Astroloji Bilim midir Tartışmaları

Başlıktaki cümle beni hep güldürür, sebebi nedir bilmiyorum. Yazılımlarım, mantık ve dolayısıyla bilim çerçevesinde örülmüş, özellikle üçüncü yazılım! Astrolojiyle ilk karşılaşmam galiba 25 yaş civarında oldu. O ana kadar ikibini aşkın kitap okumuştum halbuki! Bu bile insanın yazılımın ne kadar etkin bir belirleyici olduğunu gösteriyor diye düşündüm şimdi. Bu yazıyı da çoğu paylaşımım gibi harflere basarken düşünüyorum.

O sıralarda Çukuruva Grubunun bir fabrikasında çalışıyorum ve ticari muhasebe şefiyim ve mali işler müdürlüğünü vekaleten yürütüyorum. Şirkete İş Bankası müdürlüğünden bir finansman müdürü transfer edildi. İsmi ilginç geldiği için halen hatırlıyorum, Hamdan Bey! Tabi nezaket gereği hayırlı olsuna odasına ziyarete gittim. Tokalaştıktan sonra, “Burcunuz ne Sibel Hanım?” dedi. Yaşadığım şoka hala gülüyorum. Boğa dedim koltuğa otururken, kahvelerimiz geldi, bana burcumla ilgili bir şeyler söyledi. Hayretim büyüyordu, kocaman adam diyorum içimden.; ama “hiç ilgilenmedim bu konuyla” dedim incitmeden. İşimiz yakın çalışmayı gerektiriyor. Hem sonra bana ne herkesin kendince bir bildiği vardır derim, yaşam felsefem bu. Ve bu burç muhabbeti her karşılaşmamızda ufak ufak sürdü, hiç aldırmadım ama çaktırmadım!

Sonunda tahmin edeceğiniz gibi pes ettim ve Türkiye’de yayınlanmış bütün astroloji kitaplarını satın aldım. Fırtına gibi karşılaştırmalı okudum. O zamanlar ingilizceden okuyacak kadar iyi bilmiyorum. Eksiklik hissetmedim değil ama elimdeki imkan buydu. Burcum, yükselenim ve ay burcum, ha bir de kuzey ay düğümlerim çerçevesinde önce kendimi tahlil ettim, şaşırtıcı bir uyum var! Sonra akraba ve yakın arkadaşlarım, yani iyi tanıdığım kişilerin analizlerini yaptım. Bu gözlemlerim hiç durmaksızın gündelik yaşamda testler ve yeni yayınlanan kitaplarla on yıl devam etti. Ben gelmişim 34 yaşına Hamdan bey filan yok ortada ben bambaşka dev bir şirkette mali işler genel müdür yardımcısı olmuşum. Veee birden pessss ettim. “Bu sistem çalışıyor” diye bağırmışım. Kendi sesimi duyunca olay bitti. Sistem çalışıyor fakat nasıl? Onu daha uzun yıllar bulamayacaktım.

Evet tabi bu yazıda hayat hikayemi anlatmayacağım. Konunun aslına dönmek için samimi bir girizgahtı bu.

Hiçbir zaman astrolog olmayı düşünmedim (ezber kabiliyetim sıfır), amatör bilgilerimi kendimi ve ilişkide olduğum kişileri daha iyi anlamak için kullandım. Çok uyumlu olduğumdan şikayetçi olanlar da, memnun olanlar da oldu!

Bu arada hem astroloji hem de her konuda BİLİM mi İLİM mi tartışmaları var. Medeniyet dahilinde kişiler hedef alınmaksızın (yani duygular işe karışmadan) yapılan her tartışmanın yararlı ve gelişimimize katkı sunan bie edim olduğunu düşünürüm. Bırakınız yürüsünler, bırakınız tartışsınlar.

Astrolojinin bilimsel olup olmadığı tartışmasının neden ortaya çıktığı da tıpkı diğer konularla aynı; çünkü … Değerlilik dediğimiz kavram,  bundan yaklaşık 100 yıl önce, dünyadaki GÜÇ odağının el değiştirmiş olması ile ilişkilidir.

Devamını oku “Astroloji Bilim midir Tartışmaları” →

Eski Mısır Sanatı

Eski Mısır medeniyeti yaklaşık 3000 yıl sürdü ve bu süre içinde Mısır’da sanat neredeyse hiç değişmedi. Erken dönem sanatçıları, her türden tasvirin nasıl yapılması gerektiğine dair bir sistem geliştirdiler ve bu prensipler nesilden nesile aktarıldı, betimlemenin kuralları haline geldi.

Sanatçılar bu kuralların dışına çıkıp bir üslup geliştiremezdi.

Dünya Tarihi – Bölüm 3

Önceki bölüm için tıklayınız

M.Ö.11,000-M.Ö. 3200

 

Tufandan sonra, yeniden yapılandırmaya başlamak için Dünya’ya geri döndük. Enki ve Enlil, Nuh ve ailesine tohumlar, tarım araçları ve hayvancılık bilgilerini getirdi. Nuh, sular çekilirken denizaltının karaya oturduğu Ağrı Dağı’nın eteklerinde tarımcılığa başladı. Ninurta ve Nannar, Enki’nin kendilerine öğrettiği şekilde barajlar ve sulama kanalları yaptılar. M.Ö. 10,500 yıllarına gelindiğinde, diğer birçok yerle birlikte Mezopotamya da bir kez daha insanlarla dolmaya başladı. İnsanlık yine çoğalıyor ve yayılıyordu. Uzay limanı yeniden inşa edildi ama bu kez yeni bir yerde, Moria Dağı’ndaydı. Sizin de bildiğiniz gibi, Moria Dağı daha sonra Jerusalem (Kudüs) adıyla anılmaya başlandı. Tufandan önce var olan diğer şehirler, Nippur ve Eridu da yeniden inşa edildi. Piramitler ve Sfenks tufanda ayakta kalmışlardı ama kum ve çamur yığının altından kazılarak çıkarılmaları gerekiyordu. M.Ö. 9000’de, her şey yine eski haline dönmüştü. Enki, Mısır hakimliğini varisleri Osiris ve Seth’e devretti. Atlantis yıkımından sonra Marduk’un Mısır’a girmesi yasaklandı. Enki oğluna daha fazla güvenemeyeceğini biliyordu. Enlil’in bir oğlu olan Adad, altın bulmak üzere Güney Amerika’ya gönderildi ve bunu başardı. Nannar ve Ninurta’nın yardımıyla, Enlil Dünya’nın geri kalanını yönetme işine koyuldu. Çok geçmeden, o da bir varis seçmek zorunda kaldı. Burası Dünya olduğu için, Pleiadian kanunlarına göre hareket etmek zorunda değildi ve yeni kanunlar yapılabilirdi. Genç kuşak Nibiruanlar’ın eski kuşaklarla güç ve hakimiyet çekişmesine girdiği dönem, işte buydu. Genç kuşak arasında Ninurta, Nannar, Utu, Adad, Inanna, Seth, Osiris ve elbette Marduk da vardı ama Marduk zaten bir süredir bu oyunun içindeydi. Bunlar benim torunlarımın torunlarıydı. Ufukta çatışmaların belirmesi yine uzun sürmedi. Bu kez mücadele Seth ve Osiris arasındaydı. Seth, Mısır’ın tamamını yönetmek istiyordu ve bu yüzden, kardeşi Osiris’i katletti. Osiris’in oğlu Horus, babasının ölümünü almaya yemin etti ve böylelikle Birinci Piramit Savaşı başladı.

