Altı Tokalaşma Sonra: Dünya Sandığımızdan Daha mı Küçük?

Bir gün aklınıza şu soru düşsün: Arjantin’de tango yapan bir ayakkabı tamircisiyle, Konya’da sabah çayını içen bir öğretmen arasında kaç insanlık mesafe vardır? İlk bakışta cevap sonsuz gibi gelir. Dünya büyüktür, kalabalıktır, dağınıktır; herkes kendi mahallesinin, mesleğinin, dilinin ve gündelik kaygılarının içinde yaşar. Fakat küçük dünya deneyi bize şunu fısıldar: Belki de insanlık dediğimiz devasa kalabalık, sandığımız kadar parçalı değil. Belki hepimiz görünmez iplerle birbirimizin kapısına bağlıyız.

1960’larda sosyal psikolog Stanley Milgram, bugün artık popüler kültürün de diline yerleşmiş olan küçük dünya fikrini test etmeye çalıştı. Deneyin özü basitti: Rastgele seçilen kişilerden, tanımadıkları bir hedef kişiye bir mektubu ulaştırmaları istendi. Kural şuydu: Mektubu doğrudan hedefe değil, hedefe daha yakın olabileceğini düşündükleri bir tanıdıklarına göndereceklerdi. Sonuç şaşırtıcıydı. Ulaşan mektuplar, ortalama olarak yaklaşık altı aracı kişi üzerinden hedefe varıyordu. Buradan doğan meşhur ifade şudur: Herhangi iki insan arasında altı derecelik ayrılık vardır.

Kalabalığın İçindeki Gizli Harita

Bu fikir neden bu kadar büyüleyici? Çünkü insan zihni mesafeyi çoğu zaman coğrafyayla ölçer. Oysa sosyal mesafe, kilometreyle değil bağlantıyla ölçülür. Sizin ilkokul arkadaşınızın kuzeni, bir gazetecinin eski ev arkadaşı olabilir; o gazeteci bir konferansta bir bilim insanıyla tanışmıştır; o bilim insanı da başka bir ülkedeki hedef kişiye e-posta atabilecek konumdadır. Harita birden kıvrılır, okyanuslar küçülür, şehirler birbirine yaklaşır. Dünya düz değildir; ama sosyal ağlar onu buruşuk bir kağıt gibi katlar.

Küçük dünya olgusunun arkasında iki önemli özellik vardır: kümelenme ve kısa yollar. İnsanlar genellikle kendilerine benzeyenlerle, aynı okuldan, aynı mahalleden, aynı meslekten kişilerle ilişki kurar. Bu kümelenmedir. Fakat arada bazı insanlar vardır ki farklı dünyalar arasında köprü kurar: şehir değiştirenler, disiplinler arası çalışanlar, çok gezenler, çok konuşanlar, meraklılar, arabulucular, hatta dedikoduyu fazla sevenler. Bu kişiler sosyal ağın kestirme yollarıdır. Bir toplumun dolaşım sistemi gibi, bilgiyi, fırsatı, söylentiyi ve bazen de virüsü taşırlar.

Bugün sosyal medya bu fikri hem doğruladı hem de karmaşıklaştırdı. Bir ünlüye, politikacıya ya da uzaktaki bir araştırmacıya ulaşmak teorik olarak birkaç tıklama kadar yakın görünüyor. LinkedIn size ikinci ve üçüncü derece bağlantılarınızı gösteriyor; Instagram ortak takipçileri sergiliyor; X ya da benzeri platformlar, tanımadığınız insanların zihnine anlık pencereler açıyor. Fakat burada ince bir tuzak var: Bağlantı erişim demek değildir. Birini takip edebilmek, onun dünyasına gerçekten girebilmek anlamına gelmez. Dijital çağda sosyal mesafe kısalırken, duygusal ve sınıfsal mesafe bazen daha da sertleşir.

Altı Adım: Umut mu, Yanılsama mı?

Altı derece fikri bize romantik bir insanlık manzarası sunar: Hepimiz birbirimize yakınız, hiç kimse tamamen yabancı değil. Bu yanıyla umut vericidir. Afet zamanlarında yardım ağları, iş ararken devreye giren tanıdıklar, bir fikrin bir ülkeden diğerine sıçraması bu ağ mantığıyla çalışır. Ancak aynı yapı, yanlış bilginin, nefretin ve panik duygusunun da hızla yayılmasına izin verir. Küçük dünya, yalnızca sıcak bir mahalle değildir; aynı zamanda yangının da çabuk yayıldığı dar sokaklar ağıdır.

