Aynı Fikri Kim Fısıldıyor? İnternette Kolektif Bilinçdışının Algoritmaları

Birbirini hiç tanımayan iki insanın, dünyanın farklı köşelerinde aynı probleme neredeyse aynı çözümü üretmesi tuhaf görünür. Biri İstanbul’da bir yazılım geliştirir, diğeri Helsinki’de benzer bir sistemi açık kaynak olarak yayımlar. Aralarında mesaj yoktur, ortak arkadaş yoktur, hatta aynı dili bile konuşmazlar. Yine de kodlarının mantığı şaşırtıcı ölçüde benzerdir. Peki bu paralellik basit bir tesadüf müdür, ortak insan doğasının sonucu mu, yoksa Carl Gustav Jung’un kolektif bilinçdışı dediği derin yapının dijital çağdaki yeni görünümü mü?

Jung’a göre insan zihni yalnızca kişisel anılardan oluşmaz. Bilincimizin altında, insanlığın ortak deneyimlerinden süzülmüş arketipsel örüntüler bulunur. Kahraman, gölge, anne, yolculuk ve yeniden doğuş gibi motiflerin birbirinden uzak kültürlerde ortaya çıkması bu ortak zemine işaret eder. Bugün aynı düşünceyi teknolojiye uyarlarsak, arketiplerin yalnızca masallarda değil, problem çözme biçimlerimizde de çalışabileceğini düşünebiliriz. Belki de böl ve yönet, geri bildirim al, hatayı ayıkla ve yeniden dene gibi algoritmik ilkeler modern çağın bilişsel arketipleridir.

Zihinler mi benziyor, sorunlar mı?

Burada mistik açıklamalara hemen koşmak gerekmiyor. Benzer sorunlar, olası çözümlerin uzayını daraltır. Bir köprü yapacaksanız yerçekimini ikna edemezsiniz; bir topluluğu yönetecekseniz güven, koordinasyon ve kaynak paylaşımıyla uğraşmak zorundasınızdır. Doğanın ve toplumsal hayatın kısıtları, bağımsız zihinleri benzer yöntemlere yöneltebilir. Kuşlarla uçakların kanatları aynı kökenden gelmez, fakat aynı fiziksel probleme cevap verir. Buna yakınsak evrim denir. Fikirler de yakınsak biçimde evrilebilir.

Dağıtık topluluklar bu olguyu hızlandıran dev laboratuvarlardır. Açık kaynak projeleri, çevrim içi forumlar, yurttaş bilimi ağları ve gönüllü çeviri grupları merkezi bir beyin olmadan düzen üretebilir. Her katılımcı yalnızca küçük bir parçayı görür; fakat katkılar birleştiğinde bütün, tek bir kişinin tasarlayamayacağı kadar karmaşık hâle gelir. Karınca kolonilerinde yol planlayan bir başmühendis bulunmadığı gibi, internet topluluklarında da her çözümün arkasında görünür bir mimar yoktur. Düzen bazen emirden değil, etkileşimden doğar.

Bu noktada kolektif bilinçdışını görünmez bir bulut sunucu gibi düşünmek baştan çıkarıcıdır: İnsanlık oraya bağlanır ve hazır fikirleri indirir. Fakat daha güçlü yorum, onun bir içerik deposu değil, ortak eğilimler bütünü olduğudur. Aynı bedensel sınırlara, benzer duygulara, örüntü arayan beyinlere ve karşılaştırılabilir toplumsal ihtiyaçlara sahibiz. Dolayısıyla aynı çözümü indirmiyor olabiliriz; aynı zihinsel mimari üzerinde benzer programları çalıştırıyor olabiliriz.

Algoritmanın gölgesi

Yine de benzerlik her zaman bilgelik üretmez. Dağıtık topluluklar etkili çözümler kadar ortak yanılgılar da geliştirebilir. Söylentiler, komplo teorileri ve dijital linçler de merkezi bir yönetici olmadan yayılır. Jung’un gölge arketipi burada önem kazanır: Topluluk, kabul etmek istemediği korkuları dışarıya yansıtarak sahte bir birlik kurabilir. Bir algoritmanın çok kişi tarafından tekrarlanması onun doğru, adil veya insani olduğu anlamına gelmez.

