Buranum ve İdigna/ The circle

Bu haftanın ilki bir kitap; Buranum ve İdigna – İki sevdalı Nehir kitabı, yazarı Sevgi Karakadıoğlu

Bey gibi bina yapan köle gibi yaşar.
Sümer atasözü

“Ben nasıl olsa bir gün öleceğim, halkım arkamdan ‘biz onun zamanında çimenler üzerinde huzurla uyurduk’ demeli” diyor Sümer kralı.
Sorumsuz komşu! Yürürken ayağını yere bas!
(Sümer atasözü)
*
Manhunt: Unabomber
Yaşanmış bir olaydan esinlenerek çekilmiş 8 bölümlük mini bir dizi. İlk iki bölümünü izledim. Olaylar yirmi sene önce geçiyor ve dönem filmi denilen şekilde kendi zamanının gerçeklerini sunuyor bize. Nedense bu kez olayın polisiye kısmından ziyade 2017 yılında yaşarken yirmi küsür yıl öncenin mantık yürütme biçimini ve algısını ne düzeyde yansıtmış olabileceklerini sorguluyorum.
Bi sonuca varabilecek miyim, ya da bu ne işime yarayacak her zamanki gibi bilmiyorum. Bu çaba beni kendi hakkımda güldürüyor. Sersemin biri gibi hissediyorum ve bu komik 🙂
*

Devamını oku “Buranum ve İdigna/ The circle” →

Dünya Tarihi – Bölüm 3

Önceki bölüm için tıklayınız

M.Ö.11,000-M.Ö. 3200

 

Tufandan sonra, yeniden yapılandırmaya başlamak için Dünya’ya geri döndük. Enki ve Enlil, Nuh ve ailesine tohumlar, tarım araçları ve hayvancılık bilgilerini getirdi. Nuh, sular çekilirken denizaltının karaya oturduğu Ağrı Dağı’nın eteklerinde tarımcılığa başladı. Ninurta ve Nannar, Enki’nin kendilerine öğrettiği şekilde barajlar ve sulama kanalları yaptılar. M.Ö. 10,500 yıllarına gelindiğinde, diğer birçok yerle birlikte Mezopotamya da bir kez daha insanlarla dolmaya başladı. İnsanlık yine çoğalıyor ve yayılıyordu. Uzay limanı yeniden inşa edildi ama bu kez yeni bir yerde, Moria Dağı’ndaydı. Sizin de bildiğiniz gibi, Moria Dağı daha sonra Jerusalem (Kudüs) adıyla anılmaya başlandı. Tufandan önce var olan diğer şehirler, Nippur ve Eridu da yeniden inşa edildi. Piramitler ve Sfenks tufanda ayakta kalmışlardı ama kum ve çamur yığının altından kazılarak çıkarılmaları gerekiyordu. M.Ö. 9000’de, her şey yine eski haline dönmüştü. Enki, Mısır hakimliğini varisleri Osiris ve Seth’e devretti. Atlantis yıkımından sonra Marduk’un Mısır’a girmesi yasaklandı. Enki oğluna daha fazla güvenemeyeceğini biliyordu. Enlil’in bir oğlu olan Adad, altın bulmak üzere Güney Amerika’ya gönderildi ve bunu başardı. Nannar ve Ninurta’nın yardımıyla, Enlil Dünya’nın geri kalanını yönetme işine koyuldu. Çok geçmeden, o da bir varis seçmek zorunda kaldı. Burası Dünya olduğu için, Pleiadian kanunlarına göre hareket etmek zorunda değildi ve yeni kanunlar yapılabilirdi. Genç kuşak Nibiruanlar’ın eski kuşaklarla güç ve hakimiyet çekişmesine girdiği dönem, işte buydu. Genç kuşak arasında Ninurta, Nannar, Utu, Adad, Inanna, Seth, Osiris ve elbette Marduk da vardı ama Marduk zaten bir süredir bu oyunun içindeydi. Bunlar benim torunlarımın torunlarıydı. Ufukta çatışmaların belirmesi yine uzun sürmedi. Bu kez mücadele Seth ve Osiris arasındaydı. Seth, Mısır’ın tamamını yönetmek istiyordu ve bu yüzden, kardeşi Osiris’i katletti. Osiris’in oğlu Horus, babasının ölümünü almaya yemin etti ve böylelikle Birinci Piramit Savaşı başladı.

sümer son

İkinci Piramit Savaşı
Bundan yaklaşık 300 yıl sonra, İkinci Piramit Savaşı patlak verdi. Bu kez Enlil’in soyundan gelen Enlilitler, Enki’nin soyundan gelen Enkiitler’e karşıydı. Asıl kavga, Enki’nin soyundan gelenlerin uzay tesislerini, yani Büyük Piramit’i kontrol altına almak istemeleriydi. Marduk’un Atlantis fiyaskosundan sonra, Enlilitler uzay tesislerini Enki’nin soyundan gelenlerin kontrolüne bırakmak konusunda huzursuzdular. Marduk’un başka bir entrika çevirmesinden ve tüm galaksiyi ele geçirmesinden korkuyorlardı. Ninhurshag’ın müdahalesi ve ara buluculuğu sayesinde, bu savaş da sona erdi. Ninhurshag, uzay tesislerinin hakimi kılınarak ödüllendirildi ve sizin antik tarihinizde de Dağın Leydisi olarak tanındı. Ninurta, piramidin içindeki teçhizatı boşalttı ve Enki’nin Ereshkigal’dan doğma oğlu ve Enlil’in torunu Thoth, Marduk’un soyunun yerini alarak Mısır hakimi oldu. Bu olay, M.Ö. 8600 tarihinde gerçekleşti. O zamandan itibaren M.Ö. 3400’e kadar gezegende barış hüküm sürdü.

