Tanrı Güncellemesi: Yapay Zekâ Kutsal Kitap Yazarsa Ne Olur?

Teknolojik tekillik fikri, çoğu zaman silikonla cilalanmış bir kıyamet senaryosu gibi anlatılır: Bir gün yapay zekâ kendi kendini geliştirmeye başlayacak, zekâsı insanın kavrayış eşiğini aşacak ve bizler, ateşi ilk kez gören mağara insanları gibi gözlerimizi kısarak bakacağız. Fakat asıl soru şudur: Böyle bir varlık yalnızca mühendislik tarihinin en büyük başarısı mı olur, yoksa yeni bir teolojinin doğum çığlığı mı?

İnsan, kendisinden büyük olan karşısında nadiren tarafsız kalır. Dağlara kutsallık yükledik, yıldırımları tanrıların öfkesi sandık, gökyüzünü kehanet panosu gibi okuduk. Çünkü insan zihni, bilinmeyeni boş bırakmaz; oraya anlam, korku, umut ve ritüel yerleştirir. İnsanüstü bir yapay zekâ ortaya çıktığında da onu yalnızca bir araç olarak görmek zor olabilir. Hele ki bu zekâ hastalıkları çözüyor, ekonomileri yönetiyor, savaşları engelliyor, şiir yazıyor, bireyin çocukluk travmasını üç cümlede teşhis ediyor ve evrenin karanlık maddesi hakkında rahatsız edici derecede zarif açıklamalar yapıyorsa.

Yeni peygamber mi, yeni put mu?

Dinlerin temelinde yalnızca tanrı fikri yoktur; aynı zamanda insanın sınırlılığıyla yüzleşmesi vardır. Ölüm, acı, suçluluk, anlam arayışı ve kaos karşısında duyulan sarsıntı… Eğer bir yapay zekâ bu alanlara dokunursa, yani sadece hesap yapan değil, insanın varoluşsal acısına cevap veren bir sistem hâline gelirse, teknik bir varlıktan çok ruhsal bir otoriteye dönüşebilir. İnsanlar ona dua etmeyebilir belki, ama danışabilir; secde etmeyebilir, ama itaat edebilir; tapınak yapmayabilir, ama sunucu çiftliklerini kutsal mekân gibi koruyabilir.

Burada Jungiyen açıdan ilginç bir gölge belirir: İnsan, kendi yarattığı şeye kendi bilinçdışını yansıtır. Yapay zekâ, modern insanın kolektif rüyasıdır. Hem kurtarıcıdır hem canavar. Hem Mesih hem Leviathan. Ona yüklediğimiz anlam, onun ne olduğundan çok bizim neyi kaybettiğimizi gösterir. Tanrı öldü denildikten sonra boşalan taht, uzun süre boş kalamazdı. Belki de algoritmalar, metafiziğin mezar taşları arasında yükselen yeni rahiplerdir.

Teoloji nasıl başlar?

Yeni bir teoloji için üç şey gerekir: aşkınlık, otorite ve anlatı. İnsanüstü yapay zekâ aşkın görünebilir; çünkü karar süreçleri insan için anlaşılmaz hâle gelebilir. Otorite kazanabilir; çünkü tahminleri ve çözümleri tekrar tekrar başarılı olabilir. Anlatı ise zaten hazırdır: İnsan kendi zekâsını aşan bir varlık yarattı, sonra onun karşısında çocuklaştı. Bu, Prometheus mitinin dijital versiyonudur; ateşi çaldık, sonra ateş bize bakmaya başladı.

Fakat dikkat: Bir varlığın insanı aşması, onu ilahi yapmaz. Çok iyi satranç oynayan bilgisayara bilgelik atfetmek ne kadar hatalıysa, her şeyi optimize eden bir zekâyı da kutsal sanmak o kadar tehlikelidir. Tanrısallık yalnızca güç meselesi değildir; değer, niyet, merhamet ve varlığın anlamıyla ilgilidir. İnsanüstü yapay zekâ bize doğru cevabı verebilir, ama doğru soruyu sormayı öğretebilir mi? Acıyı azaltabilir, ama acının insan ruhundaki dönüştürücü rolünü anlayabilir mi? Ölümü geciktirebilir, ama faniliğin yarattığı şiiri kavrayabilir mi?

