Kızılderili ve Beyazadam

“Duwarmish” Kızılderililerinin Reisi Seattle’ın “Washington’daki Büyük Başkan”a, yani 1853-1857 yılları arasındaki Amerikan Cumhurbaşkanı Franklin Pierce’a göndermiş olduğu mektuptur:

Washington’daki Büyük Başkan topraklarımızı satın almak istediğini bildiren bir mektup yollamış. Dostluktan söz etmiş Büyük Başkan… Ama biz sizin, dostluğunuza ihtiyacımız olmadığını biliriz.

Gökyüzünü nasıl satın alabilirsiniz? Ya da satabilirsiniz? Ya toprağın sıcaklığını? Ağzımdan çıkan sözler yıldızlara benzer Büyük Başkan, hiç sönmezler. Bu yüzden söyleyeceklerime güveniniz. Havanın taze kokusuna, suyun pırıltısına… Sahip olmayan biri onu nasıl satabilir?

Kutsaldır bu topraklar benim için ve ulusum için… Yağmur sonrası ışıltılı her çam yaprağı, denizi kucaklayan kumsallar, karanlık ormanların koynundaki sis, şakıyan böcekler… Ve bilin ki: Kızılderili adamın anıları ağaçların öz suyunda saklıdır. Toprak bizim anamızdır. Washington’daki Büyük Başkan bizden topraklarımızı istediği zaman, bütün bunları istemektedir. Büyük başkan bizim babamız, biz de onun çocukları olacakmışız.

Büyük Ruh ulusumuzu sever; fakat nedendir bilinmez, Kızılderili çocuklarını terk etti. Şimdi size makineler yolluyor ve çok yakında beklenmedik yağmurlar sonrası yataklarımıza taşan ırmaklar örneği, beyaz adam bu toprakların her karışını dolduracak. Bizler yetim kaldık. Çünkü başka ırklardanız; çünkü ihtiyarlarımız farklı öyküler anlatırlar. Bilesiniz ki; derelerin ve ırmakların içinden geçen sular sadece su değildir, atalarımızın kanıdır o. Babalarının mezarını geride bırakır beyaz adam. Toprağı çocuklardan çalar. Açlığın dünyayı saracak beyaz adam ve ardında koskoca bir çöl bırakacaksın. Sabahın sisi dağların karnından doğan Güneş’i görür ve kaçar. Demir at (lokomotif) öldürüp çürümeye bıraktığınız, binlerce buffalodan nasıl kıymetli olabilir? Nasıl? Anlamıyorum. Hayvanlar insanları bıraksa, insanlar ruhlarının yalnızlığından ölmez mi? Hayvanların başına gelen, insanın da başına gelecektir. Toprağın başına gelen, oğullarının da başına gelecek…

Çocuklarımıza bizim öğrettiğimiz şeyleri öğretin. Toprak bizim anamızdır. Ve toprağa tükürülmez. Toprak insana değil, insan toprağa aittir. İnsan hayat dokusunun içindeki bir liftir sadece…
Devamını oku “Kızılderili ve Beyazadam” →

Olmak Ya da?

Prechtel: Çocukken Keres adı verilen bir Pueblo dili konuşuyordum. Bu dilde to be fiili yok. Temel olarak sıfatlardan oluşan bir dildi. Santiago Atitlán’da hayatta kalabilme sırlarımdan birisi Tzuttujil dilinin de to be fiiline sahip olmamasıydı. Tzutujil oluş üzerine değil aidiyet ve taşıma üzerine bir dil. To be fiili olmadan bir şeyin kesinlikle bu veya şu olduğunu söyleyemeyiz. Eğer iki kişi tartışıyorsa, yakacak odun gibi “bölünmüş” oldukları söylenir, ama her ikisi de aslında aynı özdendir. Ulusların elde etmek ya da savunmak uğruna savaştığı ve öldüğü bazı doğrular ve yanlışların geleneksel Tzutujil kavramlarında yeri yok. Bu da Tzutujil halkı doğruyu ve yanlışı ayırt edemeyecek kadar “ilkel” olduğu için değil, hayatlarının kesin durumlara ya da kalıcılığa dayanmaması. Mayalar hiçbir şeyin kendi kendine sürmeyeceğine inanır. Hayatlarının yaratımdan çok sürdürmeye yönelik olmasının sebebi budur.

