Vücuttaki armoniyi/ahengi yaratmak

Urban Shaman 2. seviye şöyle başlar:
Vücuttaki armoniyi/ahengi yaratmak.
Hastalık, savaş ve çatışmanın bir sonucuyken,
İyileşme buradaki barış ve armoninin sağlanmasıdır.
Bu öğretide tüm hastalıkların bir stres tarafından oluşturulduğu düşünülür.
Şifa ile ilgili tüm Hawaii sözcükleri enerji akışının sağlanması çağrışımı yapar ve stres bağlantılı gerilimi serbest bırakmak anlamına gelir.

Stresin yol açtığı tüm gerilimlerin, salıverme ve gevşeme döngüsünü tamamlayamadığında ilgili kaslarda depolandığını ve hastalık adı verilen sonucun böyle ortaya çıktığını biliyoruz. Öyleyse stresten uzak duralım diyebilir miyiz? Bunun mümkün olmadığını preshamanlar biliyor 🙂 Çünkü bu dünyadaki her şey strese sebep olur, kötülüğünden yanlışlığından değil sadece limitsiz -tanımsız- bir şeyin daracık bir kapta yer bulma uğraşıdır varlık aleminde olmak. O halde Stres-gerilim-salıverme-rahatlama döngüsünün bozulmaması hayatidir biz insanlar için. Her insan kendisine en uygun gevşeme yolunu/yollarını bulur, daha önemli olan bunu yaşadığı sürece periyodik olarak yapabilme -nefes alma gibi- kararlılığını sürdürebilmesidir. Şu haber linkindeki gibi bir mekanizmadan bahsediyorum, ayrıca tüm organlarımızın kas yapısının olduğunu da akılda tutmak lazım. Psoas Kasıyla ilgili esinlendirici şu yazıya göz atmak isteyebilirsiniz, tıklayınız.

Stresin kaynağı dirençtir. Hawaice ismi Ku’e, ayrı durmak anlamına gelir.

Naturel direnç, yürüdüğün yolun, yaslandığın duvarın seni taşıması gibidir. Yaratımdan gelen fiziksel limitler gibidirler. Değişikliğe ve adaptasyon esnekliğine açık olması şartıyla her şeyin yerli yerinde durması ve kendi işlevlerini yerine getirmesi, sağlıklı, doğal bir direnç göstergesidir.

Ancak İnsan, naturel olmayan dirençleri de geliştirmiş durumdadır.

4 ÇEŞİT DİRENÇ VAR: Fiziksel, duygusal, mental ve spiritüel

*

direnc-karikatur

 

Devamını oku “Vücuttaki armoniyi/ahengi yaratmak” →

Sufizm ya da holistik düşünce katı

Aşağıda sunduğum metin, harikulade holistik bir bakış veya algılayış. Aslında hocam Gurdjieff’in üzerimde ne büyük etki bırakmış olduğunu bir kez daha müşahade etmeme sebep oldu. Aynı şekilde kelimeler tastamam Castaneda terminolojisine de tercüme edilebilir.
Sufizmin, ikinci düşünce katının yani holistik algılamanın deneyimi olduğuna çok uzun zaman önce uyanmıştım.Bu konuda İBN’i Arabi’yi de anmadan geçmek olası değil, olağanüstü çalışmaları tüm insanlığa bir hediye.  Atalara minnet borçluyum. Çok çok teşekkürler, Allah hepsinden razı olsun.
Son olarak (yakın arkadaşlarım hatırlayacaklardır), ekteki belgede verilen şu örneği, konuşma ve yazılarımda defalarca kullandım, hem de dış bilgiden değil bizatihi deneyimimden kaynaklanan bir örneklemeydi: İnayet Han Tanrı ile insanı Güneş ile onun ışınlarına benzetir. Ya da deniz ve dalgalarına. Dalga denizden ayrı değildir de, yükseldiğinde kendini dalga zanneder, ama aşağıya indiğinde geldiği yere döndüğünde denizden ayrı olmadığını fark eder.

**

“Cennet zihin halidir, Cehennem zihin halidir”

Hazret İnayet Han

“Biz ki her dem yeniden doğarız, bizden kim usanası”

Yunus Emre

Bugün Sufizm içinde bir çok farklılıklar ve çeşitlilikler görmekteyiz. Bunun zaman, mekan ve şartlardan oluştuğu ve sufizmin hiç bir dine veya millete mal edilmemesi gereken evrensel bilgelik olduğu kanısındayım. Bu bilgeliğin ilahi boyutu olduğundan kişisel olarak şüphem bulunmamaktadır. Yalnız bugün üstünde durulması gereken en önemli noktanın Sufizmin kendisiyle Sufi tarikatlarının aynı olmadığının bilinmesi gerekliliğidir. Sufizm bir yaşam tarzıdır, hayata farklı bir bakış ve iç yaşamı keşfetme yoludur diyebiliriz.

Tarikatlar ise Sufizmden kaynaklanan, kurumsallaşmış olgulardır. Bu durum su ile buz ilişkisi gibidir. Buz sudan oluşmuştur, ama suyun katılaşmış, donmuş halidir. Veya okyanustan su alıp testiye doldursanız testideki su ne kadar okyanus özelliğini korur ki?

Sufiliğin aslı ve yaşam felsefesinin sadece tarikatlar tarafından temsil edilemeyeceği bugün İslam Dünyasında çoğunluklar tarafından da bilinmektedir. Halbuki bu noktada insanlarımızın bilinçlenmesinin toplumumuza çok fayda sağlayacağını düşünüyorum.

Çünkü tarikatlarla Sufizmi ayıramadığımızdan Sufizm olgusu büyük bir kesimde toptan reddedilmektedir.

Yüzyıllarca bu toplumu güzel sanatlar, müzik ve bilim alanlarında zenginleştirmiş olan bu felsefenin işlerliği azaltılmıştır.Aynı durum Sufi Meditasyonu için de geçerlidir. Problem ilk etapta Sufizm ile ilgili kitaplarda eski kavramların kullanılması ve yeni neslin bu kavramları anlayamamasıdır.

Mesela meditasyon dendiğinde akla çoğunlukla Hinduzm ve Budizm gelmekte ve tefekkür, riyazet kavramları ise toplumun genelinde tanınmamaktadır. Diğer bir problem ise din ile sufizm arasındaki fark ve bağın bilinmemesidir.

