Virüsler: Yaşamın Korsan Yazılımı mı, Evrimin Gizli Algoritması mı?

Virüsler doğanın en tuhaf şakalarından biridir: Kapıyı çalarlar ama ev sahibi değillerdir; nefes almazlar, yemek yemezler, metabolizmaları yoktur, hatta çoğu zaman kristal gibi hareketsiz durabilirler. Ama doğru hücreye temas ettiklerinde birdenbire sahne ışıkları yanar. Sanki uykuda bekleyen bir komut dosyası çalıştırılmıştır. Virüs, kendi başına canlı sayılmayacak kadar eksik; fakat canlı sistemlerin içine girdiğinde yaşamı yeniden yazacak kadar etkilidir.

Bu yüzden virüsleri anlamak için onları yalnızca mikroskobik düşmanlar olarak değil, biyolojik algoritmalar olarak da düşünebiliriz. Bir algoritma, belirli koşullar oluştuğunda belirli işlemleri sırasıyla yürüten talimatlar bütünüdür. Virüs de benzer şekilde çalışır: uygun hücreyi bul, yüzeye tutun, genetik materyali içeri sok, hücrenin üretim makinelerini ele geçir, kopyalarını üret, dışarı çık ve döngüyü tekrarla. Kulağa bir bilgisayar virüsü gibi geliyor, çünkü gerçekten de mantık aynıdır: sistemin kendi kaynaklarını, sistemin aleyhine kullanmak.

Canlı mı, değil mi? Yoksa soru mu yanlış?

Virüslerin canlı olup olmadığı tartışması, biyolojinin en felsefi sorularından biridir. Çünkü yaşamı nasıl tanımladığımıza bağlı olarak cevap değişir. Eğer yaşam; metabolizma, enerji üretimi, büyüme ve kendi kendine çoğalma ise virüsler canlı değildir. Eğer yaşam; bilgi taşıma, evrimleşme ve çoğalma stratejisi geliştirme ise virüsler yaşamın sınırında kamp kurmuş gizemli varlıklardır. Belki de virüsler bize şunu söylüyordur: Yaşam, sandığımız gibi bir nesne değil, bir süreçtir.

Virüsün özü genetik bilgidir: DNA ya da RNA biçiminde paketlenmiş bir komut dizisi. Bu komut dizisinin kendini çalıştıracak bir bedeni yoktur. İşte bu yüzden virüs, çıplak bir fikir gibidir; etkisiz görünür, ta ki bir zihne, yani burada bir hücreye girene kadar. Hücre ribozomları, enzimleri, enerji kaynakları ve zar sistemleriyle zaten çalışan dev bir fabrikadır. Virüs ise bu fabrikanın üretim planını değiştirir. Artık hücre, kendi proteinleri yerine viral proteinler üretir. Kendi düzenini sürdürmek yerine işgalcinin kopyalarını basar.

Bu noktada virüsleri küçük birer biyolojik hacker olarak görmek cazip hale gelir. Fakat dikkatli olalım: Virüslerin niyeti yoktur. Plan yapmazlar, kin tutmazlar, zafer sarhoşluğu yaşamazlar. Onlar amaçlı değil, seçilmiş yapılardır. Evrim, işe yarayan kopyalanma stratejilerini korumuş; işe yaramayanları sessizce tarihin çöplüğüne göndermiştir. Yani virüs akıllı değildir, ama akıllıymış gibi görünen sonuçlar üretir. Doğanın ürkütücü zarafeti de burada saklıdır.

Kod, konak ve kader

Bir bilgisayar programı donanım olmadan çalışamaz. Virüs de konak hücre olmadan çoğalamaz. Bu bağımlılık onu zayıf gösterir, fakat aynı zamanda olağanüstü verimli kılar. Kendi enerji sistemini taşımak yerine başkasınınkini kullanır. Kendi üretim hattını kurmak yerine hazır olanı ele geçirir. Minimalisttir; gereksiz hiçbir şey taşımaz. Bir anlamda virüs, biyolojinin “az kodla çok iş yapma” sanatıdır.