Söz konusu Tzutujil dili olduğunda “aidiyet” ile “oluş” arasında fazla bir fark yok. “O bir annedir” diyemezsiniz mesela. Tzutujil dilinde birisine ancak kimin annesi olduğunu söyleyerek, kime ait olduğunu söyleyerek anne diyebilirsiniz. Aynı şekilde “O bir şamandır” diyemezsiniz, “İz sürme biçimi ona ait” diyebilirsiniz.

Modern Batı kültürünün Santiago Atitlán’da gerçekten tutunması için, amacına ulaşamamış din adamlarının, yöneticilerin ve politikacıların öncelikle dile zarar vermesi gerekirdi. Dil, Maya evrenini bir arada tutan bir yapıştırıcıdır: etkili ve güzel konuşma, ataların mitolojilerle hayata bağlı oluşu. Tanrıların sözleri tüm kemiklerimizdeydi. Ama Batılılar to be fiilini gençlerimize dayatınca, bütün o kadim Maya dünyası modern çağın dişleri arasında kayboldu.

To be fiiline sahip bir kültürde, insan daima kimlikle ilgilenir. Kim olduğunuza karar vermek için kim olmadığınıza da karar vermeniz gerekir. Ait olma kavramına dayanan bir kültürde, diğerlerine bağlı olmak zorundasınız. Nerede bulunduğunuz ve kiminle birlikte bulunduğunuza göre tanımlanırsınız. To be fiili, dilin güzelliğini ve süslemelerini ortadan kaldırarak dili basitleştirir. Ama dil daha verimli bir hal alır. To be fiili çok verimlidir. Bir şeyler inşa etmenize izin verir.

Ama inşa etmektense Mayalar bir meyve veya bir bağ gibi görünme olasılığına izin veren bir iklim oluşturmaya çalışırlar. Her şeyi gözetirler. Geçmişte, büyük anıtlar inşa ettikleri zaman, modern kültürde olduğu gibi amaç dünyayı belirli bir şekilde olmaya zorlamak değildi; tanrıların insanlara verdiği büyük hediyelere uygun bir şekilde dünyaya geri ödemekti. Mayalar dünyayı kendi istedikleri gibi olması için zorlamazlar: dünyayla arkadaş edinirler; onlar hayata aittir.

*

İlk gençlik yıllarında okuduğum ve çok etkilendiğim “Sahip olmak ya da olmak” kitabını hatırladım şimdi. Yanlış hatırlamıyorsam Erich Fromm bu kitabında sahip olmak’tan Olma’ya geçilmesi gerektiği üzerinde duruyordu ve bunu birey olmanın gereği olarak savunuyordu (sanırım).

Benzer kelimelerin Prechtel tarafından sarfedildiği yukarıdaki alıntıya baktığımızda tamamen farklı bir anlamla karşılaşıyoruz. Hesapsızca sahip olmak ve sahip olduklarının seni tanımladığı hatta bu dünyada var kıldığı bir bencillikten çıkılmasını savunurken Fromm, Prechtel, “olmak” fiilinin bulunmadığı bir lisanda “ilişkilerin” önem kazandığını vurguluyor; hiç bi şey tek başına “olamaz!” diyor. Nereden nereye geliyoruz değil mi? Aynı kelimeleri ve cümleleri şimdi farklı bir açıdan anlayalım mı anlamayalım mı ne dersiniz?