Bu nedenle kolektif üretimin değeri, yalnızca sonuçta değil, düzeltme mekanizmasında aranmalıdır. İyi dağıtık sistemler itiraza alan açar, hataları görünür kılar, farklı çözümleri karşılaştırır ve gücü tek noktada biriktirmez. Bilimsel yöntem de özünde böyle bir toplumsal algoritmadır: Varsay, dene, eleştir, tekrarla. Hiç kimse bütünü tek başına bilmez; fakat herkes denetlenebilir bir parça ekleyebilir.

Belki insanlığın en şaşırtıcı özelliği aynı fikirleri düşünmesi değil, düşüncelerini birbirinin hatalarını düzeltecek biçimde bağlayabilmesidir. Kolektif bilinçdışı bize ortak soruları verir; kültür farklı cevaplar üretir; dağıtık topluluklar ise bu cevapları çalışan prototiplere dönüştürür. Böyle bakınca ağın içinde dolaşan şey gizemli bir tek zihin değil, sayısız zihnin kesişiminden doğan geçici bir zekâdır. Kimse onu bütünüyle yönetmez. Yine de hepimiz, her paylaşım ve her itirazla, onun koduna küçük bir satır ekleriz.

Ekrana Karşı Kılıç Çekmek: Dijital Çağın Savaşçısı Nasıl Uyanık Kalır?

Modern insan sabah gözlerini açtığında çoğu zaman güne değil, ekrana bakıyor. Henüz kendi zihninin hava durumunu öğrenmeden bildirimlerin sağanağına yakalanıyor. Haberler, kısa videolar, mesajlar ve kişiselleştirilmiş öneriler, dikkati küçük lokmalar hâlinde yutuyor. Üstelik karşımızda kötü niyetli tek bir düşman yok; davranışlarımızı ölçen, zaaflarımızı öğrenen ve bir sonraki dokunuşumuzu tahmin eden sistemler var. Böyle bir çağda savaşçı arketipi yeniden düşünülmeyi hak ediyor. Ancak bu savaşçının kılıcı saldırganlık, zırhı da duygusuzluk değildir. Onun temel gücü uyanıklıktır.

Savaş Alanı Nerede?

Geleneksel anlatılarda savaşçı, sınırları koruyan kişidir. Farkındalık öğretilerinde ise korunması gereken sınır, insanın bilinç alanıdır. Düşünceler, dürtüler ve duygular bu alana sürekli girip çıkar. Savaşçı duruşu, onları zorla susturmak yerine gelişlerini fark eder. Telefonu eline alma dürtüsü belirdiğinde hemen itaat etmez; dürtü ile eylem arasındaki küçücük aralığa yerleşir. Özgürlük tam da bu aralıkta başlar. Çünkü algoritmanın gücü öneri sunmasından değil, önerinin otomatik davranışa dönüşmesinden gelir.

Dijital platformlar dikkatimizi tesadüfen dağıtmıyor. Değişken ödül mekanizmaları, sosyal onay arzusu ve yenilik merakı, tasarımın yapı taşlarıdır. Her kaydırma hareketi, bilinmeyen bir ödül ihtimali taşır: komik bir video, öfkelendiren bir haber ya da bizi önemli hissettiren bir beğeni. Zihin bu belirsizliği sever; tıpkı kolu her çekişte ödül vermeyen bir kumar makinesine bağlanması gibi. Dolayısıyla mesele iradesiz olmak değildir. Mesele, insan psikolojisinin endüstriyel ölçekte hedeflenmesidir.

İç Disiplin mi, Dijital Çilecilik mi?

Savaşçı tavrı teknolojiden tamamen kaçmak anlamına gelmez. Mağaraya çekilmek kolay olabilir; asıl ustalık, bağlantılı kalırken ele geçirilmemektir. Burada disiplin, kendini cezalandırma değil, neye hizmet ettiğini hatırlama sanatıdır. Ekranı açmadan önce “Buraya neden geldim?” diye sormak basit fakat keskin bir pratiktir. Cevap yoksa parmak çoğunlukla alışkanlık tarafından yönetiliyordur. Cevap varsa teknoloji araç olur; yoksa kullanıcı, kullanılan şeye dönüşür.