Din genelde Tanrının insanlara peygamberler yoluyla vahiy ettiği sosyal ve ahlaki yaşam şeklidir. Burada Tanrının iradesi ön plandadır. Dine göre insanların uymakla zorunlu olduğu kurallar vardır. Burada bir zorunluluk, olmazsa olmaz vardır. Sufizm ise bireyden Tanrıya giden yoldur; birey Tanrıyı arar ve bu arayış bir farz, yani zorunluluk değildir.

İnsan sevdiği için, zevk aldığından dolayı bunu yapar. Dinde ibadetlerin çoğu farz iken, Sufizmdeki uygulamaları bireyler neşeyle, zevkle yaparlar. Burada vazife, zikir, fikir gibi meditasyon uygulamalarının sayısal çokluğu önemli değildir; kalite, kalpten ve zevk alarak yapabilme önemlidir.

Dini ibadetlerle Sufizmin kesiştiği noktalar tabii ki mevcuttur. Aslında birçok konuda farkı neyin yapıldığı değil, nasıl yapıldığı oluşturur.

Mesela, dindar bir kişi namaz kılarken, o derece konsantre olur ve ibadeti esnasında kendinden geçer, yani kişisel kısıtlılıklarını, egosunu, dış çevresini unutursa, geriye konsantre olduğu ideali kalır ve yapılan iş mistik bir mahiyet kazanır. İşte bu Sufizmdir.

Bu konu günlük işlerimiz, sanatsal uğraşlar içinde bilhassa geçerlidir. İşlerimizi ve uğraşılarımızı zevk alarak ve mükemmel şekilde yapmaya çalışmak bizi kısıtlı tarafımızı, yani egomuzu unuttuğumuz bir meditasyon haline sokabilir. Yani meditasyon yapmak için sadece dini tekniklere gerek yoktur.

Klasik Sufizmde ise dini teknik ve metodlarla ve belirli psikolojik ve ahlaki basamakları geçip egoyu alt etme yoluyla yüzyıllarca etkili bir şekilde ruhaniyete erişmeye çalışıldı.

Bu çerçevede 1910 senesinde kardeşleriyle beraber Batıya gelen Müzisyen ve Sufi olan Hazret İnayet Han batılı tarzda yetişen insanların ihtiyacının dengeli yaşabilmeleri ve mutlu olabilmeleri için maneviyata da yönelmeleri gerektiğini ve bunun maddiyatı ve modern hayatı reddetmeden de yapılacağını öğretmiştir.

Bugün Hazret İnayet Hanın öğretisi Batıda ruhaniyeti arayan kesimlerde artarak büyük ilgi görmektedir. Batıda geçirdiği 16 yıl boyunca sufiliği insanları dini sınıflarına göre ayırt etmeden modern anlamda herkesin anlayabileceği şekilde anlattı.

İnayet Hanın anlatım dili çok sade olup, en zor tasavvuf konularını bile alışılagelmedik bir kolaylıkla açıklar. Evrenselliği aslında insan ruhuna hitap etmesinden kaynaklanmaktadır ve çeşitli din ve milletlerden gelen insanlar onun yorumlarını okuduklarında birçok şeyi aslında daha önce bildiklerinden bahsederler.

Ona göre ruhaniyet bir insanın sahip olduğu bir şey değildir, bu o kişinin en içsel özü, en derin varlığıdır. Bu herkes için geçerlidir. İnsanın kendisi mutluluktur, barıştır, her şey insanın kendisinde, en derin varlığında bulunur.

Peki bu en derin varlık nedir? Nasıl bilinebilir? Ruh kendisi dışında herşeyi görür ve algılar. Kendisini bu dışta gördüğü objeler zanneder, onlara eş tutar. Kendi varlığının farkında değildir. Maalesef bu yanılgı çoğunlukla ömür boyu sürer.

Kendini bilememek ve dıştaki başka şeylerle eş tutma, başka bir şey sanma yanılgısı bizi Tanrıyı tanımaktan da alıkoyar. Bu yanılgı bizde sahte bir benlik oluşturur. Kendimiz hakkında edindiğimiz yanlış duygu ve düşünceler yumağı. Ego, İnayet Hana göre budur

Tanrıyı tanımak aslında çok kolaydır, çünkü “o bize şah damarımızdan daha yakındır” (Kuran-ı Kerim). “Ama kişinin egosundan kurtulması bu sınırlı tarafını unutması en büyük zorluğu teşkil eder” (İnayet Han). Bu yüzden pek çok felsefenin, tüm dinlerin asıl amacı insanı bu yanılgıdan kurtarmak ve insanlara bunun yollarını göstermek olmuştur.

Kendini bilmek, Tanrıyı bilmek nedir? Kendini bilmek insanın ruhunu tanıması, keşfetmesi ve ruhun uyanışıdır. İnsan ruhunun en derinlerinde ise Tanrısal ışık yatar. İslam dininde bu ışık nur olarak adlandırılır. Ekard Usta Tanrısal kıvılcımdan bahseder.

İnayet Han Tanrı ile insanı Güneş ile onun ışınlarına benzetir. Ya da deniz ve dalgalarına. Dalga denizden ayrı değildir de, yükseldiğinde kendini dalga zanneder, ama aşağıya indiğinde geldiği yere döndüğünde denizden ayrı olmadığını fark eder.

Ancak bu tür benzetmelerle anlatılabilen bu olayı kişi kendisi yaşamalı ve tecrübe etmelidir. Yoksa anlatımlar yeterli olmaz. Meditasyon yolu kişinin bu tecrübeyi yapmasını sağlamayı amaçlar. Bu meditasyon kitabının İnayet Hanın şu söylemi bazında okumanızı tavsiye ederim:

“Tanrıyı hayatınızın hakikati haline getirin ki, O da sizi hakikat yapsın” Her okuyanın bu tecrübeyi yapması dileğiyle.

Aftab Talat Kamran

G İ R İ Ş

Hazret İnayet Hanın meditasyonla ilgili açıklamalarını daha iyi anlayabilmek için meditasyonla erişilmek istenen asıl tarafımızın ne olduğunu bilmemiz gerekir. Biz vücudumuz muyuz? Zihnimiz mi ya da duygularımız veya kalbimiz miyiz? Yoksa ruhumuz mu?

Nedir ruh?

Bu soruların cevaplarını vermek kolay olmamakta. Sürekli farklı tecrübeler yapmakta ve kendimizi farklı taraflarımızla özleştirmekteyiz. Bilinçimiz devamlı dolaşmakta.