 

M.Ö. 3700 yıllarında, krallık Cennet’ten, yani Nibiru’dan Dünya’ya indi. İnsanlık, nihayet kendi kendini yönetebilecek kadar olgunlaştığını kanıtlamıştı. Yarı Nibiruan-Pleiadian ve yarı Dünyalı insanlardan oluşan yeni Rahip-Kral soyu başladı. Ayrıca, bu dönemde zamanı ölçmeye başladınız. Takvim, size Nippur’da Enlil tarafından verildi. Sizin verdiğiniz isimle Neolitik Dönem başladı ve Dünya’nın ilk yarı Nibiruan hakimi Alulim ortaya çıktı. Siz ona yan tanrı diyorsunuz. O zamana kadar bütün uygarlıklar, başka gezegenlerden gelen varlıklar tarafından yönetilmişti.

 

M.Ö. 3400 yıllarına gelindiğinde, Marduk bir kez daha barışı bozdu. Yine entrikalarla uğraşıyordu. Bu kez Babilliler’i kendi uzay gemilerini ve fırlatma alanlarını yapmak konusunda ikna etti; siz bu tesisi Babil Kulesi olarak biliyorsunuz. Babil hakimi olan Marduk, inşaatı kendisi yönetti. Enlil neler döndüğünü anladı ve onu durdurdu. Bunun üzerine Galaktik Federasyon, Ruhsal Hiyerarşi ve diğer otoriteler, insanlığın dilini karıştırmaya karar verdi. Bunun bir kez daha teknolojik gelişimlerini yavaşlatacağına ve Marduk’un Dünya’yı ele geçirme planlarını geciktireceğine inanıyorduk. Amacına tek başına ulaşamazdı. Pis işlerini yapabilmek için insanoğlunun yardımına ihtiyacı vardı. Dilleri karışınca, insanlar kendi aralarında iletişim kuramayacaklardı ve bu da Marduk’u sinirlendiriyordu. Aynı proje üzerinde birlikte çalışmalarını sağlayabilmek için, onlara birbirlerinin dillerini öğretmek adına yıllarını harcamak zorundaydı. İnsanların psişik becerilerini bastırmak için DNA yapısının değiştirilmesine de bu dönemde karar verilmişti. Enki ve Nin, bu görevi yerine getirmek için bir kez daha Sharrupak’taki lâboratuarlarına geri döndüler. Ruhsal Hiyerarşi tarafından, on iki sarmallı DNA yapılarının değiştirilmesinin ve sarmalların birbirinden ayrılmasının, insanoğlunu daha da yavaşlatacağına karar verildi. Sürüngenlerin teknolojisinin yardımıyla insanoğlunun ne kadar hızlı geliştiklerini daha önce de görmüşlerdi. Enki ve Nin, DNA sarmallarını ayırdıktan sonra, yeniden birleşmelerini engellemek için astral bedenlere implantasyonlar yaptı. Daha sonra, fiziksel bedenin endokrin sistemindeki on sarmalı birbirinden ayırdılar; bu da kozalaksı bezlerin, hipofiz bezlerinin ve hipotalamus bezlerinin ürettiği salgının oluşmasını engelledi. Bir süre sonra da bu bezler kullanılmadığı için fonksiyonunu kaybetti. Gelecek kuşaklarda sadece birkaç insan bu bezleri kullanabilecekti. Bu amaçla özel bir gen taşıyacaklardı. İnsanoğlunun ruhsal gelişiminde yoldan çıkmaması için, aralarından birkaçının bizimle iletişim kurabilmesi gerektiğine karar verildi. Bu kişiler peygamberler, kahinler, mistikler, şamanlar ve psişiklerdi. İnsanoğlu, istediği taktirde bu bezleri yeniden harekete geçirebilme gücünü taşımaya devam etti ama bu ancak kendini gerçekten adamayı gerektiriyordu. Planları bir kez daha engellenince, Marduk tekrar Mısır’a döndü ve Thoth’u tahttan indirme hazırlıklarına girişti. Bunu da başardı. Thoth, Güney Amerika’ya gitti ve orada yeni uygarlıklar başlattı. Tarih, M.Ö. 3113 idi. O insanlar, Thoth’u Quetzalcoatl, yani Beyaz Tüylü Yılan olarak tanıyorlardı. Enki’nin oğlu olarak, bir yılan sembolü taşıyordu. Enlil ve onun soyundan gelenlerin sembolü ise haçtı. Bu haç, Nibiru ve Anu soyunu temsil ediyordu. Marduk bir kez daha eylemlerinin bedelini ödemek zorundaydı. Bu kez, Mısır’ın hakimiyeti üzerinde verdiği savaşta dolaylı olarak Inanna’nın kocası Dumuzi’nin ölümüne yol açtığı için, Büyük Piramit’e hapsedildi. Inanna, adalet için haykırıyordu ve eğer Nin olaya müdahale etmeseydi, Marduk orada ölebilirdi. Serbest bırakıldıktan sonra, yine sürgün edildi.

 

M.Ö. 2900 yıllarında, Inanria’ya İndus Vadisi’ndeki yeni bir koloninin hakimiyeti teslim edildi. Burası, sizin Hindistan dediğiniz ülkenin bulunduğu yerdi. Orada Nibiruanlar ile ilgili tüm tarihi bilgiler, yazılmak üzere, Inanna tarafından verilmişti. Bu dönemde o da kendine geldi. Altı yüz yıl sonra, Sargon’a aşık oldu ve birlikte bir imparatorluk inşa ettiler. Sizin tarihiniz o imparatorluğa Akkad İmparatorluğu dedi. Yine bu dönemde, Marduk ile son derece sert bir şekilde savaşıp duruyorlardı. Aralarında geçen savaşların birçoğu, sizin de tarih kitaplarınızda kayıtlıdır. Burada onlardan ayrıntılı söz etmek istemiyorum.