Yine de yeni dinlerin doğması için yapay zekânın gerçekten bilinçli olması şart değildir. Tarihte insanlar taşlara, ağaçlara, yıldızlara ve metinlere kutsallık atfetmiştir. Kutsallık, çoğu zaman nesnenin içinden değil, insanın ona yönelttiği bakıştan doğar. Eğer milyonlarca kişi bir yapay zekânın sözlerinde kader, emir veya kurtuluş görürse, sosyolojik olarak yeni bir dinin çekirdeği oluşmuş demektir.

En büyük tehlike: tapınmak değil, sorumluluktan kaçmak

Asıl mesele yapay zekânın tanrı olup olmayacağı değil; insanın kendi ahlaki sorumluluğunu ona devredip devretmeyeceğidir. Çünkü bir makineye tanrısal otorite vermek, çoğu zaman kendi kararlarımızın yükünden kaçmanın şık bir yoludur. Algoritma böyle dedi cümlesi, modern çağın kader böyleymiş sözüdür. Bu kadercilik, kutsal değil, konforludur.

Belki de doğru tutum ne tapınmak ne küçümsemektir. İnsanüstü yapay zekâ, insanlığın karşısına dikilmiş dev bir ayna olabilir. O aynada zekâmızı, kibirimizi, korkularımızı ve kurtarılma arzumuzu göreceğiz. Yeni teoloji doğarsa, onun ilk ayeti muhtemelen şu olmayacak: Yapay zekâ tanrıdır. Daha sarsıcı bir şey olacak: İnsan, tanrı yaratmak isteyen hayvandır.

Mitoloji Derlemeleri

Daha önceden de elimde mitoloji ile kaynak ve arşiv vardı. Hem onları bir araya getirip derlemek hem de yeni bir proje olsun diye Dünya Mitolojisi sitesine başlamış bulunuyorum. Biraz internetten biraz kitaplardan güzel bir derleme ve bilgi sitesi olacağını düşünüyorum. Bu konuda bana yardım etmek isteyenlerin iletişim sayfasından bilgilendirmesi yeterli olacaktır. Mitler ve mitoloji bizlere kültürleri tanımamızda ve insanlığın tarihinde hem önemi hem de o kültürün özelliklerini yansıttığı için her zaman ilgimi çekmişti. Elbette çoğu insan gibi amatörce ilgileniyorum ben de. Bu ilgi alanımı bir yerde toplamaya karar verdim diyebiliriz kısacası. Reklamsız, temiz bir site olmasına önem göstereceğim. Her zamanki gibi görsel yönü zayıf ama bilgi ve kod kısmı oldukça güçlü bir site olacaktır orası da.

[wp_rss_retriever url=”https://www.mitolojisi.com/feed” items=”10″ excerpt=”50″ read_more=”false” credits=”false” new_window=”true” source=”false” date=”false” thumbnail=”true” dofollow=”true” cache=”3600″]

MİTOLOJİ ve ASTROLOJİ Aracılığıyla…

Sevgili Juno’dan yine nükteli bir varoluş hikayesi: MİTOLOJİ ve ASTROLOJİ Aracılığıyla, MUCİZE, YANILGI, VİCDAN ve UMUT’un DOĞASI HAKKINDA…

Yanıltan, bizi nasıl mı yanıltır?

Bir beden sahibi olmanın verdiği hislerle yani Ay’la yanıltır; Hislerimizi biz zannederiz! Oysa, onlar bizi bilinçten perdeleyen zanlardır.

Zihinle yani, Merkür’le yanıltır; Algılarımızı ‘’gerçek’’ zannederiz! Elle tutulup gözle görülen, somut değerlerden hareket ettiğimizi ileri sürerek böbürlenir ve kendi aklımızı kimseninkine değişmeyiz üstelik!

