mysterios, mother) büyülü, esrarengiz ya da her şeyin (bütün teorilerin) anası olarak değerlendirilebilir.

Teori, uzayı, içlerinde bizim eşizlerimizin bulunduğu başka evrenlerden oluşan çok boyutlu bir labirent olarak görüyor. Hawking, bu “kobold evrenler”in yaşayanlarını “gölge insanlar” olarak nitelendiriyor. Yani, bizim evren olarak tanımladığımız belki de, gerçekte iç içe geçmiş, birbirini şekillendiren ve hatta belki birbiriyle iletişim halinde olan, birbirine paralel çok sayıda evrenlerin bulunduğu sonsuz bir uzayın minik bir kesiti.

Bu, sadece birçok esrarengiz olguya aniden bambaşka bir açıdan baktığı için değil, aynı zamanda sıradan yaşamımızın bu kadar basit olmadığını göstermesiyle de büyüleyici bir evren tasviri. Birçoğumuz, yaşadığımız olaylara hep daha fazla anlam yükleme eğilimindeyiz. “Yaşamımda, ne olduğunu bilmediğim bir değişiklik olacağını hissediyorum” dediğimiz anları hepimiz yaşamışızdır. Korkular, hayaller, özlemler, fikirler… Ortada neden yokken, birden bire nasıl çıkıyorlar, nereden geliyorlar?

Genç iş adamı, her pazar sabahı eşiyle birlikte tenis oynuyordu. O gün de, bütün diğer pazar sabahları gibiydi. Daha farklı geçeceğini gösteren en ufak bir belirti yoktu. Ancak, bir süre sonra iş adamı oyunu savsaklamaya başladı. Servis atışları hep fileye takılıyordu. Konsantrasyonu tamamen dağılmıştı. Huzursuzluğu giderek arttı. Birden aklına annesi geldi ve bu düşünceyi bir türlü kafasından silemedi. Eve döndüklerinde telefonları çaldı, arayan babasıydı. Öğlene kadar her yerde onu aramıştı. Annesi bir kalp krizi geçirmiş ve hastaneye kaldırılmıştı. İş adamının konsantrasyonu, bu olayı sezinlediği için mi dağılmıştı? Peki nasıl sezmişti bunu? Böyle bir olaya, şimdiye kadar sadece parapsikoloji uzmanları açıklama getiriyorlardı. Bilim adamları, ciddiyetsizlikle suçlanmamak için böyle konuların üstünde durmamayı tercih ettiler.

Uzay-zamanın bükülmesiyle oluşan “solucan delikler”in zaman yolculuğunu mümkün kılabileceği düşünülüyor.

Stephen Hawking’in geliştirdiği evren teorisi, hesaplamalara dayalı yepyeni bir açıklama getiriyor. Hawking, mantıksal olarak, beynimizde hiçbir şeyin bir bütünden bağımsız gerçekleşmediğini ileri sürüyor. Yani, tenis kortundaki olayları şöyle açıklayabiliriz: Görülebilir evrenimizin dışında, iç içe geçmiş ve eşizlerimizin bulunduğu, görülemeyen daha çok sayıda evren var.

İş adamı, annesinin geçirdiği kalp krizini telefonla öğrenmediğine göre, dolaylı yollardan öğrendi; yani eşizlerinden biri aracılığıyla.
Eğer Hawking haklıysa, daha pek çok olgu paralel evren teorisiyle açıklanabilecek. Hiçbir neden ya da bulgu olmadığı halde neden bazen korkuya kapılıyoruz? Eşizlerimiz o anda bu korkuları yaşadıkları için mi? Neden bazı insanlarla ilk kez tanıştığımız halde, sanki onu uzun süredir tanıyormuşuz duygusuna kapılıyoruz? Başka bir dünyada onu uzun süredir tanıdığımız için mi? Ya ilk bakışta aşk? Aslında böyle bir şey belki de yok ve her şey başka bir evrende yaşanan bir aşkın o an için hissedilmesinden ibaret. Gerçekten de, bir bilimkurgu senaryosuna benziyor. Stephen Hawking, bu fantastik fikre nasıl ulaşmıştı acaba?
Bilim adamı, böyle bir evren teorisine nasıl ulaştığını, “Ceviz Kabuğundaki Evren” adını verdiği son kitabında açıklamış.

Bu adı verirken İngiliz oyun yazarı William Shakespeare’in “Hamlet”inden esinlenmiş. Eserde Hamlet, “Ey Tanrım, ceviz kabuğunun içine hapsolsam da, kendimi bütün âlemlerin kralı gibi görebilirdim, keşke şu kötü rüyalarım olmasaydı…” diyordu. Hamlet’in bu derin iç çekişi, sanki düşünür Hawking’i tarif ediyor.

