İnsan bilinci spirali ya da dört kapı 40 makam

Osmanlı belki de gerçekten Türk köklerini geri atmak, dilini, dinini ve kültürünü değiştirirken iyi niyetlerle, daha kapsayıcı bir bilinç yapısına geçmek için bir tercih yapmıştır. Şüphesiz her uygulama onu yaşatanlarca aynı anlaşılamıyor ve farklı anlayış düzeylerinden işlem görüyor. Bunları  yerli yerince görebilmek lazım, işte bu sebeple “taraf” olmanın dehşetengiz sonuçlarını ara sıra gündeme getiriyorum. Bişeyci olursanız kendinizi onunla özdeşleştirip ona dışardan bakamaz duruma gelirsiniz ve böylece aslında pekala görebileceğiniz kötü uygulamaları görmeyi reddeder beyniniz.

Öz eleştiri yapmak hem kişiler hem de toplumlar ve kavramlar için vazgeçilmez bir aşamadır. Fakat “taraf” olana öz eleştiri ölüm gibi gelir. Sonuç olarak hem osmanlı hem de TC olarak iyi niyetlerin yanında (gölgesinde, iyi kötüsüz gezemez) hatalar da yapılmıştır. Her birimiz kendi şahit olduğu çevresinde yakinen gördüğü olumlu ya da olumsuzlukları hatırlıyor ve çocuklarına empoze ediyor. Bu işler böyle sürüp gider. Mevcut güncel din söylemlerinin zamanında yaşananların çok uzağında olduğunu anlamak için alim olmak gerekmiyor. Bir kaç bilge ulemanın çalışmalarını alıp okuduğumuzda durumun hiç de göründüğü gibi olmadığını, aslında entegral bir bilince çok yaklaşmış olduklarını görebiliyorum. Bir olguyu sanki onu yorumlayıp yaşayanlar aynıymış gibi görmemize neden olan taraflaşmayı işte bu sebeple şiddetle reddediyorum.

Önemli olan yola talip olmaktır, hangi yol olduğu da önemli değil herkes birbirinin desteğidir, desteği olmalıdır. Anlamsız çekişme ve tartışmalar, sadece insanın mevcut konumundan daha üst bilince sıçraması için gerekli ölümcül kararı verememesinin vicdan azabıdır.

Türkiyede şu anda oluşan kamplaşma ve gerilimin sebebi “din” olgusu değil, inançların güç ve para elde etmek için kullanılıyor oluşudur. Üstelik karşı duruş (laiklik vs) bile bu kötü niyetle organize ediliyor, çünkü taraflaştırdığınız kesim birbirlerine bakamaz aralarındaki anlayış  farkını göremez hale getiriliyor. Eğer “karşı taraf” olmasa birbirlerine bakacaklar ve gördükleri sebebiyle kabuslar göreceklerdir her gece.

Bir an için Sufilerdeki dört kapı kavramını ele alalım. Yani Şeriat, tarikat, marifet ve hakikat. Şimdi siz eğer bu sınıflamanın yalnızca islam dini mensupları arasında olduğunu düşünürseniz büyük bir yanılgı olur. Sözü edilen bu aşamalar dünyadaki tüm insanlar için geçerli bilinç aşamalarıdır, onlar hangi yoldan giderlerse gitsinler bu eşikleri geçecekler. Dünyanın her yerinde, her farklı kültürde bu gözlemler yapılmış, belki farklı isimler verilmiş ama ne fark eder?

Uzun zamandır Ken Wilber’in öncülük ettiği insan bilinci spiralini (bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=130 ) anlatarak özümsemeye çalışıyorum. Biraz dikkatli bakılırsa sufilerin dört kapısından hiç bir farkı olmadığını benim gibi sizler de göreceksiniz. Velev ki ufak farklar olsun, bin yıl fark var arada, fakat niyeti anlayabilecek kadar benzeşiyorlar. Niyet, dünya insanının sonsuz bir gelişim spiralinde dönenip durduğunu ve bu yolculuğun her kademesinin mümkün olduğunca barış içinde sürdürülebileceğinin ispat edilmeye çalışılmasıdır bana göre.