Bu zihinsel kalkan üç katmandan oluşabilir. Birincisi bedensel farkındalıktır: Bildirim geldiğinde omuzların geriliyor mu, nefes hızlanıyor mu? İkincisi duygusal tanımadır: Şu an sıkıntıdan mı, yalnızlıktan mı, meraktan mı ekrana yöneliyorsun? Üçüncüsü niyettir: Yapacağın eylem seçtiğin hayatla uyumlu mu? Bu sorular dijital deneyimi yavaşlatır. Algoritmalar hızdan beslenir; farkındalık ise gecikme yaratır. Bazen iki bilinçli nefes, milyarlarca dolarlık bir ikna mimarisine karşı şaşırtıcı derecede etkili olabilir.

Savaşçının Gölgesi

Yine de arketipin tehlikeli bir gölgesi vardır: Her şeyi düşman görmek. Teknolojiye karşı sürekli öfke duymak da teknoloji tarafından yönetilmenin başka biçimidir. Gerçek savaşçı paranoyak değil, ayırt edicidir. Bazı dijital araçlar öğrenmeyi, dayanışmayı ve yaratıcılığı güçlendirir. Sorun ekranın kendisi değil, bilinçsiz ilişki biçimidir. Amaç arzuları yok etmek değil, hangi arzuların gerçekten bize ait olduğunu araştırmaktır. Çünkü bazen “ben istiyorum” dediğimiz şey, tekrarlarla zihnimize yerleştirilmiş bir ticari komuttur.

Pratik düzeyde bildirimleri kapatmak, uygulamaları ana ekrandan kaldırmak, belirli saatleri çevrimdışı geçirmek ve tek görev üzerinde çalışmak önemlidir. Fakat bunlar yalnızca dış tahkimatlardır. İç kale güçlenmedikçe insan kapattığı uygulamanın yerine başka bir oyalanma bulur. Bu nedenle düzenli meditasyon, amaç günlüğü tutmak ve can sıkıntısıyla kaçmadan oturabilmek daha köklü becerilerdir. Can sıkıntısı bir arıza değil; dikkatin yeniden kendi derinliğine dönmek üzere açtığı kapıdır.

Dijital çağın savaşçısı dünyayı fethetmeye çalışmaz; önce kendi dikkatinin egemenliğini geri alır. Zaferi, hiçbir zaman dikkatinin dağılmaması değildir. Dağıldığını daha erken fark edip nazikçe geri dönebilmektir. Her geri dönüş küçük bir direniş, her bilinçli seçim görünmez bir kılıç darbesidir. Sonunda sorulması gereken soru şudur: Bugün ekranı kaç saat kullandın değil, o saatler boyunca zihninin kumandası kimin elindeydi?

Station eleven dizi İncelemesi

Son zamanlarda izlediğim en iyi dizi  Station Eleven. Dizi incelemesi dediğime bakmayın, ben sadece bana hissettirdiklerini paylaşırım. Eleştirmen olmak için Yazılımlarım uygun değil.

İnsanı öylesine derinden etkileyen bir yöntem kullanılmış ki, hikayenin ne olduğunu unutmak bile isteyebilir, bu büyünün etkisiyle yıllarca bu grupla dolaşabilirsiniz. Yönetmen sihri denen şey bu mudur bilmiyorum; fakat senarist arkadaşlarımın mutlaka izlemesini ve yorumlamasını isterim. Eğer izleyecekseniz beklenti ve alışkanlıklarınızı bir yana bırakmanız ve ilk üç bölümü geçebilmeniz gerekir. Ancak o zaman farklı bi şeyle karşı karşıya bulunduğunuzu anlayabilirsiniz. Hatta ben daha ikinci bölümde çöküş-hayatta kalma bahsinin, sanata, tiyatroya, çizgi romana bir güzelleme anlatısının gölgesinde kaldığını anladım, olur da her şeyi kaybedersek elimizde kalanın yarattığımız şeyler ve bunun toplamını yansıtan kültür olduğunun anlatıldığını görüp  şaşırdım. Bir Amerikan yapımından bu inceliği beklemiyordum belki!  Maalesef sadece on bölüm, fakat bence en doğru doz. Yıllar içinde değeri bilinip kült bir yapıma dönüşme ihtimali var. Şahsen ben dokuz puan verdim. An itibariyle medyatik olmamasının sebebi muhtemelen, savaş/kavga/teknik vahşet beklentisine boğulmuş eril zihniyetli seyircilerle, aşki güzellemeler, cinsellik temaları bekleyen diğerleri tarafından sıkıcı bulunmuştur. Genellemelerim için özür dilerim. Çünkü bu diziyi geç bulmuş olmamdan dolayı kendime kızgınlığım bu tür suçlamalar yaptırdı bana. İnsanız işte ne yapalım.