Hastalığı onu, ceviz kabuğu olarak nitelendirilebilecek hareketsiz vücudunun içine hapsetmiş. Ancak, o aklıyla, sonsuzluğa, yani evrene hakim olmak istiyor. Hawking, Hamlet’in sözlerini şöyle yorumluyor; bütün fiziksel engellere karşın, sadece beynimizin gücüyle uzayı araştırabilir ve teknik açıdan ulaşılması mümkün olmasa da, teorik olarak, ilginç bölgelerin kapılarını aralayabiliriz.
Hawking’in geliştirdiği formül, makroskobik evreni ve temel parçacıkların mikroskobik dünyasını tanımlamakla kalmayacak, “Büyük Patlama” ve onunla birlikte zaman ve uzay boyutlarının başlangıcını da hesaplanabilir hale getirecek. Böylece insan, evrenin en büyük gizemine, daha doğru bir yaklaşım gösterebilecek: Evrenin, var olmak için bir tanrıya ihtiyacı var mı? Yoksa varlığı, tamamen bilinen fiziksel yasalara mı dayanıyor?
Bugün 59 yaşında olan fizikçi, bazı basın organları tarafından Albert Einstein ile bir tutuluyor. Ancak birçok meslektaşı, bu karşılaştırmanın Einstein için bir haksızlık olduğunu belirtiyor. Ne de olsa bilim adamı, evreni açıklamaya yönelik geliştirdiği “görelilik teorisi”yle, tam bir devrim yaratmıştı. Ama Hawking yeni bir teori kurmamış, Einstein’ın kuramını temel alan bir teori geliştirmişti.
Bilim olimpiyatında Hawking, 1974’te keşfettiği ve kendi adını verdiği ışınım ile ön plana çıktı: Fizikçi, temel parçacık demetinin bir kara delik yakınında bulunduğunda, nasıl davranacağını hesapladı. Belirli kütleye sahip bir yıldız, ömrünün sonunda, kendi çekim kuvvetinin etkisiyle çöküyor ve uzay ile zamanın anlamını yitirdiği, yani kaybolduğu, sonsuz yoğunluğa sahip bir yapıya, yani kara deliğe dönüşüyor. Kara deliğin çekim alanı o kadar güçlü ki, ışın da dahil hiçbir şey çekim alanından kurtulamıyor. Fizikçiler bu duruma “tekillik” adını veriyorlar. Hawking, çevresindeki her şeyi yutan bu tuzakların tamamen karanlık olmadıklarını, ışın yaydıklarını gösterdi. İçinde yaşadığımız evrenin de, “tekillik” durumundayken, Büyük Patlama ile birlikte şekillenmeye başlaması, Hawking’in buluşunu daha da önemli kıldı. Bu sayede bir gün, belki de yaratılış hikâyesinin sıfırıncı saniyesine ulaşılabilirdi. Hawking, “hiçlik” ile “varlık” arasındaki geçiş anının aydınlatılmasının, “Tanrı’nın planı”nı ortaya çıkarmak anlamına geldiğini düşünüyor.
Bilim adamları, bir “tekillik” durumunun olup olmadığını; bir büyük patlamanın yaşanıp yaşanmadığını; zaman ve uzay boyutlarının bu patlama sonucu ortaya çıkıp çıkmadığını uzun süre tartıştılar.

Çünkü, İngiliz fizikçi Isaac Newton’ın 300 yıl önce kabul ettiği gibi, zamanın sonsuz bir geçmişten sonsuz bir geleceğe uzandığına inanıyorlardı.

Stephan Hawking

Newton’ın teorisi, Albert Einstein tarafından geliştirilen “Genel Görelilik Teorisi”yle geçerliğini kaybetti. Yeni teori, zaman, uzay ve maddeyi bir birinden ayrılamaz bir bütün olarak düşünüyordu.

Bütün kütleler, ister dev gökadalar ister küçücük asteroitler, uzay-zamana şekil veriyorlar. Bu şekillenme, madde ve ışığın uzaydaki hareketini belirliyor. Önce Roger Penrose, sonra da Hawking, 1969’da Büyük Patlama’nın gerçek olduğunu ispatladıktan sonra, çekim kuvvetine dayalı teoriyi daha da geliştirdiler.

Yoğunluk, Büyük Patlama sırasında kuşkusuz çok daha fazlaydı; ne de olsa, evrendeki bütün kütleler bir aradaydı. Patlama gerçekleşince, çevreye hayal edilmesi güç büyüklükte bir enerji yayıldı. Bu ilk enerji, temel parçacıklara ve maddenin kaderini belirleyen dört kuvvete dönüştü. Kozmologlar asıl sorunu, işte bu dört kuvvet konusunda yaşıyorlar. Bir evren formülü, bütün zamanlar ve evrendeki bütün olaylar için geçerli olmalı; yani son bir denklem, mikrokozmoz ve makrokozmozda etkili bütün kuvvetleri içermeliydi. Bugüne kadar yapılan matematiksel hesaplamalar, sadece üç kuvveti kapsıyordu: elektromanyetik kuvvet (elektronları atom çekirdeğine bağlıyor), “güçlü kuvvet” (atom çekirdeğini bir arada tutuyor) ve “zayıf kuvvet” (radyoaktif parçalanmayı sağlıyor)… Buna karşılık, bütün çabalara rağmen, dördüncü kuvvet olan kütle çekimi, bir türlü “Her Şeyin Teorisi” ne dahil edilemedi. Nedeni ise, çekim gücünün sadece maddelerde bulunması. Büyük Patlama sırasında kütle, maddesel olmayan bir nok-tada, “hiçlik”i ifade eden bir kuvantumda yoğunlaşmıştı. Araştırmacıların, “tekillik” durumunu daha iyi anlayabilmeleri için her iki teoriyi “Kuvantum Çekim Kuvveti”nde birleştirmeleri, yani “Çekim Kuvvetinin Kuvantum Teorisi”ni geliştirmeleri gerekiyordu. Ancak, bunu bir türlü başaramıyorlardı.