Örneğin; hepimizin çok sevdiği annemizle ilgili belki de sık sık yaşadığımız farazi bir olayı ele alalım.Bazı durumlarda annemiz bizi kritize edebilir ve hatta çok sertte konuşabilir. Kritikler ve sert konuşma ağır geldiğinde hislerimiz olumsuz olarak kabarır ve kızmaya başlarız.

O anda düşünce devreye girer ve “ama o annem, ona kızamam” diyerek hislerimize karşıt fikir üretir. Belirli bir süre his ve düşüncelerimiz ön plana çıkar. Daha sonra kalp devreye girdiğinde, hisler ve düşünceler unutulur ve kalpten sevgi yüzeye çıkar. Anneye duyulan sevgi ve sempati. Bu yaşanan hallerin hepsinin kendisine göre bir gerçek payı vardır ve insan bilinci bir asansör misali bir kattan diğerine geçmektedir.

Sufilere göre insanın en önemli tarafının ise hemen hemen hiç farkına varmıyoruz. Nedir bu tarafımız? İnayet Han bu soruya cevabı insan varlığını üç bölüme ayırarak şeyle vermektedir:

İlk etapta

“dış varlığımız mı zihin dünyamızı yaratır yoksa iç dünyamız mı vücudumuza şekil verir?” sorusuna cevap vermek zordur. Gerçekte her ikisininde etkisi vardır; Vücut zihni yapar, zihinde vücudu yapar.

Zihnin vücut üzerine büyük bir etkisi vardır ve vücutta zihin üzerine çok açık bir şekilde etki yaratır. Hastalık düşüncesi, hastalık getirir; gençlik ve güzellik düşüncesi de benzeri kaliteleri oluşturur; vücudun temizliği zihnede temizlik getirir, vücudun kuvvetli olması ise zihine cesaret verir.

Vücudumuzun her değişikliği zihni etkiler. Diğer bir değişle zihin vücudun resmini gösterir. Ruhun kendisi herşeye nüfuz eden bilinçten başka birşey değildir. Fakat bu bilinç çevresindeki elementler vasıtasıyla sınırlı, kısıtlı hale getirilirse, işte bilincin bu hapis haline ruh deriz.

Çinliler ruhu tanımlarlarken arının gülüşünü kullanırlar. Bu bir semboldür ve aslında kastedilen gözdür, gözün arıya benzeyen gözbebeğidir; diğer değişle ruhun tabiatı, gözün tabiatı incelenerek anlaşılınır.

Gözün gördüğü herşey çevresindekilerin bir anlık yansımasıdır ve göz kendisini başka yöne çevirdiğinde artık o yansımalar gözde değildir, onlar kaybolur. Yansıma sadece bir anlık algılamadır.

Ruhun tabiatı böyledir.

Gençlik, yaş, çirkinlik, günah veya sevap, bunların hepsi, fiziksel ve zihinsel oluşum süresince ruhun önündedir, ve ruhun kendisi bu oluşumların çekimi altına girer ve bağlanır. Fakat kendini bunlardan uzaklaştırdığı anda da özgürleşir.

Hintli bir şair şöyle der:

“Her ne kadar dünyevi bağlar beni esir alsalarda, onlardan kendimi kurtarmam anlık bir meseledir. Bu bağları yönümü değiştirerek koparıveririm”.

Fiziksel ve zihinsel yaşam alanlarının getirdiği her tecrübe ruh için bir rüyadır. Bilgisizliğinden dolayıdır ki, ruh bu tecrübeleri gerçek olarak kabul eder. Böyle yapmasının sebebi de, kendisini görememesidir; gözün kendisini göremediği gibi ruhda kendisini görememektedir.

Bu sebeple ruh gördüğü her şeyle kendini özdeşleştirir, ve vizyonun sürekli değişmesinden dolayı kendi kimliği de değişir

Ruh ne ölür, ne de doğar, ne başlangıcı, ne de sonu vardır. Günah ona bulaşamaz, sevapta onu etkilemez. Bilgelik onu büyültmez, cahillikte karartamaz. Daima vardır ve ebedi de var olacak. Bu insanın hakiki tarafıdır ve diğer şeyler onu üstünü kaplar, tıpkı ampülün/fanusun ışığı kapladığı gibi.

Ruhun gelişimi kuvvetinden kaynaklanır ve alçak değerdeki yaşam alanlarının bağlarını kırmasıyla sonlanır. Tabiatı itibariyle özgürdür ve esareti esnasında özgürlüğünü arar. Tüm kutsal insanlar, ermişler ruhlarını özgürleştirerek hallerine erdiler ve sadece özgürlük onların yaşamlarının objesi, amacı oldu.

Ruh ve zihin suyla tuz gibidir. Zihin ruhtan gelir, tuzunda sudan gelişi gibi; ve bir an gelir ki zihin ruhta erir, tıpkı tuzun suda erimesi gibi. Zihin ruhtan kaynaklanan bir oluşumdur, tuzda sudan.

Ruh zihinsiz yaşar, fakat zihin ruhsuz yaşayamaz. Ruh zihinsiz daha saftır ve zihin onu kaplar, perdeler.

Ruhu kaplayan zihin ampül gibidir: Günahkar bir zihin ruhu günahkar, erdemli bir zihin ise ruhu erdemli yapar.

Ama tabiatı itibariyle değil, sadece etki olarak, kırmızı ampülün, lambanın ışığını kızrmızılaştırması, yeşilin yeşilleştirmesi gibi. Aslında ışık ne yeşil, ne de kırmızıdır; o renksizdir, renk onun elbisesi, vücududur.

Eğer kalp mutluysa, ruhta mutludur; şayet sefillik düşüncesi hakimse, o da sefil olur. Ruh hayal kurma gücü vasıtasıyla yükselir; derinliğe ise düşüncenin derinliğiyle erer. Zihin huzursuzsa o da huzursuz olur ve huzura zihnin barışa kavuşmasıyla erişir.

Bu hallerin hiçbiri onun gerçek tabiatını etkileyemez, fakat belirli bir zaman öyleymiş gibi gözükür. Ruh bir cennet kuşudur, cennette özgürce yaşar. Onun ilk hapishanesi zihin, sonra da vücut olur.

Bu ikisinin içinde ruh sadece sınırlı değil, aynı zamanda esir olur. Sufinin yaşamı süresince uğraşı ruhunu bu esaretten kurtarmak olur ve bunu zihin ve vücudu yenerek yapar.

