Neden kendi kendimizi aşmaliyiz?

“Diese dis, göze göz” sözü karsiliksiz birsey yapmanin anlaminin önemi olmadigini gösteriyor.
Bu aslinda sadece Tevratta degil, biz de cok yaygin bir görüs. Nasil mi? Pozitif söylemek gerekirse
bizde buna “kayirmak” da denebilir. Cekirdek aileden basladigimizda bize ögretilen cok ilginc
seyler vardir. Ailemiz icin yapilan hersey makuldur gibi bir görüs hakim bizde. Aile fertlerinden
baskalari ise bizim icin “el” dir. Yani onlar yabancidilar ve bizim de onlara karsi tutum sergilememiz
gerektigi, tek güvenebilecegimiz sahislarin aile fertleri oldugu ögretilir. Bu nedenle de sadece
aile bireylerinin karsilikli yardimlasacagi bir ortam yaratilir. Ne olursa olsun yardima gereksinim
duyuldugunda ilk önce aile fertleri ayaga kaldirilir.

Aile sinirlarini biraz asmis olanlar ise mahalle sinirleri icerisine takilirlar. Mahalle ile kastedilen hem
fiziki mahalladir, hem de cevremizdir. Bu sinirlar icerisine girenleri de “tanidik” siniri icerisine olurlar,
tanimakdiklarimiza ise baska bir gözle bakariz. Nedeni aslinda cok basit. Nedeni diger ülkelerde
de “sosyal yardim” diyebilecegimiz, adi konulmamis bir dayanisma mekanizmasidir. Bu mekanizma
dahilinde tanidiklarimiz kollanir, tanimadiklarimiz ise dislanir. Tanimadiklarimiza düsman gözü ile
bakariz, tanidiklarimizi ise kendimizden sayariz. Bu kendi icerisinde sosyal yardimlasmayi öngören,
kendi kendisini yapilayan adi konmamis bir sistemdir.

Bir isimiz oldugunda ilk önce basvuracagimiz mertebe kendi ailemizdir ve sonra kendimize o isi en
iyi yapabilecek tanidik aramaktir. Bu mekanizma icerisinde yardim alan sahis kendini bir daha bu mekanizma
disina atmasi imkansizlasir. Yardim eden de herhangi bir zaman yardim isteyecektir ve bu böyle gider durur.
Bu carkin icerisinde olanlarin artik disina cikma imkani yoktur. Birinin yardimini isterken ayni anda kendi kendimizi
de o kisiye bagliyoruz, bugün olmazsa yarin, yarin olmazsa diger günlerde.

Kendisinden olmayip da baskasina hak vermemek isteyenler de bu mantik icerisinde davraniyorlar.
Kendilerinden olmayanlara hak vermiyorlar cünkü sagladiklari faydanin bir daha gelmeyecegi kanisindalar.
Kime gidip de “kardas, ben senin icin sunu yaptiydim, sen de benim icin bunu yap” diyebilecekler? Iste talep edecekleri önlerinde bir mertebe olmadigi icin, kendilerinden olmayanlarin isteklerini de karsilamamak
cok dogal geliyor onlara.

Ama unutulan bir sey var, o da hem aile sinirlarini asamadigimiz, hem de cikar haricinde düsünemedigimizdir.
Karsiliksiz bir sey yapmanin, iyi bir hayatin insanlik görevi oldugunu bilerek yasamanin hem insanlik adina
hem de kendi egosentrik duygularimizi yenme adina cok daha fazla seyler getirdigi kesindir. Bulundugumuz
mevki ne olursa olsun yaptigimiz islerin insanlik adina yapilmis oldugunu kavramadikca yaptigimiz hersey
kendi sinirlarimiz icerisinde kalacaktir. Yeni yasa cikarmaya calisiriz, bunu kendi grup cikarlarimiz icin
uyarlariz, hastane yönetiriz, ayni memleketli olanlari kayiririz. Her ne ise, kücük bir isimiz olur, hemen ayni
bölgeden secilmis millet vekilini buluruz, her ne kadar bu millet vekili bu islerle görevli olmada da “tanidiklarimizdan” medet umariz.