 

Bu dönemde, Marduk, Dünya’nın hakimi olmak konusunda en yeni ve en son planlarıyla uğraşıyordu. Bu kez, terk edilmiş gezegen Mars’ta, dev bir ordu oluşturmayı da düşünüyordu. Bunu başardı ve yeni ordusuyla, Marduk beni Nibiru tahtından indirdi ve hakim/kumandan haline geldi. Ama Dünya’daki zaferinin yine bir bedeli vardı. Nibiruan Konseyi, uzay üslerini ve diğer önemli yerleri yok etmek için nükleer bomba kullanılmasına karar verdi. Tarih M.Ö. 2024 idi. Marduk’un bu üsleri ele geçirmesini ve arkasından Pleiades yıldız sisteminin hakimliğinin peşine düşmesini engellemek için tek yol olarak görülen bu eylem, başarıya ulaştı. Konsey, Sümer’de saklanan bombanın Enlil’in oğlu Uru tarafından patlatılmak üzere uzay limanına taşınması için İbrahim’i seçti. Bomba, Sodom ve Gomorrah şehirleriyle birlikte tüm uzay üslerinin yok olmasını sağladı. Bu, bir zamanlar tropikal iklime sahip bir alanın çöle dönüşmesine neden oldu; Sodom ve Gomorrah ise yeni oluşan Ölü Deniz’in derinliklerine gömüldü. Bombadan yayılan radyasyon, rüzgârlarla Sümer şehirlerine yayıldı ve tüm canlıları yok etti. Bölgenin bir kez daha insan yaşamına izin vermesi için aradan yıllar, çok uzun yıllar geçmesi gerekecekti. Bir rahip Nibiruan kraliyet soyundan gelen ibrahim’e bu bölge miras olarak verildi. Daha sonra buraya Canaan (Kenan) dendi. Çok uzun süre sonra da, başka bir Nibiruan olan Musa’nın sayesinde, bu soyun torunları bölgeyi diğer kabilelerden geri alacaktı. Artık Nibiru’nun ve gezegeninizin kontrolü Marduk’un elindeydi. Birçok şeyi değiştirmek için harekete geçti. Yine bu dönemde, kadınların statüsü düşürüldü ve çocuklarla birlikte ikinci sınıf varlıklar olarak görülmeye başlandı. Marduk, Tanrıça’nın etkisini ve bize Evrenin Kurucuları tarafından verilmiş olan Pleiadian komün yaşam tarzını yok etmek için kiliseleri başlattı. Komünlerde lider olan kadınlar, cadılıkla suçlanarak kazıklara bağlanıp canlı canlı yakıldı. Bu süreç, Karanlık Çağ boyunca devam etti ve M.S. 18. yüzyılınızın sonlarında bitti. Bu, Marduk’un insanoğlunu tam anlamıyla kontrolü altına alabilmesi için kesinlikle yapması gereken bir şeydi.

 

İkinci olarak, Marduk kendisini diğer tanrılar arasında en büyük Tanrı olarak gösterdi. Daha sonra bu tek bir Tanrı’ya dönüşecekti. Korkuyla yönetecekti ve bugüne kadar da bunu sürdürdü. Lütfen; bir şeyi unutmamanızı istiyorum: Satain’in 4. Boyut görüntüsü olan Marduk, Avyon ve Aln kraliyet soylarından gelmektedir ve bu yüzden de aileden biridir. Marduk, insanoğluna ruhsal gelişim için gerekli olan fırsatları sunabilmek için Karanlık Güçler’in lideri rolünü oynamayı kabul etti. İnsanlık adına gösterdiği çabalar olmasaydı, ortada hiçbir negatiftik olmayacağı için, insanoğlunun gelişmesi de mümkün olmayacaktı. Marduk artık evine dönmeye hazır. Siz de bilirsiniz ki hain rolünü oynamak, kahraman rolünü oynamaktan çok daha zordur.

 

Tarihinizle ilgili bu hikayeyi burada bitiriyorum. M.Ö. 2000’den gününüz tarihine gelene kadar çok şey yaşandı. Marduk bir gün durdurulacak ve onu durduracak olan da sizlersiniz; güçle değil, sevgiyle; kendi karanlık yanınızla, dolayısıyla Marduk ve onun güçleriyle birleşerek. DNA’nızı yeniden kodlayarak, gücünüzü geri alın. Artık zaman geldi. Siz, Eterik Sirianlar; sizler bu gezegenin varislerisiniz. Kurucular tarafından çok uzun süre önce tanınmış olan doğum hakkınızı tekrar ele alın. Nibiruan Avyonianlar olan bizler, yani sizin ebeveynleriniz, kardeşleriniz, Su Sirianları ve Christos Sirianları; hepimiz sizlere yardım etmek için buradayız. Tek yapmanız gereken, uzanmak ve istemek.

 

Dünya’nın sevgili çocukları, hepinize sevgiler.

 

Anu
Avyon Kraliyet Soyu Nibiru Eski Kumandanı ve Hakimi

 

 

 

 

 

EK:

 

Nibiruan Konseyi Üyeleri

 

9. Boyut Avyon Kraliyet Soyu

 

Avyon Kraliyet Soyu, Amelius tarafından, Avyon’un Lyran gezegeninden gelmektedir ve İnsan ırkının gerçek doğum yeridir. 12. boyuttaki Dokuzlar Konseyi’nden Sananda, Amelius soyunun babasıdır. Dokuzlar Konseyi, evrenimizin oluşumunu tamamladıklarında (Felineler ve Carianlar’ın yardımıyla), başka bir grup Feline ve Carianlar’ın buraya gelip evren için “Oyun”u izlemelerini istediler. Seçilen oyun, Kutup Entegrasyonu’ydu. İşi tamamlamak için doksan Feline ve Carian geldi. Bu doksan, 9. boyuttaki Amelius Soyu (Felineler) ve Lucifer Soyu (Carianlar) olarak doğdular. Bu doksan varlık, daha sonra Galaktik Federasyon’un bir parçası olarak bilinen 9. Boyut Nibiruan Konseyi’ni oluşturdular. 9. boyutun altındaki Konsey üyeleri, orijinal doksan kurucunun görüntüleri olarak, aynı bireylerdi. Net ve kısa bir şekilde açıklamak gerekirse, sadece bu kitapta adı geçen üyeler aşağıda belirtilmektedir.

