Insan ne icin yasar?

Insan dünyaya geldi geleli bu soruyu yanitlamak istemistir. Söylentilere göre soruyu ilk yanitlayanlardan biri Platon’dur. Ona göre insan dogruyu, iyiyi ve güzelligi bulmak ister. Dogru bilimi beraberinde getirmistir, iyi ahlaki ve güzellik ise kendi kendini tanima acisindan önem tasimaktadir.

O halde bir ben vardir, bir de benin disinda olan, burada bilim ile betimlenen bir dis dünya vardir ve bunlarin arasinda baglanti kurmaya calisan iyilik sistemi. Baska filozoflar da ayni konuda fikir yürütmüslerdir ama bunlardan en belirgini Kant olmustur. O üc cümleyi soru halinde söyle ifade etmistir:

Neyi bilebilirim, ne yapmalıyım ve ne umabilirim?

Bu üc soru etrafinda insan dönmektedir. O yasamayi devam ettirmek icin yarinin gelecegini ummalidir. Ne kadar her attigi adimdan emin olmasa bile saglam zemine bagtigini ummalidir. Yapmak ile bilmek birbirini tamamlayan olgulardir. Birseyi yapmadan onun dogru oldugunu bilemez, bilemeden de birseyi yapamaz. O halde bilmek ile yapmak birbirine tamamlarlar. Biliyorum zannettigi seyi deneyimlememis ise o sanridan baska birsey olmaz.

O baskalarinin da deneyimledigi seylerden faydalanabilir, herseyi kendisi deneyimlemesine gerek yoktur. Ayni zamanda baskalarinin tezlerini de sinimak zorundadir. Sinamak bir nevi hazmetmektir. Iste bu nedenle bilgi edinmek zordur. Bilgi edinmek o seyi agza almak degildir, ayni zamanda hazmetmek agizda gevmek ile baslar. Bilgi edinmek enerji isteyen birseydir.

Ezberlemek gevmeden yutmaktir. O üstten alinir, alttan cikar. Arada hic bir takintaya rastlamadan disari cikar. Herhangi bir takinti enerjinin boyutunu degistirir. Mutluluk vermez. Ama o bilir ki enerji sarf etmek hazmetmekle alakalidir.

Rekürsiyon nedir?

Rekürsif fonksiyonlar, kısaca kendi kendini oluşturan fonksiyonları betimler. Rekürsiyon aslında problem çözme stratejilerinden bir tanesidir. Prensip olarak genel bir sorunu daha küçük ve basit soruna indirgeyerek sorun çözme yöntemidir. Program yazılımcılar tarafından çok zevkle kullanılan yöntem çoğu problemlere de ışık tutar. Prensip olarak rekürsif fonksiyonlar şöyle tanımlanır: Bir fonsiyonun f(n+1) değeri ondan önceki hesaplanmış f(n), f(n-1), … değerleri tarafından belirlenir. Bu tür fonksiyonlar kendi başlarına bırakılırsa sonsuza kadar devam ederler. Bu nedenle önceden belirlenmiş sınırlar ulaşıldığında rekürsif fonksiyonu hesabı sonlandırır.

Fibonaccı serisi klasik rekürsif bir fonksiyondur. Bilinen sayılar şöyledir:

0, 1, 1, 2, 3, 5, 8, 13, 21, 34,….

Başlangıç değerleri ile fib(0)=0 ve fib(1)=1 fibonaccı serisi için şöyle bir fonksiyon verilebilir:

fib(n)=fib(n-1)+fib(n-2), n>1.

Örnek fib(3):

fib(2)=fib(1)+fib(0)=1+0;
fib(3)=fib(2)+fib(1)=1+1=2;
fib(4)=fib(3)+fib(2)=2+1=3
fib(5)=fib(4)+fib(3)=3+2=5;

Rekürsif fonksiyonların önemi fraktal fonsiyonlarda da görülmektedir. Mesela Pitagoras ağacı diye de anlandırılan ağaç rekürsif yapılmıştır.