Biz birsey beklemeden kendi islerimizi yapmayi ögrenmeliyiz. Bu islerin sadece kendi grubumuz icin degil de
tüm yasayan insanlik adina iyi oldugunu zannettigimiz icin yapmaliyiz. Hazirladigimiz yasalari kalici oldugu
icin hazirlamaliyiz, yasayi yapanlarin ömrü sinirlidir cünkü. Bizden gelecek cok daha degisik nesiller olacagi
icin herseyin “mahalle” kavrami disinda hazirlanmasi gerekiyor. Iste bu zihniyet insancil bir zihniyettir.
Insanlara verilen hak, belli bir gruba ait olduklari icin degildir, onlar insan olduklari icin o hakka sahiptirler.

Farkindalik

“Bir gün New-York’ta bir grup is arkadasi, yemek molasinda disariya çikar.

Gruptan biri, Kizilderili’dir.

Yolda yürürken insan kalabaligi, siren sesleri, yoldaki is

makinelerinin çikardigi gürültü ve korna sesleri arasinda ilerlerken,

Kizilderili,kulagina circir böcegi sesinin geldigini söyleyerek circir
aramaya baslar.

Arkadaslari, bu kadar gürültünün arasinda bu sesi duyamayacagini,

kendisinin öyle zannettigini söyleyip yollarina devam eder.

Aralarindan bir tanesi inanmasa da, onunla aramaya devam eder.

Kizilderili, yolun karsi tarafina dogru yürür, arkadasi da onu takip eder.

Binalarin arasindaki bir tutam yesilligin arasinda gerçekten bir circir

böcegi bulurlar.

Arkadasi, Kizilderili’ye: “Senin insanüstü güçlerin var. Bu sesi nasil

duydun?” diye sorar.

Kizilderili ise; bu sesi duymak için insanüstü güçlere sahip olmaya

gerek olmadigini söyleyerek, arkadasina kendisini takip etmesini söyler.

Kaldirima geçerler ve Kizilderili cebinden çikardigi bozuk parayi

kaldirimda yuvarlar. Birçok insan, bozuk para sesini duyunca sesin

geldigi tarafa bakarak, onun ceplerinden düsüp düsmedigini kontrol eder.

Kizilderili, arkadasina dönerek:

“Önemli olan, nelere deger verdigin ve neleri önemsedigindir. Her seyi ona
göre duyar, görür ve hissedersin.”der.*

(Alinti)

Sen Kimsin?

Tanri ile bir konusma

Adamin biri öldükten sonra cennete girmek istemis.

Tanri ona gülerek bakmis ve söyle bir sohbete baslamislar.

“Sen kimsin?” diye sormus Tanri.

“Ben Markus Schmidt’im” diye yanit vermis adam.

“Ich senin ismini sormadim, sadece senin kim oldugunu sordum”, diye yanitlamis Tanri.

“Ben üc cocuk babasiyim” diye yanit vermis adam.

“Ben senin kac cocugun oldugunu sormadim, sadece kim oldugunu sordum” demis Tanri.

“Ben memurum” demis adam.
“Ben senin meslegini sormadim, sadece kim oldugunu sordum” demis Tanri.
“Bir seven adam, ailesine sadik kalan ve affeden biri.”

“Ben senin hangi özelliklerinin hosuna gittgini sormadim, sadece kim oldugunu sordum, demis Tanri.

Ondan sonra adam susmus.
Bir kac dakika suskunluktan sonra: “Sen busun” demis Tanri.

Alintidir, Almancadan tercüme ettim.

Yazar ve eleştirmenler

Yazı yazmanın çok nedeni vardır. Her ne kadar değişik şeyler söylense de bence bunlar iki ana konuda birleşirler. Birincisi ölümsüzlük ile ilgilidir, ikincisi ise insanlar kendi içlerindeki karmaşaya hakim olmak için yazarlar. Birinci savundugum tez çok kapsamlıdır, aslında bu olgu sadece yazı yazmak ile de sınırlanamaz, bu istek dünyada kalıcı şeyler bırakmak isteği ile de ilgilidir. Hayatın hızla akıp gittiği diyarda iz bırakmak istenilir ki diğer insanlardan farkımız olduğu belli olsun. Coğunluk icerisinde ayrıcalı olmak, diğer insanlardan hem değişik olmak hem de „görülmek“ insanların en büyük isteklerinden biridir, cünkü kendi işlerinin „işe“ yaradığının farkına varmak yaptıkları işlerin yanlış olmadığı anlamına gelir. Ve böylece bu diyarda kendilerinin nereye ait olduklarını keşfetip hayatları anlam kazanmış olur. Hayata anlam verememek yaşamı devam ettirme motivaysonunu kısıtlar.