“Her Şeyin Teorisi”ne giden yolda başka bir sorun da, atomun standart modelinde yaşanıyordu. Parçacıklar, bazı matematiksel işlemlere tabi tutulduklarında, ortaya anlamsız ve sonsuz değerler çıkıyordu. Ayrıca standart model, ne parçacık kütlelerini ne de doğal kuvvetlerin şiddetini açıklıyordu. Bunlar formülde sabit değerler olarak yer alıyordu.
80’li yılların ortalarında, fizik uzmanları John Schwarz ve Michael Green’in uğraşıları sonucu bir çözüm yolu bulundu. Onlara göre anlamsızlıklar, parçacıkların, denklemlerde sonsuz küçük noktacıklar olarak ele alınmasından kaynaklanıyordu. Peki ama, parçacıkların iplikçikler gibi esneme yetenekleri olsaydı ne olurdu? Yaklaşık 10 yıl önce geliştirilen, ancak daha sonra hesapları çıkmaza sokan “sicim teorisi”, atomaltı parçacıkları nokta şeklinde değil, iplik (sicim) şeklinde tanımlıyordu. Sicimler, bir kemanın telleri gibi salınan, 10 (üzeri -33) santimetre uzunluğunda, minicik iplikçiklerdi. Sicimler şimdiye kadar gözlenemedi; ancak, büyüklüğü matematiksel olarak hesaplanabiliyor: Bir sicimin bir atomun büyüklüğüne olan oranı, bir atomun bütün Güneş Sistemi’ne olan oranına eşit. Ayrıca, belirli bazı sicimlerin, kütle çekimine sahip olduğu ve sicimlerin, aynı zamanda kuvantlar oldukları da bilinenler arasında. Hawking, buradan yola çıkarak “kütle çekiminin kuvantum teorisi”ni geliştirdi.

Stephen Hawking, sicimlerle ilgili çok sayıda hesaplama yaptıktan sonra şu sonuca ulaştı: Evreni üç veya dört boyutlu kabul ettiğimiz sürece, geliştirilen “Kütle Çekiminin Kuvantum Teorisi” bizi tek bir evren formülüne götürmüyor. Dolayısıyla çözümü, çok boyutlu alanlarda aradı. Bu nedenle de sicimde takılıp kalmadı ve hesaplar yaparak, sicimlerden çok boyutlu kuvantlar elde etti. Bunlara “membran” adını verdi ve daha da kısaltarak “bran” olarak kullandı. Bu bran’lar, birden fazla boyutta varlık gösteriyorlardı. Hesaplamalarına devam ederek bir sınıra ulaştı: Evrende on bir boyut vardı.
Peki bütün o boyutları neden algılayamıyoruz? Hawking nedenini şöyle açıklıyor: Büyük Patlama’nın ardından, zaman boyutu ile üç tane uzaysal (uzunluk, genişlik, yükseklik) boyut açılarak kozmik büyüklüğe dönüştü. Kalan yedi boyut, konumlarını değiştirmeden, yani sicim kadar bir alanı kaplayacak büyüklükte, bir gonca gibi sarılı olarak kaldılar. Bilim adamına göre, böyle yedi boyutlu bir yumak, evrenin her noktasında mevcut.

MTeorisi’ne göre, evren iki boyutlu bran’larla kaplı. Bu branlar için üçüncü boyut, bran’ların frizbi plakları gibi, içinde oradan oraya uçtukları ve hiç birbirlerine çarpmayacakları büyüklükte bir “hiper uzay”. “Üç boyutlu kütlecikler” hiç fark edilmeden dört boyutlu bir uzaya, “dört boyutlu kütlecikler” beş boyutlu bir uzaya vb. giriyorlar. Hawking, bu noktada kendi kendine şu soruyu sormuş: “Üstünde yaşadığımız Dünya nasıl yorumlanmalı?” Yanıtını ise şöyle vermiş: “Bizim gözlemleyebildiğimiz evren, belki de hiper uzayda süzülen üç boyutlu bir bran’dan öte bir şey değil. Ve evrenimiz bu uzayın içinde yalnız değil. Çünkü, sürekli yeni evrenler, yeni bran’lar doğu-yor.

Fizikçiler, bu olaylara “kuvantum fluktuasyonu” adı veriyorlar. Hawking, böyle bir kuvant oluşumunu, kaynayan sudaki hava kabarcığı oluşumuna benzetiyor. Bu kabarcıklardan bazıları patlıyor, bazıları da içinde bulunduğumuz evren gibi esneyerek genişliyor.
Bilim adamı, sürekli bir üst boyuta geçen branlar’la ilgili, insanın başını döndüren bu varsayımı biraz daha somutlaştırabilmek için, hologram örneğini veriyor: Hologramlarda, doğru açıdan bakıldığında, iki boyutlu bir yüzeyde, üç boyutlu bir nesnenin görüntüsü fark ediliyor. Başka bir deyişle, daha yüksek boyuttaki bilgiler, daha düşük boyuttaki bir oluşumun içine kodlanıyor. Öyleyse, üç boyutlu dünyamızda gerçekleşen her şey, aslında daha yüksek boyutlu bir dünya tarafından üretilmiş olabilir mi? Ya da bir paralel dünyanın sadece yansıması olabilir miyiz?
Hawking’e göre bu soruların yanıtı evet!

Yaşamımız, dünyalı olmayan yaratıklar tarafından oynanan bir bilgisayar oyunu, biz de bilgisayarlarla üretilmiş oyuncular olabiliriz. Belki de, sadece bakıp eğlendikleri hologramlarız.
Hawking’in teorisiyle, kehanet ve telepati gibi metafizik konular da belki daha doğru yorumlanabilir: Bir hologramda, üç boyutlu bilgiler, iki boyutlu yüzeyin her noktasında kodlanmış olarak bulunuyor. Hologram levhasını kırdığınız ve parçalardan birini ışık altında incelediğiniz zaman, içinde kodlanmış olan üç boyutlu nesnenin yine tamamını görürsünüz. Çünkü, nesneye ait üç boyutlu bilgilerin tamamı, yüzeyin her noktasında ayrı ayrı kodlanmış bulunuyor.

