Aynı Fikri Kim Fısıldıyor? İnternette Kolektif Bilinçdışının Algoritmaları

Birbirini hiç tanımayan iki insanın, dünyanın farklı köşelerinde aynı probleme neredeyse aynı çözümü üretmesi tuhaf görünür. Biri İstanbul’da bir yazılım geliştirir, diğeri Helsinki’de benzer bir sistemi açık kaynak olarak yayımlar. Aralarında mesaj yoktur, ortak arkadaş yoktur, hatta aynı dili bile konuşmazlar. Yine de kodlarının mantığı şaşırtıcı ölçüde benzerdir. Peki bu paralellik basit bir tesadüf müdür, ortak insan doğasının sonucu mu, yoksa Carl Gustav Jung’un kolektif bilinçdışı dediği derin yapının dijital çağdaki yeni görünümü mü?

Jung’a göre insan zihni yalnızca kişisel anılardan oluşmaz. Bilincimizin altında, insanlığın ortak deneyimlerinden süzülmüş arketipsel örüntüler bulunur. Kahraman, gölge, anne, yolculuk ve yeniden doğuş gibi motiflerin birbirinden uzak kültürlerde ortaya çıkması bu ortak zemine işaret eder. Bugün aynı düşünceyi teknolojiye uyarlarsak, arketiplerin yalnızca masallarda değil, problem çözme biçimlerimizde de çalışabileceğini düşünebiliriz. Belki de böl ve yönet, geri bildirim al, hatayı ayıkla ve yeniden dene gibi algoritmik ilkeler modern çağın bilişsel arketipleridir.

Zihinler mi benziyor, sorunlar mı?

Burada mistik açıklamalara hemen koşmak gerekmiyor. Benzer sorunlar, olası çözümlerin uzayını daraltır. Bir köprü yapacaksanız yerçekimini ikna edemezsiniz; bir topluluğu yönetecekseniz güven, koordinasyon ve kaynak paylaşımıyla uğraşmak zorundasınızdır. Doğanın ve toplumsal hayatın kısıtları, bağımsız zihinleri benzer yöntemlere yöneltebilir. Kuşlarla uçakların kanatları aynı kökenden gelmez, fakat aynı fiziksel probleme cevap verir. Buna yakınsak evrim denir. Fikirler de yakınsak biçimde evrilebilir.

Dağıtık topluluklar bu olguyu hızlandıran dev laboratuvarlardır. Açık kaynak projeleri, çevrim içi forumlar, yurttaş bilimi ağları ve gönüllü çeviri grupları merkezi bir beyin olmadan düzen üretebilir. Her katılımcı yalnızca küçük bir parçayı görür; fakat katkılar birleştiğinde bütün, tek bir kişinin tasarlayamayacağı kadar karmaşık hâle gelir. Karınca kolonilerinde yol planlayan bir başmühendis bulunmadığı gibi, internet topluluklarında da her çözümün arkasında görünür bir mimar yoktur. Düzen bazen emirden değil, etkileşimden doğar.

Bu noktada kolektif bilinçdışını görünmez bir bulut sunucu gibi düşünmek baştan çıkarıcıdır: İnsanlık oraya bağlanır ve hazır fikirleri indirir. Fakat daha güçlü yorum, onun bir içerik deposu değil, ortak eğilimler bütünü olduğudur. Aynı bedensel sınırlara, benzer duygulara, örüntü arayan beyinlere ve karşılaştırılabilir toplumsal ihtiyaçlara sahibiz. Dolayısıyla aynı çözümü indirmiyor olabiliriz; aynı zihinsel mimari üzerinde benzer programları çalıştırıyor olabiliriz.

Algoritmanın gölgesi

Yine de benzerlik her zaman bilgelik üretmez. Dağıtık topluluklar etkili çözümler kadar ortak yanılgılar da geliştirebilir. Söylentiler, komplo teorileri ve dijital linçler de merkezi bir yönetici olmadan yayılır. Jung’un gölge arketipi burada önem kazanır: Topluluk, kabul etmek istemediği korkuları dışarıya yansıtarak sahte bir birlik kurabilir. Bir algoritmanın çok kişi tarafından tekrarlanması onun doğru, adil veya insani olduğu anlamına gelmez.

Bu nedenle kolektif üretimin değeri, yalnızca sonuçta değil, düzeltme mekanizmasında aranmalıdır. İyi dağıtık sistemler itiraza alan açar, hataları görünür kılar, farklı çözümleri karşılaştırır ve gücü tek noktada biriktirmez. Bilimsel yöntem de özünde böyle bir toplumsal algoritmadır: Varsay, dene, eleştir, tekrarla. Hiç kimse bütünü tek başına bilmez; fakat herkes denetlenebilir bir parça ekleyebilir.

