Gecmisten ne ögrenebiliriz?

Insanlar gecmisi neden o kadar irdelerler? Gecmis neden insanlar icin önemlidir? Aslinda o gecmistir ve bir daha geri gelmez. Ama neden insanlar gecmisleri ile ilgilenirler de günleri yasayamazlar? Oysa mutlu olmak icin gecmisini ve gelecegini bir kenara atip gününü yasamak olmazmiydi?

Bence gecmisleri ile ilgileneleri söyle ayirmak mümkündür. Birinci gruptakilere gecmise nostaljik bakanlar diyorum. Onlar gecmisi kendi istedikleri sekilde tarayip kendi düsüncelerine uygun olan olaylari süzerler ve sadece kendi görüslerini destekleyici olaylari ön plana cikarirlar. Bunlar kendi görüslerine kanit arayanlardir. Kendi görüslerine ters düsen olgular özellikle görmezlikten gelinir veya yok sayilir. Bu tip insanlar olaylari haddinden fazla yüceltirler veya abartirlar.

Yasli insanlarda da ayni nostaljik durumlari gözlemlemek mümkündür. Onlar da kendi hayatlarini (buna da tarih denmesi yanlis olmaz) güzel isikta sergilemek isterler. Onlar da sürekli dogru kararlar almislardir ve en akilli seyleri yapmislardir. Kötü olaylarin üstü özellikle kapatilir. Bu tip insanlar alkislanmak isterler.

Ikinci gruptaki insanlar ise gecmisin önemli oldugunu bilirler. Onlar gecmisin bir envanterini cikarirlar ve olaylar arasindaki bagi görmek isterler. Hangi olayin hangi sekilde gerceklestigi incelendikten sonra nasil bir sonuca varildigi irdelenir. Amac eger hata yapilmis ise hangi kosullarin o hataya götürdügünü bulup bir daha ayni hatayi yapmamaktir. Bu bakis sekline aslinda deneme-yanilma taktigi de denebilir.

Bu tip insanlar gecmis ile kendileri arasinda mesafe korlar. Amaclari olayi ne yüceltmektir ne de yermektir. Amaclari bir ev insaa ederken tas üstüne tas koyup o evi saglam temele oturtmaktir.

Ücüncü gruptakiler gecmisin gelecegin aynasi olarak görürler. Onlarin deterministik bir yaklasimi vardir. Gecmisteki olaylarin aynen gelecekte de tekrarlanacagi kanisindadirlar. Onlar icin yeni bir sey yoktur, hersey gecmiste saklidir. Gecmisi belirleyen faktörler belirlendiginde ayni seylerin gelecekte de cereyan edecegini zannederler. Gelecek onlar icin tekerrür eder.

Integrasyon, diferansiyasyon

Insan bir bütün icinde dogar. Ilk dünyaya gözünü actigi anda onun icin hersey tekdir. Onun tek amaci vardir, o da hayatini sürdürmektir. Bu nedenle de cevresini yenir veya yenilmezlere ayirir. Her tuttugu seyi agzina götürür. Böylece bazi seylerin yenir, bazi seylerin ise yenilmedigini anlar. Bu yeti ona verilmistir. Onun icin diger önemli bir unsur kendi hayatinin diger insanlara bagli oldugudur. Sevimli olmak onun icin hayati olmazsa olmazlardan birirdir. O gülerek cevresindeki insanlarin kalbini kazanir. Kalb kazanmak onun icin hayati önem tasir.

Hareket etme alani genisledikce o yavas yavas onu doyuran sahislardan bagimsizlasir. Onun tek sorunu artik karin doyurmak degildir. Cevresindeki yeni seyleri merakla incelemeye baslar. Halen eline aldigi herseyi agzina götürür ama o seylerin yenilmez oldugunu gördügü zaman firlatir. Kolunun gücünü kesfeden bebek artik yeni bir oyun kesfetmistir: esya uzun atma oyunu. Ne kadar bu oyun zevk verse de cevreye artik zarar verme duruma gelmistir. Cevresi onu bazi seyleri yapmamasi icin uyarmaya baslar.

Tek bir dünyaya sahip olan bebek artik cevresinden gelen tepkilerle ayirt etmeyi (diferansiyasyon) ögrenir. Cevresi ona yapilmasi gereken seyleri, yapilmamasi gereken seyleri “dur-sus” ile ögretmeye calisir. Cevresinden kötü tepkiler almamak icin onun ögrenmekten baska caresi yoktur. O cevresini ya dinleyecektir, ya da “yaramaz” cocuk olarak sevgiden mahrum birakilacaktir. O genelde sevilmek ugruna sevimli bir cocuk olacaktir.

Ayrim yapma ve bu ayrimlari ona nasil yapilmasi gerektigi gibi yapma bir cocugun gelismesinde cok önemlidir. Konusmaya basladigi zaman her yaptigi ayrimi isimlendirir o. Her yeni bir kelime ögrendigi zaman ayrim yapmistir. Her ayrim yaptikca da yeni birsey kesfetmistir. Ayrim yapma ile kelime ögrenme ayni düzeyde seyreder. Kelime ile betimlenen seyler artik onun icin var olur. Ve belli bir zamandan sonra da ögrendigi kelimeler gibi hissetmeye baslar.

