Aşk Notları ve Dokuz Öykü

Aşk Notları olarak çevrilmiş The History of Love, duygusal bir film.Harika bir kurgu. 2017 oscarlarında 6 ödül kazanan La La Land filminden bana göre 50 kat daha iyi bir film. Bir çok zamanını iç içe ilerlediği hatta son sahneye kadar birleşmeyen bölümleri ardı ardına geçişlerle izliyorsunuz, her şey çok akıcı ve anlaşılabilir geliyor. Oysa bir çok bilinmeyen, sürprizler, ters köşeler yerleştirilmiş film boyunca ama yine de hepsini sıkılmadan çözmekle kalmıyor,duygulanıyor ve takdirle doluyorsunuz.

*

The Adjustment Bureau

Kader Ajanları olarak gösterilen bu film, çokça Fringe, biraz Matrix ve yine mühim oranda 2003 yılında yazıp yarım bıraktığım Venüs Bağlantısı kitabının devamının bir birleşimi gibi olmuş.Zevkle izledim. Derinlik biraz daha iyi olabilir miydi? Evet. Yine de hoşuma gittiğini söyleyebilirim. Film genel olarak Özgür irade ve kader ikilemini bir aşk hikayesi üzerinden anlatıyor diyebiliriz. Matt Damon da göz dolduran çizgisinde ayrı bir tat katıyor tabi.

*

Dokuz Öykü

J.D.Salinger’in kitaplarına başladım. İlk sıraya Dokuz Öykü’yü almıştım. İlginç bir anlatım tarzı. Yazar anlattıkları kişilere ve onların sorunlarına sanki zorla katlanıyormuş gibi bir his taşıyor sanki, ya da bana öyle geldi. Bitirince daha teferruatlı bir fikrim olacaktır.Ha bu arada Franny ve Zooey ile aynı anda okuma kararı aldım,ne de olsa roman ayrı öykü arı bir tekniktir ve ben Salinger’i tanımak istiyorum (tüm kitaplarını aldım)

Not: zaten kendisi inzivaya cekilmis br adam, dünya ve insanlardan umudu kesmiş ve sanırım o doğal paylaşma içgüdüsü (kendimden biliyorum) onu yazmaktan alakoyamamış bir şekilde.

*

Extremely Loud & Incredibly Close   

Tom Hanks, Sandra Bullock, John Goodman, Max von Sydow, Viola Davis gibi büyük oyuncuların olduğu Çok Gürültülü ve Çok Yakın ismiyle gösterime giren film
Jonathan Safran Foer’in romanından beyazperdeye aktarılmış ve 11 Eylül saldırılarında babasını kaybeden 9 yaşındaki bir çocuğun öyküsü anlatılıyor. Çocuk aslında baş rol oyuncusu ve müthiş bir oyun çıkarıyor.

İkiz kuleler hakkında herhalde çok film yapıldı sanırım ama bu film hem oyuncuları hem kurgusu itibariyle ve dozunda duygusallığı ile beni etkiledi. Olayın terör ya da resmi kurumlar yanına değil, kulede ölen bir babanın çok zeki ve özel oğluna odaklanan bir film.

 

The Expanse ve Enginlik

Düşünsenize; Uzaydan gelen dünya dışı korkunç güce sahip bir enerji/madde sizi zapt edip enerjinizi yiyor ve ölüyorsunuz. Fakat uzaylı şey, fizik beden ölümüyle açığa çıkan duygu bedeninizi de yutmuş olduğu için ve kendi bilinci olmadığı için sizin duygu bedeninizin bilinci bu korkunç bedene hükmetmeye başlıyor öyle ki olayın gerçekleştiği devasa bir astroidi uzay gemisine çeviriyorsunuz! Radara yakalanmayan istediği yere müthiş bir hızla gidebilen devasa astroide dışardan bakan gözlemci bilim insanları ne düşünür? Onlar açısından akıl dışı olacağı aşikar!
Diğer yandan ölüpte pat diye böyle güçlü bir maddeye konakçı olmak ne acaip bir şans! Tabi büyücüler hep bunu istemişlerdir de aslında şans olup olmadığı tartışma götürür .

Dizinin 2 sezonunu seyrettim. Fringe gibi rakipsiz olmamakla birlikte üzerimde iyi bir etki bıraktı, sanırım unutulmazlar arasına girdi (hafızam pek iyi olmadığı için söylüyorum bunu) Daha önceki The Expanse yorumlarım için tıklayınız.

