Sufizm,Bir Varoluş Felsefesi

İnsanın ve içinde yer aldığı evrenin yaradılış amacını araştıran sufîlik, temelinde mistisizm olan, varoluşun nedenselliğini irdeleyen; bunun için de sürekli olgunlaşıp aydınlanması gerektiğini öngören bir yaşam felsefesidir. Sufizmin etimolojisine ilişkin öngörüler herkesin çekirdek inancına göre farklı biçimlerde olabilir. Gerçekte o ‘dinler ve inançlar ötesi’ bir felsefedir. Kaldı ki sözcüğün anlamını sadece dinsel veya mistik terimlerle açıklamak da hayli zordur. Çünkü tarihin her döneminde mistikler gibi sufî düşüncesi de varolmuştur.
İnayet Han’a sormuşlar; “Sufizm bir din mi, felsefe mi, yoksa mistisizm midir?”. Yanıtı şöyle olmuş: “Her üçü de. Eğer ondan dini öğrenmek istiyorsanız, bir dindir; bilgelik öğrenmek isterseniz, felsefedir; ruhun gelişiminde rehberlik etmesini istediğinizde mistisizm olur. Gerçekte ise üçünün de ötesindedir.”
Böyle olduğu içindir ki sufîlik belirli bir inancın tekelindeki bir öğreti değildir. Aksine, islam sufizmi olarak bilinen tasavvuf da dahil, sufî inanç ve araştırmalarının tümü klasik-organize-tutucu dinlerin ortodoks nitelikteki tutumlarına tepkiden doğmuşlardır. Yani bir bakıma ‘din’ düşüncesini ‘aslına döndürme’, ona doğallığını yeniden kazandırma çabasıdır. Buna kanıt olarak öncelikle, bütün Ortadoğu kökenli din ve inançların düalist olmalarına karşın, sufîliğin monist olmasını, onun da köklerinin Uzakdoğuda olmasını gösterebiliriz. O nedenle sufîlik, Doğu mistisizmi bilinmeden anlaşılıp üzerinde fikir yürütülebilecek bir felsefe değildir.
Sufî düşüncesini yeterince anlayabilmek için önce terminolojisini doğru bilmek gerekmektedir. Gündelik hayatta dilimize yer etmiş, kimi sıradan görünümlü sözcük ve kavramların sufîlikte çok özel ve önemli anlamları olabilmektedir. Örneğin İbn’ül Ferîd, inançlar sistemleştirilmeden önce de sufîliğin varolduğunu şöyle anlatırdı:
“Dostun adıyla içtik şarâbı, onunla sarhoş olduk,
Üstelik daha bağ bile yaratılmamışken…”
Buradaki üzüm ve bağ, okul ve sistem (kurulu düzen); şarapsa onun zihinleri sarhoş eden ürünüdür. Ancak şarap, üzümün ve bağın niteliği ile onu tadacak kişiye göre, kimi zaman huzur verici kimi zamansa zihni bulandırarak idraki engelleyici olabilmektedir. Ürünün ‘aşk şarâbı’ olabilmesi üçünün de niteliğine bağlıdır… Öyle ki bu şarâbı içmeyen ‘Varlığın Birliği’ düşüncesine ulaşamayacak; ulaşabilenlerse adetâ yeniden doğmuşcasına bir üst zihin boyutuna erişecek; bu durumda idrâkin kapıları açılmış, zaman ve mekân sınırlamaları aşılmış olacağından, sufî gerçekte bir önceki yaşamının ‘sarhoşluk hâli’, eriştiğininse ‘farkındalık hâli’ olduğunu fark edecektir.

Gerçek ‘din’ içsel bilinçte saklıdır; sufînin çabası önce ona ulaşmak, sonra da oradan hareketle varoluş ile ‘bir olmak’tır. Çünkü dinlerde inanç ‘dışarıdan’ verilir, görevli kurumlar ve kişilerce sürekli desteklenip güçlendirilir ve hiçbir biçimde ‘sorgulanamaz’. Yani organize dinlerde gerçek anlamda bir ‘arayış’ yoktur. Sufîlikteki şuurlu inancın kaynağı insanın kendi derinliklerindedir. Yanlışlık inanmayı istemekte değil; insanın doğasında mevcut olan bu isteğinin sömürülmesinde ve onu koşullandırmaya çalışmaktadır. Mistikler, kendi özlerini benlik duygusundan olabildiğince arınmış, özgür ve tarafsız biçimde görebilme çabası içerisindeki kimselerdir. Sufizm ise, kendini bilme yolunda önceliği karşılıksız sevgiye vermiş, zihnin aşılabildiği ölçüde arınıp aydınlanılabileceğini kabul etmiş olan doğal dindarlığın adıdır.
Sufîlere göre zihin ‘zamanda’, bilinç ise ‘sonsuzlukta’ varolmuştur. O nedenledir ki ‘zaman ve mekân’ olmayınca işlev göremeyen, daha açık bir ifade ile ancak onlar var ise ve tamamen onlara ‘bağımlı’ biçimde işleyen sınırlı ve sonlu zihin, sonsuz ve sınırsız olan bütünsel bilinci algılamakta zorluk çeker. Ne ilginçtir ki bu görüş Bodhidharma’dan Arabî’ye, Krishnamurti’den Wolf’e kadar hemen bütün büyük mistiklerin ortak anlayışıdır.

 

Sufîlikte her şeyin ‘sonrası’ ve ‘daha da sonrası’ vardır. Çünkü yaşamın kendisi böyledir. Buradan Varoluş’un kesintisizliği ve ardından da sonsuzluğu kavramına ulaşılır. Hiçbir şey yok olmaz; Taoculukta ve budizmde de öngörüldüğü gibi sadece ad ve biçim değiştirir. Ümitsizliğe kapıldığımızda, hayatın anlamını yitirdiğimizde mutlaka bir şeyler yanlış gidiyor, zihnimiz ve aklımız bize oyun oynuyordur. Böylesi durumları ancak yaşam ırmağına şuurla katılabilmiş olanlar kolaylıkla aşabilecek; onunla ‘bir’ olmayı başarabilenler ise öyle olumsuz zihin hâlleri ile hiçbir zaman karşılaşmayacaklardır.
Kendi yolunda ilerleyebilmiş bir sufî de tıpkı bilinçli bir Zen mensubu gibi geçmişle düşünmez, “Bugün yeni bir şeyler söylemek lâzım, Cancağzım!” der. Çünkü ona göre de “sonsuz yaşam ancak ‘şimdi’dedir”. Dün geçmiştir, yarınsa henüz gelmemiştir. O halde geçip giden ile henüz gelmemiş olan hakkında gereksiz yere eni-konu konuşmak ve olup bitenler hakkında kederlenip tasalanmak boşunadır. Bir sufî için yaşam sürekli bir kutlama ve şükürdür; bunun mümkün olabilmesi için de kendisinin, onun bir parçası; yaşamın da kesintisiz varoluş hâli olduğunun bilincinde olmak gerekmektedir. O zaman varolan her şeye saygı ve sevgi duymak kolaylaşacaktır. Ancak o zaman yaşam olduğu gibi kabullenilir, geliştirilebilir; zihnin oyunları olan sanal korkular son bulur, yaşama sevinci artar, hattâ tüm yaşam coşku ve dua olabilir. Bu anlayış, yolda oldukça mesafe alabilmiş sufîlerin yaşam felsefesi olmuştur.

Gerçek sufî, kendi yolunda ilerlerken hiç kimseyle çatışmaz. Bu eleştirmez anlamında alınmamalıdır; kavga etmez, her görüşe saygı duyar, eleştirilebilir de eleştirir de; ama sonunda mutlaka gönül alır. Yüreğini varoluşa açtığı ve burada yaşanılacak her şey gibi, her duygu ve düşüncenin de eksik, yanlış veya yanıltıcı olabileceğini bildiği için bütün görüşlere hoşgörü ile yaklaşır. Sufî de tıpkı bir budist gibi veya gerçek İsa düşüncesinde olduğu gibi ‘şiddet karşıtı’dır. Çünkü onun amacı hiç kimseyi bir görüşü kabule zorlamak değil, varoluşa duyduğu aşk ve şükranla kendi yolunda ilerlemektir. O nedenledir ki sufîleri dinadamları veya misyonerlerle karıştırmamak gerekir. O denli barışçı kişilerdir ki Sâdî bunu şöyle dile getirir: “Tüm yeryüzüne hâkim olmak bile bir damla kan akıtmaya değmez”. Öte yandan sufizm öylesine hoşgörülüdür ki, örneğin tanrı inancı söz konusu olduğunda dahi “kişilerin sayısı kadar farklı inanç biçimi olabileceği”ni öngörür.
Sufîlikteki aşk, varoluşa karşı duyulan şükran ve minnetle yoğrulmuş olan ‘ilâhî aşk’tır; sufîler ona ‘ışk’ derler. Onun fark edilebilmesi de ‘aydınlanma’da alınan yola bağlıdır… Fiziksel evrene ilişkin sufî görüşüne göre; yaratılmış olan her şey gibi dünyamız (ve tabii ki dünya hayatı da) ‘sonsuz varoluş’un aynadaki bir tür ‘yansıması’ gibidir. Aynada görülenler gerçekliğin kendisi olamaz; çünkü ayna olsa olsa tam ve asıl olandan, yani varoluşun bütününden yansıyan, görülebilen (fark edilebilen) kısımlar için bir ‘görünüm mahalli’ olabilir. Aynalar, görülebilecek olanın bütününü gösteremezler.

Sufî, dinin temellerine bakarak gereksiz ayrıntıları eleyebilmiş olan kişidir.
Sufîlik hiçbir zaman kaderciliğe prim vermemiş, kader kavramını yüceltmemiş; insanın kendi aklı, gücü ve çabasıyla bir yandan kendini geliştirirken diğer yandan da yaşamı etkileyip ona yön verebileceğini, onu değiştirebileceğini öngörmüştür. Bu açıdan bakıldığında fatalist değil, aksine ‘varoluşçu’dur. Önceki yaşamlarımızı birer birer geçerek bugüne geldiğimizi, bu fırsatı en iyi ve en doğru bir biçimde değerlendirebilirsek daha üst gelişim basamaklarına çıkabileceğimizi öngörür.
Sufî düşüncesine göre evren sonsuz, yaşam sürekli, bilinç ölümsüzse; tekâmül de zorunlu ve kesintisiz bir süreç olmalıdır.
Genel olarak sufizm, özel olarak da ‘Anadolu sufîliği’ gerçekte o kadar çağdaştır ki, yüzyıllar önce dahi, statik olan hiçbir vasıta ile (organize din, taassup, dogmalar, şuursuz inanç… gibi) aydınlanma yoluna girilemeyeceğini açıkça ifade etmiştir. Sonlu olan hiçbir vasıta ile sonsuz olanı kısmen de olsa algılamanın mümkün olamayacağını fark etmiştir. O vakit önümüzde iki seçenek kalır: Ya sonsuzluktan (bugünkü gelişmiş kuantal söylemle ‘sonsuz enerji okyanusu’ndan) içimize ‘üflendiği’ varsayılan cevherin peşine düşerek mistik olmak; ya da nihilist anlamda ‘yokoluşu kabullenerek’ kaba maddeci bir ateist olmak… Bu ikisinin dışındaki ara yollar, varlık ile yokluğu, sonsuz ve sınırsız olanla sonlu ve sınırlıyı bağdaştırmaya çalışan sentetik ve zorlama uyarlamalardır. Çokları için böylesine yapay ve kolaycı bir orta yolu hiç düşünmeksizin kabullenmek gerçekte bir başka türde zihinsel tembellik, bilmeksizin inanmaya razı olma ve ‘kendini bilmekten vazgeçme’ demektir. Oysa ki yeterince bilinçlenilmediği sürece ‘maddeden ruha kaçış’ da, ‘ruhsallıktan maddeye yönelmek’ de hiç kuşkusuz ne zihinsel ne de akılsal çözüm sağlayabilecektir. Yani Mevlânâ Celaleddin’in dediği gibi, ‘tek kanatlı kuş uçmayı başaramayacak’tır.