 

Devin: Avyon Ailesi’nin 9. boyuttaki reisi, Jelaila’nın kardeşi ve kocası; 6. boyuttaki Anu’nun yüksek benliği.
Jelaila: Avyon Ailesi’nin 9. boyuttaki annesi, Devin’in kız kardeşi ve karısı; 6. boyuttaki Ninhursag’ın ve 3. boyuttaki Joscelyn Kelley’in yüksek benliği. Şu anda transfer olarak Joscelyn’in bedeninde bulunuyor.
Satain: Devin ve Jelaila’nın 9. boyuttaki oğulları; 4. boyutta Nibiru’nun şimdiki hakimi Marduk’un yüksek benliği.
Kavantai: Devin ve Jelaila’nın 9. boyuttaki kardeşleri; Shalandrai’nin kardeşi ve kocası; 4. boyutta şimdi Nibiru’nun ikinci kumandanı ve Marduk’un oğlu Nabu’nun, 3. boyuttaki Barrie Konicov’un yüksek benliği.
Shalandrai: Devin, Jelaila ve Jehaila’nın 9. boyuttaki kız kardeşleri; Kavantai’nin kız kardeşi ve karısı; 6. boyuttaki Enlil’in ve 3. boyuttaki Susanne Konicov’un yüksek benliği.

 

 

 

6. Boyut Avyon Kraliyet Soyu

 

Anu: Nibiru’nun eski hakimi ve kumandanı; Galaktik Federasyon’un 6. boyut Nibiruan Konseyi’nin lideri; Ninhursag, Enki ve Enlil’in babası; Marduk’un büyükbabası; Devin’in 6. boyuttaki benliği.
Ninhursag: Anu’nun Feline/Carian karısı Rayshondra’dan doğma kızı; Dünya Görevi’nin Şef Tıp Subayı; Jelaila’nın 6. boyuttaki yüksek benliği ve Enki ile birlikte insanoğlunun yaratıcılarından biri.
Enlil: Anu’nun, üvey kardeşi Antu’dan doğma oğlu; Cennet (Nibiru) ve Dünya’nın prensi; Enki ve Ninhursag’ın üvey kardeşi; Marduk zorla almadan önce Dünya ve Nibiru tahtlarının haklı sahibi.
Enki: Anu’nun Dünya’nın Ejderha Kraliçesi Dramin’nden doğma oğlu; Enlil ve Ninhursag’ın üvey kardeşi; 9. boyuttaki Jehovah (Jehaia)’nın 6. boyuttaki benliği; Damkina (Ninki)’nın kardeşi ve kocası; Ninhursag ile birlikte insanoğlunun yaratıcılarından biri; Mısır hakimi Ptah olarak bilinir.
Ninurta: Enlil’in üvey kız kardeşi Ninhursag’dan doğma oğlu; Anu’nun torunu.
Adad: Enlil’in resmi karısı Ninlü’den doğma oğlu; Anu’nun torunu.
Nannar: Enlil’in resmi karısı Ninlil’den doğma oğlu; Anu’nun torunu.
Inanna: Nannar’ın resmi karısı Ningal’dan doğma kızı; Ereshkigal’ın üvey kardeşi; Anu’nun torununun torunu.
Ningishzidda/Thoth: Enki’nin Ereshkigal’dan doğma oğlu; Anu’nun torunu; Quetzalcoatl olarak da bilinir.
Ereshkigal: Nannar’ın Yılan Prenses’ten doğma kızı; Nergal’ın karısı ve Inanna’nın üvey kardeşi.
Nergal: Enki’nin oğlu; Altdünya’nın Efendisi (Afrika Madenleri) ve Ereshkigal’ın kocası.
Dumuzi: Nannar’ın oğlu; Inanna’nın kardeşi ve kocası.

 

 

 

4. Boyut Avyon Kraliyet Soyu

 

Marduk: Enki’nin Ejderha Prenses Damkina (Nin-ki)’dan doğma oğlu; Satain’in 4. boyuttaki benliği; Kara Güçler’in lideri; Nibiru ve Dünya’nın şimdiki hakimi ve kumandam.
Nabu:
Marduk’un oğlu; şu anda Nibiru’da; Anu’nun torununun torunu; Kavantai’nin 4. boyuttaki benliği ve Devin’in kardeşi.

Kaynak: http://www.bluepoint.gen.tr/anu.html

Önceki bölüm:

Neden 13 ay yok?

Dün gece yine kullandığımız bu acaip, ne idüğü bilinmez Gregoryen takvimine takıldı aklım! Epey yıllar önce araştırmıştım ve aslında hala da anlam bulamadığım bir konudur bu!

İmdiii,  bir ay nedir diye sorarsak; “Ay’ın aynı evresinin gökyüzünde tekrar göründüğü zamana kadar geçen süredir” cevabını alırız.

Ayın bir evresi 28 gündür bildiğiniz gibi. Öyleyse neden her bir ayımız 28 gün değildir?! (Bunu bilene bi ödül hazırlıyorum) Her bir ay değişik 30,31,28,29 gibi günler almıştır? Erken gelen mi kapmıştır günleri yani? Bu saçmalıklardan ötürü 12 ay bir yıl edilmiş, yine de yılın toplam günü tutturulamamıştır.

Oysa insanlar çağlardır matematik bilmekteler, her bir ay zaten 28 gün olduğunda, yılda 13 ay eder ve toplamı tastamam 364 gündür. Dün gece aklıma takılıp uykumu açıran gerçekten de bu uyduruk takvimin neden yapılmış olabileceği ve bunun için neden bi sürü şaklabanlığa girildiği üzerineydi. Aklıma ilk gelen cevabi olasılık, tarihte birilerinin AY döngülerini sevmiyor olmasıydı. Ama eğer böyleyse AY’ın ismini hiç anmazdı! Bizde de, İngilizcede de gökteki ay ile zamansal ay aynı kelimedir. Öyleyse ne demeye adını alıp periyodunu yok sayıyorsun?