“Zihin mi vücuda, vücut mu zihne hakimdir” sorusunun cevabı şöyledir:

Zihnin vücuda hakim olması doğaldır, ama genelde vücut zihine hakim gelmektedir. İnsan sarhoş olduğunda veya çok ateşlendiğinde bu bir şekilde açığa çıkar. Dolayısıyla ruhun tabii olarak zihine hakim olması gerekir, ama çoğunlukla zihin hakimdir.

Zihin zevk veya üzüntü, bilgelik veya cahillik illüzyonunu ruhun önüne koymaktan başka bir şey yapamaz. Vücutta sadece zihnin kontrolünden kurtulup kendi arzusunu gerçekleştirebilmek için zihne karşı anlık bir kargaşa yaratır.

Bu yüzden tüm günah, kötülük ve yanlış olarak algıladıklarımız, aslında vücudun zihne ve zihninde ruhun üstüne yaptıkları etkilerdir; tüm erdemler, iyilik ve doğrular ise ruhtan zihne, zihinden de vücuda gelir.

Başka değişle, ruhta düşünüleni zihin, zihinde düşünüleni de vücut yerine getirmeli; böylece vücut zihnin, zihinde ruhun komutanı olmasın.

Ruh bizim asıl, hakiki varlığımızdır ve onun vasıtasıyla yaşamın bilincine varırız. Vücut kuvvetini ve manyetik alanını kaybedince, zihin üzerine etkisini de kaybeder ve ölüm gelir. Ondan sonra ruh yaşam tecrübesini zihin aletiyle yapmaya devam eder, bu da başlı başına kendi içinde bir dünyadır, fiziksel alanda, dünyada yapılan tecrübenin fotoğrafı. Eğer zihin neşeyle doluysa cennete dönüşür, üzüntüyle doluysa da cehenneme.

Zihin gücünü kaybettiğinde, ruha olan hakimiyetini da kaybeder. Hakimiyetini kaybederse, ruh için bu dünyanın sonu olur. Ama ruh hala hayattadır; o sonsuz varlığın parçasıdır, ve ona ölüm yoktur. Ebedidir.

Çoğu kişi beynin düşündüğüne ve kalbin hissettiğine inanmaktadır. Ruh bir ayna gibidir ve zihnin, vücudun her hareketi, aktivitesi üzerine yansır. Ruh tecellinin başlangıcından itibaren konulan hedefine aletleri vasıtasıyla erer.

Sadi şöyle der: “Her ruh belli bir amaç için doğar ve bu amacın ışığıda ruhunda yakılır”

Herhangi bir şeyi veya varlığı düşündüğümüzde, kendimizi unuturuz, ve o varlık veya eşya bize yansır. Bir an ruhumuza yansıyan o şey veya varlık oluruz ve ruhumuza yansıyanlarla ilgili her şeyi bilebiliriz; hatta kendimizle ilgili bildiklerimizden daha fazlasını bilebiliriz, halbuki biz o yansıyan şey değilizdir.

Telepati, düşünce okuma, ruhlarla ilişki kurma olgularının arkasında bu gerçek yatmaktadır. Eğer ruhumuzu istediğimiz yöne doğru bir şekilde yoğunlaştırmayı bilebilsek, ustalardan, peygamberlerden, ermişlerden, aydınlanmışlardan okumadan, herhangi bir çaba sarfetmeden çok şeyler öğrenebiliriz.

Ama ruh yüceliğinin farkına varmamışsa, tam anlamıyla sınırlılık bilincinden dolayı fakirdir. Bağlandığı, arzuladığı, hayranlık duyduğu şeyler ona uzak görünür. Halbuki kollarının kısa olmasından dolayı değil, sadece fiziksel vücudunda hapis olduğundan dolayıdır ve maddesel kollarla çalışmaktadır.

Maddenin erişme kapasitesi kısıtlıdır.

Ruhun yaşam boyunca hayal kırıklığına uğramasının diğer bir sebebi de kendisini çevresindeki varlıklardan ve eşyalardan ayırması, kendisini zihin ve vücudu gibi, kısıtlı olan aletlere yoğunlaştırması ve yaşamı bu aletler vasıtasıyla tecrübe edip, algılamasıdır. Bu aletleri bireysel öz varlığı olarak tanımlar ve böylece çok uzaklara erişebilen kuvvet ve zekasını sınırlar

Ama ruh bir kere uyandımı erişemeyeceği hiçbir varlık,hiçbir şey yoktur.

Zihin dünyasının beş kabiliyeti vardır.

Hissetme kabiliyeti (kalp-zihin dünyasının derin, iç tarafı),

düşünme kabiliyeti,

mantık kabiliyeti (vicdan),

hatırlama kabiliyeti (hafıza),

kendini özdeştirme (ego-nefs).

Ruh bu beş köşeli odada bulunan bir ışık gibidir. Çünkü ruh duygu, düşünce, hafıza, vicdan ve başkasıyla özdeşme kabiliyeti vasıtasıyla algılamaktadır. Aslında onlardan bağımsızdır ve duygular ve hislerin değişmesi onu değiştirmez.

Ama ruh kendini göremediğinden, egosu yardımıyla, düşünmeye başlar: Ben mutluyum, veya üzgünüm, veya hatırlıyorum, unuttum gibi. Ruh bunların hiçbirini yapamamaktadır, hepsi zihnin işidir. Fakat kendisini görememektedir, dolayısıyla o anda sadece gördükleriyle özdeşir.

Gerçekte ise ruhun ışığı zihnin düzgün çalışmasını sağlar. Bu ışık yaşamın tüm kargaşalığıyla örtülürse, ruh ışığını kendisine gelen tüm içgüdü ve ilhama kapar. Zihin düzgün çalışmazsa, bu seferde ruh etrafındakileri tam olarak algılayamaz; zihin ruhun önünde duran bir teleskop gibidir

Her ikisi de önemlidir: Zihnin düzgün durumda olması ve ruhunda zihne tam olarak odaklanması. Zihin de bir ayna gibidir ve zihne gelen her düşünce bu aynaya yansır. Şayet içinde bir yansıma olan ayna başka bir aynaya odaklanırsa, aynı yansıma diğer aynada da gözükür.

Ruhun iki tarafı ve iki farklı tecrübesi, algılaması vardır. Bir tarafı zihin ve vücudu vasıtasıyla algılar, diğer tarafı da ruhun derinliğiyle algılar. Birinci kısmına dış tecrübe, diğerine ise iç tecrübe deriz. Ruhun tabiatı ise cam gibidir, saydamdır.