sümer son

İkinci Piramit Savaşı
Bundan yaklaşık 300 yıl sonra, İkinci Piramit Savaşı patlak verdi. Bu kez Enlil’in soyundan gelen Enlilitler, Enki’nin soyundan gelen Enkiitler’e karşıydı. Asıl kavga, Enki’nin soyundan gelenlerin uzay tesislerini, yani Büyük Piramit’i kontrol altına almak istemeleriydi. Marduk’un Atlantis fiyaskosundan sonra, Enlilitler uzay tesislerini Enki’nin soyundan gelenlerin kontrolüne bırakmak konusunda huzursuzdular. Marduk’un başka bir entrika çevirmesinden ve tüm galaksiyi ele geçirmesinden korkuyorlardı. Ninhurshag’ın müdahalesi ve ara buluculuğu sayesinde, bu savaş da sona erdi. Ninhurshag, uzay tesislerinin hakimi kılınarak ödüllendirildi ve sizin antik tarihinizde de Dağın Leydisi olarak tanındı. Ninurta, piramidin içindeki teçhizatı boşalttı ve Enki’nin Ereshkigal’dan doğma oğlu ve Enlil’in torunu Thoth, Marduk’un soyunun yerini alarak Mısır hakimi oldu. Bu olay, M.Ö. 8600 tarihinde gerçekleşti. O zamandan itibaren M.Ö. 3400’e kadar gezegende barış hüküm sürdü.

 

M.Ö. 3700 yıllarında, krallık Cennet’ten, yani Nibiru’dan Dünya’ya indi. İnsanlık, nihayet kendi kendini yönetebilecek kadar olgunlaştığını kanıtlamıştı. Yarı Nibiruan-Pleiadian ve yarı Dünyalı insanlardan oluşan yeni Rahip-Kral soyu başladı. Ayrıca, bu dönemde zamanı ölçmeye başladınız. Takvim, size Nippur’da Enlil tarafından verildi. Sizin verdiğiniz isimle Neolitik Dönem başladı ve Dünya’nın ilk yarı Nibiruan hakimi Alulim ortaya çıktı. Siz ona yan tanrı diyorsunuz. O zamana kadar bütün uygarlıklar, başka gezegenlerden gelen varlıklar tarafından yönetilmişti.

 

M.Ö. 3400 yıllarına gelindiğinde, Marduk bir kez daha barışı bozdu. Yine entrikalarla uğraşıyordu. Bu kez Babilliler’i kendi uzay gemilerini ve fırlatma alanlarını yapmak konusunda ikna etti; siz bu tesisi Babil Kulesi olarak biliyorsunuz. Babil hakimi olan Marduk, inşaatı kendisi yönetti. Enlil neler döndüğünü anladı ve onu durdurdu. Bunun üzerine Galaktik Federasyon, Ruhsal Hiyerarşi ve diğer otoriteler, insanlığın dilini karıştırmaya karar verdi. Bunun bir kez daha teknolojik gelişimlerini yavaşlatacağına ve Marduk’un Dünya’yı ele geçirme planlarını geciktireceğine inanıyorduk. Amacına tek başına ulaşamazdı. Pis işlerini yapabilmek için insanoğlunun yardımına ihtiyacı vardı. Dilleri karışınca, insanlar kendi aralarında iletişim kuramayacaklardı ve bu da Marduk’u sinirlendiriyordu. Aynı proje üzerinde birlikte çalışmalarını sağlayabilmek için, onlara birbirlerinin dillerini öğretmek adına yıllarını harcamak zorundaydı. İnsanların psişik becerilerini bastırmak için DNA yapısının değiştirilmesine de bu dönemde karar verilmişti. Enki ve Nin, bu görevi yerine getirmek için bir kez daha Sharrupak’taki lâboratuarlarına geri döndüler. Ruhsal Hiyerarşi tarafından, on iki sarmallı DNA yapılarının değiştirilmesinin ve sarmalların birbirinden ayrılmasının, insanoğlunu daha da yavaşlatacağına karar verildi. Sürüngenlerin teknolojisinin yardımıyla insanoğlunun ne kadar hızlı geliştiklerini daha önce de görmüşlerdi. Enki ve Nin, DNA sarmallarını ayırdıktan sonra, yeniden birleşmelerini engellemek için astral bedenlere implantasyonlar yaptı. Daha sonra, fiziksel bedenin endokrin sistemindeki on sarmalı birbirinden ayırdılar; bu da kozalaksı bezlerin, hipofiz bezlerinin ve hipotalamus bezlerinin ürettiği salgının oluşmasını engelledi. Bir süre sonra da bu bezler kullanılmadığı için fonksiyonunu kaybetti. Gelecek kuşaklarda sadece birkaç insan bu bezleri kullanabilecekti. Bu amaçla özel bir gen taşıyacaklardı. İnsanoğlunun ruhsal gelişiminde yoldan çıkmaması için, aralarından birkaçının bizimle iletişim kurabilmesi gerektiğine karar verildi. Bu kişiler peygamberler, kahinler, mistikler, şamanlar ve psişiklerdi. İnsanoğlu, istediği taktirde bu bezleri yeniden harekete geçirebilme gücünü taşımaya devam etti ama bu ancak kendini gerçekten adamayı gerektiriyordu. Planları bir kez daha engellenince, Marduk tekrar Mısır’a döndü ve Thoth’u tahttan indirme hazırlıklarına girişti. Bunu da başardı. Thoth, Güney Amerika’ya gitti ve orada yeni uygarlıklar başlattı. Tarih, M.Ö. 3113 idi. O insanlar, Thoth’u Quetzalcoatl, yani Beyaz Tüylü Yılan olarak tanıyorlardı. Enki’nin oğlu olarak, bir yılan sembolü taşıyordu. Enlil ve onun soyundan gelenlerin sembolü ise haçtı. Bu haç, Nibiru ve Anu soyunu temsil ediyordu. Marduk bir kez daha eylemlerinin bedelini ödemek zorundaydı. Bu kez, Mısır’ın hakimiyeti üzerinde verdiği savaşta dolaylı olarak Inanna’nın kocası Dumuzi’nin ölümüne yol açtığı için, Büyük Piramit’e hapsedildi. Inanna, adalet için haykırıyordu ve eğer Nin olaya müdahale etmeseydi, Marduk orada ölebilirdi. Serbest bırakıldıktan sonra, yine sürgün edildi.