Bu durumda siz nasıl olur da “dinciler” diye bir bloktan bahsedebilirsiniz? Bunun yerine siz tüm dinler ve dinsizler için bir şeriat kapısından ya da mitik düzenden bahsedebilirsiniz. Spiraller ve onu oluşturan dalgalar ilelebet baki olacaktır. Bunların hiç biri birbirine alternatif olamaz. Üç yaşında bir çocuk her zaman olacak, 25 yaşındaki de, 65 yaşındaki de olacak, hayat varoldukça tüm aşamalar birbirini takip  eder şekilde var olacaklar. Umudumuz, bütün bu aşamaların sevinçle, mümkün olduğunca acısız geçilebileceği, genel bir mutabakat içine girebilmektir.

Dünyadaki tüm tarafgirlikler bu bakış noksanlığından ortaya çıkıyorlar, savaşacak gerçekten bir şey yok.

Gelelim yanlış anlaşılan bir başka konuya;  zaman zaman gündeme getirdiğim, kök kültürlerin varlığını kabul, teşekkür ve elde edilmiş bilgi birikimini kapsamak olarak algıladığım “soy” kavramını, bazıları milliyetçilik, ırkçılık, kafatasçılık ve ayrımcılık olarak görüyorlar. Belki böyle algılamalarına sebep olacak deneyimler geçirdiler, ya da ilk elden böyle  bilgilendirildiler. Az önce yukarda genişçe anlatmaya çalıştığım gibi, insan doğar doğmaz bilge haline gelmiyor, geniş açılardan bakmak her birimiz için özel bir gayret gerektiriyor. Özel deneyimleri genelleştirmek her daim yapılagelen bir uygulama, çok insani, hatta bilim bile aynı genelleştirmeyi kullanarak bizleriı mutlu ediyor ve fakat birçok şeyi ihmal etme pahasına kazanılıyor bunlar.

Kökleri reddetmekle iş bitmiyor. Çünkü onlar genlerimizin içinde. Bizler, bizatihi atalarımızın oluşturduğu ağaçların meyveleriyiz. Bu her türlü sağlık; kişisel, toplumsal ve dünyasal sağlığımız için ihmal edilmesi olanaksız bir unsur. Kökleri reddeder onunla iletişim kuramazsanız günden güne solar cılızlaşır ve büyüyemeden ölürsünüz.

Cılızlık aşamasında olan ulusumuz gerek dahilde gerekse uluslararası mecralarda hissettiği aşağılık kompleksini gizleyebilmek için anlamsız, tutarsız, kabadayı ya da tam tersi silik, korkak ve köleleştirilmeye müsait görüntüler oluşturmakta. Bunlar kendine güvenen insan ya da ulus göstergeleri değil. Evet ama köklerinizi yitirmişseniz safi güneş ışığıyla ancak bu kadar oluyor. Bir çocuğun en dengeli hali, anne ve babasının sevgi ile dayanışma içinde oldukları durumlardadır. Bizde ise baba var ana yok. Hem de ANAdolu olması gereken yerde.

İnanıyorum ki bu gerilimlerden akıl ve ruh bütünlüğümüzü koruyarak, sevgi ve saygıyla çıkabilme kapasitesine sahibiz.

sa

Dört kapı kırk makam (son)

Yazının öncesi için (Mürşid) bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=2321

Anadolu Alevi yolağını büyük oranda etkilemiş ve daha genç yaşta yazdıkları nefeslerle cemlerde ve gönüllerde taht kurmuş olan Hatai, insanın nurani ve ilahi özellilerinden bahseder ve nefesinin birinde bunu şöyle dile getirir:

Bir kandilden bir kandile atıldım
Türab olup yeryüzüne saçıldım
Bir zaman hakk idim Hakk ile kaldım
Gönlüme o düştü yandım da geldim

Evelden evvele biz Hakkı bildik
Hakktan nida geldi Hakka Hakk dedik
Kırklar meydanında yunduk pak olduk
İstemem yunmayı yundum da geldim

Şunda bir kardaşla kayda düşmüşüm
Pirler makamında yanmış pişmişim
Kırklar meydanında hem görüşmüşüm
İstemem yanmayı yandım da geldim

Şah Hatai eder senindir ferman
Olursun her kulun derdine derman
Güzel şahım sana bir canım kurban
İstemem kurbanı kestim de geldim

Günümüzden bir asır önce yaşamış olan ünlü bektaşi babası Rıza Tefik’te bir nefesinde Allahı yerlerde, göklerde ya da kitaplarda aramanın beyhudeliğine değinerek doğusunu göstermektedir:

Gel derviş gel hele, yabana gitme
Her ne arar isen, inan sendedir
Beyhude nefsine, eziyet etme
Kâbeyse mahsudun, rahman sendedir

Çöllerde dolaşıp, seraba bakma
Allah Allah deyü, havaya bakma
Talibi Hak isen, kitaba bakma
Okumak bilirsen, Kuran sendedir.