Camın bir tarafını kaplarsak, ayna olur. Dış tarafın tecrübeleri yansıdığında ve diğer taraf örtüldüğünde, ruhta böyle ayna haline döner. Bu sebeple kişi dış bilgileri algılama konusunda ne kadar kabiliyetli olursa olsun iç bilgiye de o derece kabiliyetlidir diyemeyiz.

İç bilgiyi elde edebilmek için Sufiler ruhun diğer tarafını örteler, böylece ruhun aynaya dönüşen tarafı dış dünya yerine içe döner ve ruhaniyetle yüz yüze gelir. Bunu başardıktan sonra ilham ve manevi bilgeliği algılamaya başlar.

Ruhun bu cam gibi saydam olma özelliği ve bir tarafını kapayarak diğer tarafın yansımalarını algılayabilme kabiliyeti meditasyon için çok önemlidir. Tüm yapılan vazife, zikir, fikir veya benzeri çalışmalar ruhun bir tarafını tamamiyle örtmek içindir. Diyelim ki vazife yapıyoruz.

O anda yoğunlaştığımız sıfat ruhumuzun dışa yönelik tarafını tamamiyle doldurur ve kapayabilirse, o takdirde ruh bir ayna olarak kendisini içe çevirir ve derinliklerinden gelen yansımaları algılayabilir. Bu durum güzel bir objeye yoğunlaştığımızda, harika bir doğa güzelliğiyle karşılaştığımızda veya güzel bir müzik parçasına odaklandığımızda da oluşabilir.

Dıştaki güzelliğe o kadar yoğunlaşırız ki, dış tarafımız bu güzellikle örtülür ve ruh ayna olarak içe döner, içten gelen yansımaları bekler. Bunu şu örneğe benzetebiliriz: Düşünelim ki su arıyoruz ve bu arayışta bir kuyu ile karşılaşıyoruz.

Kuyu derin, yukarıdan bakıldığında dibi gözükmemekte. Yapabileceğimiz şey dibe kovayı fırlatmak. Eğer dipte su varsa, kova dibe eriştiğinde su sesi gelecektir ve kovayla suyu çekebiliriz.

İşte meditasyonda böyledir, yapılan tüm zikir, fikir, vazife veya diğer yoğunlaşmalar dibe fırlatılan kova gibi birer alettirler. Mesele dipte suyun olup, olmamasıdır.

Hazırlayan: Aftab Talat Kamran

Kam İnancı

“… Kuzey ormanlarından çıkıp geldiler, cesur, dağınık, marifetli ve henüz yolun başındaydılar. Önce bozkıra, sonra Çin içlerine ve sonra da sonu başı belli olmayan bir sel gibi garba doğru yayıldılar…

Türkler adıyla tarihe geçen bu boylar, aileler ve kavimler bütünü batılıların gözüyle çoğunlukla barbarlığın simgesi olsalar da Orta Asya’nın yüksek uygarlıklarından birini ve bazen küçük devletlerinin ve bazen de devasa imparatorluklarının sınırları dâhilinde kültürlerarası barışı ve huzuru tesis ettiler…

O, en baştan beri inandıkları dinlerinden hiç vazgeçtiler mi, ne kadar Budist, ne kadar Hıristiyan, ne kadar Yahudi ve ne kadar Müslüman oldular? Tüm bu yüzyıllar boyunca tek arzuları, tüm o savaşlar, yağmalar, fetihler, din değiştirmeler ve sergilenen bilgelikler sadece barışa ve huzura kavuşmak için miydi?…” (Jean Paul Roux)

Denir ki ‘Mu uygarlığı okyanusun sularına gömülmeden önce kurtulanlar dağılarak Rusya, Kuzey Amerika ve Güney Amerika’ya, Atlantis uygarlığından gelenler de Tibet, Peru ve Türkiye’nin dağlık bölgelerine gittiler. Kızılderililer ve Türkler onların torunlarıdır.’

Tarihler boyunca insanoğlu birçok yaşayış, düşünüş, inanç, dil, sanat ve yarattığı kültürler bakımından nasıl bir yol aldı? Bu soru beni tekâmül, insan ruhunun tekâmülü açısından ilgilendirmektedir.

İnsan ruhunun tekâmülünü kendi öz varlığına en çok yaklaştıran, onunla ilişki kuran, doğadaki seslerin ritmik melodilerini duyan ve kendi sesiyle ona cevap veren, aşağıda ve yukarıdaki; yer ve gökteki yasaları bilen ve bunları bir enerji gerçeği olarak gören yegâne inanç ‘Şamanizm’dir. Şamanlar enerjiyi gördüler. Ne var ki bu insanoğlu açısından insan gözüyle görülemeyen ve fenomen düzeyinde kalan bir bilgi oldu. Çünkü var olan her şeyle kurulması gereken bütünlüğe giden köprü normal insan algılayışıyla kurulamadı.

Şamanlar bu köprüyü kurdular ve bu enerji hattını temiz tuttular. Onların insan gözüyle yarattıkları efsaneler aslında bilinen en gerçek deneyimlerdir…

Ve topluluklar arasında bu inancı yaşayanlar; dünyanın uygarlık öncesi tabir edilen ve ilkel kabul edilen insanlarıydı. Kızılderili ve Türklerin birçok ortak yanı vardır, bunlardan en önemlisi kuşkusuz Kam (Şaman) inancını yaşamış olmalarıdır. İnsanın ruhsal gelişimiyle beraber şaman inancı da gelişmiş, ruhsal gerilemesi ve fiziksel, maddeci tarafının ilerlemesiyle de gerilemiştir. Aslında olan şuydu; insan bilinci bilinen sınırların dünyası içinde kalmak ve o sınırlar içinde yaşamak istediği sürece, yaşamdaki sorumluluğunu kendi üzerine almayı reddederek başka şeylere yükleyecek ve kendini aşmasını sağlayacak bilgiden ve özgürlükten yoksun kalacaktır. Dinler ve toplum zaten bu tip insanlar tarafından oluşturuldu.