 

M.Ö. 2900 yıllarında, Inanria’ya İndus Vadisi’ndeki yeni bir koloninin hakimiyeti teslim edildi. Burası, sizin Hindistan dediğiniz ülkenin bulunduğu yerdi. Orada Nibiruanlar ile ilgili tüm tarihi bilgiler, yazılmak üzere, Inanna tarafından verilmişti. Bu dönemde o da kendine geldi. Altı yüz yıl sonra, Sargon’a aşık oldu ve birlikte bir imparatorluk inşa ettiler. Sizin tarihiniz o imparatorluğa Akkad İmparatorluğu dedi. Yine bu dönemde, Marduk ile son derece sert bir şekilde savaşıp duruyorlardı. Aralarında geçen savaşların birçoğu, sizin de tarih kitaplarınızda kayıtlıdır. Burada onlardan ayrıntılı söz etmek istemiyorum.

 

Bu dönemde, Marduk, Dünya’nın hakimi olmak konusunda en yeni ve en son planlarıyla uğraşıyordu. Bu kez, terk edilmiş gezegen Mars’ta, dev bir ordu oluşturmayı da düşünüyordu. Bunu başardı ve yeni ordusuyla, Marduk beni Nibiru tahtından indirdi ve hakim/kumandan haline geldi. Ama Dünya’daki zaferinin yine bir bedeli vardı. Nibiruan Konseyi, uzay üslerini ve diğer önemli yerleri yok etmek için nükleer bomba kullanılmasına karar verdi. Tarih M.Ö. 2024 idi. Marduk’un bu üsleri ele geçirmesini ve arkasından Pleiades yıldız sisteminin hakimliğinin peşine düşmesini engellemek için tek yol olarak görülen bu eylem, başarıya ulaştı. Konsey, Sümer’de saklanan bombanın Enlil’in oğlu Uru tarafından patlatılmak üzere uzay limanına taşınması için İbrahim’i seçti. Bomba, Sodom ve Gomorrah şehirleriyle birlikte tüm uzay üslerinin yok olmasını sağladı. Bu, bir zamanlar tropikal iklime sahip bir alanın çöle dönüşmesine neden oldu; Sodom ve Gomorrah ise yeni oluşan Ölü Deniz’in derinliklerine gömüldü. Bombadan yayılan radyasyon, rüzgârlarla Sümer şehirlerine yayıldı ve tüm canlıları yok etti. Bölgenin bir kez daha insan yaşamına izin vermesi için aradan yıllar, çok uzun yıllar geçmesi gerekecekti. Bir rahip Nibiruan kraliyet soyundan gelen ibrahim’e bu bölge miras olarak verildi. Daha sonra buraya Canaan (Kenan) dendi. Çok uzun süre sonra da, başka bir Nibiruan olan Musa’nın sayesinde, bu soyun torunları bölgeyi diğer kabilelerden geri alacaktı. Artık Nibiru’nun ve gezegeninizin kontrolü Marduk’un elindeydi. Birçok şeyi değiştirmek için harekete geçti. Yine bu dönemde, kadınların statüsü düşürüldü ve çocuklarla birlikte ikinci sınıf varlıklar olarak görülmeye başlandı. Marduk, Tanrıça’nın etkisini ve bize Evrenin Kurucuları tarafından verilmiş olan Pleiadian komün yaşam tarzını yok etmek için kiliseleri başlattı. Komünlerde lider olan kadınlar, cadılıkla suçlanarak kazıklara bağlanıp canlı canlı yakıldı. Bu süreç, Karanlık Çağ boyunca devam etti ve M.S. 18. yüzyılınızın sonlarında bitti. Bu, Marduk’un insanoğlunu tam anlamıyla kontrolü altına alabilmesi için kesinlikle yapması gereken bir şeydi.

 

İkinci olarak, Marduk kendisini diğer tanrılar arasında en büyük Tanrı olarak gösterdi. Daha sonra bu tek bir Tanrı’ya dönüşecekti. Korkuyla yönetecekti ve bugüne kadar da bunu sürdürdü. Lütfen; bir şeyi unutmamanızı istiyorum: Satain’in 4. Boyut görüntüsü olan Marduk, Avyon ve Aln kraliyet soylarından gelmektedir ve bu yüzden de aileden biridir. Marduk, insanoğluna ruhsal gelişim için gerekli olan fırsatları sunabilmek için Karanlık Güçler’in lideri rolünü oynamayı kabul etti. İnsanlık adına gösterdiği çabalar olmasaydı, ortada hiçbir negatiftik olmayacağı için, insanoğlunun gelişmesi de mümkün olmayacaktı. Marduk artık evine dönmeye hazır. Siz de bilirsiniz ki hain rolünü oynamak, kahraman rolünü oynamaktan çok daha zordur.

 

Tarihinizle ilgili bu hikayeyi burada bitiriyorum. M.Ö. 2000’den gününüz tarihine gelene kadar çok şey yaşandı. Marduk bir gün durdurulacak ve onu durduracak olan da sizlersiniz; güçle değil, sevgiyle; kendi karanlık yanınızla, dolayısıyla Marduk ve onun güçleriyle birleşerek. DNA’nızı yeniden kodlayarak, gücünüzü geri alın. Artık zaman geldi. Siz, Eterik Sirianlar; sizler bu gezegenin varislerisiniz. Kurucular tarafından çok uzun süre önce tanınmış olan doğum hakkınızı tekrar ele alın. Nibiruan Avyonianlar olan bizler, yani sizin ebeveynleriniz, kardeşleriniz, Su Sirianları ve Christos Sirianları; hepimiz sizlere yardım etmek için buradayız. Tek yapmanız gereken, uzanmak ve istemek.

 

Dünya’nın sevgili çocukları, hepinize sevgiler.