Belki insanlığın en şaşırtıcı özelliği aynı fikirleri düşünmesi değil, düşüncelerini birbirinin hatalarını düzeltecek biçimde bağlayabilmesidir. Kolektif bilinçdışı bize ortak soruları verir; kültür farklı cevaplar üretir; dağıtık topluluklar ise bu cevapları çalışan prototiplere dönüştürür. Böyle bakınca ağın içinde dolaşan şey gizemli bir tek zihin değil, sayısız zihnin kesişiminden doğan geçici bir zekâdır. Kimse onu bütünüyle yönetmez. Yine de hepimiz, her paylaşım ve her itirazla, onun koduna küçük bir satır ekleriz.

Birlikte Yaratımın Doğası

Birlikte yaratımın gücü yazısını önce okumanız önerilir.

Kryon bilgilerinde bölünmüş bütünlüğümüzün(ruh grubu demek isteyenler olabilir) diğer parçaları üç başlık altında toplanır:

  1.  Bütünlüğümüzden ayrılan en büyük parçaya “Yüksek Benlik” ismi veriyoruz, ki bu bölüm aslında DNA’mızın 6.tabakasını oluşturmaktadır. Lemuryan bilgilerde bu parçamız, Bilincimizin KANE bölümüdür, tanrısal parçamız olan Aumakua burada ikamet eder. Sevgi,şefkat, merhamet ve anlayışın merkezidir. İnsan, bilincinin bu yönüyle bilmeden veya bilerek metotlu bir biçimde ilişki kurabilir.(yöntemler konusunda bir çok öğretide yer bulur. Urban shamanın da ileri aşamalarında bu yöntemlere önemli oranda yer veriliyor). Bütünlüğümüz bu ilk ve en büyük bölümü, şu an bu yazının bulmaya çalıştığı cevabın dışında kalıyor çünkü zaten DNA’mızda kendine ait bir 6. katmanı işgal ediyor. (yine de lütfen bu sayıları lineer düşünmemeye çalışalım, her şey şimdi ve burada iç içe kuantumsal bir dans, bir vecd halinde tecelli etmekte)

Bütünlüğümüzün -bölünmüş- ikincisi, insanların çağlardan beri Melekler ve rehberler dediği kısımdır. İnsanın içinde olanı, dışsallaştırarak; tanımaya yararlanmaya çalıştığı her mekanizmada olduğu gibi, burada da rehber ve meleklerimizin kendi ruh bütünlüğümüze dahil olduğunu bilmek bir çok kişiye şaşırtıcı ve hatta hayal kırıklığı şeklinde yansıyabilir. Siz ile siz kavramı insana yabancıdır; çünkü bu kavram tekil değildir ve sizin olduğunuzu düşündüğünüz kimliğin mantığına uymaz. Bu bölümde söylenebilecek önemli husus, melek ve rehberlerimizin, uyanık bilincimizle bir aydınlanma anı geçirdiğimizde ortadan bir süre kaybolduklarını, sanki bizi yalnız bıraktıklarını hissediyor oluşumuzdur. Çünkü bu tür uyanmalar DNA’mızın kendimizle ve çevremizdeki dünyayla gerçek bir değişimi temsil eder. Bir insan, bu tür bir DNA değişimini yaptığında, rehberler geri çekilirler, buna zorunlular; çünkü insan aslında onların titreşimini değiştirmektedir. Onların DNA’ları değişmektedir! Böylece eski şeyleri çekip gittiği her şeyin daha berrak biçimde göründüğü tedirgin edici bir dönem yaşanır. Bu yeniden ayarlanma döneminde kendini yalnız hissetmek, sevilen tarafından terk edilmişlik hissetmek son derece doğaldır. Bu sadece kendi DNA’mızın yeni bir titreşime, yeni bir randımana alışmakta olmasıdır. Denge sağlandığında rehberler geri döner, sanki onlar yeni rehberlermiş gibi hissedilir çünkü onlar şimdi eskisinden çok daha iyi iletişim kurabilirler. Gezgin şamanın yolunda “ilişki kurmak” varoluşumuzun temelidir. İlk adımdır bu ve tüm süreç bu ilişkinin derinleşmesi ve sağaltılmasıdır aslında.