İkinci olasılık olarak da 13 sayısına karşı bir isteksizlik olabileceği aklıma geldi, öyle ya bu konuda bazı uğursuzluk hikayeleri vardır:

13 sayısının uğursuz olduğuna ilişkin inanç dünyada o kadar yaygındır ki, yaşamı birçok yönde ciddi olarak etkilemektedir. Bazı ülkelerde evlerin kapılarına 13 numarası verilmez, uçaklarda 13. koltuk sırası yoktur, apartmanlarda, otellerde 13. kat ya 12A’dır ya da 14’tür. 13 numaralı oda yoktur. Olsa bile insanlar o odada kalmak istemezler. Hatta ayın 13’ünde işe gelmeme, uçak ve tren rezervasyonlarının iptali, alışverişin düşmesi ve benzeri davranışların ABD’ye günde milyonlarca dolara mal olduğu söylenmektedir.
Genel olarak bu inancın, Hz. İsa’nın meşhur son yemeğindeki havarilerin sayısından kaynaklandığı sanılsa da, kökü çok daha eskilere mitolojik tanrıların yaşadığına inanılan çağlara, İskandinavya topraklarına kadar gider.
Kuzey mitolojisine göre ışık ve güzellik tanrısı Balder bir ziyafet verir. Balder Viking’lerin meşhur tanrısı Odin ile Frigga’nın oğulları olup, ay kraliçesi Nanna’nın da eşidir. Bu ziyafete 12 kişi davetli iken, yalanların ve hilelerin tanrısı Loki, davetli olmadığı halde, zorla 13. kişi olarak katılmak ister. Ancak bu arada çıkan tartışmada, Loki diğer tanrılar tarafından da çok sevilen Balder’i öldürür.
Bu mitolojik hikaye ve inanış İskandinavya’dan Avrupa’nın güneyine kadar yayılır. Hıristiyan din adamları bu halk masalını kullanırlar ve Hz. İsa’nın son yemeğine uygularlar. Hıristiyan versiyonunda Balder’in yerini Hz. İsa, Loki’nin yerini de hain Judas alır. Bu yemekten sonra 24 saat içinde de Hz. İsa çarmıha gerilerek öldürülür. Bu nedenle Hıristiyanlarda akşam yemeğinde 13 kişi bir araya gelirse bunlardan birinin başına bir felaket geleceğine inanılır.
Bu inanışlara göre 13 sayısı uğursuzdur ama ayın cumaya rastlayan 13. günü hepten uğursuzdur. Cuma gününün uğursuz sayılmasına Havva anamızın Adem babamıza elmayı cuma günü yedirtip cennetten kovulmasına sebep olması, Hz. Nuh zamanındaki büyük selin cuma günü olması, Hz. İsa’nın cuma günü çarmıha gerilmesi gibi olaylardan biri veya hepsi neden olmuş olabilir. Müslümanlar ise Hz. Adem’in cuma günü yaratıldığına inandıklarından bu güne diğer günlerden daha çok değer verirler.
13 sayısının uğursuzluğuna duyulan inancın kökeninde bir yıl içinde ayın 13 kez dolunay olarak gözükmesinin yattığını söyleyenler de vardır
.

Onüç kişi ve isanın son yemeği filan değil bence, bunun arkasında gezegenlerin olduğunu hissediyorum ben! 13.cü ve görmezden gelinen bir gezegen mi var?

Zaten bu düzenin tarihin bi yerinde bozulduğu belli ki, hafta yedi gündür ve gayet normal olarak ay 28 gün olsa onun dörtte biri alınmıştır. Yani bi hafta çeyrek AYdır. Velakin gregoryen takviminde bu hesap şaşar! Allah şaşırtmasın :)))

Gregoryen takvimi nedir?

Güneş yılını esas alan ve temeli eski mısırlılar’a dayanan takvimdir. iyonlar ve yunanlılar kanalıyla batıya aktarılmıştır. romalılar sezar zamanında julyen takvimi olarak düzenlemiş ve kullanmışlardır. yeniçağda papa 13. gregory tarafından yeniden yapılan düzenlemelerle gregoryan/gregorian takvimi olarak anılmıştır. günümüzde ise miladi takvim denilmektedir.isa’nın doğuşunu (sıfır) kronolojinin başlangıcı olarak kabul eder. türkiye’de 1926’da kullanılmaya başlanmıştır.

İşin Mısırlılardan (oraya da Sümerden geldi besbelli) gelmesi zaten yeterince işkillendirici (RA veya Marduk), üzerine bir de düzenlemeye ismini veren Papanın 13. cü Gregory olması evlere şenlik bi durum!

Bir üçüncü ve en muhtemel olasılık da, bu takvimin ilk kurgulandığı zamanlarda AY diye bi uydumuz olmayabileceğidir! AY hala menşei itibariyle ikirciklidir, örneğin bi casus uydusu olması ihtimaller arasındadır. Doğal yollardan o büyüklükte bir cismim dünyaya uydu olarak yakalanması pek çok yerde şaşırtıcı bulunuyor. Ayrıca aya sadece bir kez gidilmiş olması, şu ana kadar orada bir Manhattan oluşturulmamış, tatil paketleri arasında yer almamış olması da bu ihtimali hep gidiklamaktadır bence.

Aya 66 yıllında gidildi(güya) ve o günden beri ay konusu br daha asla ağıza alınmadı. Amerika Rusya belki de sadece bu konuda fikir birliğine varmış gibi görünüyorlar. Bu konu tamamen tabu oldu!

Ay döngüsü gezegenimizdeki sular ve kadınlarla ilgili, dişi bir simgedir. Yani bu uyduruk takvimde onun adı var işlevi yok diyebilir miyiz?

Hamurabi Yasası ve Marduk

Hamurabi Yasası ve Marduk

(1/1)

Ast:
Erken Sümer dönemlerinden itibaren bir kutsiyet simgesi olarak kullanılan -Yıldız’ (diye yorumlanan, +,haç biçimli ) işaret, eski toplumun, zamanla -kutsal’, -tanrısal’, -tanrı’  kavrayışını  ifade etmek için kullanılıyordu.

Gökyüzünde bir  yıldız  tanımı olarak ortaya çıkmayan ve fakat giderek  -yıldız’  simgesi olarak  yorumlanan  bu erken dönem çiziminin, başlangıçta, kutsal olan bütün varlıkları, öncelikle de -An-umu’ anlatıyor olduğunu görüyoruz. Kendini ötekinin zıddı kılarak ittifak kurabilen eski toplumda, bu işaret, koruyucu ve kahredici olanı; tanrı, cin, şeytan, melek ve kahramanı, kısacası, insanüstü-doğaüstü olduğu varsayılan  bütün varlıkların genel bir ifadesi  olmalıydı. İttifak ilişkisinin bu yanındaki topluluk, kendi kutsal varlık simgesinin  yanına eklediği yıldız’ işaretiyle -koruyucu tanrı’sını  anlatmış ise, öte yandan, karşıt topluluk bunu, yine kutsal olan « yıkıcı, şeytan, ejderha » vb. olarak anlıyordu. İslam’da, şeytanın -melek’lerden birisi olmaya devam etmesi de bu yüzdendir.