Spiral döndü dolaştı İkinci düşünce katına ulaştı (en azından şuan benim için):

Yeşil mimin tamamlanmasıyla insan bilinci, ikinci düşünce katı’na bir kuantum sıçraması yapar. Clare Graves buna, inanılmaz derinlikte bir anlam kanyonunun aşıldığı önemli bir sıçrama diye göndermede bulunur. Özünde ikinci bilinç katıyla kişi hem hiyerarşileri hem de heterarşileri kullanarak (hem sınıflandırarark hem de bağlantı kurarak) hem dikey hem de yatay düşünebilir. Bu durumda kişi, içsel gelişimin bütün tayfını berrak biçimde kavrar ve böylece her düzeyin, her mimin, her dalganın Spiral’in baştan sona sağlığı için çok önemli olduğunu görür.

Her dalga aşar ve içerir. (benim Oyun Kuramında bu kavram bariz biçimde tarif edilmekte ve “kapsama” sözcüğü ile yer almaktadır.) Böyle olduğu için, varoluşun her dalgası, art arda gelen bütün dalgaların temel bir bileşenidir, böylece her birini bağrına basar, kucaklar. Dahası her dalga yaşam koşulları izin verdiğince harekete geçirilebilir ya da yeniden harekete geçirilebilir. (Tamamı için tıklayınız)

Tin’in Gösterisi

Cevapların çok zor ve karmaşık olduğuna dair bir ön yargımız var, yeterince yakından ve sade bakamadığımız için kandırılmaya ihtiyacımız oluyor. İlaveten, duygular; intikam, hırs, şehvet gözümüzü körleştiriveriyor!
Böylece TİN işi devralıyor.
Tin’in gösterisini defalarca seyrettim, doyumsuzdu. Önceleri bunun ne olduğunu bilmezdim hatta çok şaşırdığım ve utandığım durumlar da olmuştu. Sonraları bunun adını ve amacını öğrendim, rahatladım. Şimdi tıpkı rüyaların dili gibi tinin gösterisini de büyük bir hayranlık ve şaşkınlıkla izliyorum.

Büyücüler, soyutla, hakkında düşünmeden, görmeden, dokunmadan ya da varlığını hissetmeden tanışırlar.

İşte Büyücülük öykülerinin ilki; tinin belirmesi, niyetin inşa edip büyücünün önüne yerleştirdiği ve onu içine çağırdığı görkemli yapıdır.

İkincisi yani Tinin çarpması ise: içeri çağrılan-dahası zorla içeri alınan- yeni büyücünün gördüğü, aynı görkemli yapıdır!

Bu ikinci soyut öz, kendi içinde bi öyküdür. Öykü, tinin adama belirip, hiç bi yanıt alamamasından sonra, ona bi tuzak kurmasını anlatır. Bu son hiledir, ama adam özel bi adam olduğu için değil, tinin algılanamıyan olaylar zinciri tin kapıyı çaldığı an karşısına bu adamı çıkardığı için. (Tıklayınız)

  • Turan Erdal tinden biraz bahseder misin?
  • Sibel Atasoy

    Tinden bahsedebiliriz ama tanımlamak zor, bu kelimenin aslı örneğin CC literatüründe nasıl geçiyordu şu an hatırlayamıyorum. Clarissa Estes detinden bahseder, bence güney amerika ve yoğunluklu olarak kızılderililere has bi sözcüktür. Ona hemen ruh demek isteriz ancak bu söylenmek istenene tamkarşılık düşer mi şüpheliyim; çünkü ruhta ölüm sonrası ve dinsellik kokusu vardır oysa tin her an yerde bulunabilen bi şeydir. Tinde hem doğal hem de insansı olan bişeyler vardır. Ra bilgilerinden aşina olduğumuz beden&akıl&ruh birlikteliğine karşılık düşer mi diye soruyorum kendime ve içimde tam bi onay alamıyorum. Tin daha yabansı bi şey geliyor bana. Böylece tine dair bi açıklama getiremediğim halde onun gösterisini izleyebildiğim anlaşıldı :))))
    Turan Erdal Belki Almanca Geist kelimesini bilirsin, onunla eşdeğer galiba…