 

Anu
Avyon Kraliyet Soyu Nibiru Eski Kumandanı ve Hakimi

 

 

 

 

 

EK:

 

Nibiruan Konseyi Üyeleri

 

9. Boyut Avyon Kraliyet Soyu

 

Avyon Kraliyet Soyu, Amelius tarafından, Avyon’un Lyran gezegeninden gelmektedir ve İnsan ırkının gerçek doğum yeridir. 12. boyuttaki Dokuzlar Konseyi’nden Sananda, Amelius soyunun babasıdır. Dokuzlar Konseyi, evrenimizin oluşumunu tamamladıklarında (Felineler ve Carianlar’ın yardımıyla), başka bir grup Feline ve Carianlar’ın buraya gelip evren için “Oyun”u izlemelerini istediler. Seçilen oyun, Kutup Entegrasyonu’ydu. İşi tamamlamak için doksan Feline ve Carian geldi. Bu doksan, 9. boyuttaki Amelius Soyu (Felineler) ve Lucifer Soyu (Carianlar) olarak doğdular. Bu doksan varlık, daha sonra Galaktik Federasyon’un bir parçası olarak bilinen 9. Boyut Nibiruan Konseyi’ni oluşturdular. 9. boyutun altındaki Konsey üyeleri, orijinal doksan kurucunun görüntüleri olarak, aynı bireylerdi. Net ve kısa bir şekilde açıklamak gerekirse, sadece bu kitapta adı geçen üyeler aşağıda belirtilmektedir.

 

Devin: Avyon Ailesi’nin 9. boyuttaki reisi, Jelaila’nın kardeşi ve kocası; 6. boyuttaki Anu’nun yüksek benliği.
Jelaila: Avyon Ailesi’nin 9. boyuttaki annesi, Devin’in kız kardeşi ve karısı; 6. boyuttaki Ninhursag’ın ve 3. boyuttaki Joscelyn Kelley’in yüksek benliği. Şu anda transfer olarak Joscelyn’in bedeninde bulunuyor.
Satain: Devin ve Jelaila’nın 9. boyuttaki oğulları; 4. boyutta Nibiru’nun şimdiki hakimi Marduk’un yüksek benliği.
Kavantai: Devin ve Jelaila’nın 9. boyuttaki kardeşleri; Shalandrai’nin kardeşi ve kocası; 4. boyutta şimdi Nibiru’nun ikinci kumandanı ve Marduk’un oğlu Nabu’nun, 3. boyuttaki Barrie Konicov’un yüksek benliği.
Shalandrai: Devin, Jelaila ve Jehaila’nın 9. boyuttaki kız kardeşleri; Kavantai’nin kız kardeşi ve karısı; 6. boyuttaki Enlil’in ve 3. boyuttaki Susanne Konicov’un yüksek benliği.

 

 

 

6. Boyut Avyon Kraliyet Soyu

 

Anu: Nibiru’nun eski hakimi ve kumandanı; Galaktik Federasyon’un 6. boyut Nibiruan Konseyi’nin lideri; Ninhursag, Enki ve Enlil’in babası; Marduk’un büyükbabası; Devin’in 6. boyuttaki benliği.
Ninhursag: Anu’nun Feline/Carian karısı Rayshondra’dan doğma kızı; Dünya Görevi’nin Şef Tıp Subayı; Jelaila’nın 6. boyuttaki yüksek benliği ve Enki ile birlikte insanoğlunun yaratıcılarından biri.
Enlil: Anu’nun, üvey kardeşi Antu’dan doğma oğlu; Cennet (Nibiru) ve Dünya’nın prensi; Enki ve Ninhursag’ın üvey kardeşi; Marduk zorla almadan önce Dünya ve Nibiru tahtlarının haklı sahibi.
Enki: Anu’nun Dünya’nın Ejderha Kraliçesi Dramin’nden doğma oğlu; Enlil ve Ninhursag’ın üvey kardeşi; 9. boyuttaki Jehovah (Jehaia)’nın 6. boyuttaki benliği; Damkina (Ninki)’nın kardeşi ve kocası; Ninhursag ile birlikte insanoğlunun yaratıcılarından biri; Mısır hakimi Ptah olarak bilinir.
Ninurta: Enlil’in üvey kız kardeşi Ninhursag’dan doğma oğlu; Anu’nun torunu.
Adad: Enlil’in resmi karısı Ninlü’den doğma oğlu; Anu’nun torunu.
Nannar: Enlil’in resmi karısı Ninlil’den doğma oğlu; Anu’nun torunu.
Inanna: Nannar’ın resmi karısı Ningal’dan doğma kızı; Ereshkigal’ın üvey kardeşi; Anu’nun torununun torunu.
Ningishzidda/Thoth: Enki’nin Ereshkigal’dan doğma oğlu; Anu’nun torunu; Quetzalcoatl olarak da bilinir.
Ereshkigal: Nannar’ın Yılan Prenses’ten doğma kızı; Nergal’ın karısı ve Inanna’nın üvey kardeşi.
Nergal: Enki’nin oğlu; Altdünya’nın Efendisi (Afrika Madenleri) ve Ereshkigal’ın kocası.
Dumuzi: Nannar’ın oğlu; Inanna’nın kardeşi ve kocası.

 

 

 

4. Boyut Avyon Kraliyet Soyu

 

Marduk: Enki’nin Ejderha Prenses Damkina (Nin-ki)’dan doğma oğlu; Satain’in 4. boyuttaki benliği; Kara Güçler’in lideri; Nibiru ve Dünya’nın şimdiki hakimi ve kumandam.
Nabu:
Marduk’un oğlu; şu anda Nibiru’da; Anu’nun torununun torunu; Kavantai’nin 4. boyuttaki benliği ve Devin’in kardeşi.

Kaynak: http://www.bluepoint.gen.tr/anu.html

Önceki bölüm:

Dünya Tarihi – Bölüm 1

Önceki bölüm için tıklayınız

 

M.Ö. 480,000 – M.Ö. 100,000

 

480,000 yıl önce Dünya gezegenine geldiğimizde, Lemurianlar, hayvan bedenindeki Sirian ruhlar, Sürüngenler (Tiamat’ın yok edilmesi sırasında yer altına inenler) ve gelişmekte olan İnsan primatları ile karşılaştık. Primatlar, Felineler ve Eterik Sirianlar tarafından gezegen yüzeyine yerleştirilmişti ve biz geldiğimizde, Homo erectus seviyesine ulaşmış durumdaydılar. Zeki, telepatik varlıklardı ve vahşi doğada hayvanlarla uyum içinde yaşıyorlardı; toplumları komün yapısındaydı. Ayrıca Asya’da “Yu” (Doğulular) ve “Atlantis” (kızıl ırk) uygarlıklarını da gördük. Bunlar, Hybornea’nın yok edilmesinden sonra gezegeni yeniden kolonileştirmek için Dünya’ya gelen kuzenlerim tarafından başlatılmıştı. Ashen, Yu uygarlığını ve Alta (Atlas) da Atlantis uygarlığını başlatmışlardı. İkisi de Lemuria’nın devamı olarak görülüyordu ve ikisi de, Lemuria’nın ana imparatorluk olarak görev yapacağı konusunda anlaşmışlardı. Bu uygarlıkların üçü de Lyra’da beyaz ırklar olarak başlamıştı ama gezegende yerleştikleri bölgelerde iklimle daha iyi uyum sağlayabilmeleri için Felineler’in DNA değişimleri yapılması konusunda tekliflerini kabul etmişlerdi. Kızıl, sarı ve kahverengi ırk böyle ortaya çıkmıştır. Siyahi ırk ise gelişmekte olan insan primatlarından kaynaklanmıştır. Homo sapien haline gelmek için gereken DNA değişimini almak için Nibiruanlar ile karşılaştıklarında, gezegen muhafızı haline geleceklerdi. O zaman geldiğinde, Dünya Sirianları’nın ruhlarını taşıyacak durumda olacaklardı. Beyaz ırk, Nibiru’daki Avyon Kraliyet Soyu tarafından başlatılmıştır.