Dünyamız eğer bir hologram ise, bütün bilgiler, yine Dünya’nın her yerinde ayrı ayrı bulunuyor olmalı. Bu açıdan bakıldığında, bu matris bütününün bir parçası olan kişinin, normalde görülemeyen bilgileri bazen fark etmesi çok da olağanüstü sayılmaz. Belki de kâhinler, böyle bilgileri algılayabilen ve okuyabilen insanlardır.
Hawking bu düşüncesinde yalnız değil. Bu varsayımı geliştirirken Hawking’e eşlik eden evrenbilimci Alexander Vilekin, “Uzayda, Al Gore’un ABD başkanı olduğu ya da Elvis Presley’nin hâlâ yaşadığı paralel evrenler olabilir” diyor.

Hawking daha da ileri giderek paralel başka bir evrene geçmeyi hayal ediyor. Fizikçi, bilimkurgu dizisi “Star Trek”e, konuk sanatçı olarak katıldığı bölümünde, Isaac Newton ve Albert Einstein ile poker oynamış, Marylin Monroe da dizinde oturarak ona şans dilemişti. Bilim adamı “Her türlü hikâye gerçek olabilir; bir evrende Marylin Monroe, diğer evrende de Kleopatra ile evli olabilirim. Böyle olduğuna dair elimizde bir kanıt yok. Keşke olsaydı, o zaman poker oyununda çok para kazanabilirdim” diyor.
Sicimler ve branlar’dan oluşan bu fantastik bakış açısı gerçek olabilir mi? Hawking, evrenin varlığını tek bir formülle açıklayacak “Her Şeyin Teorisi” nin henüz tamamlanmadığını, bunun belki de ancak 21. yüzyılın sonuna doğru mümkün olacağını belirtiyor. Ancak formül tamamlandığında da Tanrı’nın evren formülüne ulaşmış olacaklarını, bu noktanın da insan aklının nihai zaferi olacağını belirtiyor.

Yaşlı Dünyanın Cefakar Bekçileri – Ejderhalar

Evrende varolanların kendi görebildiklerinden ve bilinmesi gerekenlerin kendi algılayabildiklerinden ibaret olduğunu zannedenler derler ki, ejderha diye birşey yokmuş! Hayal gücü geniş ve zamanı bol şairlerin uydurduğu, cahil halkı korkutup sindirmek isteyen hükümdarların ve genç kızları abartılı cesaret öyküleri ile etkilemek isteyen delikanlıların pohpohlayıp, püfpüfledikleri masal yaratıklarıymış onlar… Varsın Çin’in, Maçin’in, Mezopotamya’nın ve Mısır’nın, Orta ve Batı Avrupa’daki Germen topluluklarının, Vikinglerin, İrlandalılar’ın, hatta Kızılderiler’in ve Azteklerin kadim efsaneleri, yerin, göğün ve suyun korku salan büyüklükteki, gizemli hakimlerini anlatadursun. Üstelik bunlara ilişkin verilen ayrıntılar ve çizilen resimler çarpıcı bir benzerlikte olsun. Gel gör ki, şu yaşlı, şu sırlarla dolu dünya varolduğundan beri, üzerinde yaşamış her canlı türünün bir fosili bulunsun da, insanlarla aynı dönemde yaşadıkları rivayet edilen şu ejderhalardan, bir tanecik çene kemiği, bir parçacık kuyruk kıkırdağı bile kalmasın geriye. İşte bunu ne akıl ne mantık almaz ve hal bu iken de, ejderhalara var demek olmazmış…

Varsın olmasın! Varsın bir sır perdesinin ardında saklı kalsın koca dünyanın o bilge ve cefakar bekçileri. Hala bilinmek, görülmek ve duyulmak isteselerdi, öyle de olurdu zaten…
Şimdi size anlatacağım öyküyü ne bir anlatan oldu bana, ne de bir yerde okudum. Ejderhalar fısıldadı onu benim yüreğime. Tıpkı çoook eskilerde olduğu gibi…

Nice zamanın gerisinde, insanlara dair anlatılmış nice varoluş ve yokoluş öyküsünün öncesinde, dünyanın merkezindeki ateşi besleyen binbir elementin özünden yoğrulmuş ve yanardağlardan fışkıran lavlarla birlikte toprağın üstüne doğmuş ejderhalar. Altın renkli gözlerinin derinlerinde evrenin tüm bilgeliğini ve kalplerinin yerinde ‘’herşeyin esası olan’’ın kristalleşmiş halini taşırlarmış. Konuştukları bir dil yokmuş onların. Yerin üstündeki ve altındaki, canlı ve cansız tüm varlıkların yaydığı titreşimleri algılar ve genlerinde taşıdıkları bilgelikle ne anlama geldiğini bilirlermiş. Onlar bir mesaj iletmek istediklerinde ise, canlı ve cansız her varlığın ta özünde hissettiği bir titreşim yayarlar, ve hepsi yerleri ve gökleri titreten bir ses zihinlerine dolmuşcasına, ejderhanın ne dediğini bilirlermiş.

Geniş mavi göklerde haşmetle süzüldükleri, uçsuz bucaksız ormanların kuytularındaki pınarlardan su içtikleri, yüce dağların tepelerindeki kovuklarda yaşayıp, çoğaldıkları uzun zamanlar boyunca, nice haline şahit olmuşlar bu yorgun dünyanın. Herşeyden oldukları için, herşeyi bilmişler. Ne olanlar, ne de olacaklar şaşırtmış onları.