RNA virüsleri bu hikâyenin daha da hızlı oyuncularıdır. Kopyalanırken sık hata yaparlar; bu hatalar mutasyon yaratır. Mutasyonların çoğu başarısızdır, bazıları etkisizdir, çok azı ise virüse avantaj sağlar. Böylece virüs popülasyonları, devasa bir deneme-yanılma bulutu gibi davranır. Her enfeksiyon, mikroskobik ölçekte bir olasılık laboratuvarıdır. Evrim burada ağır ağır yürüyen bir kaplumbağa değil, klavyesi yanmış bir programcı gibi hızlı ve dağınıktır.

Yine de virüsleri yalnızca hastalıkla özdeşleştirmek eksik olur. Genetik tarihimizde virüslerin izleri vardır. İnsan genomunun önemli bir kısmı eski viral kalıntılar taşır. Bazı viral kökenli genler, memelilerde plasentanın gelişiminde rol oynamıştır. Yani bizi tehdit eden bu parçacıklar, aynı zamanda bizim biyolojik hikâyemize katkıda bulunmuştur. Düşman dediğimiz şey, bazen soy ağacımızın unutulmuş bir yazarıdır.

Virüsler bize sistemler hakkında da ders verir. Bir sistem ne kadar karmaşık ve üretkense, o kadar ele geçirilebilir yüzeye sahiptir. Hücreler, bağlantıları sayesinde yaşar; aynı bağlantılar onları savunmasız kılar. Toplumlar, ağlar, bilgisayarlar ve zihinler için de benzer bir ilke geçerlidir. Bilgi akışı güçtür, ama her akış bir sızıntı ihtimali taşır. Açıklık, hem yaratıcılığın hem istilanın kapısıdır.

Sonuçta virüsler yaşamın kenarında duran karanlık elçiler gibidir. Bize canlılığın yalnızca nefes alan bedenlerden ibaret olmadığını, bilginin de neredeyse canlı gibi davranabileceğini gösterirler. Onlar ne tam ölüdür ne tam diri; ne makinedir ne organizma. Bir virüs, doğanın şu rahatsız edici cümlesidir: “Bazen var olmak için yaşamak gerekmez; doğru sisteme sızmak yeterlidir.”

Hücrelerin İçindeki Sessiz Bilgisayar: DNA Gerçekten Bir Turing Makinesi mi?

Bir hücrenin içine bakmak, minyatür bir fabrikanın kapısından içeri girmek gibidir; ama bu fabrika çekiçle değil, sembollerle çalışır. DNA dediğimiz çift sarmal, çoğu zaman romantik bir yaşam şifresi olarak anlatılır. Oysa daha serinkanlı bakarsak karşımızda dört harfli bir alfabe vardır: A, T, G ve C. Bu harfler sıralanır, okunur, kopyalanır, kesilir, onarılır, bazen de yanlış yazılır. Yani biyoloji, bir noktadan sonra kimya olmaktan çıkmaz; fakat kimyanın üstünde tuhaf bir bilgi işlem katmanı belirir.

Turing makinesi, teorik bilgisayar biliminin en yalın ama en güçlü hayaletidir. Sonsuz bir şerit, bu şerit üzerinde semboller, sembolleri okuyup yazan bir kafa ve hangi durumda ne yapılacağını söyleyen kurallar. Şimdi bu soyut makineyi hücreye yaklaştıralım. DNA şerit, enzimler okuma-yazma kafası, gen düzenleyici ağlar ise geçiş kuralları gibi davranır. Ribozomlar, RNA mesajlarını okuyarak aminoasit dizileri üretir; sanki biyolojik bir derleyici, nükleotid kodunu protein programlarına çevirir.

Elbette dikkatli olmak gerekir: DNA, masaüstünüzdeki işlemci gibi çalışmaz. Hücrede saat darbeleri yoktur, komutlar düzgün satırlar halinde ilerlemez, hatalar yalnızca çökme üretmez; bazen türlerin kaderini değiştirir. Turing makinesi kesinlik arar, biyoloji ise olasılıklarla dans eder. Bir genin ifade edilip edilmemesi, yalnızca dizisine değil; çevreye, epigenetik işaretlere, protein yoğunluklarına, hatta hücrenin geçmişine bağlıdır. Bu yüzden DNA için hesaplama demek, onu basit bir bilgisayara indirgemek değil, yaşamın bilgi işleme tarzını ciddiye almaktır.

