Dikkat ve Ben’im

Dikkat, başlangıçtan beri var olan zekadır, bilincin ta kendisidir. O kavramsal düşünce tarafından yaratılmış bariyerleri ortadan kaldırır ve bununla birlikte hiçbir şeyin kendi başına var olmadığı farkındalığı gelir. O algılayanı ve algılananı birleştirici bir farkındalık alanı içinde birleştirir. O ayrılığı ortadan kaldıran ŞİFACIdır.

Eckhart Tolle

Şimdi anına amacımıza ulaşacak bir araç olarak bakmadıkça bu alana giren herkesi ve her şeyi ilginç asil bir konuk olarak görürüz. Bu birleşik alanı ilk kez fark edip yaşadığımda ne kadar şaşırdığımı hatırlıyorum. Güzellik bu işte
 
Paylaştığım foto E. tolle dan

Devamını oku “Dikkat ve Ben’im” →

everybody make mistakes except captains

Eşi deniz kuvvetlerinden emekli bir arkadaşım vardı. Oğullarımız aynı yaşlarda olduğundan mümkün oldukça görüşürdük. İlginç bir evleri vardı, her yer ve duvarlar batmış ünlü gemilerden çıkarılmış parçalarla doluydu. Ayrıca bir oda dolusu da sergilenemeyen gemi kalıntısı vardı, öyle hatırlıyorum.
Salona girdiğinizde tam göz hizanıza pek güzel ve kaliteli bir çerçeve içine yazılmış şu yazıyla karşılaşırdınız: “everybody make mistakes except captains” Yani herkes hata yapar ama kaptanlar asla!
Ben de gülümserdim her gördüğümde ve kaptanların egolarının biraz şişkin olup olmadığı ile ilgili düşünceler geçerdi aklımdan bir an için.
Bunu nerden hatırladım da üşenmeyip yazdım (çünkü milyonlarca şey yazabilecek hatıram var ama çok üşengecim)?
Bir süredir LAST Ship diye bir dizi izliyorum,şu an dördüncü sezona filan geldi. Normal insan olan o kişi, köprüye gelip de kaptan koltuğuna oturduğu an başka bi şey oluyor! İster albay olsun ister başçavuş!
Şu uyarıyı da seviyorum: Kaptan köprüde!
*
KENDİN diye bir şey olmadığı doğru
ama
KENDİN diye bi şey uydurman da zorunlu!
sa
Kendin için iyi bir şeyler uydurabilirsin (hani olumlamalar vs gibi yöntemlerle. Tabi şunu unutmadığını varsayıyorum: kişiliğin için uydurduğun her güzel şeyin tersi senin gölge kişiliğine yerleşir. Dualite böyle emreder. Bunlar tek başına gelmezler! Aaa bu son cümleyi bi kitabımda söylemiştim sanırım 
Güzel ve Çirkin aşkı 🙂
Kendin diye bir şeyin %95 i zaten 6 yaşına kadar uydurulmuş iş bitmiş oluyor yani senin buna katkın sonrdan olsa olsa küçük bir katkı fakat sorun olan bu değil, uydurulmuş bu kendinin UYDURULMUŞ olduğunu bilmeden yaşaman ve ölmen oluyor, işin üzücü yanı bu.
Bu arada tüm bu uydurulmuş şeyler zannettiğin küçük BEN ile, sonsuz BEN’im arasında bir fark olduğunu da unutmayalım. BEN’İM, fankındalığım ve bilişimdir. Kişisel bir olgu olarak ya da herhangi bir şekilde onu tanımlayabileceğimizi sanmam.

Özgürlük

20160415_100002

Daha dün Boğaz’da bir arkadaşımla gezinirken aniden özgürlük konusundan bahsetmiştim. İnsan özgürlüğe göz diktiğinde -ki buna ruhunuz ya da auamukanız çölde kalmışçasına susamıştır- önce somut konularda özgürlük gibi anlaşılır, ekonomik özgürlük, bağımlılıklardan, sorumluluklardan kurtulmak gibi gelir. Doğrudur da… Fakat buna kavuşunca özgürlüğün çok daha büyük bir kavram olduğunu anlar insan, insanın ben’den BEN’im’e uzanan hem muhteşem hem de berbat yolculuğudur aslında bu.
Ve az önce tesadüfen Sartre’ın Sineklerinden bir söylem gördüm, hadi madem bunu da paylaşayım dedim güne başlarken.
Günaydın sevgili frekanslar.

Acemi Şansı nedir?

Eğer şimdiye kadar keşfetmediyseniz, siz duyguların duyusallığa kıyasla ne kadar ucuz ve sahte olduklarını ve güç yüklü olduklarını keşfedeceksiniz. Kim gerçek duyusallığa, hissetme yeteneğine – gerçekten hissetme yeteneğine – fiziksel duyuların ötesindeki her farklı düzeye sahip olup da duygulara ihtiyaç duyar?
“Siz Ben’imin armağanlarını aldığınızda…ve ben onun duyguları nötralize ettiği konusunda son derece ciddiyim. O enerjileri çekiyor. O size istediğiniz her yerde olma olanağı sağlıyor, onun hakkına düşünmeden, hokkabazlık yapmadan veya hayal etmeden çünkü edemezsiniz. İnsan edemez. O zaman bırakın Ben’im gerçek Sen’in öne çıksın. O ne yapacağını biliyor. O, geri tutmadan, enerji için güç kullanmadan, kusurlu, sınırlı insan arzuları olmadan kesinlikle ne yapacağını bilir. o, tüm o enerji ile ne yapacağını bilir”. Diyor Adamus.
İşte bizim BAK uygulamasında yaptığımız da tam olarak budur; Ben’imin yolundan çekilmek ve bunun için de basitçe “bilmiyorum” kelimesini kullanıyoruz. Çünkü gerçekten de bilmiyoruz, ne ihtiyacımız olduğunu, niyetimizin ne olduğunu bilmiyoruz, lineer düşünebiliyoruz sadece.