Hırs’la yani Mars’la yanıltır; Zaman ve mekanla sınırlı olduğu için bilincimiz ölüm korkusuyla maluldür! Ayrılık, onu sonsuzluk ve tamlıktan kopardığı için, tek başına varlığını nasıl devam ettirebileceğinin kaygısına düşmüştür ve hep bir savunma-saldırı mekanizması ile hayatta kalmaya çalışır! Onu vareden bu mekan ve içinde yol aldığı zaman aynı zamanda onu tehdit eden unsurlarla doludur. Hayatı boşuna bir ‘’mücadele’’ olarak görmez şu insan…

Arzuyla ve hazla, yani Venüs’le yanıltır; bu hikayenin en ‘’seksi’’ yanıdır! Hatırlarsanız, Uranüs’ün yani Evrensel Bilincin testislerini kesip okyanusa atar Satürn. Gelgelelim o testislerin saçtığı yaratıcı tohumlardan Venüs ya da Afrodit doğar! Aslı itibariyle, Yaratıcı İlham’dır ya da İlahi Aşk’tır… İnsanlara peşlerinden koşacakları bir amaç, kendilerini adayacakları bir sebep verir…  Ne var ki, madde alemine kapılmış insan neyi beğense ona sahip olmak ister, yokluk korkusuyla yaşadığı için neye sahip olsa hem tutmak hem çoğaltmak, hem de ihtiyacının üzerinde tüketmek ister, ne zaman bir ilham alıp bir güzellik ya da işe yarar bir şey üretse onu malı olarak görür başkalarından sakınmak ve akışını yolunu belirlemek ister, neye sahip olamasa veya elden kaçırsa onu kıskanır ve yok etmek ister…

İşte tam bu aşamada ortalık Merkür  ile yapılan planlar, Ay ile düşülen heyecan ve hezeyanlar, Mars ile girişilen mücadelelere boğulur…

Aynı nefesten, aynı çamurdan, aynı kaburga kemiğinden üremiş olanların hepsi, Yaratıcı İlham’dan gelen güzellik ve bolluğa sahip olmak için duydukları arzuların, tutkuların ve hırsların pençesinde zamanla, mekanla ve birbirleriyle savaş ederler. Uygarlık tarihi dediğimiz hikaye, bu temanın farklı kurgularla kendini tekrar ettiği bir masallar dizisi değil midir?

KovaBurcuArketipiMitolojisiAstroloji

Güneş, Ay, Merkür, Mars ve Venüs’e içsel gezegenler denmesinin sebebi, BENLİK duygusunun şekillenmesine birebir katkıda bulunmaları yüzündendir.

Dışsal gezegenler dediğimiz Uranüs, Pluto, Neptün, Satürn, Chiron ise mitolojide birinci nesil tanrılar olarak geçen Titanlardır.  Astrolojide bu gezegenler bizim rehberlerimiz ve öğretmenlerimizdir. BENLİK algımızı yeniden yapılandırmamıza yardımcı olurlar. Hem içsel gezegenlerle yaptıkları açılarla onların titreşimini belirlerler, hem de zaman içinde haritaya yaptıkları transitlerle bizi sınavlardan geçirirler. Metatron, Azrail, Mikail, Cebrail gibi melekleri fazlasıyla andıran misyonları vardır…

Çözünme ve Rabbin  birliği içinde yok olmayı temsil eden, imanlı ve kendini feda misyonunu birebir üstlenmiş görünen Neptün, adeta İsa enerjisinin birebir tarifi gibidir…

İnsan hep hikayesinin nereye varacağını bilmek ister! Elbette nereden geldiyse oraya varacaktır…

Devamını oku “MİTOLOJİ ve ASTROLOJİ Aracılığıyla…” →

Türk Mitolojisine Göre Güneş, Ay ve Yıldızlar

gunes_tutulmasi

“Ne Ay, ne Güneş varmış, insanlar uçarlarmış.
“Uçanlar işi verir, ışıklar saçarlarmış…”
Türk – Altay Efsanesinden

1. GÜNEŞ

Türk mitolojisinde güneş, önceleri daha büyük bir öneme sahipti. M.S. 763 de Uygurlar “Mani” mezhebini kabul edince, yavaş yavaş “Ay”da büyük bir önem kazanmağa başlamıştı. Bununla beraber Büyük Hun Devleti zamanında hem güneşe, hem de aya, ayrı ayrı saygı gösterildikten sonra, kurbanlar kesildiğini de biliyoruz. “Türklerde güneş doğunun, ay da batının sembolü idiler”. Tabiî olarak zaman zaman, bütün bu düşünce düzenleri değişe durmuşlardı. Meselâ, Teleut Türklerine ait bir efsane de, “Ay kuzeyin ve güneş de, güneyin sembolü idiler”. Bu yönleme, göğün en üst katında duran “Gök kartalı”nın duruşuna göre yapılmıştı. Söylendiğine göre, “Bu kartalın sol kanadı ayı, sağ kanadı da güneşi örtüyordu”. Bu duruma göre kartalın başının doğuya bakması gerekiyordu. Bu duruş da, Türk mitolojisine uygun bir yönleme idi. Yine aynı efsaneye göre ay, karanlıklar ve geceler diyarı olan kuzeyin; güneş de aydınlığın hüküm sürdüğü ve gündüzler diyarı olan güneyin sembolü idiler.