Kod, Makine ve Gürültü

İnsan genetiğini hesaplama mekanizması olarak okumak, bedenin bir program olduğu fikrini kışkırtır. Ama burada program sabit değildir. Kendi kendini yamayan, bazı modüllerini susturan, bazılarını beklenmedik anlarda açan, gürültüden anlam çıkaran bir program düşünün. Gelişim biyolojisinde tek bir döllenmiş hücreden sinir, kas, deri ve kemik hücrelerinin doğması, aynı kodun farklı bağlamlarda farklı çıktılar üretmesidir. Bu, yazılım dünyasında aynı kaynak kodun farklı derleyiciler ve çalışma ortamları altında farklı davranmasına benzer; fakat çok daha ıslak, kırılgan ve yaratıcıdır.

Turing açısından sorulacak esas soru şudur: DNA evrensel bir hesaplama sistemi midir? Teorik olarak biyokimyasal reaksiyon ağlarının karmaşık hesaplamalar yapabildiğini biliyoruz. DNA bilgisayarları belirli problemleri moleküllerin paralel çalışmasıyla çözmeye çalışır. CRISPR gibi teknolojiler ise artık kodu yalnızca okumadığımızı, düzenlediğimizi gösterir. Burada bilimkurgu kapıya dayanır: Eğer genetik kod hesaplanabilir ve değiştirilebilir bir metinse, insan bedeni bir tür biyolojik yazılım platformu mudur? Cevap hem evet hem hayırdır. Evet, çünkü genetik bilgi sembolik, kopyalanabilir ve işlenebilir. Hayır, çünkü insan yalnızca genomundan ibaret değildir.

Bu ayrım hayati önemdedir. Genetik determinizm, yani bütün kaderimizin DNA harflerinde yazılı olduğu düşüncesi, cazip ama eksik bir masaldır. Genler olanak alanları açar; çevre, deneyim, beslenme, stres, kültür ve rastlantı bu alanlarda yollar çizer. Bir melodinin notaları DNA ise, performans organizmanın yaşamıdır. Aynı nota dizisi, başka bir piyanistin elinde başka bir ruh kazanabilir. Hücre de böyle çalışır: Okur, yorumlar, düzeltir, bazen doğaçlar.

DNA’yı Turing makinesi olarak düşünmek en çok şu nedenle değerlidir: Yaşamı mistik sislerden çıkarıp işlenebilir bilgi kavramıyla buluşturur. Fakat aynı zamanda bilgisayar metaforunun sınırlarını da gösterir. Canlılık, yalnızca hesaplama değil; enerji akışı, madde dönüşümü, hata toleransı, tarih ve bağlamdır. Hücrenin makinesi soğuk metalden değil, titreşen moleküllerden yapılmıştır. Bu makinenin çıktısı ise ekranda beliren bir sonuç değil; nefes alan, acıkan, seven, korkan, düşünen insandır. Belki de en kışkırtıcı fikir şudur: Bizler DNA tarafından yazılmış programlar değiliz; DNA ile birlikte sürekli yeniden çalışan, kendini yorumlayan ve bazen kendi koduna karşı bile sürprizler üreten canlı algoritmalarız.

Yaşamın Gizli Kuantum Motoru: Evrim Zar mı Atıyor, Dalga mı Sürüyor?

Canlılık uzun süre büyük, ıslak ve gürültülü bir makine gibi düşünüldü: moleküller çarpışır, genler kopyalanır, proteinler katlanır, doğal seçilim de işe yarayanları sahnede bırakır. Bu tablo hâlâ güçlüdür; fakat son yıllarda biyolojinin derinliklerinden ince bir fısıltı yükseliyor: Ya yaşam yalnızca kimyanın değil, kuantum mekaniğinin de ustaca kullanıldığı bir sanat olabilir mi?