Gayrıdan derdine, arayıp çare
Ne varlık verirsin, ner ile mara
Cennetten çıktıysan, behey avare
Havva’yı aldatan, yılan sendedir

Ey Rıza takat yok, Hakkı inkara
Sen mahrem imişsin, didarı yare
Şimdi agah oldum, sırrı esrara
Alemi yaratan, vicdan sendedir.

Büyük bir Bektaşi şairi olan Edip Harabi ise Vahdetname isimli uzun bir nefesinde, insanın ilahi kaynaklı tekamülünü semboller vasıtasıyla dile getirmektedir. Bu uzun nefesinden bir kaç dörtlük sunalım:

Vahdet alemini bilmeyen insan
İnsan suretinde kalmış bir hayvan
Bizden ayrı değil hazreti Süphan
Bunu Kuran ile ayan eyledik

Sözlerimiz bizim bek muhakkaktır
Doğan, ölen, yapan, bozan hep Hakktır
Her nereye baksan hakkı mutlaktır
Ahvali vahdeti beyan eyledik

Vahdet sarayına girenler için
Hakkı hakkel yakın görenler için
Bu sırra Harabi erenler için
Birlik meydanında cevlan eyledik

Kendini tarikata ve çağının sosyal olaylarına adayan Pir Sultan Abdal daha çok başkaldırıcı ve kavgacı yanıyla bilinir. Oysa derin bir tasavvuf eri ve erenlerindendir. Onun nefesleri bu gözle okunduğunda karşımıza şimdiye kadar tanıdığımız Pir Sultanın başka bir suret çıkacaktır:

Bir nefescik söyleyeyim
Dinlemezsen neyleyeyim
Aşk deryasın boylayayım
Ummana dalmaya geldim

Ben Hakk ile oldum aşna
Gönlümüzde yoktur nesne
Pervaneyim ateşine
Oduna yanmaya geldim

Aşk harmanında savruldum
Hem elendim hem yoğruldum
Kazana girdim kavruldum
Meydana yenmeğe geldim

Ben hakkın edna kuluyum
Kem damarlardan beriyim
Azini cemin bülbülüyüm
Meydana ötmeğe geldim

Pir Sultanım der gözümde
Hiç hata yoktur sözümde
Eksiklik kendi özümde
Darına durmaya geldim

Alevi tasavvuf anlayışına göre Dar, kişinin, ete kemiğe bürünüp bir suret aldığı dünya hayatından itibaren başlar. Zira insan sürekli tanrı huzurundadır. Ölüp toprağa giren kişilerin arkasından aileleride, o kişiye adanmış Dar kurbanı kesip, dağıtırlar.

http://www.hakmuhammetali.com/dort_4_kapi_kirk_40_makam_seriat_tarikat_marifet_hakikat_kapisi.htm

Dört Kapı- Marifet

ŞERİAT, TARİKAT DAR MI GELDİ
OLSUN BAK CANINA CAN DEĞDİ
AŞK-I SERHOŞ OLASIN BURADA
GEÇESİN HAKİKATA, OLASIN EBEDİ

Yazının öncesi için (Tarikat) bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=2319

Marifet kapısı, ilahi-aşkın dervişin gönlünde tutuştuğu, ve Kamil İnsan mertebesine kadar kendisine mürşitlik edeceği ruhi ve manevi bir tekamül aşamasıdır. Bu aşamadaki insana derviş denir.

Hacı Bektaşi Veli’nin sözleriyle ifade edersek, “Marifet, Hakkı kendi özünde bulmaktır.” Bu mertebeye gelmiş kişi, neye yönelirse o alanda başarı elde eder. Eğer zahiri ilimlere verirse kendini öğrenme aşkıyla bir alim olabilir, batını ilimlere verir, dervişlik yolunda ilerlerse bir mürşidi kâmil olup insanları irşat edebilir.