“Şamanizm Orta Asya kan topluluklarının özgün bir inanç sistemi olarak doğdu; yani hiçbir yerden gelmedi.”* Tamamen kendine özgü ve insan – doğa bütünlüğü kapsamında sınırsız olarak da gelişti. Zaten doğudan, batıdan, güneyden gelen ‘etkiler’ bu toprakların gerçeği olamazdı ve özgünlüklerini er ya da geç kaybederdi! Bütün çürüyen şeylerin başına gelen şey gibi, yalnızca tekrara düşerlerdi! “Şamanizm kandaş toplulukların içinde yaşadıkları nesnel evrenin Gök, Yer, Yeraltı gibi kimi bölümlerinin ‘bedenleştirilmesi’ ile oluşturulmuş bir simgeler, semboller inancıdır. Toplumda, ‘insan’ denen kişilerin düşünce ve davranışlarına, kişiler üstü doğa güçlerini yorumlayarak uygulayan olağanüstü pratik bir evren yordamıdır.”

* Eski Türk İnançları ve Şamanizm Terimleri Sözlüğü, Esat Korkmaz

http://www.olympos.com.tr/?p=3474&utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+olympos_com_tr+%28Olympos%29

Bu yazının bana düşündürdükleri:
İnsanların bu dünya üzerinde ne tür medeniyetler kurup ne tür farklı algılayışları olduğunu pek de bilmiyoruz. Yazılı tarih bir bebek kadar küçük daha ve biz ancak mitler,masallar ve en önemlisi rüyalarımızla, arketiplerimizle bazı çıkarsamalar yapmaya çalışıyoruz.
Senelerdir yaptığım araştırmalar ve düşünmekle geçen onca zamandan sonra insanın geldiği şu durumda görebildiğim en ideal (çünkü aklı ihmal etmeyen ruhsal bir derinliği içeriyor) yaşam biçimi; Entegral ya da Holistik algılama diyebileceğim  sistem oldu.
Holistik yaşam, bilemediğimiz çoook çok eski zamanlarda vardı da biz aşamalarla onu yeniden mi keşfediyoruz, yoksa dinler ve bilimsel bakış becerisi ile gelişerek ve öncekileri kapsayarak mı holistik yaşama ulaşmak üzereyiz bilemiyorum. Ve aslında ne fark eder?

Evrensel Holistik Sistem

Evrensel Holistik sistem, şu temel işlevleri gerçekleştirmiş olur:

  1. Duygu ile Bilgiyi birleştirir.
  2. Dış kurallara ya da gurup ilişkilerini dikkate almaksızın, yaşayan (her an update edilen) bir evrensel düzen ortaya çıkarır.
  3. Esneklik, kendiliğindenlik ve işlevselliğin önceliği vardır.
  4. Farklılıklar ve çokluklar bağımsız, doğal akışlarla birleştirilir.
  5. Eşitlikçilik sınıflandırmanın doğal dereceleriyle ve mükemmellikle bağlanır.
  6. Bilgi ve uzmanlık; gücün, statünün ya da gurup duyarlılığının üstünde algılanır.
  7. Bütün spirali kullanır, karşılıklı davranışın çeşitli düzeylerini görür; uyumu, mistik güçleri ve oluşumun içine işleyen kapsamlı-akış durumlarını ortaya çıkarır.
  8. Özetle, kollektif insan evriminin rehberlik eden yanıdır.

24.07.08 – Beylerbeyi-sa

Kadın Odası-Bıyıksız profesyoneller Zirvesi için konuşma metni.

Sevgili misafirler, sözlerime ünlü kuantum fizikçisi Donah Zohar’ın Kuantum Benlik kitabının önsözü ile başlamak istiyorum:

“Bu kitaba başlamam çok garip oldu. Üç yıl önce bir televizyon ekibi, sezgisel bilgi ve modern fizik üzerine yazdığım başka bir kitap hakkında bir söyleşi yapmak üzere beni aradıklarında, özür dileyerek o sırada hamile olduğumdan bu kadar soyut bir konu üzerinde düşünebilmemin zor olacağını söyledim. Yapımcı bana “peki o zaman hangi konuda konuşabilirsiniz?” diye sorunca ellerimi açıp “annelik” dedim.

Bunun üzerine annelik ve modern fizik hakkınds hepimizi şaşırtacak denli uzun bir söyleşi yaptık. Hamileliğim süresindeki ruh halimi, ilk çocuğumun doğumunu ve kendimi anne olarak nasıl hissettiğimi, kuantum fiziğindeki atom-altı parçacıklarının garip dünyasının tanımlamalarıyla anlatırken buldum kendimi. Gerçekliğin kuantum fiziğinde çizilen tuhaf resmi aynı derece tuhaf olan hamilelik halinin ve anneliğe ilk adımın deneyimlerini anlatırken bana çok zengin bir imgeleme gücü vermişti. Daha sonra bu söyleşi, beni çok şaşırtarak, kuantum fiziği üzerine yapılan bir televizyon programının temelini oluşturup, bu kitabın da bir bölümü oldu. Ayrıca içimdeki bir şeylerin yeniden uyanmasını sağladı.”

Bu pasajı sizler gibi zeki ve kendini kanıtlamış kişilere açımlamaya çalışmayacağım, bunun yerine sizleri biraz kendi konuma, yani metaforlar dünyasına bir gezintiye davet edeceğim.

Metafor kelimesi Fransızcadan dilimize gelmiş ve artık lisanımıza mal olmuş bir kelime, hepinizin bildiği gibi “mecaz” anlamına geliyor. Hatta genç nesile mecaz desek belki anlamayabilirler. Burada sizlere bir sunum yapmak üzere davet edildiğimde bana verilen konuya baktığımda, ki durun hemen size okuyacağım:

–          Kadının İnsan Olarak Gelişimi İçin Evde Ve/Veya İş’te ‘Kendine Ait Oda’: Yalnız Kalma, Nefes Alma, Düşünme, Okuma, Yaratıcılık, Hobiler, Spor, Bakım Sığınakları. ” KADIN ODASI ” Kadın Olarak Yaşamda Ve İş Hayatında Kendi ” Odanı ” Bulabilmek, Kurabilmek ? ”

olduğunu gördüm. İlk anda bu konuda ne söylenebilir ki herşey yazıldığı kadar açık diye düşündüm. Üstelik böyle bir toplantıya katılan kişiler zaten bu içeriği yaşayarak en ince detayına kadar özlerine almışlardır. Peki o zaman ben buna ne ilave edebilirim?