İnsanların yeryüzünde varoluşuna da şahit olmuşlar zamanı geldiğinde. İnsan oğullarının ve kızlarının önce ürkek sonra küstah adımları ile dünyanın varılmadık bir sahilini, çıkılmadık bir tepesini, girilmedik bir kovuğunu bırakmamacasına ilerleyişlerine, sonra da her birini şu senin bu benim diye sahiplenişlerine, canlı ve cansız tüm varlıklar ve birbirleri ile kavga edişlerine, bazen yenilişlerine bazen de zafer kazanıp kutlayışlarına, kendilerini herşeyden çok önemseyişlerine ve yine de evren karşısındaki kırılganlıklarını, çaresizliklerini bilip içten içe acı çekişlerine şahit olmuşlar. Altın renkli gözlerinin derinlerinde bilgece bir şefkat ve kimilerinin dehşet verici buldukları kadim yüzlerinde muzip bir gülümsemeyle, öylece izlemişler olan biteni…

Ve hep bilmişler! Taa başından beri, sonunda olacağı bilmişler… Yine de sadece yüreklerine dolan sesin söylediklerini yapmışlar her zaman olduğu gibi.
”Bu işte” demiş iyi tanıdıkları bu ses onlara… Benim kendime seçtiğim varis, bu ürkek, bu küstah, bu hırslı, bu inançsız, ama bir de karar verdi mi bir de inandı mı tüm dünyayı karşısına alacak kadar kararlı, azimli ve cüretkar, bu bencil, bu iki yüzlü, bu kaygısız, bu vefasız ama bir de koydu mu yüreğini ortaya ancak bir ejderhanın yüreğine denk olacak kadar saf ve katıksız… İşte budur senin el verip, yol yordam bildireceğin, budur bildiklerini devredeceğin. Benim dünyadaki yansımam diye seçtiğim insanoğludur.

Sadece evrenin bilgeliğine boyun eğen kristal kalplerinin tüm saflığıyla kabul etmiş ejderhalar bu görevi. Ürkütücü görünümlerinin arkasındaki tüm sevecenlikleriyle sahip çıkmışlar özünden yaratıldıkları dünyanın, bu zayıf, bu şaşkın, bu sağı solu belli olmaz çocuğuna…

İşlerinin çok zor olduğunu bilmişler. Ve uğrayacakları hayal kırıklıklarını… Ve ihaneti… Ve unutulmayı ya da alabildiğine yanlış anlatılmayı ve hatırlanmayı. Evet hepsini göze almışlar. Ve herşeyi bildikleri gibi, bunu neden yapmaları gerektiğini de bilmişler… İnsanlar da tıpkı ejderhalar gibi evrendeki herşeyin bilgisine sahip olarak yaratılmışlar çünki. Ancak onlar ejderhalar gibi bunu her an hatırlamanın verdiği güven duygusuyla gelmemişler buraya. Onlar analarının rahminden uzatıp da kafalarını gözleri günün ışığıyla ilk kamaştığında, bütün bildiklerini unutmak ve bir ömür unuttuklarını hatırlamak üzere çaba ve emek sarfetmek üzere gelmişler. İnsanların, unutmanın karanlığı ile kör ve sağır olmuş hallerine, korkularını daha derin, dirençlerini daha zayıf hale getiren savunmasız bedenlerine bakıp, yine de taşımak zorunda oldukları o koca yüke saygı duymuşlar ejderhalar. Ve bazı zamanlar kendilerinin mi, yoksa insanların mı daha yürekli olduğuna karar vermekte güçlük çekmişler. Sonra da ne olması gerekiyorsa, öyle olmuş…
O günden sonra gece yattıkları yerden kalkıp ormana yürür olmuş insanların bazıları. Kimileri günün orta yerinde bırakıp elindeki işi, yolunu tutmuş taa uzaktaki karlı bir tepenin. Kimilerinin karşısına bir ırmaktan su içerken çıkmış ejderhalar. Kimilerinin avlanırken… Sesi duyup da gitmeyenler zaten o yolun yolcusu olmadığı belli olanlarmış. Gidenlerin içinden de korkup geri dönenler olmuş olmasına, hem de ne çok… Ama zaten bu yola girecekler, aynı zamanda baş koyacaklar olmalıymış.

Ejderhanın cezbesine kapılıp gidenlerin hikayeleri anlatılır olmuş köylerde. Kadın, erkek, çocuk demeden, ta yüreğinde duyduğu bir sesin çağrısına doğru yürüyüp, yıllar yılı ailesinin yanına dönmeyenler olmuş. Nice zamanların ardından bir gün eskiden evlerinin olduğu yerlere gelip kimliklerini bildirenler de zaten artık giden kişi gibi değillermiş. Bambaşka biri olarak dönmüşler ejderhanın yolundan. Ya da dönmemişler de, geçerken bir uğramışlar. Çünki bu yol onları çok uzak diyarlara, çok farklı yaşamlara götürmüş.

O kadar çok şey yaşamışlar ki, eskiden bildiklerini unutup, bilmediklerini sandıkları birçok şeyi hatırlamışlar. Onlar da ejderhalar gibi, ekinlerin toprağın altında filizlenip sürgün verişinin sesini, çok uzaklardan gelen yağmur bulutlarının kokusunu duyar, gelen ayak sesinin bir dosta mı yoksa bir düşmana mı ait olduğunu, karanlık gecenin örttüğü izlerin nereye gittiğini bilir, az konuşur, çok dinler ve söylenmeyeni de anlar olmuşlar.