Kuantum biyolojisi tam da bu sorunun peşinde koşar. Elektronların aynı anda birden fazla olasılığı yoklaması, parçacıkların engellerin içinden tünellemesi, uzak sistemlerin garip biçimde bağlantılı davranması gibi kuantum tuhaflıkları, acaba hücrelerin içinde gerçek iş görüyor mu? İlk bakışta bu fikir fazla cesur görünür. Çünkü kuantum etkileri genellikle çok soğuk, çok izole, çok hassas sistemlerde belirginleşir. Oysa hücre sıcaktır, sulu bir karmaşadır, moleküler bir pazar yeri gibidir. Kuantum narin bir keman solosuysa, hücre sanki davul zurnalı bir düğündür.

Fotosentez: Işığın Labirentte Yol Bulması

Yine de doğa bazen gürültüyü düşman değil, yardımcı yapar. Kuantum biyolojisinin en ünlü örneği fotosentezdir. Bitkiler, algler ve bazı bakteriler güneş ışığını yakalar; bu enerji, karmaşık moleküler antenler boyunca reaksiyon merkezine taşınır. Klasik bakışla enerji, moleküller arasında rastgele sıçrayan bir top gibi ilerler. Fakat bazı deneyler, enerjinin birden çok yolu aynı anda yoklayabildiğini, yani dalga benzeri bir kuantum uyumluluğun kısa süreli de olsa rol oynayabileceğini gösterdi.

Bu, bitkinin küçük bir kuantum bilgisayarı olduğu anlamına gelmez; manşetleri biraz sakinleştirelim. Ama enerji aktarımının şaşırtıcı verimliliği, kuantum etkilerinin biyolojik ortamda tamamen ezilmediğini düşündürür. Evrim, burada bir mühendis gibi davranmış olabilir: Kırılgan kuantum davranışını sonsuza kadar korumak yerine, tam gerektiği kadar, tam doğru yerde kullanmak.

Enzimler ve Tünelleme: Duvarın İçinden Geçen Kimya

Bir başka güçlü aday enzimlerdir. Enzimler kimyasal tepkimeleri hızlandıran moleküler ustalardır. Bazı tepkimelerde hidrojen gibi hafif parçacıkların klasik olarak aşmaları gereken enerji engelini kuantum tünelleme ile geçebildiğine dair ciddi kanıtlar vardır. Yani parçacık, kapıyı açacak enerjiyi bulmak yerine, duvarın içinden sızar. Biyoloji açısından bu yalnızca tuhaf değil, kullanışlıdır: Tepkime daha hızlı, daha seçici ve daha düşük maliyetli gerçekleşebilir.

Bu noktada dikkatli olmalıyız. Kuantum tünelleme, evrimi mistik bir hikâyeye dönüştürmez. Tam tersine, evrimin hammaddesinin fizik yasaları olduğunu hatırlatır. Doğal seçilim, kuantum mekaniğini icat etmedi; ama onun izin verdiği olasılıklar arasından işe yarayan moleküler düzenekleri seçmiş olabilir.

DNA, Mutasyon ve Evrimin Zarları

Peki kuantum mekaniği evrimin kalbine, yani mutasyona dokunuyor mu? DNA bazlarında protonların konum değiştirmesi, nadir eşleşme hatalarına yol açabilir. Bu süreçte tünellemenin rol oynayabileceği uzun süredir tartışılıyor. Eğer bazı mutasyonların mikroskobik kökeninde kuantum olayları varsa, bu evrimin kuantum tarafından yönetildiği anlamına gelmez. Daha doğru ifade şudur: Evrimin zarları, en dipte kuantum olasılıklarıyla oyulmuş olabilir.

Burada romantik bir uçuruma düşmek kolaydır. Kuantum kelimesi, popüler kültürde neredeyse her kapıyı açan büyülü bir anahtar gibi kullanılıyor. Bilinç, ruh, kader, şifa; hepsi bazen kuantum etiketli sis makinelerinin içinde sunuluyor. Oysa bilimde güzel olan sis değil, sisin içinden ölçülebilir bir siluet çıkarmaktır. Kuantum biyolojisi değerliyse, tam da bu yüzden değerlidir: Şiirsel olduğu için değil, test edilebilir olduğu için.

Yaşam Kuantum mu, Klasik mi?