Bir iki gün düşünmeden bekledim. Evet ben buna “düşünmeden düşünmek”, “istemeden istemek” derim kendi kuramımda. Başarısız olduğunu şimdiye kadar hiç görmediğim bir yöntem. Ve bu bekleyiş sonunda az önce okuduğum sunum konusunun bana metaforik bir işaret olduğunu anladım.

Ve işte şimdi bundan bahsetmek istiyorum izninizle:

Meslek hayatı boyunca seksenbin rüya analiz ettiği söylenen ünlü Psikiyatrist Gustav Jung, elli yılı aşkın yoğun çalışma neticesinde bizlere gerçekten daha önce bilmediğimiz, en azından modern insanlık tarihinde bilinmeyen, kavramlar hediye etti. Bunların başında kollektif bilinçaltı, arketipler gibi olgular geliyor. Bu alanda konuşmamın derinleşmesine izin vermek istemiyorum çünkü maalesef vaktimiz çok kısıtlı, ben sadece Jung’un geniş coğrafyalardan insanlar üzerinde yapmış olduğu araştırmalar neticesinde bulduğu ortak bir iki simgenin şu an konuşmak durumunda bulunduğum “kadın odası” ile ilişkilendirdiğim kısmını belirtmek istiyorum. Jung’un önerdiği ve izdeşlerinin onayladığı üzere insanlığın kollektif bilincinde “ev” sözcüğü “kişiliği”, “araba” sözcüğü “hayat yolunu” temsil eden ortak simgelerdir. Rüyalarımızda çok sayıda ev mekanı kullanılmasının sebebi de budur. Üstelik “ev” sözcüğü, hem edebi hem de mistik literatürde kadınla özdeşleştirilmiş bir simgedir. “Yuvayı dişi kuş yapar”… Birçok yeni evli çiftin karşılaştığı güçlüklerden biri, önce ev mi araba mı alınacağının seçimidir ve şahsen bu güne kadar önce ev almak isteyen bir erkek görmediğimi itiraf etmeliyim. Önce ev alınsın diyen kadınların sadece güvenlik anlamında bir tercihte bulunduklarını da hiç sanmıyorum. Şüphesiz güvenlik ihtiyacı da bu seçimin gereklerinden biridir ama tümü değil.

O halde günlük pratikler doğrultusunda baktığımızda kadının, “önce ev” diyerek, kişiliğin oluşmasına, erkeğin “önce araba” diyerek, hayat yolunun belirlenmesine daha çok önem verdikleri açıktır.

Varlığımızın iki yanı olan eril ve dişil yanı, atom-altı parçacıklar gibi hem parçacık hem de dalga yapısını her an gündelik yaşantımızda kendini ifade etmektedir. Bazen kuantum fiziğinin atom-altı işlemlerle ilgili olup gündelik hayatımızla hiçbir ilgisi olmadığını söylediklerini duyduğumda (çok şükür çevremde böyle kimse pek yok) şaşırıyor ve gülüyorum. Sanki biz milyonlarca atomdan oluşmuyormuşuz gibi…

Bir elektron hem parçacık hem de dalgadır ve bildiğiniz gibi ikisi aynı anda ölçülemezler, yani insan düzeyinde baktığımızda aynı şey söz konusudur; bir insan hem dişi hem de eril özelliklere sahiptir ancak ikisini aynı anda görmek olası değil (şimdilik), biz onun ya kadın tarafını yani dalga boyutunu kullandığını, ya da erkek tarafını yani parçacık kısmını kullandığını görürüz.

Eğer insanın dişi tarafı, dalga boyutu ise, üzerinde konuşmakta olduğumuz “kadın odası”, tam olarak dalga kişiliğimizdir!

Belki kelimelerin büyülü dünyalarına şimdiye kadar bu gösterdiğim şekilde bakmak aklınıza gelmemiştir ya da gelmiştir, bilemiyorum.

O halde nedir dalga kişiliğimiz? Neden onu oluşturmak durumundayız? Neden şimdi tam dünyanın geldiği bu anda  kadın odası oluşturmak elzem hale geldi?

Platon’dan beri Batı, akılcı ve analitik düşünceye vurgu yapmıştır. Bu da yaklaşık olarak ikibinbeşyüzyıl demektir! Analitik düşünce, bilinçli yaşamımızın bölümlerini (odalarını) oluşturan düşünceler ve karar verme kurallarından ibarettir. Bu mantık doğal olarak beynin hesaba dayalı ya da bilgisayar modeline varır, ancak bunun bedeli insanın diğer tarafını, yani erdem, hayal gücü, yaratıcılık, vizyon özelliklerini içeren yönünü gözden kaçırması olur. Modern nörofizyolojik terminolojide zihinsel yaşamımızdan sağ beyin/sol beyin ayrımı bağlamında söz edilir; batının ve bir süredir bizim de kültürümüz sol beyin kültürüdür. Tabi ülkemizin Batı ile Doğu arasında bir köprü oluşu burada doğmuş bizler için eşi bulunmaz bir hazine, bir hediyedir; çünkü genlerimiz doğu bakış açısını henüz unutmadı ve ortaya çıkarılması artık an meselesidir. Kuantum fizikten buna eşdeğer iyi bir metafor vermek istersek; parçacık/dalga ayrımını verebiliriz ve diyebiliriz ki; batı kültürü zihnin parçacık (eril) yönüne dayanır.

Holistler, bilincin her elemanının aslında gerçekliğin her elemanı her şeyle bağlantısı olduğunu düşünerek, deneyimin dalga yönü üzerinde dururlar. Bütün parçaların toplamından daha büyük bir şeydir ya da holografik modelin savunucularından Bohm’un dediği gibi, gerçeklik bölünmez bir bütünlüktür.

Modern zihne ulaşabilen bir metafor olarak hologram, ilişkiden ve işlemden kaynaklanan bilinç ve gerçeklik unsurları üzerinde yararlı bir rol oynar.

Bildiğimiz gibi gerçeklik hem dalgaları (ilişki) hem de parçacıkları (bireysellik) kapsar. Bu tıpkı insanın zihinsel yaşamının hem anlık bilinç (birlik ve bütünlük) hem de hesaplamayı (düşünce yapı) kapsaması gibidir.