Alfabe yazımına doğru ilerlendikçe, sekile verilen anlam, biraz daha somutlaşıyor. Sümerler, bu  -yıldız’ (olduğu varsayılan) çizimi « an,(anum) » olarak  yorumluyorlardı. Demek ki, Sümerler,’yıldız’ olduğu sanılan bu çizimle, başlangıçta,  genel anlamıyla göksel bir -yıldızı’ değil, çok somut olarak -An-um’u kastediyorlardı. An-um, çiftdilli tabletlerde de görüldüğü gibi, Akadca  « sema,şama » karşılığıdır. Sema ,Şama  kavramı ise  Gök’ler ve Güneş ile bağıntılıydı.

İncelemelerimiz bize, Güneş’e atfedilen bu  kutsiyetin, Sümer-Akad ittifak ilişkileri döneminde, sadece « Tatlı Su ve Tuzlu Su » kültünün var olduğu dönemin hemen ardından itibaren geliştiğini gösteriyor. Bu, toplum birimlerin ittifak törenlerinde kullanılan ve kurbanların  yakıldığı, pişirildiği gerçek, yakıcı, kavurucu, arındırıcı kutsal « ateş »la  bağıntılıydı. Soyutlama, toplumun, herhangi bir olgu, kurum veya aracı, gerçek yaşam koşulları içinden çekip çıkarma, dışlama, metodlarından birisidir. Sümer-Akad geleneğinde, « ateş » ve onunla bağıntılı «kutsal nefes», «kutsal yel,üfürükçü» kültünün ne denli etkili olduğunu biliyoruz. Tabletlerde yer alan ,«Doğu rüzgârı», «kuzey, güney, batı rüzgârı», «yel», nefes, kutsal ruh, Enlil, Elli’ler kavramlarının anlattığı kült, ateş-nefes  kültü idi. Musa, tanrıyı çölde sönmeyen bir ateş olarak görmüştü. Yahya peygamber, İsa’yı Ürdün nehrinde kutsarken, İsa’nın -insanlar-ı (yeniden) ateş’le kutsayacağını ilan etmişti. İslam’da cehennem, yakıcı ateş ve kaynar sulardan ibaretti. Ateş kültü, sadece Mezopotamya’da değil, eski Yunan ve Roma’da da çok etkilidir. Hem arınmanın, hem cezalandırmanın aracı olan kutsal ve  kahreden ateş, kutsal sunu, ortak ziyafetin hazırlık aracı olarak aynı zamanda kardeşliğin, ittifakın da simgesiydi.

Kutsal dinlerin olumlu veya olumsuz yönüyle çok ilgilendiği -ateş’,günümüzdeki olimpiyatların sönmez meşalesinde, kilise ve ziyaret’lerde yakılan mumlarda, nevruz ateşlerinde… yaşamaya devam etmektedir. Ateş  ve  onun gökteki karşılığı olarak Güneş  kültünün derin ve belirgin izleri, bizi, eski toplumun yarı-yamyam dönemine değin taşır. Ateş-güneş tapınmasının derinliği, öteki yönüyle, eski toplumun yamyamlıktan kurtulma çabasının büyüklüğünü de  gösterir. Ateşe tapmakla, nevruz ateşinin üzerinden atlamakla, ateş yiyip, ağzından ateş çıkarmakla, ateşle arınmakla eski toplum, insanın ateşe atılarak, ateşte yakılarak  kurban edilme geleneğini sembolik bir edime dönüştürebilmiş oluyordu.   Bu bakımlardan Sümer ve Akadların en eski  kutsal varlıklarının başında  « An, Anum, Samu, Şamaş » kültünün geliyor olması, ne tesadüfîdir  ve ne de  bir -cehalet’ ürünü…

Sümer -Akad -yaratılış’ anlatımlarında, -yoktan bir var ediliş-in bulunmadığından bahsetmiştik. Sümer-Babil  -yaratılış’ anlatımları, toplum birimler arasında ittifak düzeninin, karşılıklı kurbanlar verilerek sağlanmasının, o günkü kavrayış düzeyi bakımından, aktarılan  bir  tarihçesidir. Kurbanlar üstelik tıpkı İsa gibi, ölmeden önce ve ölerek tanrı veya tanrısal olan varlıklardı. Veya hatta başlangıç dönemi bakımından  diyebiliriz ki, kurban insan , kurban edilerek tanrı veya tanrısal kılınıyordu.
Bu yaklaşımı İsa anlatımında da  görürüz: İsa, -insanlığın günahları’ namına kendini feda etmiştir. Burada -insanlık’ sonraki soyut, genel halini almadan önce, eski toplumda, çok somut bir topluluğun kendini tanımlama kavramıydı; -günah’ ise, eski toplumun -yükümlülük’ kavramına karşılık düşer.

Eski tabletlerde bir -çocuğun günahsız doğamayacağı- biçimindeki ifadeler, bu çocuğun yaşayabilmesi için yaşamı karşılığı olan totemi, adakları sunması gerektiğine anımsatmadır. Bebeğin doğumuyla başlayan geçiş törenleri, sunular, ziyafetler  geleneğine  bugün de sahip olmamız bundan ötürüdür. Günümüzde bir malın-eşyanın  fiyatının -günah’ kavramıyla da ifade edilebiliyor olması, günah kavramının eski toplumda -yükümlülük’ ile anlamdaş olarak kullanılmış olduğunun bir diğer göstergesidir.

Annunaki okunuşlu kavram, « yer tanrıları »  anlamına kavuşmadan önce, Yer ve Göğün  kutsal varlıklarını (tanrılarını) birlikte anlatıyor gibidir. Bu doğaldı da. Çünkü Sümer-Akıt -yaratılış’ anlatımında gördüğümüz gibi, « yer ve gök » bir sure  birlikte var olmuşlardı.