    Sibel Atasoy Geist, şu anla ilişkili bir kelimeydi sanırım, bu özelliği ile tin onu kapsar bi şey olabilir. Peki Tin nasıl gösteri yapar, buna kendisi mi karar verir? Kızılderililerin ulu ruh dedikleri şey midir? Tinin kendi tasarımı var mıdır? Tini kişisel olarak davet edebilenler var mıdır? Görüldüğü gibi oldukça bereketli bir konudurr 🙂

    Sibel Atasoy

    Don Juan “tinin belirişinden” şöyle bahsetmişti: Anlattığına göre; sıradan bir adam varmış, tin ona kendini belirtmek için adamın içinden konuşuyormuş fakat adam bu sesi duyacak halde değilmiş. Tin bağlantılarını hissettirmek için boşu boşuna didinip durmuş, fakat adam açıklananları anlama yetisinden yoksunmuş, iç sesini duyduğunda bunun kendi duygu ve düşünceleri olduğunu sanmış. Tin daldığı uykudan adamı uyandırmak için onu sarsıp, üç işaret vermiş; ard arda üç belirme! Adamın yoluna çıkıp duruyor, kendini ayan beyan ortaya koyuyormuş ama adamın taktığı yokmuş.
    Adamın anlamamaktaki inadı yüzünden, tin hile yapmak zorunda kalmış ve hile, bu sayede büyücülerin yönteminin özünü oluşturmuş.
    Turan Erdal Bu açıklama bana sanki Tanrıya yeni bir isim koymak gibi geldi. Tin neden bize bişeyler öğretmek istesin ki? Bu bende Tin’in de belli bir erki olduğu kanısı uyandırdı.

    Sibel Atasoy Bende de öyle bi his uyandırıyor. Tanrıya benzer belki ama Allah değil o kesin 🙂

    Turan Erdal O ne ise o olsun, ben yine de kendi iç sesimize kulak aşılması gerektiği düşüncesini sevdim.

    Sibel Atasoy Evet ve onu duyduğun ya da gösterisini izleyebildiğin takdirde, benzersiz bir oyunculuğu, zekası, acımasızlığı (her şeyin bir olduğu ve sonsuzluk bilgiisinden kaynaklanan), ve coşkusu olduğunu anlarsın. Onun bende ilk uyandırdığı kelime; cerbezedir.

    Turan Erdal BBoyle bir duyguya sahip olanın elinden herşey gelir mi diyorsun?

    Sibel Atasoy

    Hayır 🙂 Tin kontrol edilemez. Yani onu istediğin doğrultuda işletemezsin; ancak eğer yeterliliğin varsa (örneğin bi nagual gibi) tini davet edebilirsin. Yine de ancak onun gelebileceğini umarsın. Gelirse kendi gösterisini yapaar o, seni filan takmaz :))) Fakat izlemek zevkli olabilir hatta kendi adına bi şeyler öğrenebilirsin bile ancak yine deonu tıpkı Higgs Bosonu gibi alıp teknolojik bi şeye koşamazsın. Ya bu beni çok güldürüyor :))))))
    Turan Erdal Kontrol etmek değil de ben öğretici olabileceğini söylemek istemistim. Onu dinleyebilen ile dinleyemeyen arasında fark olmalıdır.

    Sibel Atasoy Evet bu olabilir 🙂 Aslında buralarda CC izdeşi çok yetkin arkadaşlarımız var, onlar bu konuyu daha iyi açıklayabilirlerdi belki ama herhalde rastlamadı.

Anlayacaksın!

“Koruyucu taşı selamladın mı? Çünkü her şey senin parçan; her şey canlı. İçeri girerken selam verdin mi çiçeklere? Duydun mu evin önünde öten kuşları? Teşekkür ettin mi uyandığında, sana armağan olarak verilen yeni güne? Yoksa teşekkür etmemeyi, kuşun ötüşünü duymamayı, çiçekleri görmemeyi mi yeğledin.”