Bugün, içeriğinin ‘derleme-toplama’, çalışma biçimininse ‘mekanik’ olduğu kabul edilen zihne o kadar da güvenilmeyeceğini sufîler yüzyıllar öncesinden biliyorlardı. O nedenledir ki sufizm kimseye hazır reçeteler vermez, çabasızlığa ve miskinliğe övgü de düzmez. Her görüşü ‘değerlendirilebilir’, ‘üzerinde tartışılabilir’ bularak aslolanın iyi niyetli ve doğru çaba gösterilmesi olduğunu öngörür. Nitekim kimi Batılı düşünür ve yorumcular, şamanlığın da, o naif ama yetersiz hâliyle, sufizmin yeterince işlenemediği için yabanileşmiş, zamanla başıboş kalmış, otantik ve gelişmemiş bir biçimi olduğunda ısrarcıdırlar…
Yazımızın önceki bölümünde belirttiğimiz gibi, sufizm kuşkusuz ‘din-dışı’ değildir ve yerleşik inançlarla çelişmemeye de özen gösterir. Ama organize dinlerin biçimselliğini aşarak içselliğe yöneldiği için, herhangi bir skolastik inanca göre ‘din-ötesi’ özellikler gösterir. Nedeni, en belirgin özelliğinin, sistematik dinlerdeki statikliğin aksine, ‘dinamik’ olmasıdır. Dinadamları hem kendi aralarında hem de farklı inançların mensuplarıyla sürekli çelişir ve çatışırken; kültürel ve altyapısal olarak hangi inancın içinden çıkmış olursa olsunlar bütün sufîler birbirleriyle kolaylıkla ‘iletişim’ kurabilir, özgürce tartışarak anlamaya çalışır; hattâ farklı görüş ve anlayışları öğrenmeye istek duyarlar. Kadim Uzakdoğu gelenekleri de böyledir. Çünkü bütün sufîler aydınlanma sürecinde yaratılacak ‘artı-değer’in farkındalık ve ondaki artış olduğunun bilincindedir.

Sufînin teslimiyeti koşullara değil, ‘Varoluş’adır. O, tutsaklığa razı olan değil, erdem ve tekâmül yolundaki şuurlu teslimiyettir. Sen-ben, veya ben-o ikilemleri aşıldığında, bu esasında ‘kendi kendini kabullenme’ ve ‘kendi kendine teslimiyet’ anlamına gelir. Böylesi konularda sorun da zaten sözcüklerin ve kavramların yüzeysel anlamlarına saplanıp kalarak ‘ötesine geçememek’ten, bu amaçla yeteri çabayı göstermemekten; öte yandan da yanlış anlaşılabileceği kaygısıyla yeterince açık anlatamamaktan kaynaklanmaktadır.
Sufîlikte derviş olursunuz, tamam; ama sizden hiçbir zaman için rahip/rahibe, papaz, şeyh, baba, din âlimi…vb. olmanız istenmez. Zaten sufîlikte böylesi rütbeler de yoktur. Dervişlik tevazu sahibi ve gönüllü olma yanında bilinçli olmayı da gerektirir. Keza bir sufî üstadı da yaşadığı sürece aynı zamanda bir öğrencidir, derviştir. Çünkü sufîlikte, gündelik yaşamda aşırı önem ve değer verilen makamların yeri yoktur.
Her sufî, kendisinin de, ona kulak verenlerin de eksik, kısıtlı, bir ölçüde zihinsel önyargılara sahip kimseler olduklarını bilirler. Zaten “kişi noksanın bilmek kadar âriflik olmaz” sözü de onlara aittir. O nedenle de âriflerin, zâhidlerin hiçbir zaman aramaktan, kendini ve hakikati bulma çabasından vazgeçmemesi gerektiğin farkındadırlar.

SUFİZM: BİR ‘VAROLUŞ’ FELSEFESİ A.Kerim SOLEY
Kısmi alıntı

Ben Bu Cihana Sığmazam

Gönül Ehlinden sayfalarımızda “Ben Bu Cihana Sığmazam” başlığıyla yayınladığımız, günümüzden yaklaşık altı yüzyıl önce “Nesimî” hazretlerinden dile gelen dizeleri, bilebildiğimiz kadarıyla Tasavvuf ve Bilim bakışıyla anlamaya ve değerlendirmeye çalışalım bu yazıda.

Seyyid Nesimî hazretleri, bu muhteşem dillenişte, “ben” diyerek işaret ettiğimiz “zat”ın özelliklerini, insan bilincini evrenselliğe yönelten coşkulu bir tarzda, benzetme ve karşılaştırmalarla —bu suretle hem teşbih hem tenzihi bünyesinde barındıran “tevhid” lisanıyla— anlatır. Böylece insana kendi hakikatinin farkında olmasının kapılarını açar. Nesimî’nin, ikiliği ortadan kaldırarak her şeyi içselleştiren ve zatında gören “ben” tarifi, hiç bir şeyle kayıtlı olmayıp, bütün tanımlamaların ötesindedir. Bu bir bakıma, “yerlere ve göklere sığmam, mümin kulumun kalbine sığarım” kudsi hadisine tam kalp ile şüphesiz imanın dillenişidir.

Bende sığar iki cihan, ben bu cihana sığmazam,
‘Cevher-i lâmekan’ benem, ‘kevni mekâna’ sığmazam.

‘Arş ile ferş’ ‘kâf ile nun’ bende bulundu cümle çün,
Kes sözünü ve sessiz ol, şerh ve beyâna sığmazam.

Kevni mekândır âyetim, zâti durur bidayetim,
Sen bu nişanla bil beni, bil ki nişana sığmazam.

Kimse güman ve zan ile olmadı Hakk ile biliş,
Hakkı bilen bilir ki ben zan ve gümana sığmazam.

Surete bak ve mânâyı suret içinde tanı ki,
Cism ile can benem velî, cism ile câna sığmazam.

Hem sedefem hem inciyem, Haşrü Sırat esenciyem,
Bunca kumaş ve raht ile ben bu dükkâna sığmazam.

Gizli hazine benem ben iş, aynı ayan benem ben iş,
Cevher-i yer benem ben iş, deryaya ve yere sığmazam.

Gerçi Muhit ve Azimem, adım âdemdir âdemem,
Dar ile ‘künfekan’ benem, ben bu mekâna sığmazam.

Can ile hem cihan benem, dehr ile hem zaman benem,
Gör bu latîfeyi ki, ben dehre ve zamana sığmazam.

Yıldızlar ve felek benem, vahy ile hem melek benem,
Çek dilini ve sessiz ol, ben bu lisana sığmazam.

Zerre benem, güneş benem, car ile penç ve şeş benem.
Sureti gör beyan ile, çünkü beyana sığmazam.

Zat ileyim sıfat ile, Kadr ileyim Berât ile,
Gül-şekerim nebât ile piste-dehâna sığmazam.

Nâra yanan şecer benem, çarha çıkar hacer benem,
Gör bu ateşin zebânisin, ben bu zebâne sığmazam.

Bal ile hem şeker benem, şems ile hem kamer benem,
Rûh-i revân bağışlarım, rûh-i revana sığmazam.

Gerçi bu gün Nesîmiyim, Hâşimîyim, Kureyşiyim,
Bundan uludur âyetim, âyet ve şâna sığmazam.

Hazreti İsa, Hallacı Mansur, İbni Arabi gibi seçkin zevatın dillendirdiği gerçekleri o devirde açan Nesimî de, insanlığa sunduğu aydınlığa karşılık neticede, onu tehdit olarak algılayan içinde bulunduğu inanç grupları tarafından 40′lı yaşlarında ezayla şehit edilenler arasında tarihte yeralmıştır. Bununla birlikte, onun gerçeğe olan sevdası ile kaleme aldıkları ve verdiği eserler, okuyarak öğrenen insanların gönlünü yüzyıllardır fethetmeye devam etmektedir.

Rivayet edilir ki… Derisinin yüzülmesine fetva veren zamanın müftüsü, Nesimî’nin bedeni çarmıha gerili iken parmağını sallayarak “bunun kanı da necistir, uzva damlasa, o uzvun kesilip atılması gerekir” diyormuş. Tam bu sırada Nesimî’nin yüzülen derisinden bir damla kan müftünün şahadet parmağına sıçramış. Meydanda bulunan ehl-i can; “Müftü efendi, fetvanıza göre parmağınızın kesilmesi lazım” demiş. Müftü efendinin, “nesne gerekmez, biraz suyla temizlenir” dediğini duyan Nesimî kanlar içinde, daha önce yazmış olduğu şu beytini okur:

“Zahidin bir parmağın kessen döner Hak’tan kaçar,
Gör bu gerçek aşıkı ser-pa (baştan ayağa) soyarlar ağrımaz.”

Bunun sonrasında da denir ki, Nesimî eğilip yüzülen derisini yerden alarak bir post gibi sırtına vurmuş ve Halep’in oniki ayrı kapısından aynı anda çıkarak insanların arasından çekip gitmiştir.

Tasavvuf’taki “lâmekân” kavramına günümüz biliminde karşılık gelen kavram “non-locality”, Türkçesiyle “mekânsızlık”tır. Atomaltı boyut itibariyle uzayda her yerin aynılığını vurgulayan özelliğe fizikte “mekânsızlık” (non-locality) denir.

Şimdi bu mısraların ardındaki hazineyi görmeye ve anlamağa çalışarak gönüllerimizi aydınlatmaya bakalım.

Bende sığar iki cihan, ben bu cihana sığmazam,
Cevher-i lâmekan benem, kevn ü mekâna sığmazam.

İki cihan, “dünya ve ahıret” olarak değerlendirilebileceği gibi bunları ötelemeyen bilinç için “beş duyu ve beş duyu ötesi”, “madde ve mânâ”, “görünen ve görünmeyen”, “fiziki ve düşünsel” şeklinde de yorumlanabilir. Bu iki yapı benim varlığıma sığar; ancak ben bu cihana (bu görünen beş duyu evrenine) sığmam. Hem bedenim, hem ruhum; ama “ben” ne bedenim, ne de ruh!