Bu resimlere baktığımızda şöyle yargıya varmak pek de şaşırtıcı olmamalı: büyük problemler küçük problemlere indirgenebiliyor. Daha da ilginç olan taraf iterasyon ilerledikçe öne serilen resim o kadar netleşiyor ki bu resmin kendi kendi tarafından oluşacağına inanmak zorlaşıyor. Bu resim mutlaka bir “ressam” tarafından yapılmış olmalı diyoruz.

Hayata baktığımızda da iterasyonun başlangıcı sadece bir döllenmiş yumartadır. Ondan sonra yumurta bölünüyor ve bölünün hücreler de bölünüyor. En kısa zamanda esrarengiz bir hal alıyor. Hücrelerdeki bölünme olayı yukardaki anlatılan rekürşif olaydan biraz daha karmaşık, çünkü hücreler bulunduğu bölgelerden de geri bildirim alarak kaotik bir bölünme sergilemiyorlar. O aldıkları enformasyonlarla hangi genlerin açılıp kapanacağını öğreniyorlar, bu da bölünmeye yön veriyor.

Biliyorum burada çok eksikler var ama sizin de katkınız ile eksik yerleri tamamlayabiliriz.

Fetih 1453 – Film

Görsel açıdan cok iyi kurgulanmış bir film. “Masraflı” bir yapım olduğu belli. Teknik açıdan beğenmediğim yöntem filmin ilk girisinin tam bir belgesel filmine benzetilmesi idi. Arkadan konuşan ses belli bir zamandan sonra baygınlık getiriyor. Ama son sahneleri herşeyi telafi ediyor.

Diger taraftan filimin bir mesajı da olduğu kanısındayım. Bu mesajın da zaten son zamanlarda boy gösteren Osmanlı hayranligina bir tanesini daha eklemek olmuştur. Disa ve içe karşı verilmek istenilen mesajların olduğu kanısındayım. Içe doğru verilmek istenilen mesaj şöyle:
Çok dua edersen istediğine ulaşırsın mesaji. Iman kudreti ile Istanbul’un fetedildigini söylüyor. Ilk baştaki peygamberimizin soyleyisi, diğer taraftan Sultan Mehmet’in doğacağını gösteren işaretler, en sonunda Ak-Şeyh’in fetvasi ve zafere ulaşmadan önceki toplu namaz kılma olayı dua etmenin ne kadar kudretli olduğunu göstermeye çalışıyor.

Dışa verilmek istenilen mesaj ise biraz daha değişik. Filmde Türklere disardan bakış Türklerin dinsiz ve barbar olduğu yönde. Istanbul fetih edildikten sonra, Sultan Mehmet’in Hagia Sofia kilisesinde tüm hıristiyanlara seslenisi, barbar Türk diye bilinenlerin düşmanlarının dinini serbest bırakması “muhteşem yüzyılın” başladığının ve Türklerin gösterilmek istenildigi gibi barbar olmadigi olarak yorumlanabilir. Türklerin ne kadar toleransli bir halk oldugunun göstergesi olarak yorumlanabilir.

Hollywood vari film Türk toplumu için büyük bir reklam olabilir. Hem içe doğru, hem de dışa doğru. Içe doğru mesaj: iman edin. Dışa doğru verilen mesaj: barbar değiliz.

Turan Erdal

PANDORA – I am a Strange Loop – Douglas R. Hofstadter – Kitap

Cok güzel bir kitap. BEN üzerine cok güzel tespitleri var. Betrand Russell ve Whithead’in Principia Mathematica teorisini bir adim daha ileri götüren Gödel teorisi boyut atmistir. Bazi seyler bulunduklari boyutta betimlenemezler, kusbakisi gibi üstten bakilmalidir. O teoride oldugu gibi beyindeki nöronal aktiviletelerden yola cikarak “sevgi”, “korku” gibi terimlerin betimlenemez oldugunu, boyutlarin farkliligindan kaynaklandigini söylüyor o kitapta yazar. Iki betimleme seklinin dogru olmasi bir betimleme seklinin digerine indirgenemiyecegini söylüyor yazar. Siddetle tavsiye ediyorum:

http://www.pandora.com.tr/urun/i-am-a-strange-loop/190121

Sibel A: Son zamanlarda kitap okuma isteğim azaldı, arada sen bize vurucu bölümleri yayınlasan da heveslensek diyorum.