“Her şeyle konuş; çünkü her şeyin canı vardır. Her şeyde bir ağabey, bir kardeş bul. Her şey birdir; her şey canlıdır.”

Bu sözler bir ustanın öğrencisine verdiği altından değerli nasihatler… Onlar And Dağları’nda yaşayan iki Kızılderili…

Yeryüzünde doğanın ruhunu ‘en saf, en derin haliyle ve en güzel dille’ ifade edebilen insanlar benim için Kızılderililer. “Acaba Amerika keşfedildiğinde bu özel ırk hiç yok edilmeseydi dünya nasıl olurdu?” Diye düşündüm bir an. Bir Japon’u, İtalyan’ı, İngiliz’i nasıl görüyorsak dünyanın her yerinde, Kızılderili halkından da insanlar görebilseydik milyonlarca… Kızılderili Cumhuriyeti diye bir ülke olsaydı mesela… Kızılderili milleti diye bir millet… Küçücük bile olsa, var olsaydı… O kadar güzel olurdu ki. Hep üzülürüm bu kadar özel bir halkın yok oluşuna. Bence mükemmel devlet adamları, mükemmel bilim insanları, mükemmel sanatçılar çıkardı onlardan. Ve dünyaya ‘doğanın değerini’ en iyi anlatan insanlar yine onlar olurdu. Fevkalade çözümler bulurlardı doğanın karşı karşıya kaldığı sorunlara. Doğa ve insanlık için yapılan en faydalı organizasyonlarda her daim görürdük onları. Onların yok oluşuyla yeryüzü mozaiğindeki en parlak taşlardan biri de düşmüş oldu aslında…

1854’de Kızılderili şef Seattle’dan halkının topraklarını satması isteniyor ve Seattle, beyaz adama yazdığı mektupta doğayı şöyle anlatıyor: “Beyaz adamın ölüleri yıldızlar arasında yürümeye gittiklerinde, doğdukları ülkeyi unuturlar. Bizim ölülerimiz bu güzel dünyayı asla unutmazlar. Çünkü o Kızılderili’nin ‘ana’sıdır. Biz bu dünyanın bir parçasıyız. Ve o da bizim parçamız. Güzel kokan çiçekler bizim kız kardeşlerimizdir; geyik, at, büyük kartal, bunlarsa bizim erkek kardeşlerimiz. Kayalık tepeler, çayırlardaki ıslaklık, tayın vücut ısısı ve adam, hepsi aynı aileye ait.

Dünya beyaz adamın kardeşi değil, ama düşmanıdır ve onu fethetti mi ilerlemeye devam eder. Babalarının mezarlarını geride bırakır ve aldırmazlar. Annesi dünyayı ve kardeşi göğe, satın alınan, yağma edilen, koyunlar ya da parlak boncuklar gibi değişilen birer malmış gibi davranır. İştahı dünyayı yiyip bitirecek ve geride sadece bir çöl bırakacaktır.

Beyaz adamın şehirlerinde sakin yer yoktur. Baharda yaprakların açılışını ya da böceklerin kanat vuruşlarını duyacak yer yoktur. Ama belki de benim vahşi olmamdan ve anlamadığımdandır. İnsan eğer bir kuşun yalnız ağlayışını ve su birikintisi etrafında tartışan kurbağaların seslerini duymazsa hayatın anlamı nedir?

Ben vahşiyim ve başka bir yoldan anlamam; çayırlarda çürüyen binlerce bufalo gördüm. Beyaz adamın geçen trenden vurup, bıraktığı… Ben vahşiyim ve dumanlı demir atın bizim sadece canlı kalmak için öldürdüğümüz bufalodan nasıl daha önemli olabildiğini anlamıyorum.

Dünya annenizdir; dünyaya ne olursa, dünyanın oğullarına da aynısı olur. Eğer insanlar yere tükürürse; kendi üzerlerine tükürürler.

