Toplumsal hafıza

Her toplumun kendine kültürel ve tarihsel bir altyapısı olduğunu biliyoruz, her birinin günümüz bakış açısının da bu altyapının üzerinden filizlendiğini. Her toplum, toplumluğunu o ya da bu şekilde tecrübe ederken, diğerlerine de yaşantı farkılığını hissettiriyor.

Toplumsal hafıza da toplumların birbirinden ayrıldığı önemli noktalardan biri diye düşünüyorum. Daha önce böyle bir kavramın bu denli önemli olabileceğini göz önüne almazdım. Ben de aile, din ve yazılı kuralların etkinliğini düşünürdüm.

Şöyle bir örnek verelim. a,b ve c devletleri yaklaşık aynı dönemde kurulmuş olsunlar ve günümüze kadar örneğin 1 önemli savaş, 1 önemli başarı ve 1 çalkantılı dönem geçirmiş olsun. Üçünün de kağıt üzerinde yaşadıkları paralel olsun. Ama toplumsal hafızaları farklı etki etsin. A toplumunun çok güçlü bir hafızası, C toplumunun da çok zayıf bir hafızası olsun.

O zaman, A toplumu, başarının her yıldönümünde delicesine eğlenceler yapacak, hakkında filmler çekip kitaplar yazacaklar. Başarıda söz sahibi kişileri ön plana çıkarıp onlarla ilgili hastane, okul vb kamu binası yaparak adını yaşatacaklar değil mi? Başarıda sloganlaşmış bir cümle gençlerin t-shirtlerine taşınacak, şarkılarına konu olacak. Daha aklımıza gelmeyen bir çok unsur, başarının kutlanması için kullanılacak, öğretmenler ise çocuklara böyle bir çalkantılı dönem olmasaydı böyle de başarı olmazdı diyecekler. Çünkü çocuklar her kutlamada soracaklar, nedir bu başarının formülü diye.

Geçmişini bilmeyen geleceğini kuramaz diye bir söz vardı, okulda öğrenmiştim ben de. Doğru galiba.

Sözü getirmek istediğim yer sanıyorum, toplumsal hafıza bir toplumun sürekliliğinde en az ailenin yapısı kadar önemli bir etmen. olan ve olası olanın bilgisi verildiği / alındığı durumda daha rasyonel bir akıl yürütme doğacak, teoriler üstüste bindikten sonra sentez için yeterli veriye mahal verecek bu durum.

Platon haklı mıydı?

Platon’un mağara öğretisini duymuşuzdur.

Der ki Platon, iki tür evren vardır, yaşadığımız evren ve idealar evreni. İdealar evrenine ruhumuz, yaşadığımız evrene ise bedenimiz aittir.

Bu dünyada algıladığımız herşey, tıpkı bir mağara duvarına yansıyan gölgeler gibidir. Asıl olanın, gerçek olanın basit bir kopyasıdır bu algıladıklarımız. Biz oynayan gölgeler görür, onun eksiklerini mantığımızla kapatırız, hikaye devam eder…

Şimdi asıl sorulması gereken soruyu böyle uzunca bir introdan sonra sorabiliriz herhalde. Platon haklı mıydı?

Dijital çağda yaşıyoruz, evet bu adlandırma haklıdır desek… Algıladığımız herşeyin paket bir şekilde “burada algılanmışı var” diye önümüze sürüldüğünü düşünsek bir anlığına. Filmler mesela, müzik, hatta internet. Gölgenin de gölgesidir bu diyebilir miyiz?

Dijital çağın getirileri kanımıza işledikçe gerçekten uzaklaşıyoruz anlamına geliyor bu. idealar evreninden de kopuyoruz o zaman. hmmm

Peki, algılamadan önce neyi biliyorduk? Bu yoldan gidersek işler karışacak gibi görünüyor. Düşüncelerini ifade eden birey, 3-5 yaşında bile olsa o ana kadar tonlarca algılayış yaşamış oluyor.

Peki bu yoldan gitmesek? İdea dediğimiz kavramı sorgulasak belki işimiz daha kolaylaşır. İdea’ya gerçek olan demesek de bir süreliğine, gerçek olmasını arzuladığımız şey desek. ideal olan ama aslında varlığına dair bir tek ipucu olmayan desek…

Gene çözemedim!

Senelerdir düşünüyorum, gene çözemedim!