Marsın Buzlu tepesi_NASA

 

Harika bir fotoğraf. Bildiğimiz kar buz değil tabi bu 🙂 Kuru buz da denilen karbon dioksit.
The Expanse dizisinde Mars kolonisi ve orada doğan ve artık kendilerine Marslı diyen insanların fiziksel bedenleri yavaş yavaş değişime uğruyor. Gökyüzü yok, okyanus yok, hepsinden önemlisin UFUK çizgisi yok. Bu ayrıntıları marslı bir askerin dünyayı ziyaretinde daha iyi anlıyoruz. Buradaki ışık onları kör edebilecek denli parlak. Bu mavi gezegenin kıymetini bildiğimizi sanırız ama bence bunu ancak nimeti kaybedenler anlayabiliyor.

 

İnsan Filtreleri

İnsani filtrelerimizin, mevcut düzenimizi korumak adına yapıldığını biliyor, anlayışla karşılıyoruz, bunlar müthiş kale duvarlarıdır 🙂 ve-lakin bunlarda bi delik açmadan farklı bir gerçekliğin inşa edilmesinin mümkün olmadığını da biliyoruz. İşte bilincimizin aumakua (yüksek benlik-Ben’im) bölümü, gerçek ebeveynimiz olarak bu çelişkiyi alt ediyor.
Öncelikle filtremize aykırı düşen herhangi bir beyanın ilkini uyanık bilincimizle (Lonomuzla) hiç görmüyor/duymuyoruz çünkü bu tohum aşaması. Belli bir süre sonra bu beyan ikinci kez -muhtemelen farklı bir yerden- geldiğinde bunu görüyor ve fltremize aykırı olmakla birlikte hafif bir tanıdıklık hissi duyarak onu lonomuzun karar verilecekler bölümünde incelemeye tabi tutmak üzere rafa kaldırıyoruz.
Zaman içinde bilinçli ya da bilinçsiz bu filtre delici duyum hakkında lehte aleyhte kanıt topluyoruz! Ve eğer bir gün gelir de lehte kanıt oranı çoğunluğa geçerse ani bir vahiy almış gibi o duyumu eski filtrenin yerine geçiriyoruz.
Tohumu atanı hatırlamıyoruz bile çünkü tohum yeşerip patlamadan önce yok sayılır.
*
Sonradan Amerikalılar ismini alacak olan istilacılar/fetihçilerin kızılderililere yaptıkları şeylerden (kolonizasyon) tam 500 yıl sonra bu kez gelecekten gelen bir gurup tarafından kolonize edilmeleri ve üstelik bu istilacıların adının “observer” gözlemci olmasının manidarlığı üzerine bir kitap yazılabilir. Ya da kısaca etme bulma dünyası denebilir ki normalde beşyüz yıldan fazla sürmeliydi bu ödeşme. Bir şeyler hızlanıyor.
“Gözlemciler”, Fringe yazarlarınca oldukça insanlaştırılmışlar ve tıpkı kendilerine benzetilmişler. Yeni bir şey hayal edebilmek hele barışçıl şeyler hayal edebilmek ya zor ya da para getirmiyor!
Bunun hakkında biraz düşün-elim.
Fringe in beşinci sezona geçerken bir kırılma yaşadığını düşünüyorum, planlanan observerlar ile ortaya çıkanlar arasında büyük çelişki var ve bunun sebebi diziyi öteye taşıyacak hayal yakıtının tükenmesi olabilir. Çare olarak ise eski numaraya (böl/yönet/silah sat) baş vurma seçimini yaptıklarını ve bu seçimin de tam tersine dizinin sonunu getirdiğini hissediyorum.
Aynı tür hayal yakıtı tükenişi Heroes, Flashforward, Terminatör Sarah Connor Cronicles, Lost gibi standart üstü yapımlarda ortaya çıktı maalesef. İnsanın yolculuğu böyle bir şey, önce olayın geçeceği alanı programlamak zorundasın yoksa 13.th floor daki gibi yolun /dünyanın bittiği yerde buluveriyorsun kendini.
İç rüyanın dışa yansıması süreci oldukça gizemli bir işlem. Birilerinin hayal etmesi gerekiyor bu kaçınılmaz. Birileri de hayal edilip projekte edilmiş olanları daha 3B’de gerçekleşmeden – ama başka frekansta oluşuma geçenleri- önce görebiliyor, medyumlar, vizyonerler gibi. Her şey kuantum dolanıklık alan/an’da oluyor. Biz ise hala çaresizce lineer anlamaya çalışıyoruz.
Bence kendi sınırlarını zorlayarak ellerinden geleni yapıyorlar tıpkı her birimiz gibi. Ve hepsine teşekkür borçluyuz. Bu konuları görselleştirebilmek başlı başına mucize.