En makul cevap ikisinin arasında bir yerde durur. Yaşam bütünüyle kuantum bir fenomen değildir; kalbin atışı, sinir iletimi, ekosistem dengesi çoğu zaman klasik modellerle gayet iyi açıklanır. Fakat her klasik tablonun altında kuantum boyası vardır. Soru, bu boyanın yalnızca zeminde mi kaldığı, yoksa bazı yerlerde resmin desenini gerçekten belirleyip belirlemediğidir.

Bugün elimizdeki kanıtlar, fotosentezde enerji aktarımı, enzimlerde tünelleme, kuşların manyetik alan algısı ve muhtemel DNA süreçleri gibi alanlarda kuantum etkilerinin biyolojik sonuçlar doğurabileceğini gösteriyor. Ancak alan hâlâ gençtir; heyecan kadar disipline de ihtiyaç duyar. Her parıltıyı kuantum sanmak, karanlıkta ateş böceğiyle yıldızı karıştırmaktır.

Yine de düşünce kışkırtıcıdır: Belki yaşam, evrenin en küçük ölçeklerdeki belirsizliğini bastırmak yerine, onu bir tür yaratıcı yakıta çevirmiştir. Evrim, kör bir saatçi değil de kör ama olağanüstü sabırlı bir deneyci gibidir. Elindeki fizik yasalarını yoklar, molekülleri dener, olasılıkları ezer, işe yarayanı tutar. Ve belki de biz, bu satırları okuyan bilinçli organizmalar, kuantum dalgalanmalarının milyarlarca yıllık biyolojik terbiyesinin yürüyen sonuçlarıyız.

Birlikte Yaratımın Doğası

Birlikte yaratımın gücü yazısını önce okumanız önerilir.

Kryon bilgilerinde bölünmüş bütünlüğümüzün(ruh grubu demek isteyenler olabilir) diğer parçaları üç başlık altında toplanır:

  1.  Bütünlüğümüzden ayrılan en büyük parçaya “Yüksek Benlik” ismi veriyoruz, ki bu bölüm aslında DNA’mızın 6.tabakasını oluşturmaktadır. Lemuryan bilgilerde bu parçamız, Bilincimizin KANE bölümüdür, tanrısal parçamız olan Aumakua burada ikamet eder. Sevgi,şefkat, merhamet ve anlayışın merkezidir. İnsan, bilincinin bu yönüyle bilmeden veya bilerek metotlu bir biçimde ilişki kurabilir.(yöntemler konusunda bir çok öğretide yer bulur. Urban shamanın da ileri aşamalarında bu yöntemlere önemli oranda yer veriliyor). Bütünlüğümüz bu ilk ve en büyük bölümü, şu an bu yazının bulmaya çalıştığı cevabın dışında kalıyor çünkü zaten DNA’mızda kendine ait bir 6. katmanı işgal ediyor. (yine de lütfen bu sayıları lineer düşünmemeye çalışalım, her şey şimdi ve burada iç içe kuantumsal bir dans, bir vecd halinde tecelli etmekte)

Bütünlüğümüzün -bölünmüş- ikincisi, insanların çağlardan beri Melekler ve rehberler dediği kısımdır. İnsanın içinde olanı, dışsallaştırarak; tanımaya yararlanmaya çalıştığı her mekanizmada olduğu gibi, burada da rehber ve meleklerimizin kendi ruh bütünlüğümüze dahil olduğunu bilmek bir çok kişiye şaşırtıcı ve hatta hayal kırıklığı şeklinde yansıyabilir. Siz ile siz kavramı insana yabancıdır; çünkü bu kavram tekil değildir ve sizin olduğunuzu düşündüğünüz kimliğin mantığına uymaz. Bu bölümde söylenebilecek önemli husus, melek ve rehberlerimizin, uyanık bilincimizle bir aydınlanma anı geçirdiğimizde ortadan bir süre kaybolduklarını, sanki bizi yalnız bıraktıklarını hissediyor oluşumuzdur. Çünkü bu tür uyanmalar DNA’mızın kendimizle ve çevremizdeki dünyayla gerçek bir değişimi temsil eder. Bir insan, bu tür bir DNA değişimini yaptığında, rehberler geri çekilirler, buna zorunlular; çünkü insan aslında onların titreşimini değiştirmektedir. Onların DNA’ları değişmektedir! Böylece eski şeyleri çekip gittiği her şeyin daha berrak biçimde göründüğü tedirgin edici bir dönem yaşanır. Bu yeniden ayarlanma döneminde kendini yalnız hissetmek, sevilen tarafından terk edilmişlik hissetmek son derece doğaldır. Bu sadece kendi DNA’mızın yeni bir titreşime, yeni bir randımana alışmakta olmasıdır. Denge sağlandığında rehberler geri döner, sanki onlar yeni rehberlermiş gibi hissedilir çünkü onlar şimdi eskisinden çok daha iyi iletişim kurabilirler. Gezgin şamanın yolunda “ilişki kurmak” varoluşumuzun temelidir. İlk adımdır bu ve tüm süreç bu ilişkinin derinleşmesi ve sağaltılmasıdır aslında.