Turan E.: Sibel, ben o kitabin simdi almancasini okuyorum. Tercüme etmesini pek beceremem. Hofstadter cok genis anlatmis. Hem de cok akici. Ama bazi yerlerini de kisa tutabilirdi. Sürekli anekdotlarini anlattigi icin bazi yerleri de insani cok sikiyor. Bu roman gibi okunuyor ama roman degil tabii..

Sibel A.: birebir tercüme istemiyoruz zaten, sana yeni ve ilginç geleni kendi aanladığın şekilde paylaş 🙂 Biraz da siz hizmet edin hazıra konalım yaw!

Turan E.:
Cok önemli tespitlerinden biri ise Geist (buna ruh diyemiyecegim, almancada cok degisik anlami var, mesela akil da olabiliyor yerine göre) denen seyin kidemli kidemli olmasinden bahsediyor. Mesela böceklerden yola cikarak insanlara kadar irdelendigi zaman Geist’in büyüdügünden bahsediyor. Mesela bir sivri sinegin Geist’i ile bir insanin Geist’i arasinda fark vardir diyor. Sivrisinek kendi kendinden bir resim yapamadigi icin, yani avlandiktan sonra söyle bir durup da “cok güzelmis” deyemiyor. Yani kendi yaptigi seyler üzerine fikir yürütemedigi icin Geist skalasinda en düsük seviye olmasi gerektigini sölüyor. Insanlarda bile Geist’in bebekken henüz gelismedigini disardan aldigi etki ve tepkilerle gelistigini söylüyor. Cocuklar BENligine belli bir yastan sonra, dil ögrendikten sonra kavusabildiklerini söylüyor. Yani Geist denen sey sosyal bir etkilesimin sonucu diyor. Diger taraftan insanlarin ve bazi memeli hayvanlarin yaptiklari seyler üzerine düsünmeleri, yani girdap gibi hem islem yapip hem de irdelemeleri onlari bu hallerine getiriyor diyor. Burada asil mesele temelde yatan paradoxlari Russell ve Whitehead (R&W) yasaklayarak cözmek istemeleri idi. Paradoxlarin olusumu kendi kendilerine dönmeleri idi. Bunu onlar yasaklamislardi yukardaki degindigim kitapda. Ve böylece tüm paradoxlari cözdüklerini vaad etmislerdi. Gödel R&W’nin önerdikleri teorinin tam olmadigini, o teorinin kendi teori icerisinde cözülemeyecegini gösterdi. Bu teorinin cözümü bir üst düzeyde “anlam” seviyesinde cözülebilecegini gösterdi. Anlam seviyesi ile elemetleri arasinda fark vardi. Iste bu Geist denilen seyin gelismedi de anlam denilen seviyenin gelismesine bagli diyor Hofstadter.

Sibel A.: Konu (benim eski yazılarımda anlattığım insana sonradan takılma uzuv) zihin hakkında gib igörünüyor

Turan E.: Evet, benim icin yeni olan sey burada girdap meselesi. Elementlerin kendi kendileri ile iliskisi ile sembol olusturmalari, ancak üst düzeyden buna “anlam” verilememesi. Anlam denilen sey üst düzey konusu. Anlami atomik ortamda aramanin anla…Mehr anzeigen

Sibel A.: Eğer anlam, uzayda bulunabilecek bi şeyse atomun içinde de bulunabilir, velakin ben de anlamlara takılma, bas üstüne sek diyorum.