Devamını oku “Birlikte Yaratımın Doğası” →

Nasa’nın Haberi üzerine

http://www.mynet.com/haber/dunya/nasadan-beklenen-aciklama-geldi-1933838-1

Doğal olarak içimde şefkatli bir his belirdi 🙂 İnsan her gün ikiziyle karşılaşmıyor, daha da tuhafı geçtiğimiz hafta boyunca, yazdığım kitaptaki ikizlik olasılığı üzerine sancılanmış olmam! Daha daha tuhafı bu soruna çare bulduğum dünkü uykusuz geceden rahatlamış bir sabaha uyanmış olmam :))))
Neyse eşzamanlılık prensibini artık öyle benimsedim ki, bu şaşırma efektlerim aslında sevinç belirtmekten öte bir şey değil. Ve işe bakın ki Fringe’in tekrarlarının da ikiz evrenlerdeki ikiz Olivia’ların birbirine karışma durumu vardı dünkü bölümde. Yeterince ikiz kelimesi kullandım galiba, burada keseyim.
Son sözün ne Sibel?
1400 ışık yılı vız gelir bize 🙂 her şey şimdi ve burada.
Kozmik kafese selamlar

Bağlantı Kuruldu!

Kitap ilerliyor. Zaten beni şok eden bir başlangıç yaptı ve ne olacak giderek meraktayım üstelik öyle eş-zamanlılıklar var ki akıl alacak gibi değil. Tam oturup bi bölüm yazıyorum, aşağı yukarı bin kelime kadar, yorulup bırakıyorum ve elime aldığım ilk şey, ilk konuşma ya da tv de herhangi bir programın ilk sahneleri nerdeyse benim yazdığım şeyler! Aman tanrım diyorum, ben bunu niye yazıyorum ki, oturup rahat rahat izleyeyim daha iyi. Nerdeyse yazmaktan vazgeçecek gibi oluyorum (duygu olarak, yoksa karar süreçlerim duygularıma bağlı değildir), sonra eşzamanlılığın doğasına yöneliyorum ve kahkaha atıyorum tabi, deli miyim neyim! Eskiden de olurdu böyle şeyler ama bunun için yıllar geçmesi gerekebilirdi… Tuhaf zamanlar bunlar…

Sen yazdığın için mi oluyor yoksa olacağını sezdiğin için mi yazdın fark etmez diyor Serge hocamız, olan şudur; bağlantı kuruldu!

Düşünmek, söylemek, yazmak, oynamak; yaratıcı imgelemin dört atlısı 🙂 ilk üçü kutuplandırır, dördüncüsü nötürler! Sen sağ ben selamet

*

Sorumlulugu % 100 almak; çok boyutlu bir işlemdir. sizin zaten sorumlulugu %100 alan bir bilinc bolümünüz var, biz onun adina hawaii’ce KANE diyoruz. Simdi sizin bu sorumlulugu almaniz demek LONOnuzun bu tarihi karari vermesidir ve fakat komiktir de bir yandan; cunku bu, şu an oldugunuz kisinin etki alanindan cikmaniz demektir, siz bi kere o rolden cikinca cevrede bi sürü eski rolunuzden insan gormeye baslarsiniz, acaip bilimkurgu bir haldir bu! Ve tabi o gördugunuz eski rollerinizi kullanmakta olan insanlara derin bir şefkat duymaniz da normaldir. 🙂

*

Hawaii bilgisinde tüm zamanlar aynı anda yaratılmıştır, sadece sonsuz bir şimdi vardır. Bu sebeple karma, reenkarnasyon gibi zamanın lineerliğini gerektiren inançlar -batıda bilindiği şekliyle- burada bulunmaz. Şimdi gücün bulunduğu yerdir, farkında olabildiğiniz her şeyi isteğinize göre düzenleyebilirsiniz. Aloha

Huna bilgisinde geçmişten gelen karma yükleri yoktur, iç rüyamızı oluşturan inançlar ve tavırlarımızdan oluşan milyonlarca minör enerji kalıbımız var ve bunlar gömülü sistemler mantığı ile sonsuza kadar çalışmak üzere (KU’muzun muhtelif bölümlerinde depolanmaktadır) programlanmış, şimdi bunlarda bir değişiklik yapılmadığında senin yani bilincinin bütün bu programcıklara onayın olduğu varsayılıyor. isterse dinozorlardan isterse marstan gelsin ve istersen sadece hayal kurmuş ol aralarında fark gözetmiyor, zaman ve özne bilmiyor, hepsi şu anda tıkır tıkır çalışıyor   Dolayısı ile bizde reenkarnasyon tam şu anda mevcuttur, hepimiz birbirimizin atıl yönlerini kullanan enkarnasyonlarıyız. Çok boyutluluğun vizyonunu yaşayanlar için izah gerekmez ancak bu olgunun yaşamayanların güncel kullanımına girmesi ancak çok keskin bir karar vermelerini ve sonra da makul bir süre bunu dikkatleriyle beslemelerini gerektirir.