Mekânsızlık (lâ mekân —beş duyu algısının ürünü olan mekânın yokluğu, onun ile kayıtlı olmayış) cevheri (özü, kaynağı) benim, ancak yine de kevni varlığa ve mekâna sığmam. Kevni, bu ortada “olan”, “algılanan” anlamınadır. Kevn ü mekâna sığmam: Bu kelimelerin işaret ettiğiyle kayıtlı, sınırlı değilim.

Tasavvuf’taki “lâmekân” kavramına günümüz biliminde karşılık gelen kavram “non-locality”, Türkçesiyle “mekânsız”lıktır. Bizim gördüğümüz uzaydaki şekil, suret ve yer gibi ayrımların, atomaltı düzeyde henüz varlığı belirmemiştir; bir yeri veya şeyi bir başka yerden veya şeyden ayırmak imkânsızdır. Bu varlıkta gördüğümüz, bildiğimiz her şey, neticede mekân (lokalite) kavramının geçersiz olduğu evrenin özündeki o düzeyden ortaya çıktığı için, evrenin aslı, sınırsız bir olasılıklar denizi gibi anlatılır, ki her olası şey ve yer ondan meydana çıkar. İşte bizim gördüğümüz uzayda her yerin aynılığını vurgulayan bu özelliğe fizikte “mekânsızlık” (non-locality) denir.

Bunun ötesinde, holografik gerçeklik esasına göre düşündüğümüzde, sınırsız ve sonsuz olan “Tek”e, ya da “Bütün”e ait her özellik hologramik biçimde her zerrede mevcuttur. (Daha geniş açıklama için bkz. Holografik Bakış) Varlık bütünüyle bir hologram olarak düşünüldüğünde, tıpkı bir hologram plakasının her bir noktasında, bakılan yöne göre üzerindeki resmin her noktasının görülebilmesi gibi, evrenin her bir zerresinde de bütüne ait tüm özellikler mevcuttur. “Bende sığar iki cihan”, bilebildiğimiz tüm özelliklerin insanın zatında toplandığına işarettir. Zira her zerre, bütüne açılan bir başlangıç gibidir. Nesimî, bu mânâyı müşahedesini, yine divanında yer verdiği şu beyitleriyle de dile getirir:

Külli yer ü gök Hakk oldu mutlak (Yer ve gök büsbütün Hak oldu, şüphesiz),
Söyler def ü câng ü ney “Ene’l-Hakk” (Def, saz ve ney “Hak benim” diye söylerler).

Mescûd ile sâcid oldu vâhid (Secde edilenle secde eden bir oldu),
Mescûd-i Hakiki oldu sâcid (Secde eden gerçekte secde edilen oldu).

Her katre mühit-i azim oldu (Her damla azameti kapsayan oldu),
Her zerre Mesîh-i Meryem oldu (Her zerre Meryem oğlu İsa oldu).

O halde…

Arşla ferş ve kaf u nun bende bulundu cümle çün,
Kes sözünü ve ebsem ol, şerh ve beyâne sığmazam
.

Arş (semavatın nihayeti) ile yer ve “kâf” ile “nun” bende bulunduğu için, sözünü kesip sessiz ol; ben şerhe (açıklamalara) ve beyana (bildirilenlere) sığmam.

Burada geçen “kaf” ve “nun” harfleri, Allah’ın “kün” yani “ol” emrine atıftır.

“İnnema emrühû iza erade şeyen, en yekûle lehu kün, feyekun.” (Yasin: 82). Bir şeyin olmasını irade etti mi, “ol” der ve o şey olur!

“Kün”den oluşan “kevn”, yani “olan”, “varolan”; olanların hepsi birden de “kainat”tır. Ayrıca “kaf”, Allah’ın kudret sıfatına; yanısıra “nun” da “akl-ı evvele” işaret eder. Dolayısıyla kün, maddi, manevi bütün varlığın oluşumudur.

“Şerh ve beyâne sığmazam”, zatın hiç bir tanımla, anlatımla, açıklamayla kapsanamayacağının ve bu suretle bütün tanımlamalardan münezzeh olduğunun ifadesidir. Zat sözkonusu olduğunda tefekkür ve tezekkür, düşünce ve anlatım sonra erer, söz biter. Bundan ötürü, hadiste “Allah’ın zatı tefekkür edilmez” denmiştir.

“Arşla ferş ve kaf u nun bende bulundu cümle çün” mısraındaki “bende bulunduğu için” vurgusuna modern bilimin bulguları ışığında bakarsak…

Atom fiziğinde, maddenin derinliğine inildiğinde gözlemlenen nihai parçacık dünyasının, daha mikro düzeyde başka parçacıklara ayrıştırılamaz duruma geldiği tespit edilmiştir. Aslında çeşitli teorilerle bahsedilen atomaltı öğeler çoğu zaman soyut varlıklar sayılırlar, zira birçoğunun kütlesi yoktur; nesnel değil, tamamen kuramsal ve düşünsel varlıklardır.

Atomaltı düzeyde herşey homojen tek bir “bütün” olarak var olduğundan dolayı, bireysel varlıkların, yani parçacıkların, bütünden ayrı olarak kendi başlarına hiç bir anlamı yoktur!

Bahsettiğimiz atomaltı düzeyde herşey homojen tek bir “BÜTÜN” olarak var olduğundan dolayı, bireysel varlıkların, yani parçacıkların, BÜTÜN’den ayrı olarak kendi başlarına hiç bir anlamı yoktur! Bunun sebebi, o düzeyde “nesne” diye birşeyin gözlemlenememesidir. Hiç bir anlama sahip olmadıklarından dolayı, o haldeyken hiç bir şeyin henüz bir “varlığı” da yoktur! Zira her şeyin varlığı, anlamı iledir. Peki, varlıklar ne zaman ortaya çıkmaktadır? Varlıklar, ancak bir gözlemci tarafından, ölçümler arasındaki ilişkinin ve karşılaştırmanın bir sonucu olarak “kavrandıklarında” bir özellik, yani anlam kazanmakta ve bu suretle kazandıkları özelliğe karşılık gelen varlıkları sözkonusu olmaktadır. Bu durumda, “var” diye hükmettiğimiz her şeyin, gözlemci bilinç ile gözlenen yapı arasındaki karşılıklı ilişkinin bir “ürünü” olduğu anlaşılır. O halde, gözlemci bilinç varoluş zincirinin bir unsurudur ve ondan ayrı değildir! Eğer gözlemcinin kavrayışı olmasa, gözlenen yapının bir “anlamı” olamayacak ve varlığından da söz edilemeyecektir. Buradan anlaşılır ki, insanın bakışını, bilincini, müşahedesini işin içine koymadan, varlıktan, dünyadan ve evrenden bahsetmemiz asla mümkün değildir. Hakikat ehlinin bizzat müşahede ettiği bu gerçeklik, yani varlıkların, o varlıkları seyreden bilincin dilemesiyle vücuda gelmesi, yahut her karşılaşılanı, seyreden bilincin kendi dileği olarak bulması, “cennet” diye anlatılan yaşam halidir. Edebe riayetle buna, her murad edilenin anında bahşedilmesi denmiştir.

O halde, bilinenin varlığı bilen sayesindedir, bilen ile mümkündür. “Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi istedim âlemi, bilmeyi istedim ademi halkettim” kudsi hadisinde işaret edilen mânâ budur. Her ikisini birden vareden Allah’tır. Buradan da, “cümlenin bende bulunması” işareti anlaşılmış olur.

“Sözünü kes ve sessiz ol, şerh ve beyâne sığmazam.”

Ne ile tarif edersen et zatını, sen o tarifin ötesindesin. Sınırsız olan zatını, sınırlı olan algı ve kavrayış kapsayamaz. Zira, kavrayış, sınırlamaya muhtaçtır! Her kavrayış senin bir veya birkaç özelliğini anlatır ama sen kavranabilen hiç bir şeye sığmazsın. Bunun farkına varıldığında söz de biter, açıklama da biter; sükunet başlar. Çünkü o hal, kendi kendine kalıştır. Gözün kendini görmemesi gibi, kendini kendine şerh ve beyanı da sözkonusu olmaz.

Cûş kıldı akl-ı küll, geldi vücuda kâinat,
Kâf ü nun emrinden oldu bu cihan yekbar mest
.

Herşeyi kapsayan tümel akıl coştu ve evren yaratıldı. “Kaf” ile “nun” emrinden bu cihan bütünüyle mest oldu.

Coşmak diye anlatılan, kudsi hadisteki “bilinmekliğimi istedim” ifadesine atıftır. “Allah var idi, onunla beraber hiçbir şey yok idi” açıklamasında ifade edilen durumda iken kendini bilmeyi istedi. Bunu bir başka mecazı ile söylersek, “ben neyim ki?” diye varlığına nazar etmeyi murad etti. Böylece zaten sınırsız “can” olanın, kendini “bilmeyi” “muradı” gerçekleşti. Hay, Alim, Mürid. Ve böylece kendi azameti ve “kudretinin” nasıl bir şey olduğunu “işiten”, “gören” kendi oldu. Kadir, Semi, Basir. Bu anlatılan “kâinat”ın vücuda gelişidir. Kelim. İşte bu kendini “bilen”e varlıktaki adı ile “akl-ı evvel”, ya da burada olduğu gibi kimi zaman “akl-ı küll” tabir edilmiştir.

Burada arş ve kün işaretlerine biraz değinirsek…

Bizler “madde” diye yeryüzü koşullarında şartlandığımız özellikleri algılarız. Ancak bu sırada farkına varmayız ki bu tür özelliklerin ve dolayısıyla maddenin böyle oluşu ve bu maddenin bitişi, yer iledir. Yerkürenin, yani arzın ötesine yükselişle —içsel yönüyle değerlendirdiğimizde “dünyadan bağımsızlık kazandıkça”— madde, dünyada şartlandığımız halini yitirir, değişime uğrar; bizdeki madde algısı, dolayısıyla özellikleri başkalaşır. Dünyadan bakıp da dünyanın maddesi gibi olduklarını zannettiklerimiz, semanın katlarına doğru yükseldikçe buradaki ağır, bağlayıcı maddi özelliklerini yitirip “mânâlara” dönüşürler, içsel “hissedişlerden” ibaret kalırlar. Fiziksel diye bildiğimiz kurallar kaybolmaya yüz tutar. Nihayetinde bu bildiğimiz haliyle “özelliklerin” ve onları öyle “bilişlerin” de giderek azalması ile kaybolması sözkonusudur ki, işte madde ve mânânın o tükeniş limitine “arş” tabir edilmiştir. Arştan dünyaya iniş, nüzul denen olaydır. Sınırsızlığın, beş duyu dünyasında kendini ifadesi. “Arş, Allah’ın kudret ve saltanatının tecelli yeridir” denir. “Arş iki cihanı da kaplar” denir. Arşın üstü tamamen madde ve mânâdan ari, saf sınırsızlıktır ve hiç bir anlam, meleke, zihni kuvve ile değerlendirilemez.