Turan E.: Hayir, hayir, atomlara bakarak mesela “bu resim cok güzel” anlami anlasilmaz. En azindan biz anlayamayiz.Tabii ki güzel algilamamiz atomlarin disardaki o resimle resonanzsa girmesi ile olusuyor. Ama biz sirf atomlara bakarak “626. atom bize…

Sibel A.: bilmiyorum

Turan E.: Hofstadter bir nevi bizim normal yaptığımız şeylerin de doğru olduğunu söylüyor. Sırf atomlari irdelemkle tüm insanların sorunlarının cozulemeyecigini söylüyor. Hatta bazı norologlarin “at bakışı” ile bakmaları nedeni ile diğer insanlardan daha az şey insan üzerine soyleyebildiklerini söylüyor. Mesela özgürlüğün atom seviyesinde irdelenemeyecegini söylüyor.

Sibel A.: bilmiyorum 🙂

Turan E.: Sen de hic birsey bilmiyorsun :-))))

Sibel A.: E ne diyeyim? Çok keskin ifadeler kullanıyor herhalde bi bildiği vardır, örneğin özgürlüğün atom seviyesinde irdelenemeyeceğini kesinkes ilan eden birine ancak bilmiyorum diyebilirim. Çünkü gerçekten de bilmiyorum

Turan E.: Keskin ifadeleri ben kullandim, o daha sade anlatiyor. Okumani tavsiye ederim…

Turan E.: kisaltmasi ancak bu kadar olur :-)))

Sibel A.: Teşekkür ederim, sen yine de ilginç bulduklarını yaz. Bakarsın bi an bileceğim tutar :)))

Turan E.: tamam :-)))

Turan E.: Eğer siz de benim bu kitabın tüm bölümlerinde bahsettiğim gibi düşüncelerin beyinde etkin semboller olduğundan eminseniz, ve siz de insanların en azindan objeler gibi beyinde semboller tarafından temsil edildiğinden emin iseniz (başka deyiş…

Sibel A.: Bu konudaki his ve görülerimi bi görsel yapıma katarabilmek isterdim fakat şu an nasıl yapılabileceğine dair bi yol öngöremiyorum. Beni anlayabilecek bi yönetmen olmalı ya da ben bi de yönetmen olmayı öğrenmeliyim 🙂

Turan E.: Senin yönetmen olman en kolayı olur. Çünkü sen zaten resimlerle düşünüyorsun. Yanına iyi bir kameraman bul. O senin söylediğin şekilde çekim yapar…

Sibel A.: Umarım söylediğin kadar kolay olsun 🙂

Turan E.: Gehirn ıst eine universelle Repaesentationsmaschiene (beyin evrensel bir fotograf makinesidir)

Turan E.: Her erişkin insanın “ruhu” (Seele) diğer insanlarda değişik derecede ve değişik netlikte intikal etmektedir ve bu nedenle her insanın BENi veya bilinci diğer insanlarin ve gruplarin beyinlerinde değişik derecede yaşamayı sürdürür.

Turan E.: Ben’in ev sahipliği yaptığı bir ev vardır, bunun yanında az miktarda da olsa o ben yaşamını BENe ait olmayan diğer beyinlerde sürdürür.

Sibel A.: hem bu hem de tersi mevcut olmalı, yeni benin evsahipliği yerde de başkalarına ait benler az miktarda bulunabilir , olasılık açısından.

Turan E.: Tabii ki onu da anlatıyor Hofstadter. O sayfalarca kimlerden etkilendiğini anlatıyor. Söylemek istediği de zaten Ben denen şeyin hem kendi evimizde hem de diğer evlerde oturdugudur….

Turan E.: Öldükten sonra o sahsa yakin kollektiv beyinlerde o ölen sahsin anilari sakli kaliyor. Bazi beyinlerdeki aydinlanma cok, bazilarinda ise az oluyor. Bu insanlar da öldükten sonra beyinlerdeki isiklanma daha da azaliyor. Ve onlar da öldükten …Mehr anzeigen
vor etwa einer Stunde · Gefällt mir · 1
Sibel Atasoy ooo bu çok iyi, önemli bi konuya varmışsın görünüyor. Bu yazdığın parçaları bi yandan bi dosyada birleştir de benim sitede yayımlayalım(sen de yazarımızsın hoş, kendin de yayımlarsın istersen)

Turan E.: Ben sadece tercüme etmeye calisiyorum.