Eşzamanlılık üzerine

Eszamasal olaylar gûncel yasamin içinde ya fark edilmezler, yada rastlanti olarak geçistirilirler.Yasanan bir olay, verdigimiz bir karar çogu zaman dev bir olaylar zincirini olusturup, bir çok insanin yasamini etkileyebilir.iste Eszamansal Olaylar…

Not. Konuyu Laniakea romanı içinde etraflıca bulup değerlendirebilirsiniz, tıklayınız.

Ünlü Oscar ödüllü aktör Alec Guiness çok dakik olmasiyla taniniyordu. Normalde çalar saatinin çalmasindan birkaç dakika önce uyaniyordu. Çalistigi ve Londra’da kaldigi pazar günlerinde sabah 8:00’deki ayinde olabilmek için saat 7.20’de kalkiyordu, ayinden sonra da saat 9:50’de oturdugu yer olan Petersfieid’e giden trene yetisiyordu. Nasil olduysa oldu, bir pazar günü uyanamadi. Karanlikta odadaki saati 7.20 olarak gördü ve alelacele giyindikten sonra westminister Kathedrali’ne yetisti. Ayin basladiginda oradaki insan toplulugunun normalden fazla oldugunu fark etti. Vaazin ortasinda saatine bakinca saat 8:00 yerine 9:00 ayininde bulundugunu fark etti, bu nedenle de 9:50 treni yerine 10:50’deki trenle gitmeye karar verdi. Istasyona geldiginde, treninin geciktigini gördü. Normalde gittigi tren Londra’nin biraz disinda raydan çikinca ön vagon devrilmis ve kimseye ciddi bir sey olmamasina ragmen vagondaki yolcular hafif yaralanmisti ve Guiness trende ön vagonda oturmayi seviyordu. Arastirmaci Arthur Koestler, aktörün sadece bir saat yirmi dakika geç kalmadigim, ayni zamanda da saati de yanlis gördügünü belirtmekte. Eger bu böyle olmasaydi, belki ayine gitmemeye karar verebililir ve 9:50’deki kaza yapan trene yetisebilirdi.

iste bu olay Eszamanlilik Olaylari için iyi bir örnektir. Böyle bir olaya nasil tepki verdigimiz bizde biraktigi etkiye bagli. Beynimize her gün milyonlarca bilgi ulasiyor ve bunlarin çok fazla olmamasi için beynin hangilerini ayiracagina karar vermesi gerekiyor. Yani beyin gelen bilgileri ayikliyor ve bir kismim siliyor. Bu yok etme süreci içersinde kimbilir kaç tane Eszamansal Olay fazlalik diye atiliyor. Örnegin zihnin bir oyunu, bir dil sürçmesi veya bir bakis gibi.

Tekrarlara dikkat edin…

Günlük yasam akisi içinde Eszamansal Olaylar’in temel fonksiyonunu genelde fark etmeyiz. Kazalar ve rastlantilar olabilir diyerek, Eszamansal Olaylar’in hayatimiza olan kalkisim görmemezden geliriz. Olasilik yasalanna dayanarak, eninde sonunda olacak seyler olduguna dair kararlar veririz. Er ya da geç, bizi gittigimiz yolda durduracak bir sey olur. Bir rastlanti fazla mükemmeldir, bazi sartlar çok fazla olumludur veya bir bulusma beklenmediktir. Mantigimizla anladigimiz için degil, hislerimizle fark ettigimiz için içgüdüsel olarak böyle bir olayin neden oldugunu sasirarak düsünürüz. Bir an bile olsa bütün bedenimiz tepki gösterir ve sasiririz. Ama o an çok önemlidir ve siradisi, mantigimizla açiklanilamayacak bir olayin tanigi oldugumuzu anlariz. Bir tehlikeye karsi uyarilmak veya müstakbel kurbanlari korumak, Eszamansal Olaylar için en çok örnek olarak gösterilirler. Bu olaylar bize koruyucu melegimizin oldugunu hatirlatir veya su düsünceyi uyandirir:

“Tanrinin lütfü sayesinde buradayiz” Felaketten kil payi kurtuldugumuzun farkina varinca dilimiz tutulur.