Yeni kelimeler ögrenirken, yani ayrim yapmayi ögrenirken kelimeler arasinda bag kurmayi da ögrenir o. Mesela dört ayakli bir canliya kedi dendigini ögrenir ve o canlinin miyavladigini da görür. Kedinin kuyruguna bastigi zaman “kedi” kelimesi ile “miyav” kelimesi arasinda bir bag kurmus olur. Her kedinin kuyruguna bastigi zaman kedi miyavlayacaktir. O yeni bir yasa kesfetmistir: miyavlama yasasi.

Sadece o kedi ile kalmaz. Eline aldigi bardagi firtatir atar. Kirildigini gören cocuk yeni bir yasa daha kesfetmistir. Bu yasa ne kadar cevresini mutlu etmese de yine de o yasanin yasa oldugunu kanitlamak icin o deneyi tekrarlamak isteyecektir. Tabii ki yine cevresinin tepkisi ile karsilasir. Kendi deneyimini yapmak isteyen cocuk her deneyimi yapamayacagini cevresindekilerin deneyiminden yararlanabilecegini ögrenir. Bundan sonra kendi deneyiminden cok baskalarina güven duymayi ögrenir.

Bunlari ben neden anlatiyorum? Cocugun nasil ögrendigini bilmiyormuyuz? Tabii ki biliyoruz. Bildigimiz ama unuttugumuz birseyin oldugu kanisindayim. Son zamanlarda moda olan, bütünün hersey oldugu ama ayirt etmenin lanetlendigi bir zamanda yasiyoruz. Bu tutumu destekleyenler dini degerlerin de kendi taraflarinda oldugunu zannediyorlar. Oysa bunlar yaniliyorlar. Ayirt etme ile bütünlestirme (integrasyon) bir bütündür. Ögrenmenin sarti ayirt etmekten gecer. Bir seyi ayirt etmek o seyi fark etmekle alakalidir. Ama o seyi fark etmek yeterli degildir. Fark edilen seyin baska seylerle de baglantisini görmek olayi bütünlestirir.

Her ayrim arkasindan bir bütünü getirir, her bütün de onu algilayacak olan ayrimi. Hic kimse bunlari ayiramaz.

Bireysellik ve demokrasi üzerine

Insan hayatinda güvence duygusu en önemli duygulardan biridir. O hayatini sürdürebilmek icin bazi antlasmalara imza atmistir. Yeterli güce sahip olmayan fertler ile gruplasmalar meydana gelmistir. Amac bireyin saglayamadigi güvenceyi ortaklasa saglamaktir. Grup dahilindeki bireyler güvence adina kendi isteklerinden vaz gecip ortak istekleri kabul etmislerdir. Gruba ait olanlar kendi özgürlüklerini grubun sagladigi güvenceye devretmislerdir.

Grubun büyüklügü ile genelde kabul gören grup degerleri ters orantilidir. Bir aileyi, akraba iliskilerini, bir mahalleyi, bir sehri veya bir ülkeyi ele aldigimizda benimsenen degerler aile ortaminda en yüksek orantilisidir, ülke genelinde en düsügüdür. Bunun belli basli nedenlerinden biri taninmislik orani olabilir. Bir sahsa en yakin olan ailesi ve diger akrabalaridir. Bu nedenle onlarla olan iliskisindeki degerler cok sikidir. Bir ülkenin ücra kösesinde yasayan biri icin ailesine besledigi duygulari beslemez, cünkü onu tanimaz. Hele dünyanin öbür ucunda biri icin o duygulari hic beslemez. Ortak degerleri paylastigi kisilere kendini daha yakin hisseder. Yardimlasma söz konusu oldugunda da ilk yardim edecegi sahislar en yakin aile fertleri veya en yakin tandiklaridir.

Böyle kendi kendini organize etmis bir toplumda insanlarin güvencesi kendi iliski kurma yetilerine baglidir. Iliski kurma yetisi ona güvence saglar. Güvence üzerine kurulu bir toplumda o toplumun fertleri iliski kurmanin cok önemli oldugunu sayacaktir. Begenme yerine baskalri tarafindan begenilme ön planda olacaktir. Baskalarinin “suyu” dogrultusunda gitme belli basli degerlerden biri olacaktir. O artik kendisi icin yasamaz cevresini mutlu etmek icin yasar.

Diger taraftan kendisinin zayif oldugunu bilen yanliz güvence taminatini devlete devreden sahis tipleri de vardir. O kuracagi iliskilerden güvence teminatini beklemez, o teminati devlettin herkese esit derecede yakin olmasi ile alacagini umut eder. O kendi baglarini grup baglarindan koparir ve sadece gerekli ve kendine uygun gördügü iliskileri cikar ötesinde sürdürmek ister. O güvence gereksinimi oldugu icin bag kurmaz, o sadece sosyal bir varlik oldugu icin iliskilerini pekistirir. Iliskileri kendi istegini yansitir, bulundugu grup düsüncesini degil.