“Errahmanü alel arşisteva” (Tâhâ, 20/5). Rahman arşa istiva etti.

Arştan bahsetmek için yine altındaki mânâ dediğimiz bilişlere başvurarak, yani mânâları kullanarak tarifler getiririz ama gel gör ki arşı dünyanın idraki ve şuuruyla bilemeyiz. Nasıl ki maddeyi madde ile ölçüyor; mânâları ise mânâya karşılık gelen bilinç yapımızla değerlendiriyor isek, her boyutsal düzey de o düzeyin yapısına karşılık gelen algı ile ancak değerlendirilebilir. “Kabre konan her kişinin feryadının arşa kadar yükselmesi” hadisiyle de işaret edildiği üzere, bağımsızlığına ulaşan ruh, kendi hakikatinin arşa kadar her şeyi kapsadığının farkına varır ve kendi gerçeğinin azametini görür. Ama zannedilmesin ki böyle bir gerçekliğin farkına varabilmek, arşın altındakileri geride bırakıp dışlamakla mümkündür. Tam aksine, maddi, manevi her şeyi kapsamak ve tam anlamıyla içselleştirmektir. Mevlana hazretlerinin deyişiyle, “insanlığa karılıp, insanlarla bir olmak” ile olasıdır.

Arştan semavata, yani bilince ve farkındalığa geçiş kün emri ile anlatılandır; ki bu, sadece bir anlık “oluş” ile artık “olanın” içine dalıştır veya biz diyelim ki “Allah’ın yoktan var etmesi”dir. Bu anlattığımız hale en güzel misâl, uykudan uyanıştır. Uykuyu sadece uykudayken yaşarız fakat onu tarif için, uyku olmayan uyanıklıkta sahip olduğumuz düşünce, fikir, hayal gibi araçlarımızı kullanırız. Uykuyu uykudayken anlatmanın mümkün olmaması gibi, arşın hakikati de dünyada dile gelemez. Uyanıklıkta anlattığımız uykunun kendi değil benzetmelerle tarifi olabilir ancak; bu sebeple arşı da bilinçle anlatmak ancak benzetmelerle olabilir.

Yekbar mest (yekpare, tümden sarhoş oluş), bu kadar yakın olan hakikati göremeyişin tanımıdır. Tecellinin bu yakınlığı ve anlık şiddeti, tümden kendinden geçişe ve hakikatin gizlenmesine sebep olmuştur. Görünenin, kendinden ayrı olmadığını, kendi hakikati olduğunu göremeyişinden dolayı, insan uykudadır ve ölünce bu uyanışla yüzleşir.

Kevn ü mekândır âyetim, zâti durur bidayetim,
Sen bu nişanla bil beni, bil ki, nîşâna sığmazam.

Bütün varlıklar ve mekân benim delilim, işaretimdir; başlangıcım ise Zata dayanır. Sen beni bu işaretlerle bil, ama “ben” bu işaretlere de sığmam.

“Mekân”, olanların tamamının tutunduğu yer ve zemine verilen addır; kâinatın duruşudur. Evreni tutan kudret mekân iken; mekânı tutan, Allah’ın kudretidir. Nasıl ki mekân ile sabit olmasa, bu ortada görünenlerin hepsi yok olur, hiç biri kalmaz ise; aynı şekilde mevcut her şey de Allah’ın varlığı ile “hayy ve kayyum”dur, süregitmektedir. Buradan anlaşılır ki, mekânın devamlılığı, “ben” diye işaret edilen “zat” iledir. Abdülkadir Geylani hazretleri bu hakikati, rabbinden işittiği “Ben mekânın mekânıyım” şeklindeki hitabı ile dile getirir. Yani mekân denen, Hakk’ın varlığı ile ve O’nun varlığında sözkonusudur.

“Mekân” benim işaretimdir. “Ben”im tanınıp bilinmem bu işaretlerle mümkündür. Onlar benim özelliklerimin açığa çıkışı, bilinmesidir. Bütün alem Hakk’ın kitabı, her nesne ve oluş O’nun işaretleridir. O işaretler değerlendirilerek (okunarak) tanınırım ancak ben. Bunların hepsi de nihayetinde Zata dayanır. O Zat ki hiç bir aklî, fikrî, düşünsel yeti ile kavranamayan sınırsızlık. Her şeyin kaynağı odur; her şey ondan meydana gelir, ondan başlar. “Zati durur bidayetim”, başlangıcım zata dayanır demektir. Varolan her şey varlığını zattan alır. Zat kendiliğidir, bilinemez; ancak ayetler ona işaret eder.

“Hüvel evveli vel ahiri vezzahiri vel batın…” (Hadid: 3). O’dur önce, sonra, görünen, görünmeyen…

Bidayetim (başlangıcım), bütün bu anlatılanların sahibi ve kendinden varedicisi olan Zat iledir. Bu işaretle tanı beni, fakat aynı zamanda farkında ol ki ben bu işarete, bu işaretler sayesinde bana atfettiğin niteliklere sığmam, o özelliklerle de beni sınırlandıramazsın.

Ayet ve nişan, işaret ve iz demektir. Alemlerdeki her şey, Allah’ın zatına delalet eden işaretlerdir. Zatı ile sıfatlarını ve esmasını görür. Gözün kendini ancak aynada görmesi gibi,  zat da kendini evren aynasında seyreder, yani sıfatlarının ve isimlerinin anlamlarını müşahede eder.

Modern bilime göre bu evren, kendi kendine mevcut değildir; daha derinlerdeki saklı bir işleyişin gölgesi ya da izi gibidir.

Modern bilime göre de, görünen muazzam, maddesel yapısına rağmen, evren kendi kendine mevcut değildir. Bunu, çok uzak ve güçlü bir vasînin üvey evladıdır diye tarif etmişlerdir. Bundan da öte, bu vasînin önemli bir uğraşı da değil, geçici bir gölgesidir, denmiştir. 1980 yılında yayınlanan “Wholeness and the Implicate Order” (Teklik ve Kapsadığı Düzen) kitabının yazarı ünlü fizikçi David Bohm’a göre, bu evren, daha derinlerdeki saklı bir işleyişin gölgesi ya da izi gibidir. Saklı düzen denen o orijin sistemin anlaşılması, ancak yaşadığımız düzende ortaya çıkan kesitsel verilerin, yani işaretlerin kodlarının çözülmesi ile mümkündür.

Nesimî, burada birinci mısrada hakikati teşbih ederken, ikinci mısrada tenzih eder. Tenzih ile der ki, her neyin farkında olursan, her neyi bilirsen bil, yine de bil ki senin bu bildiklerinle “ben” bilinmiş olmam. Bildiklerine güvenip de Allah’ın vahidiyetini bildim zannetme! Sen bu işaretlerle bil beni, ama yine de bil ki, beni bilebilmiş değilsin.

Bu mânâya işaretle Abdülkerim Ciyli hazretleri, “iki cihanda da mülk benimdir” diye başlayan ve “ne kadar görürsen, benimdir hep, tümden makamımdır oralar, tecelli edeniyim hakikatlerin” diye renklendirdiği şiirinin nihayetinde der ki:

“Şimdi dikkat et, anlattıklarımın hepsinde ben,
Zattan anlattım, Mevlâ’ya kulum her hal ü kârda.”

Burada işaret edilen sır, bütün bu bilişin kulluk olduğudur.

Kimse güman ve zan ile olmadı Hakk ile biliş,
Hakkı bilen bilir ki, ben zan ve gümâna sığmazam.

Hiç kimse tahmin, şüphe ve zan ile Gerçeği bilenlerden olmadı. Gerçeği bilen farkındadır ki, ben zanna ve şüpheye sığmam.

Gümanın bir anlamı da bireysel gayrettir. Gayretle olmadığı gibi, Hakkın kendini bilişi zan ve kuşku yoluyla, beklentiyle de olmaz. Kendini hakikatinden uzakta, yani Hakk’tan ayrı zannedişe seslenişinde Nesimi şöyle der:

“Ey özünden bîhaber, gel Hakkı tanı, sendedir,
Gel vücûdun şehrine seyr et, gör ânı sendedir.”

Hakkı biliş zan ve gümanla olmaz, Hakkı biliş sadece ve sadece ilim ile olur ancak. Hakk’ı bilen, yani bu ilme, (bu bilince, bu irfana) sahip olan, benim zanna, kuşkuya sığmayacağımı da bilir. Hakkani müşahede ile bakıldığında tüm varlık ve mânâlar hükmünü yitirir. Her şey helak olur sadece veçhi kalır. Bu yüzden zan ve şüphe ile “kimse” Hakkı bilemez.

“Külli şeyin halikun illa vechehu” (Kasas: 88). O’nun veçhi (zatı) hariç, her şey helaktir.

Şüphe ve zan, ulvi şeyler dahi hissettirse, neticede gelip geçicidir; ilim ise bâkidir. Bilinç bir kez var ise artık ilanihaye vardır, yok olmaz. Çeşitli sanışlar ve beklentiler ile Hakikat müşahedesi birarada olmaz. Bunu da Hakkı bilen, yani gerçeklere vakıf olan ilim sahipleri bilir ancak. Şüphe ve zan, dünyaya ve beşeriyete bağımlıdır. Dünya hırsı ve beşeriyet ile ilim asla biraraya gelmez. Ancak şüphe ve hayal perdesini açabilen bilinç, eşyayı olduğu gibi, yani külli olarak görür.

“Senden perdeni kaldırdık, bugün artık görüşün keskindir.” (Kaf: 22)

(devam edecek…)


Ahmed BAKİ

Sezgisel Biçimin Eğitimi – 01

Cengiz ERENGİL

Roger Housden, “Rumi’nin İzinde: Kalbin Asıl Arzusunu Bulmaya Dair bir Masal” adlı romanında, arkadaşının okuduğu bir Mevlânâ Celaleddin Rumi şiirinden etkilenen gencin çıktığı hakikat yolculuğunu anlatır. Şiirler gerçekten insanın kalbini etkileyip ruhsal bir uyanışa neden olabilirler. Kişinin yaşama bakışını değiştirebilir, kişiyi derinleştirebilirler. Bu romandaki gencin mistik arayışı da, onun ruhsal gelişimiyle ve iş yolculuğuyla ilgilidir. Türkiye’ye gelir ve Hasan Şuşud ile sohbet etme fırsatı bulur. Sonunda evrenin dişi ilkesiyle, aşkla tanışır. Bir dizi deneyim yaşar. Sezgi ve keşf yolları açılır.

Sezgisel biçimin geliştirilmesiyle ilgili aşağıdaki yazı, ağırlıklı olarak, Dr. Ornstein’in “Yeni Bir Psikoloji” adlı kitabıyla ilgili çalışma notlarım üzerine kurulmuştur.