Bu deneyin asıl kışkırtıcı tarafı, bize kim olduğumuzu yeniden düşündürmesidir. Biz yalnızca birey değiliz; ilişkilerimizin toplamı, temaslarımızın yankısı, tanıdıklarımızın tanıdıklarıyız. Bir insanın gücü sadece sahip olduklarında değil, hangi ağların kesişiminde durduğunda saklıdır. Sosyal sermaye dediğimiz şey, çoğu zaman görünmez bir servettir: Bir telefon numarası, eski bir selam, unutulmamış bir iyilik, doğru zamanda hatırlanan bir isim.

Yine de küçük dünya deneyi bize kibir değil sorumluluk öğretmeli. Eğer gerçekten birbirimize bu kadar yakınsak, attığımız sözler, paylaştığımız bilgiler, kurduğumuz veya kopardığımız bağlar sandığımızdan daha geniş sonuçlar doğurur. Altı adım uzağımızdaki insan, soyut bir yabancı değil; belki de yarın hayatımıza dokunacak bir düğümdür. Dünya küçükse, yalnızlık da, dayanışma da, kötülük de, iyilik de daha hızlı yol alır. O halde soru şudur: Bu küçük dünyada hangi bağlantının insanı olacağız? Bir duvar mı, bir köprü mü?

Kelebeğin Kanadı Değil, Bütün Orman Titriyor

Bir olayın tek başına gerçekleştiğine inanmak, sahnede yalnızca başrol oyuncusunu görüp ışıkçıyı, metin yazarını, dekoru, seyirciyi ve salonun elektrik faturasını unutmaya benzer. Ağ bağlantısı düşüncesi bize şunu fısıldar: Hiçbir şey yalnız değildir. Bir karar, bir çöküş, bir aşk, bir ekonomik kriz, bir hastalık, bir fikir ya da bir tweet; hepsi görünmez iplerle başka şeylere bağlıdır. Dünya, tek tek taşlardan oluşan bir duvar değil, sürekli gerilen, gevşeyen ve titreşen bir örümcek ağıdır.

Modern zihin çoğu zaman basit nedenler ister. Çünkü basit nedenler rahatlatıcıdır. Trafik kötüdür çünkü sürücüler dikkatsizdir. Çocuk başarısızdır çünkü çalışmamıştır. Toplum huzursuzdur çünkü insanlar öfkelidir. Oysa ağ düşüncesi bu aceleci hükümleri elinden alır ve seni daha zor ama daha dürüst bir yere çağırır: Bağlantılara bak. Sürücünün dikkatsizliği, şehir planlaması, toplu taşıma yetersizliği, ekonomik baskı, uyku düzeni, telefon bağımlılığı ve kültürel sabırsızlıkla birlikte okunmadan anlaşılamaz. Bir insanın davranışı çoğu zaman yalnızca karakterinin değil, içinde düğümlendiği ilişkiler ağının ürünüdür.

Neden yerine örüntü görmek

Ağ bağlantısı düşüncesi, neden aramayı bırakmak değildir; nedeni tek bir ok gibi değil, çok yönlü bir akış gibi görmektir. Klasik düşünce sorar: Bunu ne yaptı? Ağ düşüncesi sorar: Hangi ilişkiler bunu mümkün kıldı? Bu küçük değişim, zihinde büyük bir devrimdir. Çünkü artık olaylara suçlu arayan bir dedektif gibi değil, izleri, yankıları ve geri beslemeleri takip eden bir iz sürücü gibi yaklaşırsın. Bir ormandaki yangını yalnızca kibrite bağlamak eksiktir; kuraklık, rüzgar, ihmal, iklim, yönetim, bitki örtüsü ve insan arzusu da yangının sessiz ortaklarıdır.

Bu bakış, insanın egosuna da meydan okur. Ego, ben yaptım demeyi sever. Ama gerçekten öyle mi? Bir fikrin doğuşunda okuduğun kitaplar, çocukken duyduğun cümleler, arkadaşının sorduğu tuhaf soru, toplumun yasakları, bedeninin kimyası ve çağın teknolojisi birlikte çalışır. Sen merkez değilsin; sen bir kavşaksın. Bu küçültücü değil, tam tersine büyüleyicidir. Çünkü bir kavşak olmak, yalnızca geçiş noktası olmak değil, akışları dönüştürme gücüne sahip olmak demektir.

