Ölüm ve gelecek!

Ocak 2006.Günlükten

Bizi yani insanlığı perişan eden iki temel olgu var; ölüm ve gelecek!

Üstelik bunlar gerçek bile değil! Komik… Resmen hayaletlerle boğuşuyoruz.

Zihnimiz, pek çok konuda işimize yarıyor ama diğer taraftan da bize bi sürü saçma sapan oyun oynuyor.

Arkadaşlar, (zannetmeyin ki okuyanlara söylüyorum, bu hitap bizatihi kendimedir!)

zihin kontolü yapamadığımız takdirde, dünya oyunu bizi gömer!

Şöyle ki; biz şu anımızda herhangi bir sorunla uğraşırken, zihin, bilinçaltı bölgesinden geleceğe dair bir zorluk, ya da geçmişe dair bir zafiyet fotoğrafı gönderir. Ve biz birden donup kalırız, yaşadığımız anın konusunu unutur, korkuya kapılırız. İşte tam bu noktada iflas bayrağını çekiyoruz! Oysa bütün gücümüzü, arzumuzu şu andaki meseleye yoğunlaştırmamız gerekmektedir, biz ancak şu anın üstesinden gelebiliriz. Tabi şu anın dışından  atılan oltaları yutmadığımız takdirde.

Çok güzel bi cümle okumuştum:

Şeytanın şimdiki zamanı fethetmesine izin verirken, gelecek hakkında kaygılanmak aptallıktır. Diyordu.

Ölüm fikri de zaman olgusunun çarpıklığından oluşuyor zaten. Eğer geçmiş ve gelecek yoksa (ki yok!) ölüm de olamaz.

Diyeceksiniz ki ama her gün ölenleri duyuyor, görüyoruz. Bu çok doğal; çünkü zihnimiz öleceğimize dair, her şeyin doğup-öldüğüne dair çarpık bi fikre kapılmış durumda! Başka türlü zaman fikrini kabullenemezdik.

Bence bütün ölümler intihardır.

Ve belki bu sebeple dinler intiharı yasaklamıştır; yani aslında ölümü yasaklamıştır; fakat bunu anlayacak ve uygulayacak irade ne gezer bizde?!

“Öldürmeyeceksin!” derken de aynı şeyi kastediyordu; çünkü öldürme potansiyeli taşıdığın her varlık sensin aynı zamanda. Aslında o sana “ölmeyeceksin!” emrini veriyor.

Oysa ölmek müthiş kolay geliyo bize.

  • Zihnimi kontrol edemiyorummm…

  • E öyleyse öleyim bari!

:)))))

Ve kendine ölmek için izin veriyorsun. Aslında gerçekten ölüm olsaydı buna cesaret edemezdik biz!

Kahkahalarla gülmek geliyor içimden.

Günleri ve kaç yaşında olduğumuzu sayıyoruz; bunun altında hep şu var; “ölüm yolculuğu”

Biz aslında yaşamıyor, ölüm yolculuğu yapıyoruz farkında olmadan.

Böyle saçma bişey daha duymadım hayatımda!

Ne olucak yani ölünce? Madalya mı takacaklar!!!

BENden ölmedikçe Sibel’den ölmüşüm kaç yazar!

İnsanın kültürüne bu zehir nasıl girmiş bilemiyorum. Berbat bi durum.

Temizlikçi arıyorum arkadaşlar; ücret tatminkardır. Yapılacak iş; zihnimin kıvrımlarına yerleşmiş ölüm ve gelecek ekürisinin son zerresine kadar kazınıp temizlenme işidir. (Temizlik malzemelerinin masrafları ayrıca karşılanacaktır)

Ölüm yolculuğuna dur demenin zamanı gelmedi mi?


Eskiama eğlendirici ve aydırıcı bir yazı 🙂

Kayık ve Ayık

Elimde ne yapacağımı bilmediğim derin bir boşluk var. İçine ne doldurmak istediğimi bilmediğim, hatta d-oldurulması gerekip gerekmediğini de bilmediğim!

Şu an ve burada durum böyle. Bir sonraki anda ne olur onu da bilmiyorum.