BİR. TRANSPERSONAL (Kişilik Ötesi) SUFÎ PERSPEKTİFİ:
Neden Perspektif ya da Bakış Açısı?
Bir yazıyı okurken yazarın bakış açısını öğrenmek neden çok önemlidir? Çünkü aynı nesneye, aynı olaya farklı noktalardan baktığınızda göreceğiniz şeyler farklı olacaktır. Fanatik insanlar genellikle kendi bakış açılarının tek ve biricik olduğunu, herkesin de bu bakış açısından bakmaları ve aynı şeyi görmeleri gerektiğini savunurlar. Tam anlamıyla “nesnel” bir bakış açısına kavuşmak, “nesnel” bir görüşe sahip olabilmek ve nesneleri, olayları ve olguları “nesnel” görebilmek için ise kendi sınırlı at gözlüklerimizden ve gözümüzdeki ahlâk boyalarından kurtulmamız gerekir. Bu da kişisel gelişim ve dönüşüm çalışmalarıyla ulaşılmaya çalışılan hedeflerden birisidir, yani Açıklık. Açıklık olmadan kişi nesneleri, insanları ve olayları “oldukları gibi” göremez, kendi kafasındaki kayıtlara, kendi niyetine, kendi ahlâk boyalarına göre çarpıtılmış olarak görür.

Neden Transpersonal ya da neden Kişilik Ötesi?
Batı psikolojisi Hümanist Psikoloji ve Transpersonal ya da Kişilik Ötesi Psikoloji çalışmalarıyla büyük bir devrim gerçekleştirmiştir. Artık insana  yalnızca bir “hasta” gözüyle bakılmamakta ve mevcut tedavi çalışmalarıyla yetinilmemektedir. İnsan artık “içindeki olumlu nitelikleri” ya da “güzel isimleri” gerçekleştirebilecek, bedensel, duyumsal, duygusal, düşünsel, ruhsal ve tanrısal çalışmalarla, çeşitli Sufi sohbetleriyle, tefekkürleriyle, Budist meditasyon pratikleriyle, Kişisel Gelişim ve Dönüşüm kurslarıyla vb. kendisini aşabilecek (Transpersonal Psikoloji ve Psikiyatri çalışmalarında uygulandığı gibi) bir varlık olarak görülmektedir.  Sadece bedensel gözü ve akılsal gözü ile yetinmeyen fakat ruhsal gözünü, ya da keşf gözünü de kullanabilecek bir varlık olarak görülmektedir. Bu konumlara ulaşmayı ifade eden bazı nitelikler şunlardır: Huzur, Sessizlik, Kutsama, Açıklık, Farkındalık ve Bilgelik.

Manevî pratikler ve meditasyon artık Batı bilimine girmiştir. Kişilik ötesi modelde insan beş boyutlu olarak ele alınır. Roger Walsh ve Frances Vaughan. “Ego Ötesi” adlı kitapta bu modeli şöyle işlerler:

“Bilinç”, tüm deneyimlerimizin temeli ve bağlamıdır. Sıradan insan bilinci savunmacı bir biçimde kasılmış durumdadır. Bunun için çeşitli çalışmalarla zihin sakinleştirilir, algısal çarpıtma azaltılır ve kişilere potansiyelleri tanıtılır.
“Koşullanma” ve bağlanmalar bilincin tek bir gerçekliğe kendisini bağlamasıdır. Bu acıya yol açar. Acıdan kurtulmak için koşullanmalarımızdan ve bağlanmalarımızdan kurtulmalıyız.
“Kişilik” ve kişisel dramalarımız her birimizin hayat hikâyesini kapsar. Rollerimiz, sorunlarımız, ilişkilerimiz, bilincimizin içerikleri buna dahildir. Bizim duygusal yüklerimizdir, psişik yüklerimizdir. Tüm bağlarımızdan özgürleşme düşüncesi bile bizi korkutur.
“Kimlik” ya da özdeşleşmelerimiz, ne olduğumuzu düşünüyorsak onun tarafından belirlenir. Kendimize ait imgemizi içerir. Biz bilsek de bilmesek de bazı düşünceler ve imgeler bizim bilinç halimizi, kimliğimizi ve gerçeklik haritamızı belirlemektedir. Buda’nın ve İsmail Emre’nin dediği gibi: “Neyi düşünüyorum o’sun!”
“Kimliğin ve özdeşleşmelerin ötesi” bizim koşullanmalardan ve hayat hikâyelerinden, dramalardan arındırılmış yanımızdır. Saf farkındalık olarak ya da ademlik (hiçlik) hali olarak adlandırılır. Rüyadan uyanmış, zihinsel içerik ile özdeşleşmeyen insandır. Acı veren duygu ve düşüncelerden kurtulduğu için “acı”dan kurtulmuştur. Saf farkındalık, saf varlık ve saf kutsama olan Nirvana’ya ulaşmıştır.

Neden Sufizm?
Muhyiddin İbn Arabi Füsus ül Hikem’de insanın bu yaşamdaki amacının “gadap” halinden kurtulup “rahmet” haline erişmek olduğunu söyler.. Yani kişisel gelişim ve dönüşüm süreci bu bağlamda kalpteki “küfür”ün temizlenmesi ve “iman”ın kalbe yerleşmesidir. Şehvet, şiddet ve korku gibi olumsuz kayıtlardan kurtulup sevgi, şiddetsizlik ve güveni yaşamaktır. Böylece insan kalıcı bir dönüşüm geçirmekte ve “mümin” olmaktadır. Bu perspektifte, insanın asıl kimliği “mümin” niteliğiyle belirtilmektedir. Hakiki imanın göstergesi de budur. Bu seviyeye erişmiş olmaktır. Bu aynı zamanda Tasavvufun temel dönüşüm dizgesinin dördüncü seviyesidir. Yani Nefsi Mutmainne. Tatmin olmuş nefs, Huzura ermiş nefs. Bu aynı zamanda Sekinet’in ya da Rahmanî Nefes’in kalbe yerleşmesi olarak da ele alınır. Hint sisteminde Kundali’nin (Rahmani Nefes’in Hint’teki karşılığı olan Adi Shakti’nin insandaki hali) insanın dördüncü şakrasına, yani kalp şakrasına yerleşmesi olarak ele alınır. Bunun öncesinde ise Tasavvufta Nefsi Mülhime vardır. Yani, ilhamlar alan, sezgileri çalışan nefs, Hint’te üçüncü şakranın açılması ve kundalinin bu şakrayı kaplaması olarak geçer. İnsanın ilhamlar almaya başladığı söylenir. Yedinci seviye Nefsi Kamile ya da Nefsi Safiye ya da Nefsi Envare yani tenevvür etmiş, Aydınlanmış Nefs’tir. Hint’teki karşılığı başımızın üst kısmındaki Sahasrara şakrasının açılması ve kundalinin buraya yerleşmesidir. Kişi başkalarını “doğru olarak algılamaya” başlar. Algı filtreleri ya da Ahlâk boyaları temizlenmiştir. Kalb aynası parlamaktadır. Kristal Aynada her şey “algı filtrelerinin ve egonun çarpıtmaları olmadan” aksetmektedir. Açıklık, Gözlem, Farkındalık, Bilgelik ve Zeka boyutudur. Tasavvufta bu zeka boyutu, “Zeka tezkiye edilmiş akıldır” sözüyle belirtilir. Yedili dizgeyi birlikte ele alırsak nefs-i emmare (kötülüğün etkisi altındaki nefs), nefs-i levvame (kendini eleştiren nefs), nefs-i mülhime (sezgileri çalışan nefs), nefs-i mutmainne (tatmin olmuş nefs), nefs-i raziye (insanlardan razı olan nefs), nefs-i marziye (insanların kendisinden razı oldukları nefs, NLP’deki Liderlik için bu seviye çalışmaları gereklidir!) ve nefs-i envare (aydınlanmış, tenevvür etmiş, ışık yayan nefs).

Bu yazı bağlamında ele alacağımız Kişilik Ötesi Sufî Perspektifi üç evreye sahiptir:
İlim ve İrfaniyet, Aşk (Allah Aşkı) ve Yokluk (Fenafillah).

Bu evrelerin tarihsel süreç içindeki örnekleri ise şöyledir:
İlim ve irfaniyet evresi için Muhyiddin İbn Arabi;
Aşk evresi için Yunus Emre ve Mevlânâ Celâleddin Rumî;
Yokluk evresi için İsmail Emre.

Aydınlanma arayışı içinde olan bir insanın manevî gelişim sürecinde bu aşamalardan geçtiği söylenebilir. Bu ilerleyiş bir dizi olarak değil, bir dizge olarak ele alınmalıdır. Karşılıklı ilişki içinde ele alınmalıdır. Kişinin geçtiği aşamalar her zaman bu sırada olmak zorunda değildir tabi ki. Yaşam üslubu ya da hayat şekilleri de etkili olmaktadır. Emre şöyle demektedir:
“Kin, kibir, hased, şehvet, riya, gadap, yalan insandan kalkmalı ve şehvetsiz, menfaatsiz bir sevgi insana yerleşmeli”.

İsmail Emre’nin bir sözü yokluk noktasına ışık tutmaktadır:
“Hiçbir arzum ve düşüncem yok, sırf hizmetçilik ve sevgi.”

Bu söz, arzuların etkisi altındaki nefs’in (Freud’un alanı) ve düşüncelerin etkisi altındaki nefs’in (Descartes’in alanı) aşıldığı bir ruhsal boyutu işaret etmektedir. Freud ve Descartes gözlüğüyle bakan Batılıların anlamakta zorlanacağı bir boyuttur. Beden ve akıl gözlerini aşan kontamplasyon ya da keşf gözüyle (Bonaventura, Ken Wilber) aradıkları boyuttur bu.

Kabir Helminski, “Bilen Kalp-Ruhsal Dönüşümün Sufi Yolu” adlı kitabında şöyle yazmakta:

“Temel soru, çeşitli biçimlerde ortaya konabilir: Bireysel insan bilinci ile ne yapmaktayız? Ego’yu geliştirmeli miyiz, yoksa onu yok mu etmeliyiz? Bireysel benliğin daha büyük gerçeklikle olan doğru ilişkisi nedir? Benliğin uygun ve gerçek sınırları nelerdir? Manevi bir psikoloji, her şeyin üstünde, nitelikler ve değerler ile ilgili bir psikolojidir. Manevi nitelik ve değerleri nasıl harekete geçirebiliriz?

Bu konuyu, gerçekten holistik (bütüncül) ve Transpersonal (Kişilik Ötesi) bir bağlam içinde nasıl yeni bir biçimde ifade edebiliriz?

Eğer Varoluşçu olsaydık, evrenin saçma olduğunu, ama insanların yine de yaşamak için belirli değerleri seçebileceğini söyleyebilirdik. Transpersonal Sufi perspektifi açısından ise, bu değerlerin sadece bireysel beyinler tarafından bir anlam ve düzen oluşturmak için harcanan umutsuz bir çaba olarak üretilmediğini sanırım ki çoğumuz kabul edecektir. Bunlar, daha çok gerçekliğin esasına ait niteliklerdir. Gerçeklik temelde iyidir.”