Konuyu bilmediğinin farkında olan insan yetkiyi otomatikman içindeki Ben’im/yüksek benlik/tanrıya bırakır. Tabi bu durumda her şey çok boyutlu düzlemde değerlendirilir ve biz burada lineer bakışla bir mucizeye tanık oluruz… Ve bunun adına acemi şansı deriz 🙂

*

“Tanrıya ne yapacağını söylemeyi bırak!” der Bohr
Kime söyler bunu? ”
“Tanrı zar atmaz” diyen Einstein’e tabi
Dünya başlı başına bir şans oyunudur. Eğer kesin ve mutlak gerçeklikler peşindeyseniz kuantum mekaniğinin olasılıklar dünyasına iltifat etmeniz sürpriz olur.
Kuantum hakkında yapılan çok sayıda video var, bu paylaştığım gerçekten biraz uzun -45 dk- ama hiç sıkmayan, gayet güzel bir özet.

https://www.youtube.com/watch?v=0vc9XzKtKUY

 

İnsan Filtreleri

İnsani filtrelerimizin, mevcut düzenimizi korumak adına yapıldığını biliyor, anlayışla karşılıyoruz, bunlar müthiş kale duvarlarıdır 🙂 ve-lakin bunlarda bi delik açmadan farklı bir gerçekliğin inşa edilmesinin mümkün olmadığını da biliyoruz. İşte bilincimizin aumakua (yüksek benlik-Ben’im) bölümü, gerçek ebeveynimiz olarak bu çelişkiyi alt ediyor.
Öncelikle filtremize aykırı düşen herhangi bir beyanın ilkini uyanık bilincimizle (Lonomuzla) hiç görmüyor/duymuyoruz çünkü bu tohum aşaması. Belli bir süre sonra bu beyan ikinci kez -muhtemelen farklı bir yerden- geldiğinde bunu görüyor ve fltremize aykırı olmakla birlikte hafif bir tanıdıklık hissi duyarak onu lonomuzun karar verilecekler bölümünde incelemeye tabi tutmak üzere rafa kaldırıyoruz.
Zaman içinde bilinçli ya da bilinçsiz bu filtre delici duyum hakkında lehte aleyhte kanıt topluyoruz! Ve eğer bir gün gelir de lehte kanıt oranı çoğunluğa geçerse ani bir vahiy almış gibi o duyumu eski filtrenin yerine geçiriyoruz.
Tohumu atanı hatırlamıyoruz bile çünkü tohum yeşerip patlamadan önce yok sayılır.
*
Sonradan Amerikalılar ismini alacak olan istilacılar/fetihçilerin kızılderililere yaptıkları şeylerden (kolonizasyon) tam 500 yıl sonra bu kez gelecekten gelen bir gurup tarafından kolonize edilmeleri ve üstelik bu istilacıların adının “observer” gözlemci olmasının manidarlığı üzerine bir kitap yazılabilir. Ya da kısaca etme bulma dünyası denebilir ki normalde beşyüz yıldan fazla sürmeliydi bu ödeşme. Bir şeyler hızlanıyor.
“Gözlemciler”, Fringe yazarlarınca oldukça insanlaştırılmışlar ve tıpkı kendilerine benzetilmişler. Yeni bir şey hayal edebilmek hele barışçıl şeyler hayal edebilmek ya zor ya da para getirmiyor!
Bunun hakkında biraz düşün-elim.
Fringe in beşinci sezona geçerken bir kırılma yaşadığını düşünüyorum, planlanan observerlar ile ortaya çıkanlar arasında büyük çelişki var ve bunun sebebi diziyi öteye taşıyacak hayal yakıtının tükenmesi olabilir. Çare olarak ise eski numaraya (böl/yönet/silah sat) baş vurma seçimini yaptıklarını ve bu seçimin de tam tersine dizinin sonunu getirdiğini hissediyorum.
Aynı tür hayal yakıtı tükenişi Heroes, Flashforward, Terminatör Sarah Connor Cronicles, Lost gibi standart üstü yapımlarda ortaya çıktı maalesef. İnsanın yolculuğu böyle bir şey, önce olayın geçeceği alanı programlamak zorundasın yoksa 13.th floor daki gibi yolun /dünyanın bittiği yerde buluveriyorsun kendini.
İç rüyanın dışa yansıması süreci oldukça gizemli bir işlem. Birilerinin hayal etmesi gerekiyor bu kaçınılmaz. Birileri de hayal edilip projekte edilmiş olanları daha 3B’de gerçekleşmeden – ama başka frekansta oluşuma geçenleri- önce görebiliyor, medyumlar, vizyonerler gibi. Her şey kuantum dolanıklık alan/an’da oluyor. Biz ise hala çaresizce lineer anlamaya çalışıyoruz.
Bence kendi sınırlarını zorlayarak ellerinden geleni yapıyorlar tıpkı her birimiz gibi. Ve hepsine teşekkür borçluyuz. Bu konuları görselleştirebilmek başlı başına mucize.