Görünmeyen bağların ahlakı

Ağ bağlantısı düşüncesi aynı zamanda etik bir uyanıştır. Eğer her şey birbirine bağlıysa, hiçbir davranış bütünüyle özel değildir. Aldığın ürün, seçtiğin kelime, paylaştığın bilgi, sustuğun haksızlık, beslediğin korku; hepsi bir yerlerde dalga üretir. Bu, insanı paranoyaya değil, inceliğe davet eder. Çünkü ağ içinde yaşamak, her adımda suçluluk taşımak değil, etkilerinin farkında olmaktır. Bilge kişi, yalnızca doğru eylemi değil, eylemin hangi bağlamda neye dönüşeceğini de düşünür.

Psikolojik düzeyde de aynı ilke işler. Bir öfke patlaması yalnızca o anın meselesi değildir; bastırılmış ihtiyaçlar, öğrenilmiş savunmalar, aile mirası, bedensel yorgunluk ve görülme arzusu aynı anda konuşur. Jungiyen bir gözle söylersek, kişi yalnızca bilinçli niyetlerinden ibaret değildir; gölgesi, arketipleri ve kolektif hikayeleriyle birlikte davranır. Bu yüzden kendini anlamak, tek bir cevabı bulmak değil, içindeki ağı haritalandırmaktır. Hangi düğüm hangi acıya bağlı? Hangi korku hangi eski sadakatin bekçisi? Hangi arzu sana ait, hangisi atalarından devralınmış bir yankı?

Ağ bağlantısı düşüncesi, çağımızın en gerekli zihinsel kaslarından biridir. İklim krizinden yapay zekaya, yalnızlıktan politik kutuplaşmaya kadar hiçbir büyük mesele tek nedenli değildir. Bu yüzden tek hamleyle kurtuluş beklemek çocukça, tek suçluya öfke kusmak ise konforludur. Gerçek düşünce, karmaşıklıktan kaçmaz; onun içinde düzen arar. Belki de olgunluk, dünyayı bir bilardo masası gibi değil, bir canlı organizma gibi görmeye başladığımız anda başlar. Topa vurup sonucu beklemek yerine, nabzı dinlemeyi öğreniriz. Çünkü kelebek kanat çırptığında yalnızca hava hareket etmez; bütün orman, bütün tarih ve belki de içimizdeki eski savaşçı hafifçe yer değiştirir.

12 saniyelik ŞİMDİ

Üç boyutlu gerçekliğimiz, bize fiziksel olarak 12 saniyelik bir ŞİMDİ imkanı veriyor.

Her şey, tüm zamanlar ve sonsuzlukla ilgili tüm bilgi ve anlayışlar, her hangi bir 12 saniye içinde mevcut!

Anlaşılmasının kolay olmadığını biliyorum. Belki de Huna felsefesi-Urban shaman konseptine aşina olanların anlayabileceği (örneğin kendim) bir terminoloji ile açıklamaya çalışacağım.

Öncelikli oniki saniyelik şimdi nedir, bundan ne anlamamız gerekiyor? sorusuna odaklanalım. Evet 12  saniyemizi bu soruda kullanalım; Bu gerçeklik illüzyonunda bize her biri on iki saniye süreli bilgilendirici videolar sunulduğunu ve bunların herbirinin tüm yaradılışın sırrını eksiksiz olarak sunan paketçikler olduğunu anlayalım. Yani hayatınızın toplam süresini 12 saniyeye bölerek, hep aynı mesajı kaç defa aldığınızı bulabilirsiniz! Usandırıcı bir tekrar değil mi? Ve biz hala yaratımın gizi hakkında hiç bir şey bilmiyoruz! Geldik gidiyoruz ve bu sırra vakıf olabilenlerin bikaç elin parmakları ile sınırlı olduğunu duymakla yetinmek zorunda kalıyoruz.