Şarlatan Ruhsal Ustalar ya da Bogus Masters
Hemen hemen her kavramın yozlaştırdığı ve içinin boşaltıldığı günümüzde, meditasyon kelimesi de aynı akibetten kurtulamamıştır. Marco Pallis’in deyişiyle “Dünyanın her yerinde Şarlatan Ruhsal Ustaları (Bogus Masters) kolayca bulabilirsiniz.”

-devam edecek-

http://www.usdusunveotesi.net/yazilar2.asp?yno=99&bant=9

Sufizm ya da holistik düşünce katı

Aşağıda sunduğum metin, harikulade holistik bir bakış veya algılayış. Aslında hocam Gurdjieff’in üzerimde ne büyük etki bırakmış olduğunu bir kez daha müşahade etmeme sebep oldu. Aynı şekilde kelimeler tastamam Castaneda terminolojisine de tercüme edilebilir.
Sufizmin, ikinci düşünce katının yani holistik algılamanın deneyimi olduğuna çok uzun zaman önce uyanmıştım.Bu konuda İBN’i Arabi’yi de anmadan geçmek olası değil, olağanüstü çalışmaları tüm insanlığa bir hediye.  Atalara minnet borçluyum. Çok çok teşekkürler, Allah hepsinden razı olsun.
Son olarak (yakın arkadaşlarım hatırlayacaklardır), ekteki belgede verilen şu örneği, konuşma ve yazılarımda defalarca kullandım, hem de dış bilgiden değil bizatihi deneyimimden kaynaklanan bir örneklemeydi: İnayet Han Tanrı ile insanı Güneş ile onun ışınlarına benzetir. Ya da deniz ve dalgalarına. Dalga denizden ayrı değildir de, yükseldiğinde kendini dalga zanneder, ama aşağıya indiğinde geldiği yere döndüğünde denizden ayrı olmadığını fark eder.

**

“Cennet zihin halidir, Cehennem zihin halidir”

Hazret İnayet Han

“Biz ki her dem yeniden doğarız, bizden kim usanası”

Yunus Emre

Bugün Sufizm içinde bir çok farklılıklar ve çeşitlilikler görmekteyiz. Bunun zaman, mekan ve şartlardan oluştuğu ve sufizmin hiç bir dine veya millete mal edilmemesi gereken evrensel bilgelik olduğu kanısındayım. Bu bilgeliğin ilahi boyutu olduğundan kişisel olarak şüphem bulunmamaktadır. Yalnız bugün üstünde durulması gereken en önemli noktanın Sufizmin kendisiyle Sufi tarikatlarının aynı olmadığının bilinmesi gerekliliğidir. Sufizm bir yaşam tarzıdır, hayata farklı bir bakış ve iç yaşamı keşfetme yoludur diyebiliriz.

Tarikatlar ise Sufizmden kaynaklanan, kurumsallaşmış olgulardır. Bu durum su ile buz ilişkisi gibidir. Buz sudan oluşmuştur, ama suyun katılaşmış, donmuş halidir. Veya okyanustan su alıp testiye doldursanız testideki su ne kadar okyanus özelliğini korur ki?

Sufiliğin aslı ve yaşam felsefesinin sadece tarikatlar tarafından temsil edilemeyeceği bugün İslam Dünyasında çoğunluklar tarafından da bilinmektedir. Halbuki bu noktada insanlarımızın bilinçlenmesinin toplumumuza çok fayda sağlayacağını düşünüyorum.

Çünkü tarikatlarla Sufizmi ayıramadığımızdan Sufizm olgusu büyük bir kesimde toptan reddedilmektedir.

Yüzyıllarca bu toplumu güzel sanatlar, müzik ve bilim alanlarında zenginleştirmiş olan bu felsefenin işlerliği azaltılmıştır.Aynı durum Sufi Meditasyonu için de geçerlidir. Problem ilk etapta Sufizm ile ilgili kitaplarda eski kavramların kullanılması ve yeni neslin bu kavramları anlayamamasıdır.

Mesela meditasyon dendiğinde akla çoğunlukla Hinduzm ve Budizm gelmekte ve tefekkür, riyazet kavramları ise toplumun genelinde tanınmamaktadır. Diğer bir problem ise din ile sufizm arasındaki fark ve bağın bilinmemesidir.

Din genelde Tanrının insanlara peygamberler yoluyla vahiy ettiği sosyal ve ahlaki yaşam şeklidir. Burada Tanrının iradesi ön plandadır. Dine göre insanların uymakla zorunlu olduğu kurallar vardır. Burada bir zorunluluk, olmazsa olmaz vardır. Sufizm ise bireyden Tanrıya giden yoldur; birey Tanrıyı arar ve bu arayış bir farz, yani zorunluluk değildir.

İnsan sevdiği için, zevk aldığından dolayı bunu yapar. Dinde ibadetlerin çoğu farz iken, Sufizmdeki uygulamaları bireyler neşeyle, zevkle yaparlar. Burada vazife, zikir, fikir gibi meditasyon uygulamalarının sayısal çokluğu önemli değildir; kalite, kalpten ve zevk alarak yapabilme önemlidir.

Dini ibadetlerle Sufizmin kesiştiği noktalar tabii ki mevcuttur. Aslında birçok konuda farkı neyin yapıldığı değil, nasıl yapıldığı oluşturur.

Mesela, dindar bir kişi namaz kılarken, o derece konsantre olur ve ibadeti esnasında kendinden geçer, yani kişisel kısıtlılıklarını, egosunu, dış çevresini unutursa, geriye konsantre olduğu ideali kalır ve yapılan iş mistik bir mahiyet kazanır. İşte bu Sufizmdir.

Bu konu günlük işlerimiz, sanatsal uğraşlar içinde bilhassa geçerlidir. İşlerimizi ve uğraşılarımızı zevk alarak ve mükemmel şekilde yapmaya çalışmak bizi kısıtlı tarafımızı, yani egomuzu unuttuğumuz bir meditasyon haline sokabilir. Yani meditasyon yapmak için sadece dini tekniklere gerek yoktur.

Klasik Sufizmde ise dini teknik ve metodlarla ve belirli psikolojik ve ahlaki basamakları geçip egoyu alt etme yoluyla yüzyıllarca etkili bir şekilde ruhaniyete erişmeye çalışıldı.

Bu çerçevede 1910 senesinde kardeşleriyle beraber Batıya gelen Müzisyen ve Sufi olan Hazret İnayet Han batılı tarzda yetişen insanların ihtiyacının dengeli yaşabilmeleri ve mutlu olabilmeleri için maneviyata da yönelmeleri gerektiğini ve bunun maddiyatı ve modern hayatı reddetmeden de yapılacağını öğretmiştir.

Bugün Hazret İnayet Hanın öğretisi Batıda ruhaniyeti arayan kesimlerde artarak büyük ilgi görmektedir. Batıda geçirdiği 16 yıl boyunca sufiliği insanları dini sınıflarına göre ayırt etmeden modern anlamda herkesin anlayabileceği şekilde anlattı.

İnayet Hanın anlatım dili çok sade olup, en zor tasavvuf konularını bile alışılagelmedik bir kolaylıkla açıklar. Evrenselliği aslında insan ruhuna hitap etmesinden kaynaklanmaktadır ve çeşitli din ve milletlerden gelen insanlar onun yorumlarını okuduklarında birçok şeyi aslında daha önce bildiklerinden bahsederler.

Ona göre ruhaniyet bir insanın sahip olduğu bir şey değildir, bu o kişinin en içsel özü, en derin varlığıdır. Bu herkes için geçerlidir. İnsanın kendisi mutluluktur, barıştır, her şey insanın kendisinde, en derin varlığında bulunur.

Peki bu en derin varlık nedir? Nasıl bilinebilir? Ruh kendisi dışında herşeyi görür ve algılar. Kendisini bu dışta gördüğü objeler zanneder, onlara eş tutar. Kendi varlığının farkında değildir. Maalesef bu yanılgı çoğunlukla ömür boyu sürer.

Kendini bilememek ve dıştaki başka şeylerle eş tutma, başka bir şey sanma yanılgısı bizi Tanrıyı tanımaktan da alıkoyar. Bu yanılgı bizde sahte bir benlik oluşturur. Kendimiz hakkında edindiğimiz yanlış duygu ve düşünceler yumağı. Ego, İnayet Hana göre budur

Tanrıyı tanımak aslında çok kolaydır, çünkü “o bize şah damarımızdan daha yakındır” (Kuran-ı Kerim). “Ama kişinin egosundan kurtulması bu sınırlı tarafını unutması en büyük zorluğu teşkil eder” (İnayet Han). Bu yüzden pek çok felsefenin, tüm dinlerin asıl amacı insanı bu yanılgıdan kurtarmak ve insanlara bunun yollarını göstermek olmuştur.

Kendini bilmek, Tanrıyı bilmek nedir? Kendini bilmek insanın ruhunu tanıması, keşfetmesi ve ruhun uyanışıdır. İnsan ruhunun en derinlerinde ise Tanrısal ışık yatar. İslam dininde bu ışık nur olarak adlandırılır. Ekard Usta Tanrısal kıvılcımdan bahseder.

İnayet Han Tanrı ile insanı Güneş ile onun ışınlarına benzetir. Ya da deniz ve dalgalarına. Dalga denizden ayrı değildir de, yükseldiğinde kendini dalga zanneder, ama aşağıya indiğinde geldiği yere döndüğünde denizden ayrı olmadığını fark eder.

Ancak bu tür benzetmelerle anlatılabilen bu olayı kişi kendisi yaşamalı ve tecrübe etmelidir. Yoksa anlatımlar yeterli olmaz. Meditasyon yolu kişinin bu tecrübeyi yapmasını sağlamayı amaçlar. Bu meditasyon kitabının İnayet Hanın şu söylemi bazında okumanızı tavsiye ederim:

“Tanrıyı hayatınızın hakikati haline getirin ki, O da sizi hakikat yapsın” Her okuyanın bu tecrübeyi yapması dileğiyle.

Aftab Talat Kamran

G İ R İ Ş

Hazret İnayet Hanın meditasyonla ilgili açıklamalarını daha iyi anlayabilmek için meditasyonla erişilmek istenen asıl tarafımızın ne olduğunu bilmemiz gerekir. Biz vücudumuz muyuz? Zihnimiz mi ya da duygularımız veya kalbimiz miyiz? Yoksa ruhumuz mu?

Nedir ruh?

Bu soruların cevaplarını vermek kolay olmamakta. Sürekli farklı tecrübeler yapmakta ve kendimizi farklı taraflarımızla özleştirmekteyiz. Bilinçimiz devamlı dolaşmakta.

Örneğin; hepimizin çok sevdiği annemizle ilgili belki de sık sık yaşadığımız farazi bir olayı ele alalım.Bazı durumlarda annemiz bizi kritize edebilir ve hatta çok sertte konuşabilir. Kritikler ve sert konuşma ağır geldiğinde hislerimiz olumsuz olarak kabarır ve kızmaya başlarız.