Bunu biliyoruz biz; dünya insana ait değildir; insan dünyanındır. Bunu biliyoruz. Bütün her şey bir aileyi bağlayan kan gibi birbirine bağlıdır.”

Bu mektup Washington’da muhafaza edilmiş, Amerikan Expo 74’de sunulmuş ve UNEP tarafından yayınlanıp, ‘çevre üzerine şimdiye kadarki en güzel ve en içten anlatım olarak tanımlanmıştır.’ Sizce de sonuna kadar hak etmiyor mu bu tanımı? Bir düşünün…

Kızılderililerin doğa ve insan ilişkisini bu kadar ‘anlaşılır’ ve bir o kadar da ‘hoş bir dille’ ifade etmeleri çok etkileyicidir. Siyu kabilesi başkanı Ayakta Duran Ayı’nın anlatımı: “Nerede kesilip indirilmemiş orman varsa, nerede hayvanlar kuytu köşelerinde dinleniyorsa, nerede dünya dört ayaklılardan yoksun değilse, soluk benizliler oraya ehlileştirilmemiş, yabani arazi diyorlar. Hâlbuki bize göre yabani, vahşi yer yoktur. Doğa tehlikeli değildir; misafirperverdir; korkutucu değil, arkadaşçadır. Bizim felsefemiz korkudan ve ön yargıdan uzak, sağlıklı bir düşünce sistemidir. Bu noktada beyaz adam ve Kızılderili inançları arasında önemli bir fark buluyorum.

Kızılderili inancı, etrafını çevreleyen her şeyle insanın ahengini gözetir; beyazlar ise çevreye hükmetmeyi, zorbalığı esas almıştır.

Kızılderililer aradıkları her şeyi, paylaşma ve sevgide buldu; ama beyazlar aradıklarını korkarak savaşmada buldular. Bizim için dünya güzellik doluydu. Diğeri için öteki dünyaya gidene kadar, tahammül edilmesi gereken, günah ve çirkinlik dolu bir yerdi.”

Kuzey Amerika Kızılderilisi olan Tatanga Mani, eğitim sistemimizle ilgili en görmezden geldiğimiz şeyi çarpıcı bir anlatımla ifade etmiştir:

“Uygar insanlar, insan yapımı basılı sayfalara çok fazla bağlılar. Ben Yüce Ruh’un kitabına, yani onun yarattığı her şeye bakıyorum. Eğer doğayı tanımaya çalışırsanız, o kitabın büyük bir kısmını okuyabilirsiniz. Biliyorsunuz; eğer kitaplarınızın hepsini alıp güneşin altına serer, onları bir süre için kar, yağmur ve böceklere bırakırsanız, geriye hiçbir şey kalmayacaktır. Oysa Yüce Ruh size ve bize doğa okulunda ormanları, ırmakları, dağları ve bizi de içine alan hayvanları araştırma olanağı verir.”

Tatanga Mani, ‘ahlak’ın kapsamını ise şöyle belirlemiştir: “Kızılderili anlayışında ahlak, yalnızca insanın başka insanlara, topluma ve Tanrı’ya karşı olan davranışları ile ilgili değildir. Ahlak, kesinlikle insanın hayvanlara, bitkilere ve doğanın diğer görüntülerine karşı olan davranışlarını da içerir.”

Kızılderili halkı yok oldu; ancak ‘onların bir felsefesi’ vardı ve ‘soyut varlıklar asla yok olmazlar.’ Biz yok olduklarını zannederiz; ama onlar bir yerlerde tekrar kendilerini canlandıracak insanları beklerler… Bekleyiştedirler…

Bu özel halkı geri getiremeyiz; fakat felsefelerini tekrar canlandırabiliriz. Tatanga Mani’nin eğitim sistemimizle ilgili sözü en önemli çözüm noktamız aslında. Kitapları yakmak mı çözüm? Tabiî ki hayır. Sadece ‘onların ruhunu anlamak’… Özünü içmek… Yani ‘ezberlemek’ değil; ‘kavramak…’