Dr. Jean Skinoda Bölen söyle yaziyor; “Bir kadinin oglu, latince dersinde bir saka yapmak istemis. Bu nedenle annesinden onunla birlikte silah dükkanina gelip, orada birkaç sahte fisek satin almasi için imza atmasini rica etmis. Eve gelirken yanan bir arabanin yanindan geçmisler, kaza daha henüz olmus. O gün ögleden sonra evdeki kahve makinasi ocagin üstünde yanmaya baslamis ve söndürmeye çalismalarina ragmen ates, hafif de olsa yanmaya devam etmis. Daha sonra kadin televizyonda yanginla ilgili bir film seyredip, sürekli ates ve yangin tekrarlanmasinda bir anlam oldugunu düsünerek yatmis. Geceyarisi uyandiginda, bu yanginlarin ogl nu n planiyla bir ilgisi olduguna inanmis. Oglunu mantikli bir açiklama yapamamasina ragmen, planindan vazgeçmesi için ikna etmis. Latince dersi sürerken sinifin disinda inanilmaz bir patlama sesi duyulmus. iki çocuk fiseklerle oynarken, bir tanesi patlayip, çocuklardan biri elinden ciddi olarak yaralanmis.”

Eszamansal Olaylar’in babasi taninmis psikiyatr Cari Gustav Jung’tur (solda) ve kendi yasadigi olaylar da çarpicidir. Üstadi Freud’u (sagda) Viyana’da ziyaret ettiginde çok ilginç, Freud’u saskinliga düsüren bir olay olusmustu.

Jung ve Frenci Eszamanlilikla…

Eszamansal Olaylar’in babasi taninmis psikiyatr Cari Gustav Jung’tur ve kendi yasadigi olaylar da çarpicidir. Üstadi Freud’u Viyana’da ziyaret ettiginde çok ilginç bir olay olusmustu. Öngörü ve Parapsikoloji hakkinda heyecanli bir tartisma içindeydiler. “Materialist ön yargisi” yüzünden Freud bu fikri saçma diyerek reddediyordu. Jung daha sonrasini kendi anlattv yor; “Freud konusurken bana çok ga’? rip bir sey oldu. Sanki gögsümün hemen alti demirmis gibi geldi ve kizgin bir ates gibi yaniyordu. O an yanimizda duran kitapliktan o kadar yüksek bir patlama sesi geldi ki, ikimiz de üstümüze bir sey düsecegi korkusuyla ayaga firladik. Freud’a, iste dedim, tam bir dis güç fenomenin örnegi. O da, bu saçmaliktan baska bir sey degil, diye cevap verdi. Ben, Öyle degil Bay Profesör, hatalisiniz, hakli oldugu mu ispatlamak için simdi yeniden öyle bir patlama sesi duyulacagini iddia ediyorum, dedim. Bu laflari söyler söylemez kitaplikta bir daha ayni olay tekrarlandi. Bugüne kadar, hala nasil bu kadar emin olmami ne sagladi bilmiyorum. Freud sadece saskin bir ifadeyle bana bakiyordu. Ne o anda ne de daha sonra o olayi bir daha onunla tartismadik.”

Altin böcek

Bir baska olay, Jung’un çok zor bir hastayi tedavi ettigi sirada yasandi. Jung’a göre hasta, iyi egitilmisti ve mükemmel bir mantigi vardi. Ayni zamanda da düsünceleri kusursuzdu, gerçekçi savunumlan vardi. ikisi bir gün tedavi nedeniyle beraberdiler, hasta adam rüyasinda altin bir takinin eline verildigini anlatirken, birden bir sey cama vurdu. Disarida cama vuran bir böcek görülüyordu. Jung cami açti ve “Ziynet Böcegi” adi verilen böcegi yakaladi. Hastasina böcegi vererek; “Buyrun, takiniz burada.” dedi. Bu olay hastanin entelektüel direnmesini kirdi ve tedaviye devam edilebildi.