Sibel A.: Bu hali motomot tercümeden çok daha iyi çünkü kendi sözcüklerin ve bakış açın devreye giriyor, benim için (okuyan için) önemli olan da bu

Turan E.: Tabii ki ben anladigim sekilde yaziyorum, bir de teknik terim bulmakta zorluk cekiyorum. O kadar…

Turan E.: Bilinc beyindeki sembollerin tansidir. Az ve öz söylemek gerekirse: Bilinc dündüncedir. Descates’in da söyledigi gibi: Cogito ergo sum.

Oyun üzerine…

Insanlar toplumsal varliklardir ve tekil olamazlar. Bu nedenle sürekli diger insanlarla
olan iliskisini degerlendirmelidir. Ilk caglardaki insanlar gibi balta girmemis, vahsi
dogada yasamiyoruz ama yasadigimiz sehirler insanlarin sadece vahsiligini gizlemis
durumda. Dogayi evcillestirmemiz kendimizi de evcillestirmemiz anlamina gelmiyor,
hatta birbirimizden gercek benligimizi saklamak icin binbir türlü yöntemler ürettik.
Tüm hayatimiz bu yöntemleri desifre etmek ve yeni yöntemler belirlemek icin geciyor.

Bu öyle bir oyun ki, oyunun kurallarini bildikten sonra ögrendigimiz kurallar eskimis
oluyor, cünkü insanlar bilinen birseyi tekrarlamaktansa, Dostojewski’nin degimi ile,
kendi deliliklerini yapmayi yegliyorlar. Bu nedenle de hakikat devamli bir adim daha
ögrendigimiz kurallarin ötesinde gidiyor.

Bilinen kurallarin tekrarlanmamasi özgürlügümüzün ifadesidir. Hic kimse özgürlügünü
herhangi kurallar ugruna feda etmek istemez. Kurallar ile özgür irade arasinda bir oyun
süre gidiyor. Biri digerini yakalamayi basardigi zaman, denge dengesini yitiriyor.
Eger kural agirlik gösteriyorsa iliskiler kristallesmis oluyor, her gün birbirini kovaliyor.
yeni birseylerin de olusmasi imkansizlasiyor. Insanlarin degisiklige olan özlemi günün
birinde su üstüne cikiyor.

Diger taraftan özgürlükcü olanlar kisiler arasindaki bagi unutuyorlar, böylelikle
özgürlüge sahip oluyorlar ama iliskileri sona eriyor, cünkü iliskiyi sürdürebilmek icin
ortaklasa eylemlerin olmasi gerekiyor. Özgürlük ile kuralcilik arasindaki bu gidip
gelis iliskileri de taze tutmaya yariyor. Oyun herhangi kaliplasmis iliskilerin devamini
saglamak icin bir yöntemdir. Oyun “amacsiz” oldugu icin kaliplasmis olan iliskileri
tekrar rayina oturtmak icin en etken enerji kaynagidir. Oyun oynayamayanlarin
iliskileri sona ermeye mahkumdur. Oyunsuz iliski sadece cikar amaclidir, o sadece
cikar ile ayakta durabilir. Cikarin da bittigi anda iliskiler sona ererler.

Oyunun önemi cocuklar icin de cok önemlidir. Kücük yasta cocuklara oyun oynatmayi
ve oyundan haz almayi ögretmelidir. Böylelikle kücük yastan beri oyun oynamaya
alisan cocuklar hayatlarinda daha basarili olacaklardir. Cünkü kücük yasta oyundan
mahrum kalanlar o oyunu ergin yaslarda ögreneceklerdir ki bu da onlarin canlarinin
daha fazla yanacagi anlamina gelir. Hem büyük yasta oynanan oyunlar esnekligini
kaybederler.

Bizler ne kadar oyun oynuyoruz? Oyuna ne kadar önem veriyoruz? Cocuklarimizi
oyunlu mu büyütüyoruz, yoksa onlara devamli neye dokunmalari gerektigini, neden
uzak durduklarini mi ögretiyoruz?