 

Dünyaya gelmemizin nedeni
Dünya’ya gelmemizin iki nedeni vardı. Öncelikle, insanlarımızı kurtarmak için Nibiru’nun çevresini saran güç kalkanını yeniden oluşturmak amacıyla altın toplamak istiyorduk, ikincisi, gelişmekte olan gezegen muhafızı ırkla birleşerek iki sarmallı DNA taşıyan İnsan bedenini yaratmak için yardımcı olmak üzere Felineler ile ortak çalışmaya söz vermiştik. Ağabeyim ve eski Nibiruan kumandanı Alalu, daha önce Dünya’ya gelmiş ve altın bulmuştu. En büyük oğlum Enki’yi ve en iyi elli astronotumu (Anunnakiler) altın toplama operasyonunu başlatmaları için Dünya’ya gönderdim. Nibiru için zaman daralıyordu, bu yüzden kaybedecek tek bir anımız bile yoktu.

 

Şimdi, size biraz daha tarihi bilgi vermek istiyorum. Sürüngen ırkından Dünya üzerinde kalanlar bir hayli kalabalık bir nüfusa ulaşmışlardı ve bir anlaşmaya varmadan, altın çıkarma operasyonunu huzur içinde sürdüremeyeceğimizin farkındaydık. Bu, Tiamat’ın yok edilmesinden beri Nibiru’da yaşayan Ejderha Kraliçe Drarnin’i eş olarak kabul etmemle gerçekleşti. Bu birleşmeden doğarı çocuğumuz Enki’dir. Enki, yarı Nibiruan İnsan ve yarı Ejderha ya da Sürüngen’dir. Üç çocuğum ve torunlarım, Nibiru’da doğmuştur ve biz Dünya’ya gelene kadar hepsi yetişkinlik çağına ulaşmıştır; Enlil, Enki, Ninhur-sag, Ninurta, Nannar, Marduk ve Thoth (Ningishzidda).

 

   sümer-fukraDünya Görevi

 

Enki’nin uzay aracı, Mezopotamya yakınlarında bir yere indi. Anunnakiler ile birlikte kamplarını kurduktan sonra, Alalu’nun daha önce bulmuş olduğu yerde altın çıkarma işine başladılar. Enki, adına Eridu dediği ilk şehri inşa etti; diğer adıyla, 1 Numaralı Dünya İstasyonu. Bu arada Sürüngen akrabalarından da fazlasıyla yardım aldı. Kızım ve Dünya Görevi’nin Şef Tıp Subayı Ninhur-sag, astronotların tıbbi muayenelerini yapmak için bir süre sonra gezegene indi. Diğer oğlum ve varisim Enlil ile altın konusunda yardımcı olmak için kısa süre sonra da ben indim. Anunnakiler ellerinden geldiğince hızlı çalışıyorlar, sudan altın ayrıştırıyorlardı ama ellerindeki altın, Nibiru’yu kurtarmaya yetmezdi. İnsanlarımız ölmeye devam ediyorlardı. Daha fazla altın bulmak için arama başlattık ve Afrika’da bulduk. Ama bir sorun vardı; yer altındaydı ve çıkarılması gerekiyordu. Enlil ve Enki arasında gerilimli anlar yaşanıyordu. Enki, kendisi daha önce geldiği için Dünya’nın ona verilmesi gerektiğini düşünüyordu; altın çıkarma işi bir yana, sonuçta ilk kamp ve şehir Eridu’yu inşa etmek için ter dökmüştü. Bütün işi kendisi yaptığından, bu hakka sahip olduğunu savunuyordu. Enki, Dünya’nın Ejderha Kraliçesi’nin oğluydu ve Sürüngen bakış açısından, Dünya’nın da varisi olmalıydı. Sürüngenler, yaratılış mitine dayanarak Dünya’yı kendi malları olarak görüyorlardı; hâlâ da öyle görüyorlar. Kız kardeşim ve karım Antu’nun oğlu olan Enlil, Pleaidian kanunlarına göre haklı varisimdi. Bu da, artık benim yönetimimde olduğu için Dünya’nın da varisi olarak onu gösteriyordu. İkisi de haklı nedenler ortaya koyan bu ikisi arasında ciddi bir çatışma vardı. Tek çözüm, kur’a çekmekti. Öyle yaptılar. Enki, ülkesi olarak Afrika’yı, Enlil de Dünya’nın geri kalanını aldı.

 

 

 

Eski Tanrılar Arasındaki Savaş

 

Altın çıkarma işini başlatmak için astronotları Afrika’ya gönderdik ve Enki de başlarında bulunmak için onlarla gitti. Enlil’i Eridu’nun başına bıraktım ve Nibiru’ya dönmek için hazırlandım ama Alalu’nun torunu Kumarbi beni durdurdu. Kumarbi bir süredir bana, oğullarıma ve torunlarıma karşı kırgınlık duyuyordu. Büyükbabası çekildikten sonra kendisinin kumandan ilan edilmesi gerektiğini düşünüyordu. Görünüşe bakılırsa, yörüngedeki uzay istasyonunda (Igigi) bulunan astronotları kendi tarafına çekmeyi başarmıştı ve şimdi güç kullanarak kumandayı ele geçirmek istiyordu. Ama bu olmadı Torunum Ninurta, diğer birçoklarıyla birlikte Kumarbi’nin ve yandaşlarının yenilgisiyle sonuçlanan bir savaş başlattı. Uzay istasyonundaki astronotları değiştirdiğimi tahmin edersiniz.