‘’Ejderha İnsanlar’’ diye bilinir olmuşlar dünya yüzünde. Nerede görünüp ne zaman kaybolacaklarını diğerleri hiç bilememiş. Bazen bir ejderha sırtında gezdikleri görülmüş gökyüzünde, bazen tabana kuvvet benim diyen babayiğidin yürüyemeyeceği yolu tepip geldikleri. Hepsinin farklı marifetleri varmış. Kimisi şifacıymış, kimisi savaşçı… Kimisi bitkilerin nasıl ekilip yetiştirileceğini öğretirmiş diğerlerine, kimisi hayvanlara nasıl daha iyi bakılacağını. Kimileri kimsenin yapamadığı kadar keskin kılıçlar yapar ve yeterince sabırlı ve çalışkan olanlara bunun nasıl yapılacağını gösterirlermiş. Kimileri çocuklara toprağın, göğün, ışığın, suyun ve onlarda saklı olan simgelerin sırlarını anlatırmış uzun uzun.

Ejderhalar ve onların yetiştirdikleri ejderha insanlar, uzun zamanlar boyunca evrenin bilgeliğini yaymak için çalışmışlar yeryüzünde. Bilgiyi ve gücü herkesin ve herşeyin iyiliğine kullanmayı öğretmeye çalışmışlar. Bazen yerini bulmuş yaptıkları, bazen de tam tersi olmuş. Dönüp onları vurmuş insanlara verdikleri güçler. Hırslı ve bencilmiş insanların çoğu. Onlara verileni alırken açgözlü, başkaları ile paylaşırken cimriymişler.

Ejderha insanların yol göstericiliğiyle yıkılan medeniyetlerin üstüne yeni medeniyetler, ve yokolan bilgileri yeniden yeşertip yaymak için yeni öğrencilerin yetiştirildiği okullar inşa edilmiş. Bilginin ve gücün ağırlığını taşıyabilecek olanları seçip, diğerlerini bu yükten muaf tutmak için, gizemlerle örtülmüş öğretilerin üzeri. Korunan ve koruyanların sorumluluğu kendilerinden sonra geleceklere aktardıkları bir eğitim sistemi kurulmuş ve okulların adı tapınak olmuş. Mısır rahipleri, Roma’nın bilge filozofları, Ahiler, Masonlar, Sufiler, yüzyıllar boyu bu kaynaktan sızan ışıkla beslenmişler. Kimileri temiz tutmuş ve iyi aktarmış kendisine öğretileni, kimileri biraz bozmuş, biraz kendine yontmuş, biraz çığrından çıkartmış.

Ejderha adamlar kurmaya başladıkça kendi sistemlerini, ejderhalar hep biraz daha gerilere, biraz daha derinlere doğru çekilmişler usul usul. İstemişler ki, öğrencileri başkalarına da öğretecekleri yolu, kendileri bulsun. Bulan ve bulduran da olmuş aralarında, bulduktan sonra kaybedip başkalarının yolunu saptıran da… İnsan bu! Ejderhanın öğretisinden de geçse, yürüyeceği yol hep kalbinin döndüğü yöne doğru olmuş. Boşuna dua etmezmiş Hazreti Muhammed evrenlerin tek sahibine ‘’Ey kalpleri dilediği tarafa döndüren, kalbimi hak yol üzerinde sabit kıl’’ diye…
Doğu medeniyetlerinin hep derin bir saygısı olmuş ejderhalara. Doğunun erkekleri ejderhanın emanetine layık olmak için birbirleriyle yarışmışlar. Ama kolay değilmiş emaneti taşımak. Onur boş gurura, bilgelik ukalalığa, güç zalimliğe dönüşüverirmiş kolayca. O zaman ejderhanın emaneti, bir kor gibi içten içe onun hakkını veremeyeni yakarmış. Yine de olmuş bunu başaranlar. Evrenin geniş zamanları içinde bir gün kadar olan ömrünü bir ejderhanın asaleti, azameti ve alçakgönüllüğü ile yaşayanlar olmuş…

Ejderhalar bu dünyayı terkedip gittikten sonra ise, onun adının arkasına saklanıp, ona duyulan saygıyı kendi erklerinin aracı haline getirenler de olmuş elbet… Belki biraz da bu yüzden ejderhalara ve ejderhanın varisi olabilenlere duyulan hayranlık ve hürmet, bu kültürlerde hiç kaybolmamış. Turistik bir değer gibi yaşayıp gitmekte hala türlü şekillerde…

Batıda ise, gücü ve bilgeliği elde edenler daha çabuk dönmüşler çıktıkları yoldan. Ayaklarının dibine serilen dünya nimetlerine duydukları şehvet, ayrıcalıklı olmaya duydukları tutku, onları bencilleştirmiş. Bilgeliğin kaynağının üstünü örtmeyi, onu kendi sahip oldukları ve ancak kendilerine kölelik edenlerle paylaştıkları bir alışveriş aracına dönüştürmeyi tercih etmişler. Evrenin bilgeliği, gizem okullarına, gizem ise dine dönüşmüş. Ve dinin bekçiliğini yapıp, insanları bilgiden uzak tutan koca koca kurumlar oluşmuş… Sonuçta herşey ekonomi ve politikadan ibaret olmuş!

Kiliseler ve onların gücüyle güçlenip, onlara kol kanat gererek meşruiyet kazanan krallıklar, kimse gerçeği bilmesin diye ejderhaları bir düşman gibi göstermişler herkese. Ejderhalarla yapılan savaşlara kurban etmişler en cengaver gençlerini. Etmişler ki, nefret ve korku büyüdükçe büyüsün insanların arasında. Gerçekten ve bilgelikten uzaklaşıp, tüm cahillikleriyle, zalime sığınsınlar.