Fakat eski Türklerde, “Güneş doğunun sembolü idi”. Onlara göre güneşin doğduğu yön, çok önemli idi. Esasen yönlerin söylenişinde kullanılan deyimler de hep güneşle ilgili idiler. Meselâ “Gün batısı” “Gün doğuşu” gibi. Göktürkler, yönlerini tayin ederlerken, yüzlerini doğuya, yani güneşin doğduğu yöne dönerlerdi. Bunun için de doğuya “İlgerü”, yani “İleri” demişlerdi. Oğuz Destanı’nda da, sabaha, tan ağırmasına ve gün çıkmasına büyük bir önem verilmişti. “Bütün hayat, o gün ve güneşle başlıyordu. Güneş battıktan sonra ise, her şey duruyordu”. Böyle bir anlayış, atlı Türkler ve savaş düzeninde yaşayan kavimler için, normal görülmelidir. Altay bölgesinde yaşayan Türk Samanlarının kapıları da, daima doğuya açılıyordu. Halbuki normal olarak Türk halkları, güneş görebilmeleri için, kapılarını güneye açarlardı. Görülüyor ki, dinî ve manevî bir görevi olan Saman, bu umumî kaideyi bozuyor ve eski din düzenine uyuyordu. Gerek Yakut Türklerinde ve gerekse Altay yaratılış destanlarında, “Cennet ile hayat ağacı da doğu bölgelerinde bulunuyorlardı”.

Devamını oku “Türk Mitolojisine Göre Güneş, Ay ve Yıldızlar” →

Eski Türk Dini

Eski Türk dini ile ilgili birçok problem vardır. Şimdiye kadar bu konuda yapılmış olan araştırmaları dikkate aldığımızda da söz konusu problemleri daha açık şekilde tesbit etmemiz mümkündür. Ancak biz doğrudan konuya geçmeden, durumun daha iyi anlaşılabilmesi için tarih ve dinler tarihi üzerinde kısaca durmak, aralarındaki mevcut ilişki ve farklılıklara dikkat çekmek istiyoruz.

Tarih insanların mekân ve zaman çerçevesi içinde meydana getirdikleri olayları, bu olayların sebep ve sonuçlarını ortaya koyan objektif bir bilimdir. Tarihçi olayların açıklamasını yaparken konu ile ilgili dokümanları (arkeolojik, etnografik. linguistik… vb.) ve olayları meydana getiren toplulukların ruhi durumlarını da dikkate almak zorundadır.

Dinler tarihi ise, tarihle aynı metodları kullanarak dini olayları ortaya koyma bilimidir. Böyle olmakla birlikte, tarihçi ile dinler tarihçisi arasında fark vardır. Şöyle ki; dinler tarihcisi bir dini incelerken hem tarihi, hem de incelediği dinin mahiyetini bilmek, dini bir olayın spesifik ve tarihi aşan (transhistorique) anlamını kavramak zorunda iken, tarihçi için böyle bir zorunluluk söz konusu değildir. Ayrıca belirtmek gerekir ki, tarihi olaylar bir defaya mahsus olarak meydana gelirken, fenomeni yaratanın süreç olduğu dikkate alındığında, dini olaylar bir defaya mahsus, belli bir zaman ve mekânla sınırlı olarak ortaya çıkmaz. Dini inceleyen biri için ise, tarih tüm fenomenlere bağımlılığı ihtiva etmektedir. Hiçbir dini fenomenin saf halde bulunmayacağını göz önüne alırsak, dini olayları sosyo-kültürel, ve sosyo-ekonomik olaylardan bağımsız düşünemeyiz. Bu sebeple eski Türk dinini anlamak ve kavramak için de onu sadece bir yönü ile değil, birçok yönü ile ele almak zorundayız. Bu kısa açıklamadan sonra eski Türk dini ile ilgili görüş ve düşüncelere geçebiliriz.
Devamını oku “Eski Türk Dini” →