Eszamansal Olaylar’da hayvanlar önemli bir rol oynarlar ve ilginç örnekleri olustururlar. Jung’un inanci onlarin “Siradisi, uzaysal yönelmelerinin” zaman ve yer arasindaki ruhi bagliligi göstermekte oldugu dogrultusundadir. Bu söyle de açiklanabilir:

Hayvanlarin dogada bulunduklari yere olan derin baglari, yasamlarinin mevsimsel olaylarla eszamanli olmasi ve çevredeki degisimlere karsi olan duyarliliklari, evrende fiziksel ve ruhsal bir iliskileri oldugunu kanitlamaktadir. Bir hastasmin hanimi Jung’a annesinin ve anneannesinin ölümünde, ölüm odasinin penceresi önünde bir sürü kusun toplandigimni anlatmisti. Kadinin kocasinin tedavisi bitmek üzereyken, Jung adamda kalp krizine benzer belirtiler fark ederek bir uzmana gönderdi ama kalp doktoru onun saglik açisindan hiçbir sorunu olmadigim belirterek geri yolladi. Jung’un hastasi eve giderken birden sokakta yigilip kaldi. Ölümcül durumda götürülürken, esi panik halindeydi çünkü kocasi doktora gittikten sonra bir sürü kus evlerinin tepesine konmustu. Dogal olarak kadin akrabalarinin ölümünde olan benzer olaylari hatirlamisti.

Seytan yüzleri ve kokarca

Dr. Bolen’in bizzat bulundugu bir ortamda bir hayvan çok önemli bir rol oynadi. Davetlilerden biri, çogu zaman gözlerini kapatinca seytana benzer yüzler gördügünü anlatti, içgüdüsel bir tepkiyle gördügü seylerden kaçabilmek için gözlerini hemen açiyordu. Tartisma bu yönde yapiliyordu, acaba bu bir red miydi? Psikolojik açidan yanlis mi yapiliyordu? Tartismanin ortasinda herkes bir hayvan pençesinin tirmik sesini duydu. Dönüp baktiklarinda cam kapinin arkasinda bir kokarca gördüler. Normalde kokarcalar insanlardan kaçarlar, burada ise içeri girmek için ugrasan bir kokarca vardi. Dr. Bolen’in kocasi sonradan kokarcanin, kadinin sorununa bir cevap oldugunu belirtti; “içeri girmeye çalisan kokarca hayalinizdeki seytan yüzleri gibidir. Kapiyi açmak büyük aptallik olur. çünkü kokarcayi içeri alirsak, bütün odayi kokutacaktir ve mecazen negatif enerjili seytan yüzleri de içeri alinirsa aynisi insanin iç dünyasinda olacaktir. Yani bilinçalti kokusup, bozulacaktir” iyi de, tam bu konu tartisilirken, kokarca orada ne aramaktaydi? iste Eszamansal Olay buydu.

Bir eszamansal olayi yorumlamak, onu yasamaktan çok daha önemli. Semboller dogal olarak biçimlendirilebilir veya sekilendirilebilir, onlari anlamak ve daha sonra psikolojik esanlamina sokmak güç bir olay. Siyah bir kedinin yolumuzdan geçmesi ve on üç sayisinin ugursuz olmasinin disinda sembollerin ince dilinden hiçbir sey anlamiyoruz. Batil inançlanmizin ara sira bazi olaylar nedeniyle gerçeklesmesi bizi tatmin etmek için yeterli. Eszamanliligin sembol lisani, rüyalarda oldugu gibi, çok daha kompleks ve karmasik. Eszamansal olaylar bizi bilinçalti tabaninda ilgilendirdigi için hangi duygusal sartlar altinda olustugunun farkina varmamiz lazim, çünkü olay genelde ya bizi üzen bir olaydir ya da yasadigimiz bir seyin yorumlanmasidir veya resmidir. Bazen olayin anlami kokarcada gördügümüz gibi ortadadir ama bazen de anlami belirsizdir, örnegin Jung’un arkadasi yazar Laurens Van der Post’un hikayesinde oldugu gibi; “Jung’un hayat hikayesi hakkinda bir film yapiyordum. Son günde yapacagimiz çekim Jung’un eski evinde yapilacakti. Bütün sabah ve gün boyunca çalistik ve bütün bu zaman içersinde içimizde Jung’un bize yakin olduguna dair anlatilamayacak bir his vardi. Çok kuru ve sicak bir ögleden sonrasiydi, bazi dis çekimleri yapabilmek için Zürih’in en eski bölümüne gittik. Planimiz son çekim için aksama dogru yine Jung’un evine dönmekti. Zürih’den Kustnach’a giderken masmavi olan gökyüzü karardi ve aniden gök gürlemeye ve simsekler çakmaya basladi. Kastnach’a gelene kadar gök gürlemesi artmis, simsekler fazlalasmisti ve sakir sakir yagmur yagiyordu. Tam karneraya dönüp Jung’un ölümü hakkinda ve bir yildirimin geçmiste evin önünde bulunan onun en sevdigi agaca çarptigini anlatacagim anda simsek bahçede çaktik Ayni agaca yine yildirim düsmüstür gök gürlemesi o kadar yüksekti ki ürktüm ve bu ürkme, görünür bir sekilde filmde yer aldi.”