Detaya girmeden önce konuyu Aristo mantığı gibi iki seçenekli düşünmemek için kendinizi salın, rüyada  gibi rahat olun, hatta isteyerek teta frekansına girebilmeyi başarabiliyorsanız önce bunu yapın. Olmuyorsa, yazıyı okumayı burada kesin ve hemen en görünür yere bu yazıya geri dönmeniz gerektiğini (kendinize) 12 saniyeler arası mesaj bırakın, sonra hiç bir şey düşünmediğiniz bir yürüyüşe çıkın. konuyu da tüm sorunlarınızı da unutun, kuş seslerine odaklanın.

Şimdi(yepyeni bir 12 saniye, değişik kelimeler fakat aynı sonsuz içeriğe sahip videomuz) açıklamaya geri dönüyoruz. Teşekkürler.

Çıkarları için iş yapsalar da
Bilgisizler bırakın iş yapsınlar
Bilge onları uyarıp şaşırtmaz
Yapılan işleri gereksiz bulmaz.
Bhagavad Gita

Anlatmakla olmadığını, olsaydı… Kendi yolculuğum esnasında her 12 saniyenin bana verdiği mesajları çocukluğumdan bu yana yazdığımı, yayınladığımı, paylaştığımı ve bunların büyük kısmına internetin keşfiyle birlikte herkesin her an ulaşabilir hale geldiğini ve bunları birbirine bağlayacak sözcükleri zaten bu yazının başında söylediğimi fark ettim. Demek ki yapabileceğim yeni bir şey yok. Gülümsüyorum ve rahatım, huzurluyum. Bilge değilim, yine de bazen onları kısmen anlayabiliyorum. Teşekkür ederim.

Son olarak (sadece bu yazının sonu olarak, hahahahahaha), kendilerime şu hatırlatmaları yapmak istiyorum :

Urban shaman birinci seviye, ana prensipler ve 4 farkındalık düzeyini her 12 saniye içinde görebilir olana kadar kararlı ve sabırlı ol.
Unutmadan, şu kelimeleri bu sitede (ve alternatif başka kaynaklardan test ederek) ara, oku ve yeni katmanların sana gelmesine izin ver: Yorumlama sistemi-dekoder, görücülük, hipnoz, ayrılık, lisan, deri ve isim,frekans,bİRLEŞİK ALAN KULLANIMI-bak, bağlantı,dolanıklık…

Ve bir uyanma büyüsü/hatırlatıcı:

Her biip sesi duyduğunuzda (korna ya da alarm vs. ne olursa) şunlar aklınıza gelsin:

** Nefes al.

Hayati!!!
Nefes almak, enerjiyi hareket ettirir.

 ** Kolaylık. Eğer yaşamınızda fazlasıyla çaba olduğunu görüyorsanız, her şeyin zor ve meydan okuyucu olduğunu görüyorsanız, onu yanlış yapıyorsunuzdur. Eğer kolaylıkla olmuyorsa, durun, derin bir nefes alın, bir süre eğlenceli başka bir şey yapın ve sonra ona tümüyle farklı bir biçimde yaklaşın. Olan, kolaylıkla olmalı.

** Farkındalık. çağlar boyunca muazzam miktarlarda hipnotize edici örtücü-katmanları olan  toplumlarda yaşadık. Ve bunların hepsi şimdilerde birbirine karıştı. Bu sanki insanlığın bilincindeki bir yara izi gibi. Farkında olmak (dekoderinizi iş başında yakalamak), bilinçli olarak soluduğunuz havayı, dışardaki ağaçları, gökyüzünü, kuşları, doğadaki her şeyin farkında olmak demektir. Seslerin farkında olun. Gördüğünüz ve kokladığınız şeylerin farkında olun. Koku – bu sezgiyi kutsal bir düzeyde uyandırmanın en güzel yollarından biridir. Insanların koku alma duyusunun yüzlerce, belki binlerce yıldan bu yana en düşük noktaya geldiğini fark ediyor musunuz? Bu, çevrelerindeki şeyleri duyumsamadıkları gerçeğine işaret ediyor. Böylece sinüsler, geniz, koklama duyusu kapanıyor. Onlar küçük bir hipnoz içindeler. hepimiz değişik düzeylerde hipnoz altındayız. O ağaca bir bakın. Yanına gidip onu hissedin. Bir ırmağın ya da derenin ya da gölün akan suyuna elinizi daldırın, ve sadece hissedin. Ona herhangi bir şey yapmaya kalkmayın.