O anda düşünce devreye girer ve “ama o annem, ona kızamam” diyerek hislerimize karşıt fikir üretir. Belirli bir süre his ve düşüncelerimiz ön plana çıkar. Daha sonra kalp devreye girdiğinde, hisler ve düşünceler unutulur ve kalpten sevgi yüzeye çıkar. Anneye duyulan sevgi ve sempati. Bu yaşanan hallerin hepsinin kendisine göre bir gerçek payı vardır ve insan bilinci bir asansör misali bir kattan diğerine geçmektedir.

Sufilere göre insanın en önemli tarafının ise hemen hemen hiç farkına varmıyoruz. Nedir bu tarafımız? İnayet Han bu soruya cevabı insan varlığını üç bölüme ayırarak şeyle vermektedir:

İlk etapta

“dış varlığımız mı zihin dünyamızı yaratır yoksa iç dünyamız mı vücudumuza şekil verir?” sorusuna cevap vermek zordur. Gerçekte her ikisininde etkisi vardır; Vücut zihni yapar, zihinde vücudu yapar.

Zihnin vücut üzerine büyük bir etkisi vardır ve vücutta zihin üzerine çok açık bir şekilde etki yaratır. Hastalık düşüncesi, hastalık getirir; gençlik ve güzellik düşüncesi de benzeri kaliteleri oluşturur; vücudun temizliği zihnede temizlik getirir, vücudun kuvvetli olması ise zihine cesaret verir.

Vücudumuzun her değişikliği zihni etkiler. Diğer bir değişle zihin vücudun resmini gösterir. Ruhun kendisi herşeye nüfuz eden bilinçten başka birşey değildir. Fakat bu bilinç çevresindeki elementler vasıtasıyla sınırlı, kısıtlı hale getirilirse, işte bilincin bu hapis haline ruh deriz.

Çinliler ruhu tanımlarlarken arının gülüşünü kullanırlar. Bu bir semboldür ve aslında kastedilen gözdür, gözün arıya benzeyen gözbebeğidir; diğer değişle ruhun tabiatı, gözün tabiatı incelenerek anlaşılınır.

Gözün gördüğü herşey çevresindekilerin bir anlık yansımasıdır ve göz kendisini başka yöne çevirdiğinde artık o yansımalar gözde değildir, onlar kaybolur. Yansıma sadece bir anlık algılamadır.

Ruhun tabiatı böyledir.

Gençlik, yaş, çirkinlik, günah veya sevap, bunların hepsi, fiziksel ve zihinsel oluşum süresince ruhun önündedir, ve ruhun kendisi bu oluşumların çekimi altına girer ve bağlanır. Fakat kendini bunlardan uzaklaştırdığı anda da özgürleşir.

Hintli bir şair şöyle der:

“Her ne kadar dünyevi bağlar beni esir alsalarda, onlardan kendimi kurtarmam anlık bir meseledir. Bu bağları yönümü değiştirerek koparıveririm”.

Fiziksel ve zihinsel yaşam alanlarının getirdiği her tecrübe ruh için bir rüyadır. Bilgisizliğinden dolayıdır ki, ruh bu tecrübeleri gerçek olarak kabul eder. Böyle yapmasının sebebi de, kendisini görememesidir; gözün kendisini göremediği gibi ruhda kendisini görememektedir.

Bu sebeple ruh gördüğü her şeyle kendini özdeşleştirir, ve vizyonun sürekli değişmesinden dolayı kendi kimliği de değişir

Ruh ne ölür, ne de doğar, ne başlangıcı, ne de sonu vardır. Günah ona bulaşamaz, sevapta onu etkilemez. Bilgelik onu büyültmez, cahillikte karartamaz. Daima vardır ve ebedi de var olacak. Bu insanın hakiki tarafıdır ve diğer şeyler onu üstünü kaplar, tıpkı ampülün/fanusun ışığı kapladığı gibi.

Ruhun gelişimi kuvvetinden kaynaklanır ve alçak değerdeki yaşam alanlarının bağlarını kırmasıyla sonlanır. Tabiatı itibariyle özgürdür ve esareti esnasında özgürlüğünü arar. Tüm kutsal insanlar, ermişler ruhlarını özgürleştirerek hallerine erdiler ve sadece özgürlük onların yaşamlarının objesi, amacı oldu.

Ruh ve zihin suyla tuz gibidir. Zihin ruhtan gelir, tuzunda sudan gelişi gibi; ve bir an gelir ki zihin ruhta erir, tıpkı tuzun suda erimesi gibi. Zihin ruhtan kaynaklanan bir oluşumdur, tuzda sudan.

Ruh zihinsiz yaşar, fakat zihin ruhsuz yaşayamaz. Ruh zihinsiz daha saftır ve zihin onu kaplar, perdeler.

Ruhu kaplayan zihin ampül gibidir: Günahkar bir zihin ruhu günahkar, erdemli bir zihin ise ruhu erdemli yapar.

Ama tabiatı itibariyle değil, sadece etki olarak, kırmızı ampülün, lambanın ışığını kızrmızılaştırması, yeşilin yeşilleştirmesi gibi. Aslında ışık ne yeşil, ne de kırmızıdır; o renksizdir, renk onun elbisesi, vücududur.

Eğer kalp mutluysa, ruhta mutludur; şayet sefillik düşüncesi hakimse, o da sefil olur. Ruh hayal kurma gücü vasıtasıyla yükselir; derinliğe ise düşüncenin derinliğiyle erer. Zihin huzursuzsa o da huzursuz olur ve huzura zihnin barışa kavuşmasıyla erişir.

Bu hallerin hiçbiri onun gerçek tabiatını etkileyemez, fakat belirli bir zaman öyleymiş gibi gözükür. Ruh bir cennet kuşudur, cennette özgürce yaşar. Onun ilk hapishanesi zihin, sonra da vücut olur.

Bu ikisinin içinde ruh sadece sınırlı değil, aynı zamanda esir olur. Sufinin yaşamı süresince uğraşı ruhunu bu esaretten kurtarmak olur ve bunu zihin ve vücudu yenerek yapar.

“Zihin mi vücuda, vücut mu zihne hakimdir” sorusunun cevabı şöyledir:

Zihnin vücuda hakim olması doğaldır, ama genelde vücut zihine hakim gelmektedir. İnsan sarhoş olduğunda veya çok ateşlendiğinde bu bir şekilde açığa çıkar. Dolayısıyla ruhun tabii olarak zihine hakim olması gerekir, ama çoğunlukla zihin hakimdir.

Zihin zevk veya üzüntü, bilgelik veya cahillik illüzyonunu ruhun önüne koymaktan başka bir şey yapamaz. Vücutta sadece zihnin kontrolünden kurtulup kendi arzusunu gerçekleştirebilmek için zihne karşı anlık bir kargaşa yaratır.

Bu yüzden tüm günah, kötülük ve yanlış olarak algıladıklarımız, aslında vücudun zihne ve zihninde ruhun üstüne yaptıkları etkilerdir; tüm erdemler, iyilik ve doğrular ise ruhtan zihne, zihinden de vücuda gelir.

Başka değişle, ruhta düşünüleni zihin, zihinde düşünüleni de vücut yerine getirmeli; böylece vücut zihnin, zihinde ruhun komutanı olmasın.

Ruh bizim asıl, hakiki varlığımızdır ve onun vasıtasıyla yaşamın bilincine varırız. Vücut kuvvetini ve manyetik alanını kaybedince, zihin üzerine etkisini de kaybeder ve ölüm gelir. Ondan sonra ruh yaşam tecrübesini zihin aletiyle yapmaya devam eder, bu da başlı başına kendi içinde bir dünyadır, fiziksel alanda, dünyada yapılan tecrübenin fotoğrafı. Eğer zihin neşeyle doluysa cennete dönüşür, üzüntüyle doluysa da cehenneme.

Zihin gücünü kaybettiğinde, ruha olan hakimiyetini da kaybeder. Hakimiyetini kaybederse, ruh için bu dünyanın sonu olur. Ama ruh hala hayattadır; o sonsuz varlığın parçasıdır, ve ona ölüm yoktur. Ebedidir.

Çoğu kişi beynin düşündüğüne ve kalbin hissettiğine inanmaktadır. Ruh bir ayna gibidir ve zihnin, vücudun her hareketi, aktivitesi üzerine yansır. Ruh tecellinin başlangıcından itibaren konulan hedefine aletleri vasıtasıyla erer.

Sadi şöyle der: “Her ruh belli bir amaç için doğar ve bu amacın ışığıda ruhunda yakılır”

Herhangi bir şeyi veya varlığı düşündüğümüzde, kendimizi unuturuz, ve o varlık veya eşya bize yansır. Bir an ruhumuza yansıyan o şey veya varlık oluruz ve ruhumuza yansıyanlarla ilgili her şeyi bilebiliriz; hatta kendimizle ilgili bildiklerimizden daha fazlasını bilebiliriz, halbuki biz o yansıyan şey değilizdir.

Telepati, düşünce okuma, ruhlarla ilişki kurma olgularının arkasında bu gerçek yatmaktadır. Eğer ruhumuzu istediğimiz yöne doğru bir şekilde yoğunlaştırmayı bilebilsek, ustalardan, peygamberlerden, ermişlerden, aydınlanmışlardan okumadan, herhangi bir çaba sarfetmeden çok şeyler öğrenebiliriz.

Ama ruh yüceliğinin farkına varmamışsa, tam anlamıyla sınırlılık bilincinden dolayı fakirdir. Bağlandığı, arzuladığı, hayranlık duyduğu şeyler ona uzak görünür. Halbuki kollarının kısa olmasından dolayı değil, sadece fiziksel vücudunda hapis olduğundan dolayıdır ve maddesel kollarla çalışmaktadır.

Maddenin erişme kapasitesi kısıtlıdır.

Ruhun yaşam boyunca hayal kırıklığına uğramasının diğer bir sebebi de kendisini çevresindeki varlıklardan ve eşyalardan ayırması, kendisini zihin ve vücudu gibi, kısıtlı olan aletlere yoğunlaştırması ve yaşamı bu aletler vasıtasıyla tecrübe edip, algılamasıdır. Bu aletleri bireysel öz varlığı olarak tanımlar ve böylece çok uzaklara erişebilen kuvvet ve zekasını sınırlar

Ama ruh bir kere uyandımı erişemeyeceği hiçbir varlık,hiçbir şey yoktur.

Zihin dünyasının beş kabiliyeti vardır.

Hissetme kabiliyeti (kalp-zihin dünyasının derin, iç tarafı),

düşünme kabiliyeti,

mantık kabiliyeti (vicdan),

hatırlama kabiliyeti (hafıza),

kendini özdeştirme (ego-nefs).

Ruh bu beş köşeli odada bulunan bir ışık gibidir. Çünkü ruh duygu, düşünce, hafıza, vicdan ve başkasıyla özdeşme kabiliyeti vasıtasıyla algılamaktadır. Aslında onlardan bağımsızdır ve duygular ve hislerin değişmesi onu değiştirmez.