 

 

Cennet Bahçesi

 

Dünya’da işler yürümeye devam ediyordu. Enki Mezopotamya’da yeni inşa edilmiş Bad Tibira adlı metalurji merkezinden yörüngedeki uzay istasyonuna dev miktarlarda altın gönderiyor, altın oradan Nibiru’ya aktarılıyordu. Enlil ise dört yeni şehir daha kurmakla mesuldü: Bunlar Sippar (uzay limanı), Nippur (görev kontrol merkezi), Bad Tibira (metalürji merkezi) ve Shimppak (tıp merkezi) adlarını taşıyordu. Kızım o hastaneyi çok seviyordu. Enlil’in orayı en son tıp teknolojisi ve geniş laboratuarlarla donatmasını sağlamıştı. Hayat gelişmeye devam ediyor, yeni şehirler ve etrafını saran yeşillikler görülmesi gereken bir manzara ortaya koyuyordu. Nibiru’dan her türde meyve ağaçları için tohumlar getirmiştik. Mezopotamya, sanal bir Cennet Bahçesi haline gelmişti. Biz ona E.Din diyorduk. İşte hızla yürüyordu ve herkes uyum içinde yaşıyor, zevkli çalışıyordu. Bu dingin ortam, yaklaşık 200,000 yıl devam etti.

 

 

 

Anunnakiler Ayaklanıyor

 

M.Ö. 250,000 civarlarında, Afrika’daki astronotlar ayaklandılar. Dünya’nın sıcak bölgelerinde çıkardıkları altının miktarından tatmin olmamışlardı. Sonunda gerilim bir kırılma noktasına ulaştı ve birleşerek ayaklandılar. Enki, durumu bildirmesi için Enlil’i çağırdı. Ama Enlil altın madenlerinin bulunduğu yere geldiğinde, Anunnakiler onu rehin aldı. Anunnakiler ile aynı tarafta olmasına karşın, Enki adamlarına Enlil’i bırakmalarını söyledi ve onlar da bu emre uydu. Enlil, Anunnakiler’i kışkırttığı gerekçesiyle Enki’yi suçladı ve Konsey önünde yargılanmasını istedi. İki kardeş, Konsey huzurunda konuşmak üzere Nibiru’ya döndüler. Anunnakiler’in altın çıkarmaktan daha değerli işler için eğitilmiş oldukları sonucuna varıldı. Enki, çözümün altın çıkaracak işçi bir ırk yaratılması olduğunu düşünüyordu ve bu konuda Christos Sirianları ile anlaşmıştı. Mühendis olmasının yanında aynı zamanda genetik uzmanı olan Enki, Ninhursag ile birlikte yeni işçiler yaratmak için Shuruppak’taki lâboratuarlara çekildi.

 

 

 

Luluslar’ın (İlkel İşçiler) Yaratılması

 

Yeni işçi ırkın yaratılması, Galaktik Federasyon, gezegensel Ruhsal Hiyerarşi, Christos Ofisi ve Kurucular ile yaptığımız anlaşmaya göre gezegende yapmamız gereken iki işten biriydi. Bu konuda Felineler’den yardım aldık. Kızım Ninhursag’ın annesi ve Feline ırkından gelen karım Rayshondra, bu konuda çok yardımcı oldu. İşlerin nasıl gittiğini görmek için Shuruppak’a geldi. Anne/kız iyi bir takım olmuşlardı. Rayshondra, genetik alanında çok deneyimliydi. Ninhursag’ı ve Enki’yi yetiştirdi. Uzmanlıklarını sunmak üzere Sirius A’dan gelen başkaları da vardı; Natara ve Joysia da onların arasındaydı. Bu beklenen bir olaydı. Sadece gezegenlerini kurtarmaları gereken Nibiruanlar tarafından değil, aynı zamanda Dünya Sirianları da bunu bekliyordu. Yeni fiziksel araçlarının yaratılmasına başlanmıştı. Bu unutulmaz olayı görmek için, Christos Sirianları da geldi. Gezegeninizdeki birçokları, bu işçi ırkı sadece altın çıkarmak ve bize hizmet etmelerini sağlamak için yarattığımızı sanıyor. En önemli ruhsal nedenler sizin için yazdığımız ve ardımızda bıraktığımız tarihi belgelerden silindiği için, bu mantığı anlayabiliyorum. Ama şimdi bu nedenleri sizinle paylaşmak istiyorum.

 

Devin ve Avyon Soyu’ndan gelenler olarak, karmik ve genetik açıdan Tiamat/Dünya ile bağlantılıydık; ama gelişmekte olan insanlar Pegasus yıldız sisteminde yeni bir ev kurmuşlardı. Dolayısıyla, temel olarak, hâlâ bir ırkın ebeveynleriydik ama o ırk artık Dünya’da değildi. İşçi ırkının yaratılmasıyla, bir kez daha Dünya’daki varlıklar için ebeveyn ırk olmuştuk. Bu ırk, Eterik Sirianlar’ın ve Felineler’in ikinci kez yaptıkları tohumlamanın sonucuydu. Bu gelişimin tamamlanma zamanı, Dünya zamanıyla şimdiki zamandır ve ırkın DNA kodları bizim tarafımızdan hızlandırılmadığı sürece, bu görev tamamlanamaz. Genetik hızlandırma olmadan, gelişen İnsanlar kendilerini güncelleyemezler ve bu da galaksinin ve dolayısıyla da evrenin gelişimini engeller. Buna ek olarak, bu yeni ırka ebeveyinlik ederek kurup entegrasyonunu anlamanızı sağlayacağız. Bu, Nibiruan/Pleaidian İlahi Planı’nın bir parçasıdır. Dünya’ya gelmemizin ruhsal nedeni budur. Son olarak, Homo erectus aşamasından Homo sapiens aşamasına geçilmesi için DNA hızlandırılmasının sağlanması, Dünya Sirianları’nın ihtiyaç duydukları İnsan bedenlerinin hazırlanması için gerekliydi. Bu transferin tamamlanması 200,000 yıl sürdü.

 

 

 

DNA Hızlandırması

 

Bu hızlandırma, İnsan primatlarına yeni yetenekler verdi. Mantık yürütme ve daha karmaşık seçimler yapma yeteneğine sahiplerdi. Okuma ve yazmanın temellerini öğrenebiliyorlardı. Telepati yeteneklerini ellerinde tutmalarına karşın, hiçbir psişik yetenek verilmemişti. Bu, bütün Dünya Sirianları geçişi tamamladığı zaman verilecekti. Ruhsal gelişim için, diğer psişik yetenekler de gerekecekti. Bu dönemde, Dünya Sirianları’na fazla karmaşık olmayan bedenler vermek niyetindeydik, çünkü hayvan enkarnasyon döngüsünde geçirdikleri milyonlarca yıl boyunca fazlasıyla gerilemiş durumdaydılar. Görebileceğiniz gibi, bu işin içinde ihtiyaçlarımızı karşılayacak bir işçi ırk yaratmaktan fazlası vardı. Ama işçi ırkın da önemli olduğunu belirtmeliyim. Nibiru radyasyon yüzünden ölüyordu ve galakside barışın sağlanması için Galaktik Federasyon’un bir savaş yıldızı olarak ona ihtiyacı vardı. Bu ırkın neden yaratılması gerektiğini umarım şimdi daha iyi anlıyorsunuzdur.