Ejderhalarla savaşa gitmek, nice destanın konusu olmuş. Bir ejderha ile boy ölçüşmek adına yola çıkanlar içinden, pek azı dönmüş geriye. Oysa pek azı ejderhalarla savaşacak kadar ileri gidebilmişler. Ejderha inlerinde saklı olduğu rivayet edilen hazinelerin hayaliyle gözü dönmüş olanların nicesi, soğuk, karanlık ve sisli doruklarda ejderha ini ararken yolunu yitirmiş. Açlıktan, yorgunluktan, korkudan mecnun olmuş. Ve sinsi bir rüzgarla kaybedip dengesini, zavallı hayallerinin uçurumlarına doğru kayıp gitmiş. Kayalıkların dibinde akbabalar tarafından parçalanmış olarak bulunmuş cesetleri. Mağrur ve hırs dolu bir kalple gelip, hile ve desiseyle ejderhaları tuzağa düşürmeye çalışanların bazıları, ejderhayı karşılarında görür görmez paniğe kapılıp yalvarmaya başlamışlar. Ejderhalar ateş püskürtüp üzerlerine yakmamışlar onları. Aman dileyip azad edilmelerine rağmen, boş gururlarını ayaklar altına alamadıkları için, evlerine geri dönmek yerine, başka şehirlere başka ülkelere doğru yola koyulmuşlar. Ejderhaya kurban gitti diye ağıtlar yakılmış arkalarından. Onun gibi bir yiğide gelin olaydım diye nice kız peşlerinden ağlamış.
Bazı yiğitler ise, gerçekten hizmet aşkıyla düşmüşler yollara. Altının, zümrütün, şanın, şöhretin değil, canlarını inandıkları değerler ve sevdikleri uğruna kurban edip, şehit düşmenin hevesiymiş onları ejderhaların yaşadığı yücelere yönelten. İşte bunlar olmuş bir tek ‘’ Ejderha öldüren kahraman’’ diye anılanlar. Karşısında görüpte o azametli, o dehşet verici ejderhayı, yine de çekip kılıcını kınından, yine de onun üzerine yürüyüp, adalet ve iman adına meydan okuyanlar olmuş o şerefe nail olanlar. Korkularını cesarete dönüştürüp, kalplerini ejderhanın önüne atanlar, ejderhayla değil kendileriyle olan savaşlarını kazanmışlar. Tıpkı şu şiirdeki gibi;

‘’Dün sabaha karşı kendimle konuştum
Ben hep kendime çıkan bir yokuştum
Yokuşun başında bir düşman vardı
Onu vurmaya gittim
Kendimle vuruştum’’
Ozdemir Asaf

Bu yiğitlere, yiğitliklerini bilsinler diye bir fırsat vermiş hep ejderhalar. Savaşır gibi yapıp yenilmiş ve ölümsüzlüğe doğmuş bedenlerinden vazgeçmişler onların zaferi için. Acımadan ortaya koydukları insan kalplerinin yerine, bir ejderhanın kalbiyle ödüllendirildiklerini bilmeden gitmiş o yiğitler evlerine. Ejderhalar ise, kalplerini hakeden bir insana teslim ettiklerini bilmenin huzuru ile, göklerdeki evlerine doğru süzülerek yükselmişler o vakit. Cesur ve temiz bir kalple yola çıkan kişi, karşı durduğu şey bir ejderha bile olsa onu yenebileceğini bilsin, korkaklığına ve zalimlere asla teslim olmasın, insanlık onurunu kimsenin önünde yere sermesin diye, o ihtişam dolu varlıklar, insanoğluna boyun eğmişler.

Bir de ejderhalara kurban edilen bakireler konusu vardır malum… Tarlalardaki ekinlerin üzerine lavlar püskürtüp, ineklerini koyunları çalınca ejderhalar, köyün en akıllı ve güzel genç kızlarını onlara verip, mallarını korumaya çalışmış bazı insanlar. Oysa aslında ejderhalar, akıllı ve güzel kızları bu korkak bu aptal erkekler sürüsüne kurban olmaktan korumaya çalışmış. Ejderhalara kurban verilen sunaklarda, bir alacakaranlık vakti elleri kolları bağlanıp, tir tir titreyerek bekledikleri ölüme terkedilen tazeler, önce tüm haşmetiyle göklerden süzülürek gelen ejderhanın büyülü nefesiyle bayılmış ve sonra da yine sunaklara bırakılan ipekler, atlaslar, altınlar, zümrütlerle süslenmiş olan yataklarında, tatlı tatlı esneyerek ayılmışlar.

Ejderhaların öğrencileri olmuş bu genç kızlar. Ay her dolun halini aldığında yenilenen kanlarının taşıdığı dişi bilgeliği farketsinler, doğa ananın dilini çözmeyi, otların çiçeklerin taşıdığı şifayı sezmeyi ve evrenin onlara bahşettiği kadınlığı en güzel en değerli şekilde kullanmayı öğrensinler diye, ejderhalar onlara rehberlik etmişler. Altın rengi gözleriyle seyrederken bu güzelleri ve tıpkı bir fidanı büyütür gibi korur kollar ve geliştirirken, içlerinden bazılarına gönül düşürenleri de olmuşmudur bilinmez. Kuzey yıldızlarının sağanak olup yağdığı büyülü bir gecede, genç bir erkek suretinde görünüp bu tazelere, tenin hazlarını da onlarla paylaşmışmıdır bu gizemli yaratıklar, işte orası tam bir muamma. Ama bu genç kızların, hiç biri tutsak olmamış ejderhaların yanında. Onlar alacaklarını aldıklarında, verebileceklerini versinler diye salıverilmişler dünya yüzüne. Ejderhalar artık hepsi birer bilge olan bu güzel kadınları, dertlere deva, insanlara şifa ve ejderha yürekli evlatlara ana olsunlar diye, yaşamın yüreğine bırakmışlar. Ne acıdır ki, birçoğu bağnazlar tarafından cadılıkla suçlanıp, tıpkı ateşten gelen hamilerine bir methiye gibi ateşe atılarak sonlandırmışlar yaşamlarını. Yine de herbiri yaşadıkları ana değer katıp, anların değerini yüreklerinde duyan, çok az sayıdaki şanslı insanlardan olmuşlar. Ve kendilerinden geriye çok güzel izler bırakmışlar…