Ama ruh kendini göremediğinden, egosu yardımıyla, düşünmeye başlar: Ben mutluyum, veya üzgünüm, veya hatırlıyorum, unuttum gibi. Ruh bunların hiçbirini yapamamaktadır, hepsi zihnin işidir. Fakat kendisini görememektedir, dolayısıyla o anda sadece gördükleriyle özdeşir.

Gerçekte ise ruhun ışığı zihnin düzgün çalışmasını sağlar. Bu ışık yaşamın tüm kargaşalığıyla örtülürse, ruh ışığını kendisine gelen tüm içgüdü ve ilhama kapar. Zihin düzgün çalışmazsa, bu seferde ruh etrafındakileri tam olarak algılayamaz; zihin ruhun önünde duran bir teleskop gibidir

Her ikisi de önemlidir: Zihnin düzgün durumda olması ve ruhunda zihne tam olarak odaklanması. Zihin de bir ayna gibidir ve zihne gelen her düşünce bu aynaya yansır. Şayet içinde bir yansıma olan ayna başka bir aynaya odaklanırsa, aynı yansıma diğer aynada da gözükür.

Ruhun iki tarafı ve iki farklı tecrübesi, algılaması vardır. Bir tarafı zihin ve vücudu vasıtasıyla algılar, diğer tarafı da ruhun derinliğiyle algılar. Birinci kısmına dış tecrübe, diğerine ise iç tecrübe deriz. Ruhun tabiatı ise cam gibidir, saydamdır.

Camın bir tarafını kaplarsak, ayna olur. Dış tarafın tecrübeleri yansıdığında ve diğer taraf örtüldüğünde, ruhta böyle ayna haline döner. Bu sebeple kişi dış bilgileri algılama konusunda ne kadar kabiliyetli olursa olsun iç bilgiye de o derece kabiliyetlidir diyemeyiz.

İç bilgiyi elde edebilmek için Sufiler ruhun diğer tarafını örteler, böylece ruhun aynaya dönüşen tarafı dış dünya yerine içe döner ve ruhaniyetle yüz yüze gelir. Bunu başardıktan sonra ilham ve manevi bilgeliği algılamaya başlar.

Ruhun bu cam gibi saydam olma özelliği ve bir tarafını kapayarak diğer tarafın yansımalarını algılayabilme kabiliyeti meditasyon için çok önemlidir. Tüm yapılan vazife, zikir, fikir veya benzeri çalışmalar ruhun bir tarafını tamamiyle örtmek içindir. Diyelim ki vazife yapıyoruz.

O anda yoğunlaştığımız sıfat ruhumuzun dışa yönelik tarafını tamamiyle doldurur ve kapayabilirse, o takdirde ruh bir ayna olarak kendisini içe çevirir ve derinliklerinden gelen yansımaları algılayabilir. Bu durum güzel bir objeye yoğunlaştığımızda, harika bir doğa güzelliğiyle karşılaştığımızda veya güzel bir müzik parçasına odaklandığımızda da oluşabilir.

Dıştaki güzelliğe o kadar yoğunlaşırız ki, dış tarafımız bu güzellikle örtülür ve ruh ayna olarak içe döner, içten gelen yansımaları bekler. Bunu şu örneğe benzetebiliriz: Düşünelim ki su arıyoruz ve bu arayışta bir kuyu ile karşılaşıyoruz.

Kuyu derin, yukarıdan bakıldığında dibi gözükmemekte. Yapabileceğimiz şey dibe kovayı fırlatmak. Eğer dipte su varsa, kova dibe eriştiğinde su sesi gelecektir ve kovayla suyu çekebiliriz.

İşte meditasyonda böyledir, yapılan tüm zikir, fikir, vazife veya diğer yoğunlaşmalar dibe fırlatılan kova gibi birer alettirler. Mesele dipte suyun olup, olmamasıdır.

Hazırlayan: Aftab Talat Kamran

İnsan bilinci spirali ya da dört kapı 40 makam

Osmanlı belki de gerçekten Türk köklerini geri atmak, dilini, dinini ve kültürünü değiştirirken iyi niyetlerle, daha kapsayıcı bir bilinç yapısına geçmek için bir tercih yapmıştır. Şüphesiz her uygulama onu yaşatanlarca aynı anlaşılamıyor ve farklı anlayış düzeylerinden işlem görüyor. Bunları  yerli yerince görebilmek lazım, işte bu sebeple “taraf” olmanın dehşetengiz sonuçlarını ara sıra gündeme getiriyorum. Bişeyci olursanız kendinizi onunla özdeşleştirip ona dışardan bakamaz duruma gelirsiniz ve böylece aslında pekala görebileceğiniz kötü uygulamaları görmeyi reddeder beyniniz.

Öz eleştiri yapmak hem kişiler hem de toplumlar ve kavramlar için vazgeçilmez bir aşamadır. Fakat “taraf” olana öz eleştiri ölüm gibi gelir. Sonuç olarak hem osmanlı hem de TC olarak iyi niyetlerin yanında (gölgesinde, iyi kötüsüz gezemez) hatalar da yapılmıştır. Her birimiz kendi şahit olduğu çevresinde yakinen gördüğü olumlu ya da olumsuzlukları hatırlıyor ve çocuklarına empoze ediyor. Bu işler böyle sürüp gider. Mevcut güncel din söylemlerinin zamanında yaşananların çok uzağında olduğunu anlamak için alim olmak gerekmiyor. Bir kaç bilge ulemanın çalışmalarını alıp okuduğumuzda durumun hiç de göründüğü gibi olmadığını, aslında entegral bir bilince çok yaklaşmış olduklarını görebiliyorum. Bir olguyu sanki onu yorumlayıp yaşayanlar aynıymış gibi görmemize neden olan taraflaşmayı işte bu sebeple şiddetle reddediyorum.

Önemli olan yola talip olmaktır, hangi yol olduğu da önemli değil herkes birbirinin desteğidir, desteği olmalıdır. Anlamsız çekişme ve tartışmalar, sadece insanın mevcut konumundan daha üst bilince sıçraması için gerekli ölümcül kararı verememesinin vicdan azabıdır.

Türkiyede şu anda oluşan kamplaşma ve gerilimin sebebi “din” olgusu değil, inançların güç ve para elde etmek için kullanılıyor oluşudur. Üstelik karşı duruş (laiklik vs) bile bu kötü niyetle organize ediliyor, çünkü taraflaştırdığınız kesim birbirlerine bakamaz aralarındaki anlayış  farkını göremez hale getiriliyor. Eğer “karşı taraf” olmasa birbirlerine bakacaklar ve gördükleri sebebiyle kabuslar göreceklerdir her gece.

Bir an için Sufilerdeki dört kapı kavramını ele alalım. Yani Şeriat, tarikat, marifet ve hakikat. Şimdi siz eğer bu sınıflamanın yalnızca islam dini mensupları arasında olduğunu düşünürseniz büyük bir yanılgı olur. Sözü edilen bu aşamalar dünyadaki tüm insanlar için geçerli bilinç aşamalarıdır, onlar hangi yoldan giderlerse gitsinler bu eşikleri geçecekler. Dünyanın her yerinde, her farklı kültürde bu gözlemler yapılmış, belki farklı isimler verilmiş ama ne fark eder?

Uzun zamandır Ken Wilber’in öncülük ettiği insan bilinci spiralini (bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=130 ) anlatarak özümsemeye çalışıyorum. Biraz dikkatli bakılırsa sufilerin dört kapısından hiç bir farkı olmadığını benim gibi sizler de göreceksiniz. Velev ki ufak farklar olsun, bin yıl fark var arada, fakat niyeti anlayabilecek kadar benzeşiyorlar. Niyet, dünya insanının sonsuz bir gelişim spiralinde dönenip durduğunu ve bu yolculuğun her kademesinin mümkün olduğunca barış içinde sürdürülebileceğinin ispat edilmeye çalışılmasıdır bana göre.

Bu durumda siz nasıl olur da “dinciler” diye bir bloktan bahsedebilirsiniz? Bunun yerine siz tüm dinler ve dinsizler için bir şeriat kapısından ya da mitik düzenden bahsedebilirsiniz. Spiraller ve onu oluşturan dalgalar ilelebet baki olacaktır. Bunların hiç biri birbirine alternatif olamaz. Üç yaşında bir çocuk her zaman olacak, 25 yaşındaki de, 65 yaşındaki de olacak, hayat varoldukça tüm aşamalar birbirini takip  eder şekilde var olacaklar. Umudumuz, bütün bu aşamaların sevinçle, mümkün olduğunca acısız geçilebileceği, genel bir mutabakat içine girebilmektir.

Dünyadaki tüm tarafgirlikler bu bakış noksanlığından ortaya çıkıyorlar, savaşacak gerçekten bir şey yok.

Gelelim yanlış anlaşılan bir başka konuya;  zaman zaman gündeme getirdiğim, kök kültürlerin varlığını kabul, teşekkür ve elde edilmiş bilgi birikimini kapsamak olarak algıladığım “soy” kavramını, bazıları milliyetçilik, ırkçılık, kafatasçılık ve ayrımcılık olarak görüyorlar. Belki böyle algılamalarına sebep olacak deneyimler geçirdiler, ya da ilk elden böyle  bilgilendirildiler. Az önce yukarda genişçe anlatmaya çalıştığım gibi, insan doğar doğmaz bilge haline gelmiyor, geniş açılardan bakmak her birimiz için özel bir gayret gerektiriyor. Özel deneyimleri genelleştirmek her daim yapılagelen bir uygulama, çok insani, hatta bilim bile aynı genelleştirmeyi kullanarak bizleriı mutlu ediyor ve fakat birçok şeyi ihmal etme pahasına kazanılıyor bunlar.

Kökleri reddetmekle iş bitmiyor. Çünkü onlar genlerimizin içinde. Bizler, bizatihi atalarımızın oluşturduğu ağaçların meyveleriyiz. Bu her türlü sağlık; kişisel, toplumsal ve dünyasal sağlığımız için ihmal edilmesi olanaksız bir unsur. Kökleri reddeder onunla iletişim kuramazsanız günden güne solar cılızlaşır ve büyüyemeden ölürsünüz.

Cılızlık aşamasında olan ulusumuz gerek dahilde gerekse uluslararası mecralarda hissettiği aşağılık kompleksini gizleyebilmek için anlamsız, tutarsız, kabadayı ya da tam tersi silik, korkak ve köleleştirilmeye müsait görüntüler oluşturmakta. Bunlar kendine güvenen insan ya da ulus göstergeleri değil. Evet ama köklerinizi yitirmişseniz safi güneş ışığıyla ancak bu kadar oluyor. Bir çocuğun en dengeli hali, anne ve babasının sevgi ile dayanışma içinde oldukları durumlardadır. Bizde ise baba var ana yok. Hem de ANAdolu olması gereken yerde.

İnanıyorum ki bu gerilimlerden akıl ve ruh bütünlüğümüzü koruyarak, sevgi ve saygıyla çıkabilme kapasitesine sahibiz.

sa