Eskiden ne çok şey biliyordum! İtiraf edeyim ki onun da kendine göre güzel bi tarafı vardı. Rahatsızlık veren tarafı ise sürekli bildiklerin konusunda haklı çıkmak gayretini göstermekti sanırım. Üstelik bildiklerinden tam olarak emin de olamıyordun, içinde hep (farkında ol ya da olma) küçük bi şüphe oluyordu. Bu da insanı sürekli konuşmaya ve başkalarını ikna etme yoluyla kendini inandırma çabasına dönüşüyordu. Yorucuydu. Yine de zevkliydi 🙂

Hatırlıyorum da ne kadar açgözlüydüm. Hahahahahahaha

Öğrenmeye ve bilmeye doyamıyordum. Sanki öğrenilecek şeyler çok ama sınırsız değildi oysa ben sınırsızdım. Her şeyi bilmeye zamanım, yeteneğim ve isteğim vardı. Artık buna oburluk mu, azgınlık mı yoksa sadece saflık mı denir bilmiyorum. Önemli de değil o kadar.

Bir şeyi diğerinden önemli kılan bi duyguya ihtiyaç var, yoksa insan kılını bile kıpırdatmaz.

Belki tasvir edilen cennette durum böyleydi. Farzedelim bir okyanusun ortasında bir kayığın içindeyim. Acıkmıyorum, susamıyorum, güneş yakmıyor. Nerede olduğumu bilmiyorum. Bunu umursamıyorum da çünkü giderilmiyen bi ihtiyacım yok. Acaba bir zaman sonra hala kayıktayım bilinci kalır mı?

Kelime ilginç çağrışımlar yaptı şimdi! Kayık, seni okyanustan ayırıyor/koruyor. Aynı zamanda bilinçli değil anlamında kullanılır bu kelime. Bilinçli hal AYIK tır. Bilinçli olmayan KAYIK.

Dil böyle bişey işte, lastik gibi.

not: Bu arada KAYIK, AYIK’ı kapsıyor!

-YENİ’den Doğanlara Kitabından-

Şaşırtıcı rüyalar

Şaşırtıcı rüyalar

9.10.03 de gördüğüm rüya

Büyük ve modern bir hastane ya da üniversiteye benzer bir yapının içinde küçük bir oda var. Burada bir iş ya da deneme yapıyorum; bu hem izinli hem de illegal gibi bir şey. Koridorlardan geçip odaya geliyorum içeri giriyorum, tam karşıda büyükçe bir fotokopi makinasını andırır bir alet var. Sol duvarda ise tam diktörtgen şeklinde duş kabinine benzer bir yer. Kapısı yok. Su yukardan aşağıya milyonlarca ince çizgi şeklinde, akmadan ve ses çıkarmadan iniyor. Bir çeşit ışık, hologramı çağrıştırıyor. Üzerimdeki elbiseleri çıkarıyorum o duş yerinde banyo yapacağım. Bu arada kapı çalınıyor. Aslında kapı açık olmasına rağmen kişi içeri giremiyor, ben çıplak olduğum için hafifçe aralıyorum. Babamın ben çocukken daha sinirleri bozulmadan önceki kilolu ve şakacı hali. Bana yönetimin araştırma sonuçlarımızı merak ettiğini, artık onlara bir açıklama yapmamızı beklediklerini söylüyor. Bu arada bana yardımcı olan genç bir kız varmış, onun sigortalı olup olmadığını da soruyorlarmış.

Ben o kızcağızın iş saatlerinden sonra yardıma geldiğini ve bende çalışır görünmediğini söylüyorum ve araştırma sonuçlarımı da yakında bildireceğimi söyleyip kapıyı kapatıyorum.

Duşun önüne geliyorum tam o garip suya girecekken o ince su/ışık çizgilerinin üzerinde yazılar olduğunu fark ediyorum. Okunaklı, şiir gibi bir yazı derken ağır fizik formulleri ve matematik hesaplar akmaya başlıyor. Bu beni şaşırtsa da şok edici değil. Adımımı atıp o tuhaf ışık yağmurunun altına giriyorum.

Aslında bu sabah bir başka rüyayı hatırlayarak uyanmıştım, onu nereye yazdığımı henüz bulamadım. Gerçi yeniden yazabilirim çünkü gayet net olarak hatırlıyorum.

Evet şimdi onu da buldum, bu daha eski bir rüyaymış (1999) ve Sırıtkan Kırmızı Ay’da kullanmışım.