Ne ilginçtir ki, kadınlardır yine en güzel ejderha öykülerini yazanlar. Ursula LeGuin, Anne McAffrey ve Margaret Weiss’ın kitaplarında hakettikleri onurlu yeri bulmuştur ejderhalar. Yazdıkları romanlarda ejderhaları sinsi, saldırgan ve açgözlü zalimler olarak betimleyip, baş kahramanlarını onlarla savaştıran erkek yazarların tam tersine, bu dişi kalem üstatları, belki de genetik hafızalarında taşıdıkları bir bilgelikle, büyük büyük annelerinin sevgili öğretmenlerini, olduklarına en yakın haliyle betimleyebilmişlerdir.

Bir fosil, bir kuru kemik, bir aşınmış kıkırdak parçası bırakmadan çekip gitmişler yeryüzünden. Çünki onlar, yeryüzünün o cefakar bekçileri, ne bir katliama kurban gitmişler, ne de ecelleriyle ölmüşler. Ateşin derinliklerinden çıkıp geldikleri dünyayı, ışığın sonsuzluğuna doğru yükselerek öylece terketmişler.

Onlardan geriye nesli tükenmiş hayvanların bıraktığı türde izler kalmamış. Ama dikkatle bakarsanız hala bizlerle birlikte yaşayan hayvanların en nev-i şahsına münhasır olanlarında, onlardan birşeyler bulursunuz…

Bilgeliklerini yılanlara
Tartışılmaz erklerini aslanlara
Sadece ahde vefa nedeniyle, insandan kat kat üstün olan beden güçlerini, zerafet ve asaletlerinden hiçbirşey yitirmeden insanların hizmetine sunma görevini atlara
Göklerin sonsuzluğunda özgürce uçmanın ve kayalıkların tepelerinde yuva tutmanın onurunu kartallara
Herşeyi gören gözlerini kedilere
Yüzyıllar boyu dünyaya korku salan suretlerini ise o minicik, masum, alabildiğine zararsız ve kırılgan deniz atlarına bırakarak, çekip gitmişler bu yaşlı yeryüzünden.
Eşsiz kalplerini taşımak görevi de, varoluş amaçlarını hatırlamak için çabalamaktan vazgeçmeyen, dürüst, inançlı, kararlı insanlara kalmış…

Kendilerini bilmeye ve bencilliklerinden sıyrılıp, onları ve ejderhaları aynı bilgelikten yaratana hizmet etmeye çalışan tüm insanlar – ki onlar dışarıdan baktığımızda çoğu kez bu dünyanın cefasını en çok çekenlerdir – hiç bilmeden, hiç farketmeden bir samurai kılıcı gibi ateşle şekillendirilen ve bir kristal gibi ışığı damıtabilen, o eşsiz ejderha kalbine sahiptirler. Onlardır artık bu yaşlı dünyanın cefakar bekçileri…

Ejderhalarsa, ışığın krallığını bizim insan gözlerimizden uzak tutan o incecik perdenin arkasında çekildikleri derinliklerden, hala gözler dururlar insanoğlunu. Ve emaneti taşımaktan vazgeçmeyenlerin kalplerine, tam en ihtiyaç duydukları anlarda bir küçük fısıltı gönderirler… HATIRLA!

Beynin Fiziksel Yapısı ve Çalışması

“Beyin, biyoelektrik enerjiyi mikrodalga enerjiye dönüştürür.
Beyin hücreleri, mikrovolt türünden elektrik akımı ile faaliyet göstererek, hücrelerin programlandığı frekansdaki manaları zihinsel fonksiyon olarak bize hissettirir.
Tüm zihinsel faaliyetlerimiz beynin eseridir. Beyin her bir hücresi ile tüm görevleri ifa edebilecek bir yapıya sahiptir.
Beyinde görme, işitme, şekil vb. yoktur, sadece ve sadece kavramlar mevcuttur.
Nasıl ki bir bilgisayarın içinde transistör, entegreler vb mevcutsa, bunların içinden geçen mikrovolt cinsinden geçen elektrik akımı mevcutsa, beyin hücrelerinin içinden de mikrovolt cinsinden elektrik akımı geçer.
Bu geçen akım, hücre grubu hangi frekansa göre programlanmış ise, o frekansın kavramının anlamını algılar, hisseder değerlendirir.
Dinin gelmesinin sebebi bu noktadır. Sır bu noktadadır.”
Hangi frekansa programlanmışsa o hücreler, o hücreler grubunun deşifre edilmesi, bize o manayı anlama, idrak etme dediğimiz olayı meydana getirir. Hangi kelimeyi veya kavramı düşünüyor isek, o anda o kavramı meydana getiren hücreler grubunda bir biyoelektrik akış, ve bu biyoelektrik akışın faaliyete soktuğu hücreler grubundaki frekansın deşifresi söz konusudur”