Jung ölümünü haber veriyor…

Bay Van der Post bu deneyimin Jung’un ruhsal olarak yasamasina ait bir kanit oldugu düsüncesinde. Yasamin, zaman ve mekan ikilemi içinde sadece sekil degistirdigini varsay1 makta. Yorumu daha çok ruhsal vei| felsefi. Gök gürlemesine karsi gösterdigi tepkiyi ve o anin içinde yarattigi derin etkiyi anlayabilmek için, Bn, Post’un yillar önce yelken yapmak amaçiyla gittigi Afrika’da yasadigi bir olaya dönmemiz gerekiyor. “Uykusuz gecelerden sonra yorgun bir vaziyette kamaramda yalnizdim. Birdenbire kendimi karanlik bir vadinin içinde çiglarin düstügü suyla ve karla kapli daglarin arasinda buldum. Yakin bir felaketi hissediyordum ve sesimi yükselttigim an çiglarin üstüme yikilacagini biliyordum. Birden vadinin sonundaki dagin dorugunda, günes isigi içerisinde Jung ortaya çikti, birkaç hafta önce evimin kapisinda gördügüm gibi orada duruyordu. Elini sallayarak “görüsürüz” diye bagirdi ve sonra dagin yüksek tarafinda kayboldu. O anda uyandim, yorgunluktan dalip gitmistim, her sey bir rüyaydi ama çok etkiliydi. Ertesi sabah günesin dogmasiyla birlikte kalktim, kabinin perdelerim’ kenara çekmistim. Disarda günesten kanatlari parlayan tek bir marti vardi, böyle bir seyi daha Önceki hiçbir gezimde görmemistim. Penceremin yanindan geçerken kafasini çevirdi ve dogrudan bana bakti. Birkaç dakika sonra ise, gemi garsonu bir tepsi üstünde meyve ve çayin yani sira geminin telsiz haberlerini getirdi. Bülteni okuyunca, Jung’un geçen ögleden sonra öldügüne dair yapilan açiklamayi gördüm. Vakti, uzakligi ve toleransi düsünerek, Jung’un ölümünün tam rüyama denk geldigini saptadim. Evet, dogruydu, Jung’u öldügü anda rüyamda görmüstüm ya da rüya benzeri bir yerde…”

Kuskusuz o anin anisi ve duygulari Bn. Post’un yillar sonra Jung’un Bollingen’de olan evindeki çekim gününde hissettiklerinin temeliydi ve gök gürlemesi süphesiz Jung’un kendisine yakin oldugu duygusunun kanitiydi. Post’un anisi ve Jung’un varligim hissetmesi gök gürlemesini normal doga fenomeni olmaktan çikardi. Ama digerleri için bu sadece dogal bir olaydi. Biz bilgimize uyan olaylari görürüz. Dünyayi bize dogrudan ait olmayan, rastlantisal olarak ortaya çikan bilgilerin birikimi olarak görürsek, biz düsüncelerimizde bölünür ve herkesi kapsayan yasamsal bütünden kendimizi dislanmis hissederiz. Eger bilgimiz dünya ve kendimiz hakkinda bildigimiz sembollerin tüm içerigini kapsasaydi, sonsuz olurduk. Lauren Van der durumu, onun bir basit gök gürlemesiyle Jung’un ruhuna ve yasamin degiskenligine dogrudan bakmasini sagladi. Ama bütün Eszamansal Olaylar bu kadar dramatik ve sonuçlari bu kadar derin degildir. Sik sik Eszamansal Olaylarla karsilasan insanlarin ortak noktasi yasamin onlara sürpriz yapmasina izin vermeleridir. Kozmik Sakaci olaylarinda oldugu gibi…

Mesaj, ne anlatmak istiyor?