 

Şimdi tekrar Shuruppak’a dönelim. Nin (Ninhursag’a kısaca böyle diyorum) ve Enki, gelişmekte olan Homo erectus varlıklardan gerekli doku ve kan örneklerini topladılar. Bu zor bir iş değildi, çünkü çoktan toplumumuzun bir parçası olarak aramızda yaşamaya başlamışlardı bile. Sonra uygun DNA kombinasyonunu buldular ve bizim insanlarımızdan aldıkları DNA örnekleriyle birleştirdiler. Primat kadınların rahimlerinden yumurtalar aldılar ve astronotlarımızın spermleriyle döllediler. Bu döllenmiş yumurtalar, bazı kadın astronotlarımızın ve laboratuar çalışanlarımızın rahimlerine yerleştirildi. Doğan 12 çocuk, gelişmekte olan primatların bütün özelliklerini taşıyordu ama bununla birlikte, galaktik insanın mantık yürütme becerisini kazanmışlardı. Daha önce sadece hayvan ruhuna (ama çok zeki bir hayvan olduğu kabul edilmelidir) şimdiyse insan ruhuna sahiplerdi. Ama hâlâ yeterli ruhsal gelişimden yoksunlardı. İşçi ırkına neden daha yüksek bir gelişim aşaması kazandırmadığımızı merak edebilirsiniz. Açıklayayım. Daha önce de dediğim gibi, Dünya Sirianları hayvanların içinde çok fazla zaman geçirmişlerdi. Bütün bu süre boyunca, hayvanların basitliğine fazlasıyla alışmışlardı. Transferlerini sağlamak için, birçok açıdan hayvanlarınkine benzer şekilde hareket eden bir beden yaratmak zorundaydık. Bu yüzden onları altı yaşındaki bir insan seviyesine geçirdik. Eterik Sirianlar’ı bu yeni bedenlere transfer etmek zaman alacaktı. Doğan bedenlerin hepsi Dünya Sirianı ruhu taşımayacaktı. Dünya Sirianı ruhu taşımayanlar, konuşabilen ve basit işleri yapabilen evcil hayvanlar gibi olacaktı. Bu doğum yöntemine bir süre devam ettik ama bir süre sonra kadınlarımız ortalıkta sürekli hamile dolaşmaktan bıktılar. Melezlerin kendi kendine üreyemediklerini anlamanız gerekir; bunu onlar adına biz yapmak zorundaydık. Enki ve Nin, bir kez daha gerekli ayarlamaları yapmak üzere lâboratuara döndüler. Bu gelişim, kendi kendilerine üreyebilmelerini sağlayacaktı. Bu yeni ırka, Lulus adını verdik; bizim dilimizde, ilkel işçi anlamına gelir. Enki ve Nin, bazı değişiklikler yapmak için lâboratuara tekrar döndüler demiştim, bunu yeri geldiğinde açıklayacağım.

 

 

 

Büyük Kampanya

 

Dünya Sirianları’ın hayvan bedenlerinden insan bedenlerine aktarılması büyük bir sorundu. Birçoğu hayvan bedeninde rahat ettiği için transfer olmak istemiyordu. Hayvan güdülerini kullanarak yaşamaya alışmışlardı. Bunu bırakıp karmaşık bir insan bedeniyle uğraşmak, daktilo yazmaya alışkın birinin ilk kez karmaşık bir bilgisayarı kullanmaya başlamasına benzer. Kullandığımız taktikler, bir propaganda kampanyasına benzetilebilir. Bu açıdan Luluslar çok yardımcı oldular, çünkü hâlâ hayvan bedeninde olan Dünya Sirianları ile iletişim kurabiliyorlardı. Luluslar, onların insan bedeni kullanmanın avantajlarını görmelerine yardım ettiler. Yeni transfer olan ruhlar için bir öğretmen gibiydiler. Nin de bu transfer sürecinde çok yardımcı oldu. Luluslar onu çok seviyorlardı. Ona Anne diyorlardı. Nin gerçekten de bu yeni ırkın annesiydi; onları besliyor ve eğitiyordu. Enki ise babaydı. Ne yazık ki  Sürüngenlerin hepsi bu şekilde düşünmüyordu. Birçoğu onlara bedava köle gözüyle bakıyordu ve bu da kötü davranışlara neden oluyordu. Bu Nin’i çok kızdırdı ve Enki ile birlikte, Dünya Prensi Enlil’i onlara daha fazla haklar ve koruma sağlaması için sürekli olarak sıkıştırmaya başladı. Yeni ırkın yaratılmasından kısa süre sonra, bundan yaklaşık 150,000 yıl önce, yeni bir buzul dönemi başladı ve Luluslar da Dünya üzerindeki diğer birçok uygarlık gibi geriledi. Dünya’yı tohumlayan ya da kolonileştiren sadece biz Pleaidianlar değildik. Andromedanlar gibi başkaları da vardı. Ama bunların tümü Dünya ile ilgili İlahi Plan’a uygundu ve Christos Sirianları ile Ruhsal Hiyerarşi de onaylıyordu. Hayatta kalmak, İnsanlar’ın en büyük endişesi haline geldi; bu yüzden hiçbir ruhsal gelişim olmadı. Dünya Sirianları’nın transferini sağlamanın 200,000 yıl sürmesinin bir nedeni de buydu. İnsandan çok hayvan olmanın daha kolay olduğu zamanlar vardı. O zamanki insanlar hayvanla eş değerdeydi ve bu da sürekli tetikte yaşamayı gerektiriyordu. Lemuria’da olduğu gibi, insanların ölümden kurtulmak için toprağın altına indikleri bir dönem bile vardı. Bu, dinozorlar ve diğer dev hayvanlar sürüler halinde Dünya’nın çeşitli yerlerinde dolaşmaya başladığı zaman oldu.

 

Dinozorların da nasıl yaratıldığını burada açıklamak istiyorum. Bu, Dünya’nın yeniden tohumlandığı dönemde gerçekleşen bir tür mutasyon yüzünden oldu. Yeni bitkilerin hızlı büyümesini sağlamak için gönderilen fazla miktardaki enerji, zaten gelişmiş olan canlıların daha da büyümesine neden oldu. Böylece dinozorlar ve diğer büyük hayvanlar ortaya çıktı. Bu aşırı büyük yaratıklar, Tiamat’ın yok oluşu sırasında bile bir şekilde hayatta kalmayı başarmışlardı.