**Var Olma Noktası. Şimdi anı…  Şu anda neredesiniz? Varlığınız nerede? O parlak ışık parıltısı nerede? Yarında mı? Dünde mi? Eh, insan bilincinin büyük bir bölümü aslında öyle. O, dışarıya bir yerlere çıkıp gitti, yıllardır orada. Bir de aşık olana gözü kör dersiniz.
Bu Var Olma Noktasında her şey size gelir. Şimdi güç anıdır.  Dışarılarda olduğunuz zaman, gelmez.

Teşekkür ederim, ALOHA

 

 

Bağlantı Kuruldu!

Kitap ilerliyor. Zaten beni şok eden bir başlangıç yaptı ve ne olacak giderek meraktayım üstelik öyle eş-zamanlılıklar var ki akıl alacak gibi değil. Tam oturup bi bölüm yazıyorum, aşağı yukarı bin kelime kadar, yorulup bırakıyorum ve elime aldığım ilk şey, ilk konuşma ya da tv de herhangi bir programın ilk sahneleri nerdeyse benim yazdığım şeyler! Aman tanrım diyorum, ben bunu niye yazıyorum ki, oturup rahat rahat izleyeyim daha iyi. Nerdeyse yazmaktan vazgeçecek gibi oluyorum (duygu olarak, yoksa karar süreçlerim duygularıma bağlı değildir), sonra eşzamanlılığın doğasına yöneliyorum ve kahkaha atıyorum tabi, deli miyim neyim! Eskiden de olurdu böyle şeyler ama bunun için yıllar geçmesi gerekebilirdi… Tuhaf zamanlar bunlar…

Sen yazdığın için mi oluyor yoksa olacağını sezdiğin için mi yazdın fark etmez diyor Serge hocamız, olan şudur; bağlantı kuruldu!

Düşünmek, söylemek, yazmak, oynamak; yaratıcı imgelemin dört atlısı 🙂 ilk üçü kutuplandırır, dördüncüsü nötürler! Sen sağ ben selamet

*

Sorumlulugu % 100 almak; çok boyutlu bir işlemdir. sizin zaten sorumlulugu %100 alan bir bilinc bolümünüz var, biz onun adina hawaii’ce KANE diyoruz. Simdi sizin bu sorumlulugu almaniz demek LONOnuzun bu tarihi karari vermesidir ve fakat komiktir de bir yandan; cunku bu, şu an oldugunuz kisinin etki alanindan cikmaniz demektir, siz bi kere o rolden cikinca cevrede bi sürü eski rolunuzden insan gormeye baslarsiniz, acaip bilimkurgu bir haldir bu! Ve tabi o gördugunuz eski rollerinizi kullanmakta olan insanlara derin bir şefkat duymaniz da normaldir. 🙂

*

Hawaii bilgisinde tüm zamanlar aynı anda yaratılmıştır, sadece sonsuz bir şimdi vardır. Bu sebeple karma, reenkarnasyon gibi zamanın lineerliğini gerektiren inançlar -batıda bilindiği şekliyle- burada bulunmaz. Şimdi gücün bulunduğu yerdir, farkında olabildiğiniz her şeyi isteğinize göre düzenleyebilirsiniz. Aloha

Huna bilgisinde geçmişten gelen karma yükleri yoktur, iç rüyamızı oluşturan inançlar ve tavırlarımızdan oluşan milyonlarca minör enerji kalıbımız var ve bunlar gömülü sistemler mantığı ile sonsuza kadar çalışmak üzere (KU’muzun muhtelif bölümlerinde depolanmaktadır) programlanmış, şimdi bunlarda bir değişiklik yapılmadığında senin yani bilincinin bütün bu programcıklara onayın olduğu varsayılıyor. isterse dinozorlardan isterse marstan gelsin ve istersen sadece hayal kurmuş ol aralarında fark gözetmiyor, zaman ve özne bilmiyor, hepsi şu anda tıkır tıkır çalışıyor   Dolayısı ile bizde reenkarnasyon tam şu anda mevcuttur, hepimiz birbirimizin atıl yönlerini kullanan enkarnasyonlarıyız. Çok boyutluluğun vizyonunu yaşayanlar için izah gerekmez ancak bu olgunun yaşamayanların güncel kullanımına girmesi ancak çok keskin bir karar vermelerini ve sonra da makul bir süre bunu dikkatleriyle beslemelerini gerektirir.