“Küçücük bir oda gibi , eskiden tabutluk tabir edilen ölçülere yakın bir mekandayım. Kapı yok, onun yerine kedi, köpek kapısı gibi dar bir aralık var yalnızca. İki büklüm duruyor gibiyim, karanlık değil, ancak rahatsız bir duygu var içimde. Ayrıca buradan hiç çıkamayacakmışım gibi ümitsiz bir durumdayım, çünkü o aralık benim vücudumun geçmesine kesinlikle müsait görünmüyor.   Sonra dışarılardan -geldik, herkes gemiden çıksın- gibi bağırışlar geliyor kulağıma… Dar aralıktan dışarı bakınca bir iki kişi görüyorum, beni de uyarıyorlar oradan çık diye, umutsuzca dar aralığa yaklaşıyorum, kapı olsa çıkardım, çıkamayacağımı anlamıyorlar mı, benimle alay mı ediyorlar diye düşünüyorum. Fakat nasıl oluyorsa ilginç bir şekilde hiç zorlanmadan çıkıyorum.

Bunun bir uzay gemisi olduğunu gözlerimle değil söylenenlerden algılıyorum. Dışarısı hayatımda hiç görmediğim hatta bir filmde bile görmediğim kadar değişik bir yer; Çok aydınlık ama güneş yok. Göz alabildiğine uzanan sarı kumdan vadiler ve tepeler, başka hiçbir renk ya da ayrıntı yok, ayağımı bastığımda kum hissi olmuyor, elastiki bir zemin, ayağım hafifçe batıyor ve sonra alttan itiliyor ve ayağıma hiçbir şey bulaşmıyor. Benim gibi kadın erkek bir çok tanımadığım insan inmiş gemiden… Sonra aniden tepelerin arasındaki inanılmaz büyüklükteki, amorf şekillerde yüzme havuzlarını görüyorum (ya da gölet). Su müthiş berrak, mavi ve  çok ama çok derin. Bir süre havuzun kenarlarında, tepelerde yürüyorum ve bir şekilde ayağım kayıyor ve çok yüksekten suya düşüyorum. İçimde hiçbir korku ya da şaşkınlık hissi yok, her şey son derece doğal geliyor bana. Suyun içinde benim gibi yüzen başkaları da var.”

Tarih tekerrürden ibaret derler

Nisan 2006.Günlükten

İster dünya tarihi, ister ülkemiz, isterse kişisel tarihimiz olsun bu tespit değişmiyor; tarih tekerrürden ibaret.  Ben de tamamiyle buna katılıyorum. Zaten tekrarlar insanı uyandırıyor 🙂

Ben eskiden, bir insanın kişisel tarihinde oluşan bir olayın tekrarını, o konudan çıkarılması gereken dersin alınmamasına yoruyordum. Gerekli şey öğrenildiğinde o tekrardan kurtulunmuş olur diyordum.

Fakat şu an bu görüşümü sorgulamak durumunda kaldım! Evet bu doğru olabilir ama tek başına yine de eksik bi tespit oluyor.

İsmi konmuş, kişilik yüklenmiş herşey (insan, olgu, ülke vs) belli bir mekanizmaya sahip. Ve bu mekanizma gereğince belli tarz olayları sonsuzca tekrarlamak üzere yapılanmış. Örneğin bir çamaşır makinası, kirli giysileri temizlemek üzere işlevlenmiş bir mekanizma. O hep aynı işlemi tekrarlıyor. Yani her çamaşır yıkandıktan sonra bir ders alsanız dahi, bir dahakinde yiyecek soğutma işlemi kazanmıyorsunuz. Hareket belli; çamaşır yıkanır!

Bu durumda tekrarların manası nedir?

Bugün yürürken kendi mekanizmamı, ve tekrarlayan işlevimi düşündüm.

Aradaki ilişkileri ve değişimleri gözden geçirdim.

Ve şu sonuca vardım; olay sonucunda gereken ders çıkartılmışsa, bir sonraki döngüde duygu/düşünce bileşeniniz değişiyor. Edindiğiniz deneyim doğrultusunda bu kez aynı tarz olaya farklı tepkiler veriyor, aynı işlevi bir başka şekilde yaşıyorsunuz. Örneğimize yeniden dönecek olursak, çamaşır makinasının modeli değişiyor! İşlev aynı; çamaşır yıkanır!

Korkunç sıkıcı bir durum içindeyiz. Aynı işlev üzerine ustalaşmak üzere programlanmış robotlarız. Belki de kader diye açıklamaya çalıştığımız şey budur.