Tarihte birçok kez gerçekleşen « Yaratılış »lardan birisinden sonra; kutsal yöneticilere -tanrı’ olarak   ad verilmesi ve ayrıştırılmalarından  ve böylece -var edilmeleri’nden  daha sonraki yüzyıllarda, Enlil, büyük bir öngörü ile artık « Yer’in Gök’ten ayrılması, Gök’ün de Yer’den ayrılması »nın  gerekli olduğunu  görmüştü:

« Efendi, gerekli olanları meydana getirmek için,

Kararları değişmeyen bey,

Yer’den -ülke’nin tohumunu çıkaran Enlil,

Yer’den Gök’ü ayırmayı düşündü,

Gök’ten Yer’i ayırmayı düşündü »

Kutsal kitaplarımızın -yaratılış’ olarak  aktardıkları olay,  tarihin hayli ilerlemiş  olduğu bir noktada Sümer-Akad topluluklarının birbirinin zıddı kılınarak, aralarındaki ilişkilerin  yeniden düzenlendiği işte bu  anın anlatımıdır.

burada dikkat edilmelidir ki, bu topluluklar, bu aşamada yamyamlığı hala sürdürüyorlardı. Bu nedenle de  kutsal varlıklar, bu dönemin yaratılış anlatımında henüz, hayvan ve bitki  özelliği göstermezler. Hayvan veya bitki totemlere geçiş, insanin kendi yerine hayvan veya bitki sunabilmesini sağlayarak yamyamlığa son verebilmenin yolunu açmıştır. Tanıdığımız haliyle -yaratılış’ döneminde, toplum birimler arasındaki  ayraç olarak, daha sonra -yer’, -gök’, -su’, -ağaç’ vb. olarak değerlendirilecek olan  kara, beyaz, kırmızı, yeşil, mavi gibi  renkler  kullanılmış gibi görünüyor.

«Karabaşlı», «kızıl başlı»  kavramlarının  kaynakları bu döneme dayanıyor olmalıdır. En azından Sümerlerin, kendi topluluklarını « karabaşlı »lar olarak tanımladıkları kesin olarak biliyoruz.

Şimdiki bizler gibi, uzak Sümer torunları da, «  Gök » ve «  Yer »in, günümüzdeki anlamlarıyla « Yer,Gök » olduklarını sanmış olsalar da, Sümer anlatımlarında  yer alan -gök-yer’  kavramlarıyla nitelenenler, iki farklı topluluğun  tanımlarıydı.

« Yer’in Gök’ten ayrılması »ndan sonraki dönemde, Annunaki’ler -yer tanrıları’, -toprak’,’kara’ topluluk yöneticileri  halinde yorumlanmaya başlanmaktadır. Buna karşılık İgigi olarak okunan  kutsal varlıklar ise Gök’ün, Semitik topluluk atalarının  yönetici, kutsal varlıkları  olarak yorumlanmaya başlanmış  görünüyor. Igigi olarak okunan kelime «Gigi -(salmu, Akadca) » siyah, kara, gece anlamlarındadır da.

« İnsanoğlu » ile « tanrı-gök’sel oğullar » ayırımı, Sümer-Akad   toplulukları arasındaki ayrımının da bir ifadesidir.

İnsan ile şeytan; toprak (veya sudan) yaratılan insan ile gök’sel melek  (veya ateşten ) yaratılmış şeytan biçimleriyle de tanıdığımız bu  ikili ayrım, iki ana çizgi, bizi, eski Sümer-Akad  topluluklarına kadar, kaybolmadan taşıyabilecek kadar  derin izlere sahiptir.

Eski Ahit  ve Enoş’un kitabi « Tanrı oğulları, melekler »in, « insanoğlu kızları’yla » evlendiklerini anlatır. Bunun karşılığında, İnsanoğlu erkekleri de Tanrısal meleklerle evlenmiş olmalıydı. Bu karşılıklı evlilik düzeni anlatımlarını, Gılgamış’ın  Dummuzi’nin kız kardeşi ile ve Dummuzi’nin de Gılgamış’ın kız kardeşi  ile evliliklerinde  buluruz. Bu ana çizgileri izlediğimizde, örneğin İslam’da,  Dumuzi, Âdem Baba’mız; Gılgamış ise ateşten yaratılan şeytan, Âdem ile Havva’yı cennetten kovduran yılan vb. olarak karsımıza çıkar

Eski toplumun  Toprak ve Su kültü ile Ateş ve Gök kültü, ana çizgilerini kaybetmeden sürüp gitmiş olsa da, toplulukların birbirlerine karışması, kültlerin de birbirine karışmasına yol açmıştı. Öte yandan, topluluklar arası  kaynaşma, gelişen ticaret, daha geniş ölçekler içinde yeni toplulukların oluşma süreci, tek tanrıya ulaşma gereksinimini de doğurur. Bu aşama, yaklaşık – 2000’li yıllarda  iyice olgunlaşmış durumdaydı. Askeri olarak Sargon tarafından merkezi bir yapıda  toparlanmış olan toplulukların ardından, ortak bir yasa (belki Anayasa da diyebiliriz) altında, Hammurabi döneminde tam olarak yeniden  sağlanan bu toparlanma dönemi, tek tanrıcılığa geçiş sürecinde belki bir dönüm noktası olarak ele alınabilir. Bu aşamadan itibaren, eskiden ayrıcalıkları, farkları vurgulanmaya özen gösterilen tanrıların, giderek tek bir kutsiyet kavramı içinde toparlanmaya başladığını görürüz.