Dizinin değerini fark eden fakat  kültür dediğimiz şeyin sadece shakespeare olmadığını vurgulayan izleyiciler de var. Kesinlikle haklı bir gözlem fakat dizi dünyanın her yönünü arayıp neler olmuş bir felaket sonrası amacı taşıyan bir belgesel değil. Olay tam da bir shakespeare oyunu oynanırken başrol oyuncusunun(çok ünlü) sahnede ani ölümüyle başlıyor. Yumağın ucunu oyunculardan  ve izleyicilerden tutan yazar da doğal olarak onların devam öykülerine göz atmamızı sağlıyor, ölenler, kalanlar, ayrı düşenler, sadece belirli bir bölgenin yansıması bu hikaye. Duygusal ve doğrusal olmayan bir kurgu ve anlatı yapısıyla başlayıp sonlara doğru birer birer uçları çözüp/bağlıyor. Şahsen hiç ağlamadım fakat derin bir üzüntü çektim bitinceye kadar.(şaşkınlık ve merakıma ilaveten)

Dizi, bir kitap uyarlamasıymış;

Devamını oku “Station eleven dizi İncelemesi” →

Psicomagia- PsikoBüyü ve The OA

Bilinçaltının, rüya dilini anlaması akıl dilini anlamasından daha kolaydır. Belli bir açıdan bakıldığında hastalıklar, çözülmemiş sorunları açığa vuran birer mesaj, birer rüya niteliğindedir. Şifacılar büyük bir yaratıcılıkla kendine özgü tedaviler geliştirirler. Onlar herkesin içinde taşıdığı o ilkel, batıl canlıyla konuşurlar.
Usta bir hokkabaza yaraşır numaraları bir mucize gibi gösteren bu halk terapistleri, başarılı bir sonuca varmak için hastasını mucizelerin gerçek olduğuna ve iyileşebileceklerine kati olarak inandırması gerekir. Hasta bu kutsal tuzağa düştüğünde dünyayı mantık sınırlarında değil sezgisel olarak algılamasını sağlayacak bir dönüşüm deneyimler. Asıl mucize ancak o zaman kendini gösterebilir. 
*
Gerçeklik, her ne kadar kendimizi sakinleştirmek için öyle olduğuna inanmak istesek bile, mantıklı değildir. Dünyanın kendisi homojen değil gizemli güçlerin oluşturduğu bir alaşımdır. Gerçeklikten yüzeysel olandan başka bir şey almamak, ne kadar realizm kılığına büründürülse de gerçekliğe ihanettir.
Not: bunu paylaşan-bendeniz-, Boğa görünümlü uzman İkizlerden bozma çaylak Yay dır. O sebeple binlerce paylaşacak güzel cümlesi olan Alehandro’dan kendini tuta tuta ilerleyip bu paragrafta zokayı yutmuştur. 🙂
*
Hermano (pachita isimli yasli sifaci kadin kanali ile iyilestiren ruh), işbirliği yapmaktan kaçınan ve iyileşmeyi içten istemeyen hiç kimseyi iyileştiremezdi.