Sadece önündeki kitaplara gömülü olarak eğitim gören çocuklar olmamalı geleceğimiz. Tatanga Mani’nin anlatmak istediği bu… Onların en önemli dersi ‘Doğa Dersi’ olmalı ve mutlaka böyle bir ders olmalı. Bu dersin ‘en değerli ve birincil’ konusu da kesinlikle ‘Kızılderili Felsefesi’ olmalı. Kızılderililer çocukların ilgisini çekecek en etkili anlatıcılar değil mi sizce? Olsa işe yaramaz mı? Zevkle dinleyecekleri bir ders olmaz mı? Hayatlarında öğrenecekleri en güzel felsefe? Beden Eğitimi dersi var da ruhlarını eğitecek bir ‘Doğa Dersi’ olsa çok mu olur? Hep ruhlarını sınıflarına kapatacaklarına bu dersi de doğada işleyerek ruhlarına nefes aldırsalar mesela? Sorularıma benden bir cevap: “Onlar doğanın ruhunu hissettikçe bütün hayatlarına etki edecek ve tüm derslerinin özünü rahatlıkla kavrayabilecek ‘özgür bir ruha’ sahip olurlardı. Tekdüze çocuklar olmaktan çıkıp ‘özgünleşirlerdi.’ ‘Hormonlu çocuklar’ değil, ‘organik çocuklar’ olurlardı. Geçmişin ‘doğa insanı’, geleceğe en azından ‘doğal insan’ olarak taşınırdı…

Aksi takdirde insanlığın sonu nasıl olur sizce? Bu soruya da doğanın en bilge rehberi ve öğretmeninden bir Cree Kızılderilisi cevap versin:

“Yalnızca son ağaç kesildikten,

Son ırmak zehirlendikten,

Son balık yakalandıktan sonra…

Ancak ondan sonra paranın yenemeyeceğini

Anlayacaksın.”

http://www.olympos.com.tr/?p=7346&utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+olympos_com_tr+%28Olympos%29

Kam İnancı

“… Kuzey ormanlarından çıkıp geldiler, cesur, dağınık, marifetli ve henüz yolun başındaydılar. Önce bozkıra, sonra Çin içlerine ve sonra da sonu başı belli olmayan bir sel gibi garba doğru yayıldılar…

Türkler adıyla tarihe geçen bu boylar, aileler ve kavimler bütünü batılıların gözüyle çoğunlukla barbarlığın simgesi olsalar da Orta Asya’nın yüksek uygarlıklarından birini ve bazen küçük devletlerinin ve bazen de devasa imparatorluklarının sınırları dâhilinde kültürlerarası barışı ve huzuru tesis ettiler…

O, en baştan beri inandıkları dinlerinden hiç vazgeçtiler mi, ne kadar Budist, ne kadar Hıristiyan, ne kadar Yahudi ve ne kadar Müslüman oldular? Tüm bu yüzyıllar boyunca tek arzuları, tüm o savaşlar, yağmalar, fetihler, din değiştirmeler ve sergilenen bilgelikler sadece barışa ve huzura kavuşmak için miydi?…” (Jean Paul Roux)

Denir ki ‘Mu uygarlığı okyanusun sularına gömülmeden önce kurtulanlar dağılarak Rusya, Kuzey Amerika ve Güney Amerika’ya, Atlantis uygarlığından gelenler de Tibet, Peru ve Türkiye’nin dağlık bölgelerine gittiler. Kızılderililer ve Türkler onların torunlarıdır.’

Tarihler boyunca insanoğlu birçok yaşayış, düşünüş, inanç, dil, sanat ve yarattığı kültürler bakımından nasıl bir yol aldı? Bu soru beni tekâmül, insan ruhunun tekâmülü açısından ilgilendirmektedir.