Burada holistik düşünce nedir, kısaca göz atmak istiyorum. Her Şeyin Teorisi isimli kitapta Ken Wilber, son zamanlarda gördüğüm en yüksek algılama ve özleştirme çabasıyla insan bilincinin katmanlarını açıklamaya çalışmış ve bilincin katmanlarını temel olarak iki bölüm halinde sunmuştur, bunlardan ilki olan birinci düşünme katında altı düzey bulunmaktadır. Sırasıyla; İçgüdüsel, Animistik, Tanrıların Gücü, Mitik Düzen, Bilimsel Başarı ve Duyarlı Benlik olmak üzere dünyanın içinde bulunduğu bilinç katmanlarını oldukça sıkı bir araştırmalar dizisiyle incelemiş. Bu katmanların toplumun hangi bölümlerini ve genel nüfusun ne kadarını kapsadıkları ve genel bilinçte hangi oranda güç kullandıklarını gördüğümüz bu sıradışı araştırmanın detaylarına burada girmeyeceğim.

Benim ilginizi çekmek istediğim bilincin ikinci temel katmanı olan Entegratif ve Holistik olarak ikiye ayrılmış ikinci düşünce katmanıdır. İzin verirseniz Ken Wilber’den alıntıladığım kısa bir pasajı aktarmak istiyorum:

Graves, Beck ve Cowan’ın kapsamlı araştırmaları, bu ikinci entegral bilinç katında belli başlı en az iki dalganın bulunduğuna işaret eder:

7- Sarı: Entegratif:

Hayat, doğal hiyerarşilerin, sistemlerin ve formların bir kaleidoskopudur. Esnekliğin, kendiliğindenliğin ve işlevselliğin çok büyük önceliği vardır. Farklılıklar ve çokluklar bağımsız, doğal akışlarla birleştirilebilir. Eşitlikçilik sınıflandırmanın doğal dereceleriyle ve mükemmellikle tamamlanabilir. Bilgi ve uzmanlık gücün, statünün ya da gurup duyarlılığının üstünde olmalıdır. Yürürlükte olan dünya düzeni realitenin (mimlerin) farklı düzeylerinin ve dinamik spiralde yukarı aşağı hareketin kaçınılmaz düzeneklerinin var olmasının sonucudur. İyi yönetim, giderek artan karmaşıklık düzeylerinde niteliklerin ortaya çıkmasını kolaylaştırır (yuvalanmış hiyerarşi). Nüfusun %1’i, gücün %5’i.

8- Firuze: Holistik:

Evrensel holistik sistem, entegratif enerjilerin holonları/dalgaları; duygu ile bilgiyi birleştirir; çok sayıda düzey bilinç sistemiyle birleşir. Dış kurallara (mavi) ya da gurup ilişkilerine (yeşil) değil, bilinçli tarzda, yaşayan bir evrensel düzen. Hem teorik hem de fiili olarak bir büyük birleşme (Her şeyin Teorisi) mümkündür. Kimi kez tüm varoluşun bir ağı olarak, yeni bir spiritüelliğin ortaya çıkışıyla ilgilenir. Firuze düşünme bütün spirali kullanır; karşılıklı davranışın çeşitli düzeylerini görür; uyumu, mistik güçleri ve bir oluşumun içine işleyen kapsamlı-akış durumlarını bulup çıkarır. Nüfusun %0.1’i, gücün %1’i.

İkinci düşünme katında nüfusun yüzde ikisinden daha azıyla ikinci bilinç katı görece enderdir. Çünkü artık o, kollektif insan evriminin rehberlik eden yanıdır.

Bu kısa pasaj çalışmanın bütününe vakıf olmayınca şüphesiz pek anlamlı değil fakat ben ilginizi, merakınızı uyandırmak gayesi ile bir parça bahsetmek ihtiyacı duydum. Şu an bize gerektiği kadarı ile; Evrensel Holistik sistem, şu temel işlevleri gerçekleştirmiş olur:

  1. Duygu ile Bilgiyi birleştirir.
  2. Dış kurallara ya da gurup ilişkilerini dikkate almaksızın, yaşayan (her an update edilen) bir evrensel düzen ortaya çıkarır.
  3. Esneklik, kendiliğindenlik ve işlevselliğin önceliği vardır.
  4. Farklılıklar ve çokluklar bağımsız, doğal akışlarla birleştirilir.
  5. Eşitlikçilik sınıflandırmanın doğal dereceleriyle ve mükemmellikle bağlanır.
  6. Bilgi ve uzmanlık; gücün, statünün ya da gurup duyarlılığının üstünde algılanır.
  7. Bütün spirali kullanır, karşılıklı davranışın çeşitli düzeylerini görür; uyumu, mistik güçleri ve oluşumun içine işleyen kapsamlı-akış durumlarını ortaya çıkarır.
  8. Özetle, kollektif insan evriminin rehberlik eden yanıdır.

Sanırım holistik bakış açısını böylece biraz daha net hale getirebildim, vaktimiz kalırsa bu konuda sorularınızı yanıtlamaktan memnuniyet duyacağım.

Biraz toparlamak istiyorum; insanın dalga yönü yani ilişki yönü, şu ana kadar parçacık yönü yani bireysellik yönü altında kalmış ve ezilmiştir. Varlığın, diğeri ile eşdeğer yönü olan dişi yönü, bir an önce uykuya çekildiği yerden günışığına çıkmalı, “kadın odaları” inşa edilmelidir, ki medeniyetimiz, evrensel boyutlara taşınabilsin. Aksi halde bilgisayar boyutu ile özdeşleşmek tehlikesi ile karşı karşıya kaldığımızı hatırlatmak isterim.

Bu metaforik tanımı ile “kadın odası”, ev hanımları tarafından gerçekleştirilemezdi, çünkü birşeyin gereği onu kaybedince anlaşılabilir, varlık yokluk sayesindedir. Tıpkı ışığın karanlık sayesinde anlam kazanabilmiş olduğu gibi. Çalışan kadın, son iki yüz yıldır, varlığının dalga boyutunu kullanmayı asgariye indirmiş ve eril yönünü geliştirmiştir. Bu herkesin söylediği gibi “çalışan kadın erkekleşti” beylik sözünden öte anlam ifade etmektedir; çünkü kadın aslında ne olduğunu ancak karşı faza geçerek görebilir anlayabilirdi! Aslında biz ikibinbeşyüz yıldır karşı kıyıda yüzmekteyiz ve fakat kendi kıyılarımızı artık özledik ve iki sahili BİR etmenin ihtiyacındayız, ve bence holistik düşünce katına geçmek için hazırız.

Teşekkürlerimle,

Sibel Atasoy

24.07.08 – Beylerbeyi

Bıyıksız profesyoneller Zirvesi için konuşma metni.