Burada görüldüğü gibi iki birbiri ile zıt düşen etkenler birbirleri ile savaşırlar: ait olmak ile ayrıcalı olmak. Ayrıcalı olmak isteği bulunulan cevrenin dışına çıkarak cevreye tekrar dışardan dahil olma isteğine benzer. Ama bu istek devamlı cevre icinde yer almış ve cevreyi hic terk etmemiş sahislarin isteklerinden değişiktir. Ayrıcalı olanlar misyonlarının bulundukları toplumu bir adım daha ileri götürmek olduğu kanısında ondukları için tekrar topluma dönüşlerinde görkemli karşılanmayı umarlar. Bu beklenti de içlerinden devamlı geçirdikleri ama dışa vuramadıkları umutlarindan kaynaklanır. „Aferin“ almak cevre dışında sürdürdükleri hayatın doğru olduğu anlamına gelir ve böylece de yollarında devam etmek için güç almış olurlar. Aksi halde, yapa yanlız kalma durumunda aynı yolu devam ettirebilmek için çok büyük çabaya ihtiyaç duyulur ki bu da her „yiğidin“ yiyeceği „yoğurt“ degildir. Bu durumda gercek anlamdaki yazarların hayatı hem meceralıdır hem de tehlikeli, çünkü şimdiye kadar hiç kimsenin görmediği sahillere yelkenlerini açmaları pusulasız deniz seyehati yapmaya benzer. Görüldüğü gibi kendilerinden başka kılavuzları olmaması başlattıkları maceralardan geri dönememe tehlikesi olduğuna işaret eder. Insan ne kadar yanlız seyehat etse de dinlenmek için bir limana ihtiyacı vardır. Işte denize açılıp da kazasız belasız dönenler gercekten kahramanlardır ve ölümsüzlüklerini kanıtlamış olurlar. Ne kadar bünyeleri kaybolmaya mahkum olsalar da yapıtıkları katkılardan dolayı mükafatları o toplumun tarihine geçmektir. Bu da onları ölümsüzlestirir.

Denize açılıp da boğulma tehlikesi geçiren ve kendilerinin yorgunluğunu giderebilecek ada arayanlar içlerindeki karmaşaya hakim olmak isteyenlerdir. Bunlar önderlik yapmak adına seyehate çıkmazlar, bunlar sadece ve sadece karanlıkta kendilerine ışık tutacak mum aramaktadırlar. Buldukları ışık ile karanlıkta kendi yollarını bulmak amaçlarıdır. Bu durumda toplumsal düşünmezler, hatta kendilerinden başka hiç kimseyi görmezler. Gittikleri yollardan iz bırakmak başkalarının kendisini takip etmesi için degildir, bu sadace kendi iç dürtüsünü anlaşılır hale getirmek içindir. Bu gibi şahısların toplumdan ayrı yaşamaları kendi seçimlerine bağlı değildir, bunlar kendilerini zaten toplum dışında bulmuşlardır. Bu nedenle toplum dışinda yaşamaktan büyük noksanlık hissederler ve topluma dahil olmayı cok arzularlar, ne kadar topluma dahil olamayı istemediklerini söyleseler de.

Eleştirmenler korkak insanlardır. Devamlı öncülerin gittikleri yoldan gitmeyi yeğlerler. Onlar kolay yolu seçmişlerdir çünkü deniz ortasında yanlız seyehat etmek her insana mahsus değildir. Eleştirmenler yüzme bilmezler. Bir şeyi eleştirmek için kendisinden önce seyehat edilmiş olunması gerekiyor. Izleri silinmeye yüz tutmuş öncülerin tekrardan yollarını bulmaya calışırlar. Onların diğer görevlerinden biri de öneride bulunmaktır. Yolun sonunda sonradan en kısa yolun nasıl gidileceği yönde akıl vermek eleştirmenlere kalmıstır. Bu görev de ne kadar basit gözükse de görüldüğü gibi basit değildir. Eleştirmenler kaybolmaya saf tutmuş izleri bir izci titizliği ile tekrar takip ederler ve ya izlerin tekrar gözükür hale getirmeye uğraşırlar, ya da nerede yanlış yapıldığına işaret ederler. Bu tutum da öncülerle hem empati kurabilmeyi gerektirir hem de cok ceşitli öncülerin yollari incelenmiş olunması gerekir.

Turan