Devamını oku “Birlikte Yaratımın Doğası” →

Kundalini Dönüşümü Nasıl Gerçekleşir? -2

“Kundalini hakkında her şey” yazı dizimize devam ediyorum. İlk bölüm için tıklayınız

Meditatif durumda olduğumuz ve enerjiyi zihnimizden uzaklaştırdığımız her seferinde, enerji kişilikten salınır. Kundalini dönüşümü, bu enerjiyi zihin ve bedende yeni bir yapıya dönüştürerek kendiliğinden ve bilinçli bir yaşam formuna yol açar. Meditasyon yapmaya devam ederken, kişiliğin yapısı yavaş yavaş çözülür ve zamanla hayatımız üzerinde daha az etkiye sahip olur. Kişiliğin tüm yapısını yeni yapıya dönüştürmek kademeli üstelik tamamlanması uzun yıllar sürüyor.

Sadece zihnimizi kullanmıyorsak onu yeniden düzenleyebiliriz. Kundalini enerjisinin vücudumuzdaki dağılımı, neye odaklandığımıza bağlıdır. Kişiliğin canlandırılmasına odaklanırsak, kişilik genişler ve enerji biriktirir. Eğer meditasyon yaparken  buna odaklanmazsak, o zaman kişilik, programlanmış formlardan enerjiyi serbest bırakarak azalır. Yapımızı değiştirmek için beyin değişmeli. Beyin organizasyonu, DNA’MIZI etkileyen yazılım talimatlarına benzer olan epigenoma benzer. Epigenom, DNA’NIZDA hangi genlerin aktive edildiğini belirler ve daha sonra beden ve zihin özelliklerimizi belirler. DNA’MIZI etkilemek ve gizli büyümeyi etkinleştirmek için yazılım talimatlarımızı değiştirmeliyiz. Serbest bırakılan enerji, beyni değiştirmek için gerekli olan yakıttır. Bunu dikkatlice okursanız, sessiz zihin durumlarının önemli olmasının iki nedeni olduğunu göreceksiniz; İlki, beyindeki enerjiyi serbest bırakmak, ikincisi beyindeki değişime izin vermek.

Yüksek benliğimiz zekidir, zihin ve sinir sisteminde bu değişiklikleri yapmak ve metamorfozu tamamlamak için ne yapacağını ta olarak bilir. Dönüşüm, her sessiz olduğumuzda (iç konuşmanın durdurulması!) kendiliğinden gerçekleşir. Sessiz olduğumuz yerde, beyin organizasyonu değişir, epigenom değişiklikleri ve DNA etkilenir. Yeni programlama yapıldıktan sonra, hücreler vücutta değiştirildikçe, vücuttaki yeni yapıyı fiziksel olarak yansıtırlar.