İlahi-aşkın türlü tezahürleri ve yansıma biçimleri vardır. Bunlara örnek olması için, bir kaçını sıralayalım:

Mecnun, Leyla’ya delicesine aşık olur, lakin kavuşma imkanı olmaz. Aşk ve özleminin dayanılmaz ızdırabından dolayı kendini dağlara, çöllere vurur. Dağlarda aslanlarla, ceylanlarla yaşar. Bir zaman sonra, talihi açılır ve Leyla ile tekrar karşılaşma imkanı doğar. Mecnun bu karşılaşmada Leyla’yı görünce uzun uzun yüzüne bakar en sonunda, bir hayal kırıklığıyla: “Benim aradığım Leyla bu değil” diyerek yoluna devam eder. Bu menkıbeden şu anlaşılmaktadır: önce bir insana duyulan aşk, daha sonra evrensel bir boyut kazanarak ilahi aşka dönüşmüş. Mecnun’un Leyla’ya duyduğu aşkın yerini, Allah aşkı almıştır. Mecnun köklü bir içsel dönüşüm geçirdiği ölçüde, içindeki aşkın objesi de değişerek sonsuzluğun ummanlarına ulaşıyor.

Yine büyük bir Alevi ozanı olan Karacoğlan, doğa ve insan karşısında duyduğu en derin sevgi ve heyecanı, ustalıkla şiirlere dökerek, insanlara tekrar sunmuştur. Arının her çiçekten bal eylemesi gibi, o da marifetini, o alanda sergilemiştir.

Yakın çağın usta babalarından Meluli, marifet kapısına gelince, yakın arkadaşlarıyla bir dergah kurarak, birlikte yaşar. Tıpkı bir komüne benzeyen bu dergahta özel mülkiyet olmaz, her şeyi beraber üretir ve beraber tüketirler. Büyük bir aile gibidirler. Alevi inanç ve felsefesinin gereklerini yerine getirerek yaşar, modern zamanda bile bunun imkanlı olduğunu yaşayarak gösterir.

Şah İsmail, ocaktan gelen bir insan olduğu için çok erken yaşta tarikata girer, usta mürşitler tarafından eğitilir ve hızlı yol alır. Kısa zamanda tarikatın başına geçer. Şah İsmail’in dervişliği ve sufiliğinin yanı sıra bir hükümdarlığının da olması, tamamen içinde doğduğu sosyal şartlarla, doğrudan alakalıdır. İçinde yaşadığı şartlar marifetini, hükümdarlığa yöneltmesine neden olmuştur. Diğer taraftan bir tarikat şeyhi olması nedeniyle, tarikat kurallarını yeniden koymuş, bulunduğu tarikata bir dizi yenilikler getirmiştir. Nefesleri aynen Yunus Emre gibi, dergah ve tekkelerde talipleri irşat amaçlı okunmaktadır.

Anadolu Alevi geleneğine damgasını basmış büyük üstatlardan biride, Fazlullah’ın öğrencisi Nesimi’dir. Yola olan bağlılığı ve tutkunluğuyla tanınan Nesimi, Bağdat’da şeriat ehli tarafından derisi yüzüldüğünde pek gençti. Söylediği sözler şeriat ehli tarafından anlaşılmadığı için küfür sayılmış, ve hunharca katledilmiştir. Nefesleri, ledün ilmine vakıf, sırrı hakikate erişmiş, büyük bir üstat olduğunun açık delilidir. Nice yol ehli onun nefeslerinden ilham ve feyz almıştır. O, inandığının doğruluğunu ve hakikat olduğunu bildiği için yolundan dönmemiş ve bu uğurda şehit olmayı dahi göze almıştır. Şeriatla, marifet kapısı arasındaki fark, Nesimi’yle onu öldürenlerin arasındaki fark kadar büyüktür.
Yine yakın dönemde yaşamış büyük Alevi ozanı Aşık Mahsuni, bu kapıya uygun düşen bilgileri bir nefesinde şöyle dile getirir:

Ben güler durur idim, çölün mecnunlarına
Dahi çöller mecnun için, tahtı Süleyman imiş
Erem dedim eremedim, Ademin esrarına
Kendini okuyan insan, bir ömür Kuran imiş

Marifet Kapısı bir nevi dünya hayatında ikinci doğum demektir. Birinci doğum olan şeriat, bir kan yoluyla doğumdur. Burada, akrabalık derecelerini, doğacağı atmosfer, gelenek ve görenekleri, hangi ailede dünyaya geleceğini seçme imkanına sahip değildir. Marifet kapısı ise manevi bir doğumu simgeler. Kişi Marifet kapısında kendi kendini arındırarak, kendi özünde yarattığı ben’le yeniden doğar. Bu doğumda, daha önce dergah hayatında yaşayarak elde ettiği, Ledun ilmi yardımcısı ve mürşidi olur. İlahi-aşk onu ne tarafa çekerse o tarafa doğru ilerler, yol alır, manevi, ruhsal-zihinsel tekamülü yol alır.

-devam edecek-