*Bundan kurtuluş var mı?

*Neden kurtulmak isteyelim ki!

*Ama ustalaşmanın sonu yok?!

*Sonu olmayan bi şeyle uğraşmak sana neden anlamsız geliyor?

*Bilmiyorum.

*Hadi hadi… Bilmiyorumla geçiştirme şimdi

*Hımmm… Yaa sıkıcı işte, ille bi sebep bulmak zorunda değilim.

*Peki işlev değiştirsen daha mı iyi olacak? Tekrarları farkedince ondan da sıkılacaksın, öyle değil mi?

*Evet öyle görünüyor, ama farkedinceye kadar bi süre beni oyalar hiç olmazsa

*Hahahahaha… Ama her seferinde farketme süren kısalacaktır.

*Bu da doğru. Berbat bi durum! Sence bi çözüm var mı peki?

*ilk soruya döndün, farkındaysan :)))

*Evet maalesef.

*Senin de gördüğün gibi işlev değişimi (ölüm-doğum) olsa bile değişmeyen bi şey var

*Nedir o?

*”Ben’im” duygusu, ya da bilinci diyelim.

  • Varsa var, bu bana çare değil.

  • Sen çareye takmışsın! Ve fakat bu tamamiyle normal. Sen kendini sonlu birşey olarak tanımlamışsın bi kere, bu sebeple sonsuz görünen şeyler seni bezdiriyor. Ancak kendin gibi sonlu şeyler için çaba göstermeyi anlamlı buluyorsun. Yani sonluya=kendine yatırım yapıyorsun.

*Sonsuza mı yatırım yapayım? Boşa gitmeyeceğinden emin misin? Malum entropi filan…

*Beni çok güldürüyorsun sen yaa… İyi ki varsın sibel.

*Bi işe yarıyorum yani?

*Kesinlikle

Kurtarılmış bölge.

Günaydınn ve iyi haftalar frekanslarrr…Yoğun köprü trafiği her zamankinden biraz dana uzun sürdü bugün, herhalde yağışın da etkisi var. Dün gece ben yatarken kar yağıyordu. Yine sokak lambalarının ışığında altın eriği saçılırmış gibiydi.

2006.Günlükten alakasız bi alıntı(belki de bilmediğim bi alakası vardır, kim bilir):

İngiltere’de yapılan bi araştırmaya göre; futbol, erkeklerin hemcinsleriyle yakın ilişkiler kurma fırsatı veriyormuş. Kendilerini en rahat ifade edebildikleri saha buymuş. 500 kişi üzerinde yapılan bu araştırma, her yaştan erkek için, üzerinde her daim iletişim kurulabilecek bir sohbet konusu yarattığını, strateji ve takım ruhu konusunda kritik yapma ihtiyacını giderdiğini ortaya çıkarmış.

Futbolla ilgili her türlü işin tamamen erkekler tarafından işgal edildiği zaten ilgimi çekiyordu. Futbol bir nevi kurtarılmış bölge. Kimden? Kadınlardan tabii :)))

Fethiye’de çok sevdiğim karı koca bir çift vardı. (halen var) Bey koyunun koyusu bi fenarbahçeli. Kendini buna öyle kaptırmış ki, zaman zaman kimliğinde; işinin, milliyetinin ve hatta belki cinsiyetinin bile önüne geçmiş bir tanımlama bu. Ona takılmak için şöyle derdim bazen: “G…., fenerli kaplumbağaların su topu maçını izledin mi?” bütün şakalarımı büyük bi ağırbaşlılıkla kabul ederdi.

Eşi Y… ise gerçekten sevdiğim bir arkadaşımdır. Onları dışardan izlemek benim için çok eğiticiydi. Sevgili Y. de kocası gibi mühendistir ve üstelik matematik şampiyonudur, dört işlemi akıldan yapar, canasta oyunlarımzda nerdeyse hesap kağıdı tutmamıza gerek kalmazdı. İlginç olan, gözü fenerbahçeden başka hiç bi şeyi seçemiyen kocasını çok sever. Üzerine kitap yazılası, hatta belki de psikoloji sosyoloji bilimine büyük katkısı olabilecek tezler hazırlanası bi aile.

(Kulakları çınlasın)

Erkekler neden kurtarılmış bölge ihtiyacındalar dersiniz?