Analitik Psikoloji – Jung -Adler

Jung’un Sistemi: Analitik Psikoloji

Carl Gustav Jung
Carl Gustav Jung

Analitik psikoloji ile Freud’un psikanalizi arasındaki temel görüş ayrılığı libidonun niteliği ile ilgilidir. Freud’a göre libido cinsel ağırlıklı bir kavram, Jung’a göre ise; libido genelleştirilmiş bir hayat enerjisidir. Jung’a göre libidinal hayat enerjisi, kendini, gelişme, üreme ve birey için neyin önemli olduğuna bağlı olan başka faaliyetlerde de gösterir. Jung hayat enerjisini sadece cinsellikte ele almaz. Örneğin, 3-5 yaş arasını Freud, ilk cinsel belirtiler dönemi olarak algılarken, Jung’a göre cinsellik öncesi dönemdir. O’na göre libidinal enerji, gelişme ve beslenme işlevlerine hizmet eder. Jung ödipal süreci reddeder. Jung’a göre bu dönemde çocuk annesine olan düşkünlüğünü annenin yiyecek sağlayıcı işlevine bağlı bir doyum, ihtiyaç bağlılığı ve rekabet açısından ele almıştır. Jung’a göre libidinal enerji sadece ergenlikten sonra karşı cinse ilgi duyan bir şekle bürünür. O’na göre cinsellik libidoyu oluşturan birkaç dürtüden biridir. Freud’a göre her küçük çocuk annesine karşı cinsel ilgi duyar. Jung bunu çocukluğunda annesini algılama tarifine bağdaştıramamıştır. Annesini, çekici olmayan, şişman bir kadın olarak tarif etmiştir. Jung’a göre cinsellik, insan motivasyonunda küçük bir role sahiptir. Jung ve Freud arasındaki bir diğer farklılık, insanın kişiliğini etkileyen güçlerin yönüyle ilgilidir. Freud insanları çocukluk yaşantılarının, kurbanı olarak görürken, Jung, insanların şekillenmelerinin sağlayıcısının geçmişleri, geleceğe yönelik hedef ve ümitlerinin olduğunu söylemiştir. Davranışlar çocukluktan itibaren, tüm yaşam süresi boyunca değişime uğrar. Bir diğer fark ise; Jung, bilinçaltına fazla vurgu yapmamıştır. Bilinçaltına yeni bir boyut eklemiştir. Bu da bir tür olarak insanların hayvan atalarının kalıtsal deneyimleri (kollektif bilinçaltı) olmuştur. Jung, psike terimini üç seviyede oluştuğu söylenen zihinle ilgili kullanmıştır. Bunlar, bilinç, kişisel bilinçaltı ve kollektif bilinçaltıdır. Bilinç, algıları ve anıları kapsar. Çevremize adapte olabilmemizi mümkün kılan gerçeklikle bağlantı kurmanın bir yoludur. Bilincin merkezinde ego vardır. Bilinci, bilinçaltının yanında ikincil öneme sahip bir unsur olarak görmektedir. Bilincin görünen yanından çok, gizli kalmış görünmeyen yanlarına dikkat çeker. Jung’a göre iki bilinçaltı seviyesi bulunmaktadır. Bunlar, kişisel bilinçaltı ve kollektif bilinçaltıdır. Kişisel bilinçaltı, bilincin hemen altındadır ve bireye aittir. Kişisel bilinçaltı, anılardan, arzulardan, dürtülerden, silik algılardan ve unutulmuş deneyimlerden oluşur. Bu bilinçaltı seviyesi çok derin değildir. Çünkü bilinçaltındaki olaylar kolaylıkla bilinç seviyesine getirilir. Kişisel bilinçaltındaki deneyimler, gruplaşarak, kompleksleri oluştururlar. Kompleksler, zihin, güç ve aşağılık hissi gibi düşüncelerle meşgul olmasıyla tanımlanan ortak ana konularla, duygu, anı ve isteklerin kalıplarıdır. Kişisel bilinçaltının altında kollektif bilinçaltı vardır. Kollektif bilinçaltı, birey tarafından bilinmeyen geçmişteki hayvan atalarının da dahil olduğu tüm nesillerin deneyimlerini kapsar. Kişiliğin temelini şekillendirir ve genel evrimsel deneyimlerden oluşur. Kişilikteki en etkili güçtür. Çünkü şimdiki davranışlarımızın hepsini yönlendirir. Jung’a göre tüm insanlar da kollektif bilinç ortaktır.
Devamını oku “Analitik Psikoloji – Jung -Adler” →