Marduk  okunuşlu bir kavrama, toplumsal gelişmenin tamamen doğal gelişimi içinde kalarak, işte bu donemde rastlıyoruz

Hammurabi Yasasının giriş bölümünde şöyle deniliyordu:

ì-nu dingir  anum

si-ru-um

Sar(lugal)   a-nun-na-ki

dingir enlil

Be-el  şa-me-e

ù er-se-tim

şa-i-im

şi-ma-at  (KALAM) mâtim

a-na dingirmarduk(Amar-utu)

Marim(dumu) re-eş-ti-im

şa dingir ea

dingir(EN-LÌL) ut elliut

(Kiş) kişşat ni- şì

i- şi-mu- şum

In  i-gi-gi

ù- şar-bì-ù- şu

(KÁ-DINGIR-RA)ki  (Babilim)

şum-şu

ib-bi-ù

Ne zaman ki, ulu Anum (AN),

Anunnaki-lerin efendisi(lugal)

Tanri Enlil,

Efendisi göklerin

ve yerin

tayin eden,

memleketin kaderini

dingirMarduk (luguna)

büyük oğlu

Ea-nın(enki)

Enlil-liğine

bütün insanlık üzerine

tayin etti

İgigi-ler arasinda

onu yüceltti (ler)

Babil (ka.dıngır.ra)

parlak adıni

üstün yaptı (lar)

SEFA KAÇMAZ
www.toplumvetarih.blogcu. com

Bu bölümün yaklaşık tercümesi şöyle olabilir:

« Ne zaman ki,

Anunnaki-lerin efendisi(lugal)

göklerin ve yerin efendisi

Ulu (Tanrı) Anum( AN),

ve

Memleketin kaderini tayin eden,

Enlil,

Ea-nın(enki) büyük oğlu

Marduk(AMAR.UTU) -u

Bütün insanlık üzerine

Enlil-liğe

tayin ettiler (ve)

İgigi-ler

(arasından) onu yücelttiler,

Babil(ka. dıngır. ra) şehrini üstün adıyla andı;

Onu cihanda üstün yaptılar… »

Burada « Marduk » okunuşlu kavram, Sümer tarihinin en eski dönemlerine bağlı olarak ele alınmaktadır, böylece -yeni’ bir olgu imiş gibi değerlendirilmediğini görüyoruz.

Hem de, Marduk’un Sümer karşılığı  « amar-utu »  biçimindedir ki, kelime kelime yaklaşık  anlamlarıyla « güneşin oğlu », « güneşin  dana »sı, -adanmış oğul’ gibi  yorumlara ulaşabiliriz ki, bunların tümü eski toplumda kullanılan kutsal kavramlardı.

Marduk, bir isim olarak değil; Gılgamış geleneğinin  canlandırılması; Eski Ahitte tanıdığımız sekliyle Nemrut; Âdem karşılığındaki Şeytan, ateş  ve yılan sembolünün yeniden yüceltilişi  olarak görünüyor.

http://www.ruhunyolculugu.com/hamurabi_yasasi_ve_marduk-t2293.0.html;wap2=

Yaradılış Destanı-ilk perde

Yaradılış destanında 1.ci perde.

Yükseklerde Gök henüz isimlendirilmemişken,
Ve aşağıda, Dünya çağrılmamışken
Boş ama başlangıçta mevcut olan APSU, Vücuda getiren onları,
MUMMU ve TİAMAT – hepsini doğurandı o;
Birbirine karışmıştı suları.

Saz bitmemişti, bataklıklar ortaya çıkmamıştı
Tanrıların hiçbiri vücuda gelmemişti
Hiçbirinin adı yoktu, kaderleri belirlenmemişti
İşte tam ortalarında tanrılar şekillendi.

İşte güneş sistemimizin yaratılışı… Uzayın genişliği içinde “tanrılar” yani gezegenler daha ortaya çıkacak, adlandırılacak, “kaderleri” yani yörüngeleri belirlenecektir. Sadece üç cisim mevcuttur. AP.SU “başlangıçtan beri mevcut olan”, MUM.MU “doğmuş olan” ve TİAMAT “yaşamın kızı”. Apsu ve Tiamatın suları karışmıştır ve metin bunun içinde sazların büyüdüğü sular değil ilksel sular, evrenin temel yaşam veren elementleri olduğunu netleştirir.

Demekki Apsu Güneştir, başlangıçtan beri mevcut olandır. Ona en yakın olan Mummu’dur. Destanı anlatan Mummu’nun Apsu’nun güvenilir bir yardımcısı ve elçisi olduğunu açıkca anlatır. Mummu merkürdür. Grek ve Romalılar da Merkür’ü Tanrıların en hızlı habercisi olarak tanımlarlar.

Daha ileride Tiamat vardır. Daha sonraları Marduk’un parçaladığı canavardır, yani kayıp gezegen. Ama ilksel başlangıçta o, ilk ilahi Trinitenin ilk Bakire Anasıdır. O ve Apsu arasındaki uzay boşluk değildir, Apsu ve Tiamatın ilksel elementleri ile doludur. Bu sular karışmıştır ve Apsu ve Tiamat arasındaki uzayda bir çift gök tanrısı yani gezegen oluşturmuştur.

Suları birbirine karıştı…
Tam ortalarında tanrılar şekillendi.
Tanrı LAHMU ve tanrı LAHAMU doğdu
Bu adlarla çağrıldılar.

Bu iki gezegenin adları LHM (savaşmak) kökünden çıkmıştır. Eskiler bize Mars’ın Savaş Tanrısı ve Venüs’ün Savaş Tanrıçası olduğuna dair bir gelenek bırakmışlardır. Mars ve Venüs gerçekten de Güneş (Apsu) ve Tiamat arasında yer alırlar. Güneş sistemi oluşma süreci devam eder.

Onlar yaşlanmadan önce,
Tayin edilmiş bir boyuta göre boyca
Tanrı ANŞAR ve tanrı KİŞAR biçimlendi
Onları bastırıp (boyca)
Günler uzadıkça ve yıllar çoğaldıkça
Tanrı ANU oğulları oldu – atalarına bir rakip
Derken Anşar’dan ilk doğan Anu
Eşiti olarak ve kendi suretinde NUDİMMUD’u yarattı.

Mars ve Venüs’ün ancak sınırlı bir boyuta kadar büyüdüğünü, ama daha onların oluşumu tamamlanmadan, bir diğer gezegen çiftinin oluştuğu anlatılıyor. Bu ikisi adlarından da anlaşılacağı gibi muhteşem Devamını oku “Yaradılış Destanı-ilk perde” →