Demokratik degerler kendi degerlerini devlet güvencesine devretmisler tarafindan yasatilir. Herhangi bir müdahale kendi özgürlügünü kisitlayacagi icin o devlet kurallarinin özgürlükcü olmasi icin calisir. Güvencesini grup tarafindan saglayanlar icin böyle bir sorun yoktur. Onun icin özgürlük söz konusu degildir, cünkü o özgürlügünü isteyerek güvence ile degis-tokus etmistir. O halde demokratiklesme bireysellesme ile cok yakindan alakalidir. Ancak bir birey kendi özgürlügünü maximum degerine cikartmak isteyecektir.

Yapacagim ve yapmalisin

Insan ahlak kurallarini irdeledigi zaman ona nasil davranmasi gerektigini cevresi tarafindan verildigini anlar. Ne kadar diger insanlarla empati kurma yetisi gelismis olsa da baska insanlarla bag kurma becerisi o kurallari ne kadar icsellestirdigine baglidir. Toplumda bir fert olarak o kurallari bilmek yeterli degildir, o kurallari isteyerek yerine getirmek önemlidir. O kurallar otomatikmen uygulandiginda o fert toplum icerisinde en az problem yasayacaktir. Hatta bazilari basarili olmanin yolunun o kurallari icsellestirme derecesine bagli oldugunu iddaa ederler.

Kurallari icsellestirmek icin o fertin icindeki tüm direnclerin kaybolmasi gerekir. Yani o fertin istegi ile ona distan mal edilen istekler arasinda hic bir ayrim olmamalidir. Artik o fert belli bir zamandan sonra ondan beklenen seyleri kendi istegiymis gibi zanneder. Böyle fertlerden olusan toplum uyumlu toplumdur.

Yapmalisin komutu kendi istegi ile cekiskiye düserse o fert kendi icinde catisma yasar. Toplum bu durumlari önceden bildigi icin gereken önlemi almistir. Kendi istegine yenik düsenler o toplum icinde egoist olarak damgalanirlar ve bu da o fertin kendi kendini suclu duymasina yol acar. Istedigi icin o artik sucludur, cünkü kendisi “dogru” olana karsi hareket etmestir.

Bu durumda ne yapmali? Eger o ahlak degerleri dini degerler ise o sahis hem toplum kurallarina karsi cikmis olacak hem de dini degerlere. Istemek gercekten suc mudur? Yasamak kendinden istenileni mi yerine getirmektir, yoksa istegin dogrultusunda kendi potansiyelini bulmak midir?

Sizin hangi mitleriniz var?

Bir milletin gelecegi kendi ürettigi mitlerle yakindan alakalidir. Bir millet kendini nasil görüyorsa bu toplum bakisi icindeki fertlere de üc asagi-bes yukari yansir. Kendini edilgen, caresiz gören bir toplulugun fertleri de kendini caresiz görecektir. Bu nedenle de degisim icin gereken cabayi göstermeyecektir. Bu toplumdaki fertlerin arzusu kendilerine güvenilir bir yer bulup orada emekliligi beklemektir. En büyük hayalleri de zaten zorunlu yapilmasi gereken boyunduruktan kurtulup gercek isteklerini emekli olunca yerine getirmektir. Kendi isteklerini hic deneyimlememis birisi icin emeklilik zamaninda da degisik eylem gösteremiyecektir. O yine emekliliginden emekli olmak isteyecektir. Artik ölüm onun icin son emekliliktir.

Diger taraftan degisken toplum mitine adapte olmus bir halk kendinin sinirsiz olanaklara sahip oldugunu, her tuttugunu koparabilecek yetenekre sahip oldugunu zanneder. Bu tip topluluklarda bireylerin üstünde sinirlayici baski pek bulunmaz. Onlar kendi mutluluklarinin kendi ellerinde olduklarini bilirler. Herseyi yapabilme hissi ne kadar degisimi tetiklese de yine de bazi ters etkileri de vardir. Herseyi yapabildiklerini zannedenler kibirli olurlar. Onlarin sinirlari kendi kibirleridir. O yarisin icinde olamayanlar ise kendilerini yetersiz ve ezik hissederler.

Birinci toplumda sinirlamalar distan gelirken, ikinci toplumda sinirlamalar insanlarin kendi psikleri ile gerceklesir. Birinci toplum deger yargilarini ahlak üzerine kurarlar. Sarsilmaz ahlak kurallari hep vardi ve hep olmasi istenir. Digerindeki kurallar degiskendir, cünkü o toplumda bulunan fertler tarafindan anlasma geregi ile var olurlar. Birincisinin dünyasi sarsilmazdir, ikincisinin dünyasi puzzle gibidir.

Sizin hangi mitleriniz var?