Nasa’nın Haberi üzerine

http://www.mynet.com/haber/dunya/nasadan-beklenen-aciklama-geldi-1933838-1

Doğal olarak içimde şefkatli bir his belirdi 🙂 İnsan her gün ikiziyle karşılaşmıyor, daha da tuhafı geçtiğimiz hafta boyunca, yazdığım kitaptaki ikizlik olasılığı üzerine sancılanmış olmam! Daha daha tuhafı bu soruna çare bulduğum dünkü uykusuz geceden rahatlamış bir sabaha uyanmış olmam :))))
Neyse eşzamanlılık prensibini artık öyle benimsedim ki, bu şaşırma efektlerim aslında sevinç belirtmekten öte bir şey değil. Ve işe bakın ki Fringe’in tekrarlarının da ikiz evrenlerdeki ikiz Olivia’ların birbirine karışma durumu vardı dünkü bölümde. Yeterince ikiz kelimesi kullandım galiba, burada keseyim.
Son sözün ne Sibel?
1400 ışık yılı vız gelir bize 🙂 her şey şimdi ve burada.
Kozmik kafese selamlar

Seyirliklerden

Fringe’in 98. bölümünde ilginç saptamalar vardı. Gözlemciler ve insanlar birbirlerine “hayvansınız” suçlaması yapıyorlardı. Düşündüm de hayvanlar birilerine karşı bir yargı getirebiliyorlar mı diye cevap bulamadım, görünüşe bakılırsa onlarda bir suçlama ve yargı fonksiyonu yokmuş gibi ama bu insan algısından yapılmış bir çıkarım olduğundan doğruluğu hakkında bir iddiada bulunamadım. Yine de bir an için bunun doğru olduğunu varsaysak, bu durumda suçlama kapasiteleri sebebiyle hem gözlemciler hem de insanlar hayvan sınıfına giremezler sanki.
Yine aynı bölümde, dizinin başınan beri önemli bir rol olan Nina Sharp kendini vurarak öldürdü sebebi ise kendisini ele geçiren gözlemcilerin beynindeki sırları alma ihtimalini yok etmekti. Yani biz izleyenlere, kendi sınıfına karşı bir bağlılık örneği göstermiş oldu. Nina’sız bir Fringe nasıl olacak bilemiyorum, muhtemelen onu kurguya geri döndürmek için başka bir operasyon gerekecek 🙂

İlgimi çeken ayrıntılardan biri de, az önce yapılmış bir telefon konuşmasının içeriğini o odanın camlarından geri kazanabilmeleriydi! Frekansın bir süre kaybolmadığını ve cam malzemesinden geri alınabileceğini görmekti.

Şu ana kadar gözlemcilerin insan dünyasına neden geldikleri ve amaçlarının ne olduğu anlaşılmadı. Fakat insanların tıpkı vücudun yabancı organizmaya karşı tepki göstermesi gibi kendi direnişçilerini yarattığını ve gözlemcilerle kıyasıya savaştığını görüyoruz. Savaşmayan insanlar dizide açık-kapalı olarak korkaklıkla itham ediliyorlar. İnsanların Gözlemcilerde kendilerindeki duygusallığı görmemeleri onları korkutuyor.

Bu bölümde anladığımız kadarıyla gözlemci normlarına uymayan, bir sistem hatası olarak doğan ve ölüme terk edilecekken  insanların eline geçen bir çocuk gözlemciyle karşılaştık. Bu çocuğun duygu belirtileri onun farkı olmuş oluyor ve bu hali insanlar tarafından benimsenmesine ve hatta kurtarıcı gibi algılanmasına sebep oluyor.
Aslında dizinin nerden nereye gelen bu yeni yapısında gözlemci ve insan kavgasının sanki somut-soyut bir çekişme olduğunu düşünmeye başladım. Tepe çakrası ile Kök çakrası arasında bir hakimiyet savaşı gibi; biri dene beni dene beni diyen, diğeri anla beni anla beni diye yırtınan. Bu çerçevede Fringe yazarlarına şu soruyu yönlendiriyorum:
Gözlemcilerin amacı ne? Yoksa onlar sadece anlaşılmak mı istiyorlar?