Odaklanma ihtiyacı neye dönüşüyor?

O kadar çok ilgi çekici şey var ki, insanın odağını bir noktada sabitlemesi artık benim için bile güçleşti (konsantrasyonum doğuştan pek iyi olmuştur), sebebi ise odaklandığım konu sabit değil ki benim dikkatim sabitlenebilsin! Sanırım giderek lineerde kalmak için çaba sarfetmek gerekecek, ya da ipin ucunu salacağız, çok boyutluluğun içindeki şeyler birbirimizi görür anlar hale geleceğiz, gerçekten bilemiyorum 🙂 Günaydın sevgili frekanslar. Aloha

Mucize, ancak onu bir mucize olarak görmeye hazırlıklı olanlara görünür, diğerleri için görünür değildir, o yüzden de yoktur; aslında nesnelerin ve günlük olayların içinde gizlenir. Eliade

*

Aloha arkadaşlar, dün (31 Mart) bugün bedeninde farklı şeyler hissedenler oldu mu? Bunları konuşmamızda fayda var, dış rüyamızda bir hareketlenme oldu, belirgin bir değişimin alanına girdik. Doğrusu bunu ilk kez 99 depreminden sonra (oysa deprem olayını yaşamadım bile mesafe olarak çok uzaktaydım), ikinci kez 11 Eylül olayında ve üçüncü kez de bir haftadır, özellikle dün pik yapar biçimde hissettim. Elbet bunların etkileşimleri ve gözle görülür hale gelmesi dalgalar halinde zaman içinde önümüzde belirecek.
Sizden özellikle 11 Nisana kadar çok derin nefes egzersizleri yapmanızı, çok bol su içmenizi ve bedensel ve diğer tepkilerinizi dikkatle izlemenizi ve mümkün olduğu kadar bizimle paylaşmanızı rica ediyorum.

*

Bu gece oldukça uzun ve detaylı rüyalar gördüm, hayrolsun.

Hatırladığım en belirgin şeyler şunlar oldu: Büyük bir şehrin dışında ancak yakınlarındayım, yanımda tanımadığım üç beş kişi var (bu şehir bilmediğim bir yer gibi, bulunduğum yerden gri ve tam şekillenmemiş devasa kütlesi tam belirgin olmasa da görülebiliyor.) Bazı sinyal sıkıntıları çekiyoruz. benim çevrede küçük çantalarım var ve bunların içlerinde muhtelif sinyal alıcı vericiler var fakat tam o an için bir netlik yok. Karışıklığın benim henüz tam yerleşmemişliğimle ilgisi olabilir sanki çünkü nedense bu durumun sorumluluğunu taşıyorum.

Sonra havada oldukça yüksekte bir köpek beliriyor, uçarak üzerimize doğru iniyor. Beyaz uzunca tüylü küçükten irice cins bir köpek. Tam üzerime inecekmiş gibi yavaşça düşüyor, biraz tedirgin oluyorum ve nihayet gerçekten tam benim üzerime boynuma adeta konuyor, hiç bir sarsıntı olmuyor. Yakınımdaki kişilerde tanık oluyor ve biraz heyecanlanıyorlar. Köpek konuşuyor! Ama hepimiz için normal bir durum bu kimse yadırgamıyor. Şehirden geldiğini anlıyoruz ve bize sinyallerle ilgili bazı bilgiler veriyor. Sonra ben daha önce açmadığım bazı çantaları da açıp doğru sinyali veren aleti buluyorum. Tekrar bağlantıyı sağlıyoruz, her şey normalleşiyor.

Bir başka sahne de oldukça ilginç; geniş bir umumi tuvalet alanı fakat bizdekilere hiç benzemiyor, yerler krem beyaz halılarla kaplı, burada birçok duş tuvalet ve üst değiştirme kabinleri var. Gece veya sabah çok erken içeride sadece genç bir kadın var ve sereserpe yerde uyuyor (güzel uzun bacakları çıplak). etrafta dağınık bir şekilde öbek öbek eşyaları saçılmış. Bizdeki umumi tuvaletlere ayakkabıyla basmaktan bile huzursuz oluruz (pistir) bir de şuna bak diyorum içimden; demek ki evsizler, ihtiyacı olanlar gelip buralarda uyuyabiliyorlar…

Daha çok şey vardı bu gece ama aklımda sadece bu sahneler kalmış 🙂