Bizim dünyamizda her an yogun ve yorgunuz, bu nedenle garip raslantilari önemsiz ama nadir olaylar olarak geçistiririz. Böyle davranarak, bizim için önemli olan birçok olayi gözden kaçirabiliriz. Ya da garip bir olay bizi korkutarak yasamimizin tamamen degismesini saglar. Asagidaki olay çalisan bir kadinin basindan geçmistir;

“Bir sanatçi olarak yasama baslamistim, ama maddi durumumu güvenceye almak için psikoterapist oldum. Basarili kariyerimi çocuk istegi yüzünden birakip sonradan sanata dönmeyi istiyordum. Ama her ne kadar bu degisikligi istediysem de maddi açidan bagimli olmam bunu gerçeklestirmeme engel oldu. Aylarca tereddüt içinde kaldim. Bir gün bir sempozyumu beklerken, birkaç yil önce çocuk sahibi olabilmek için isini birakan bir meslektasima rastladim. Çocugu okula baslamis ve kendisi de psikoterapist ve ögretmenlik görevine geri dönmüstü. Benim için bu karsilasma esrarengiz bir anlam tasiyordu, içgüdüsel olarak, bütün olmak istedigim seyin sembolüne rastladigimin farkina vardim. Etki o kadar büyüktü ki, hemen orada karar verdim ve daha sonra planlarimi gerçeklestirmeye basladim.”

Jean Bolen’e göre, böyle bir karsilasma, mesajin içerigini olayda saklayarak kadere evet dedirten bir duygu uyandirir. Hiç kimse tek bir olaydan anlam çikaramaz ya da hiçbir sembolün yorumu yoktur. Zit durumda olan bir baska kadin, ise dönüp dönmemeyi düsünürken, isine ve ögretmenlige geri dönen anneyi görünce kendi isteklerinin onaylanmis oldugunu görür. “Mesaj” sadece sembolde degil ona verdigimiz cevapta da bulunur. Büyük ölçüde mesajin düzeyi ve anlami için dogrudan sorumluyuz. Yasami degistiren geyik insana, yasamin temel degisiklikleri eszamanliligi baslatiyormus gibi görünüyor. Edebiyat ve Kelt Mitolojisi profesörü olan Laurie, ögretmenligi birakip hemsire ve ebe olarak bir kariyer yapmayi düsünmektedir. Bunun sifirdan yasama yine baslamak oldugunu bilmesine ragmen yasaminin yeni bir bölümünün baslamasi ona büyük bir heyecan vermektedir.

Bir gece, disi bir geyigin önemli bir rol oynadigi bir Gal efsanesi üzerine konferans verdikten sonra, eve dönerken yol kenannda bir geyik görür. Hayvanin yarali oldugunu düsünerek arabayi durdurup, yavasça yaklasir. Hayvan, disi bir geyiktir, kadinin ona dogru uzattigi ele yaklasir ve ona bakar. Geyigin durumunun iyi oldugunu gördükten sonra Laurie arabasina döner. Ama geyik onu evine kadar takip eder ve Laurie’ye uzun gelen bir süreden sonra bahçe parmakliginin üstünden atlayip gecenin içinde kaybolur. Laurie o anda evin kapisma gelene kadar hemsirelik hayallerinden vazgeçecegine karar verir. Artik Kelt bölümünde doktora yapmasini gerekli görmektedir. Buna bir zamanlar baslamis ama çoluk çocuk sahibi olabilmek için vazgeçmistir. Mesaj gelmistir, bir yasam tümüyle degisecekken, geyik motifi içinde olaylar rayina oturtulur. Ama nasil ve kimin tarafindan? Sembollerin (özellikle bilinçalti semboller) insanlarin düsüncelerini daima zorlamistir. Belki de en yorucu olanlar Eszamansal sembollerdir. Bu nedenle hem durumun ayrintilarina, hem de bizim gösterdigimiz tepkiye önem vermemiz gerekir. Belli sartlar bizim içdünyamiza uyum sagliyorsa, iç güdüsel tepki göstermeye basliyorsak, soru disinda da bizden ne beklendigini biliyorsak o zaman Eszamansal bir seyin isbasinda oldugunu tahmin edebiliriz. Ve bu sayede evrensel bir drama katiliyoruz ve bu dramda da çok önemli bir rolümüz var, verdigimiz her karar, çogu zaman bizden baska birçok yasami etkilemektedir, hayal dahi edemeyecegimiz karmasik bir sistemle hepimiz sayisiz insanla bagimliyiz, etkiliyor ve etkileniyoruz. Bu da bize Farkindalik Gerekliligi ve Sorumlulugunu getiriyor. Farkindalik noktasina ulastigimizda, belki de artik kararlarimizi çok zor verebilecegiz, hatta sonuçlarini düsünmek bizleri belki de çok korkutacak.

Kimbilir, Eszamansal Olaylar’i anlamak için henüz hazir olmayabiliriz de, ya da evrenin sirrini ögrenmeyi daha hak etmedik. Çünkü, Eszamansal Olaylar’in ardinda basit rastlantinin çok ötesinde evrensel gerçegin ta kendisi yatiyor olabilir.

-alıntı kaynağı bilinmiyor-