 

 

 

Anunnakiler, İnsan Kızlarıyla Evleniyor

 

M.Ö. 100,000 yıllarında, bir ısınma dönemi başladı ve insanların ruhsal gelişimleri yeniden hızlandı. Bu dönemde, astronotlar Luluslar’ın kızlarıyla evlenmeye başladı. Bunun sonucunda çok uzun boylu insanlar ortaya çıktı, çünkü Eterik Sirianlar’ın genetik bilgilerini taşıyan çocuklar, aynı zamanda bizim genetik bilgilerimizi de taşıyorlardı ve dolayısıyla boyları üç metreden fazla olabiliyordu. Ancak bu noktada, astronotların Dünya Sirianı ruhu taşıyan kızlarla evlendiklerine dikkat çekmek gerekir. Sadece hayvan ruhu taşıyan Luluslar ile evlenmeyi kesinlikle düşünmüyorlardı. Temel olarak, astronotlar mantık yürütebilen ve zekice iletişim kurabilen eşleri seçiyorlardı.

 

Dünya’ya gelişimizden M.Ö. 100,000 yıllarına kadar olan süreyi böylece anlatmış olduk. Elbette ki anlatacak çok daha fazla şey vardır ama bunu o dönemle ilgili kitaplar yazmış olanlara bırakacağım.

 

Anu Anlatıyor. Kaynak: http://www.bluepoint.gen.tr/anu.html

 

Bu bilgilerin Sümer Tabletlerinden alındığına dair bir site var, tabi ki kontrol imkanım yok, tıklayınız

Önceki bölüm: https://blog.sonsuz.us/?p=585

Kahire’den kısa kısa…

Mısır’da uzunca bi süre kalıp arkasından Sır Mısır Kitabını yazmıştım. Gitmeden önce ufak ısınma turlarından bi günlük yazısı:

2006.Günlükten

Kısmet olur da Mısır’a gidersem uzunca kalacağım ve oralar hakkında izlenimlerimi yazacağım. Şimdilik gelen havadislerle idare ediyoruz 🙂

Bir yılı aşkın zamandır orada yaşamakta olan kardeşim geldi bayram için. Hoş sohbetler ettik dün gece. Hatta epeyce de güldük.

Kardeşim, Mısırlıları “sinirleri alınmış” diye tarif ediyor; çok sakinlermiş. Dünya çapında yapılan bi araştırmada, Amerikalılardan sonra dünyanın ikici en mutlu insanlarıymış (bu arada Türkler sondan üçüncüymüş).

Orada takip etmek durumunda olduğunuz en basit iş bile aylarca sürebiliyormuş.

Böyle iki ay sürünen basit bi işin sonuçlanmamasından şikayet eden kardeşime, söz konusu işin muhatabı profesörün sekreteri gülümseyerek şöyle demiş:

“Mösyö Murat, siz tipik bir Türksünüz.” Nasıl yani demiş bizimki burnundan soluyarak

“Büyüklerimizden de hep duyardık, Türkler çok titiz, ve heyecanlı olurmuş, çabuk sinirlenirlermiş.” demiş ayni meleksi gülümsemeyi sürdürerek. Hatta Hac’da Türk hacılar hemen belli olurmuş.

Sonra kerdeşim bu konuyu bir de üst düzeyde yetkili bir mısırlı kontrolöre sormuş:

O da “A hayır, ben beş kez hacca gittim, hac vecibesini tam usulüne uygun yapan tek ırk Türklerdir” demiş.

Kardeşimin yüzünde iki arada kalmış ifadeyi görünce dayanamadım. Ama Muratcığım bu iki ifade birbirine zıt değil, tam olarak birbirini bütünlüyor dedim.

Muhtemelen Türkler, (dil ve coğrafya açısından tam özüne inemedikleri) müslümanlığı, gönülden ve özden değil SÖZden takip etmek durumunda kaldıklarından, yanlış ya da eksik yapma tedirginliği içinde oluyorlar. Belki bu sebeple sinirli, hırçın ama tam söylendiği gibi yapıyorlar :)))))

Aynı adam şu fıkrayı anlatmış:

Bir Türk ağa zenginliğini kaybedince kahire sokaklarında su satmaya başlamış. Üç büyük su damacanasını yan yana koymuş beklerken, biri gelip eliyle damacananın birini göstererek su istemiş. Bizim Türk elindeki uzun sopayı adamın kafasına indirmiş; “hayır ondan değil diğerlerinden içmelisin!”

Birgün annem evde yalnızken kapı çalmış, iri yarı bi adam arapça bişeyler söylüyormuş, annem anlamamış  “Türküm” demiş, adam anlamamış, “İstanbul” demiş yine tık yok. Birden annemin aklına gelmiş “Osmanlıyım” deyince adam bir elini göğsüne koyup saygıyla “elhamdürüllah” demiş.

Türkler Mısırda büyük saygı ve sevgi görüyorlarmış. Bir mağazaya girdiğinizde avrupalı ya da başka yabancı birine kıyasla Türk’e belirgin farklı muamele yapılıyormuş.

Ben de dedim ki; aman ne güzell. O zaman ben idareci olsam Türkiyedeki her çocuğu, genci dönüşümlü bir programla bir iki kez Mısıra göndermenin yolunu bulurdum. Böylece aşağılık kompleksimizi aşmanın bi yolunu bulabilirdik.

Seneler önce (yirmi yıla yakın oluyodur), İngilterede bi dil okuluna gidiyorum. Tam dersten çıktık, yanımdaki japon kızlarına bi şey anlatmaya çalışırken cümlenin içinde Mısır demişim farkında olmadan. Merdivenlerden inerken bi delikanlı gülerek sırtımdan dürtükledi “Türksün herhalde!”. Şaşırmıştım; çünkü orda kimse beni Türke benzetmemişti şimdiye kadar. Şaşkınlığımı görünce gülerek “Dünyada Egypt’a mısır diyen başka biri olamaz herhalde” dedi.

Sonuç olarak bizimkiler, Mısır halkının diğer araplardan epeyce farklı olduğunu gözlemlemişler.

Ben de her zamanki gibi muziplik yapıp “onlar firavun zamanlarında uzaylı bi ırk tarafından melezleştirildi” dedim. Bilim fanatiği, mühendis kardeşim, (tam da beklediğim gibi) gözlerinde şimşeklerle bana baktı!

Hahahahahahaha

not. Bu arada EŞTA diye bi meyve getirmişler. Olağanüstü bir lezzet. Hani Tanrı muhallebiyi/pastayı dalda yapmış gibi!

2006.

Anasının Karnından dizisi