Kundalini dönüşümünün biyolojik yönü öncelikle merkezi sinir sisteminde yapılan değişikliklerdir. Merkezi sinir sisteminin, çift beyinden, sağ ve sol vücut yapısından uzakta tek bir beyin yapısına yeniden düzenlendiğine inanıyorum. Sinir sistemi yavaş yavaş sonsuz genişleyen fraktal desen gibi zihin ve vücutta dışarı dallanır ve vücudumuzu ışıkla doldurur. Sinir sisteminin genişlemesi, sinir ağında artan nöron sayısı nedeniyle vücut titreşimini arttırmaktadır. Yeni yapıyı yapmak için eski yapıyı kullanarak ters bir büyüme gibidir. Fiziksel görünüm dönüşüm sırasında çok az değişir, çünkü çoğunlukla merkezi sinir sisteminde değişiklikler yapar. Merkezi sinir sistemi ve beyin yeniden düzenlendikçe, vücut titreşimini arttırıyor. Bu tamamlandığında, vücut titreşimi, ışık gövdesini oluşturmak için son değişikliği tetikleyecek kadar yüksek olacaktır. Yeniden kablolama tamamlandıktan sonra fiziksel görünüm değişecek ve aydınlanmış yeni bir insan türü ile sonuçlanacak.

Tam Gelişmiş Kundalini Dönüşümü Nedir?

MERKEZİ SİNİR SİSTEMİ Merkezi sinir sisteminin omurilik (medulla spinalis) ve beyin (encephalon) olarak iki bölümü vardır.

Tam gelişmiş kundalini dönüşümü, kendini gerçekleştirme seviyesi veya titreşim seviyesi DNA’daki gizli  talimatları aktive edecek kadar yüksek olduğunda gerçekleşir. Tipik olarak, kişiliğin özünü çevreleyen duygusal enerji katmanını serbest bırakan üçüncü uyanıştan sonra olur. Bu tabaka bırakılmadıkça, kişiliğini daha fazla enerji harcayışı kesilmez ve meditatif derinleşme için gereken tasarrufu kuvvetle aktive etmez. Sessiz zihin ve sessiz olmayan zihin durumları arasında kristal berraklığı olduğunda, sessiz zihni sürdürme yeteneğimiz artar ve meditasyon derinleşir. Tam gelişmiş kundalini dönüşümünü tetiklemek, her meditasyon yaptığımızda kırk beş dakika sessiz zihin sürdürmek kolaylaşır. Bu uzun süreli sessiz zihin dönemleri, beyni derinden değiştirir ve titreşimimizi arttırır. Bu olay insan evriminin bir parçasıdır ve büyüyen bilincimiz tarafından tetiklenir.

Tam gelişmiş kundalini dönüşümü, vücudun her yerinde enerji devreleri arasındaki bağlantılarla başlar ve omurgada bir dizi reaksiyon ve enerjinin hızlı akışı hızlanır. Sinir sistemi yeniden düzenlenmesi yaklaşık bir hafta sürer. Bu, vücudun birkaç saat boyunca ciltte batma iğneleri ile uyuşan bölümleri ile karakterizedir. Her bölüm tamamlandıktan sonra, vücut kısmı boyut olarak genişler. Bu ayaklarda başlar ve alt vücudun her alanını içerecek şekilde yavaşça yukarı doğru hareket eder. Beyin yeniden kablolanırken, kafatasında uyuşma hissedilmez. Sinir sistemi yeniden düzenlenirken reaksiyon süreklidir ve normal(eski) performansı gerçekleştirmek zordur.

Önceki uyanış olaylarıyla karşılaştırıldığında farklı olan, tepkilerin tüm gece ve gündüz boyunca daha güçlü ve sürekli olmasıdır. Beyin yeniden düzenlendiğinde, karışıklığa neden olur ve uzun süren garip bir rüyada olmak gibidir. Başka bir şey yapmak zordur, bu yüzden pes ederiz, fakat süreci yüksek benlik devraldığı ve değişiklikleri düzenlediğinden ‘ ‘iyi ellerdeyiz’. Yüksek benlikten dönüşümün ilerlemesine yardımcı olacak  anlayışlar ve talimatlar almak yaygındır. Bilgileri hatırlayabilmemiz için not almak akıllıca olacaktır.

Tam gelişmiş kundalini dönüşümü, sessiz zihin durumunu sürdürene ve titreşimimiz DNA’yı aktive edecek kadar yüksek olana kadar başlamaz. Yüksek benlik asla hayatta kalmamızı tehdit edecek bir süreç başlatmaz.

MARY E. (BETSY) RABYOR’un Işık bedenimiz isimli kitabından özet tercümeler, kaynak belirtmeden kopyalamadığınız için teşekkürler (sa)

Devam edecek