İnsan ruhunun tekâmülünü kendi öz varlığına en çok yaklaştıran, onunla ilişki kuran, doğadaki seslerin ritmik melodilerini duyan ve kendi sesiyle ona cevap veren, aşağıda ve yukarıdaki; yer ve gökteki yasaları bilen ve bunları bir enerji gerçeği olarak gören yegâne inanç ‘Şamanizm’dir. Şamanlar enerjiyi gördüler. Ne var ki bu insanoğlu açısından insan gözüyle görülemeyen ve fenomen düzeyinde kalan bir bilgi oldu. Çünkü var olan her şeyle kurulması gereken bütünlüğe giden köprü normal insan algılayışıyla kurulamadı.

Şamanlar bu köprüyü kurdular ve bu enerji hattını temiz tuttular. Onların insan gözüyle yarattıkları efsaneler aslında bilinen en gerçek deneyimlerdir…

Ve topluluklar arasında bu inancı yaşayanlar; dünyanın uygarlık öncesi tabir edilen ve ilkel kabul edilen insanlarıydı. Kızılderili ve Türklerin birçok ortak yanı vardır, bunlardan en önemlisi kuşkusuz Kam (Şaman) inancını yaşamış olmalarıdır. İnsanın ruhsal gelişimiyle beraber şaman inancı da gelişmiş, ruhsal gerilemesi ve fiziksel, maddeci tarafının ilerlemesiyle de gerilemiştir. Aslında olan şuydu; insan bilinci bilinen sınırların dünyası içinde kalmak ve o sınırlar içinde yaşamak istediği sürece, yaşamdaki sorumluluğunu kendi üzerine almayı reddederek başka şeylere yükleyecek ve kendini aşmasını sağlayacak bilgiden ve özgürlükten yoksun kalacaktır. Dinler ve toplum zaten bu tip insanlar tarafından oluşturuldu.

“Şamanizm Orta Asya kan topluluklarının özgün bir inanç sistemi olarak doğdu; yani hiçbir yerden gelmedi.”* Tamamen kendine özgü ve insan – doğa bütünlüğü kapsamında sınırsız olarak da gelişti. Zaten doğudan, batıdan, güneyden gelen ‘etkiler’ bu toprakların gerçeği olamazdı ve özgünlüklerini er ya da geç kaybederdi! Bütün çürüyen şeylerin başına gelen şey gibi, yalnızca tekrara düşerlerdi! “Şamanizm kandaş toplulukların içinde yaşadıkları nesnel evrenin Gök, Yer, Yeraltı gibi kimi bölümlerinin ‘bedenleştirilmesi’ ile oluşturulmuş bir simgeler, semboller inancıdır. Toplumda, ‘insan’ denen kişilerin düşünce ve davranışlarına, kişiler üstü doğa güçlerini yorumlayarak uygulayan olağanüstü pratik bir evren yordamıdır.”

* Eski Türk İnançları ve Şamanizm Terimleri Sözlüğü, Esat Korkmaz

http://www.olympos.com.tr/?p=3474&utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+olympos_com_tr+%28Olympos%29

Bu yazının bana düşündürdükleri:
İnsanların bu dünya üzerinde ne tür medeniyetler kurup ne tür farklı algılayışları olduğunu pek de bilmiyoruz. Yazılı tarih bir bebek kadar küçük daha ve biz ancak mitler,masallar ve en önemlisi rüyalarımızla, arketiplerimizle bazı çıkarsamalar yapmaya çalışıyoruz.
Senelerdir yaptığım araştırmalar ve düşünmekle geçen onca zamandan sonra insanın geldiği şu durumda görebildiğim en ideal (çünkü aklı ihmal etmeyen ruhsal bir derinliği içeriyor) yaşam biçimi; Entegral ya da Holistik algılama diyebileceğim  sistem oldu.
Holistik yaşam, bilemediğimiz çoook çok eski zamanlarda vardı da biz aşamalarla onu yeniden mi keşfediyoruz, yoksa dinler ve bilimsel bakış becerisi ile gelişerek ve öncekileri kapsayarak mı holistik yaşama ulaşmak üzereyiz bilemiyorum. Ve aslında ne fark eder?