Bir Cümle Kaç Kez Söylenirse Gerçek Gibi Gelir?

Bir arkadaşınızın yıllardır aynı şehir efsanesini anlattığını düşünün: “İnsanlar beyinlerinin yalnızca yüzde onunu kullanır.” İlk duyduğunuzda şüphelenebilirsiniz. Beşinci duyduğunuzda kulağa tanıdık gelir. Yirminci duyduğunuzda ise zihin, garip bir kestirme yola başvurur: “Bu kadar sık karşıma çıkıyorsa doğru olmalı.” İşte doğruluk yanılsaması etkisi tam burada çalışır. Bir iddianın gerçekliği değil, zihinde yarattığı aşinalık duygusu güçlenir.

Psikolojide bu olgu, tekrar edilen bilgilerin daha kolay işlenmesiyle ilişkilendirilir. Zihnimiz akıcı biçimde işlediği şeyleri çoğu zaman daha güvenilir kabul eder. Buna işleme akıcılığı denir. Tanıdık bir cümleyi anlamak yeni bir cümleyi çözmekten daha az zihinsel enerji ister. Ne var ki beynimiz bazen bu kolaylığı doğruluğun kanıtı sanır. Yani “bunu hızlı kavradım” hissi, fark edilmeden “bu doğru olmalı” hükmüne dönüşebilir.

Tanıdıklık, kanıt değildir

Bu etki yalnızca safdillik meselesi değildir; son derece insani bir bilişsel eğilimdir. Gün içinde binlerce bilgi kırıntısıyla karşılaşırız: reklam sloganları, kısa videolar, siyasi iddialar, sağlık tavsiyeleri, aileden kalma sözler. Her birini laboratuvar titizliğiyle sınamak imkânsızdır. Zihin bu yoğunlukta hayatta kalmak için pratik kurallar kullanır. Tekrar, bu pratik kurallardan biridir. Sorun, bu verimli mekanizmanın kötü niyetli ya da hatalı içerik tarafından kolayca istismar edilebilmesidir.

Sosyal medya bu yanılsamanın kusursuz bir hızlandırıcısıdır. Aynı iddia farklı hesaplardan, farklı görsellerle, farklı tonlarda önünüze düşer. Bir süre sonra kaynakların gerçekten bağımsız olup olmadığı unutulur; geriye yalnızca yaygınlık hissi kalır. Oysa bin hesabın aynı yanlış bilgiyi paylaşması, yanlış bilgiyi bin kat doğru yapmaz. Bir yankı odasında ses büyür, fakat sesin büyümesi onun hakikatle arasındaki mesafeyi azaltmaz.

Daha da ilginç olanı, insanların ilk anda “yanlış” diye etiketledikleri bilgilerin bile tekrarlandıkça daha inandırıcı görünebilmesidir. Zihin, kaynak bilgisini ve ilk uyarıyı zamanla silikleştirebilir; buna karşılık cümlenin tanıdıklığı kalır. Böylece hafızada tuhaf bir iz oluşur: “Bunun yanlış olduğunu duymuştum” yerine “Bunu daha önce duymuştum” kalabilir. Bu nedenle yanlış bilgiyi çürütürken, yanlış cümleyi sürekli ve çıplak biçimde tekrarlamak bazen ters etki yaratabilir.

Zihinsel bağışıklık nasıl güçlenir?

İlk adım, tanıdıklık hissini bir alarm olarak görmektir. Bir bilgi size çok aşina geldiğinde “Demek ki doğru” demek yerine, “Bunu nereden biliyorum?” diye sorun. Kaynağı belirleyin, iddianın ilk haline ulaşın ve mümkünse farklı uzmanlık alanlarından güvenilir kaynaklarla karşılaştırın. Özellikle sayısal iddialarda, etkileyici bir yüzdeden önce ölçüm yöntemini; tarihsel anlatılarda ise güzel bir hikâyeden önce belgeyi arayın.

İkinci adım, cümlenin kendisini değil, onu destekleyen gerekçeyi hatırlamaktır. “Bu doğru mu?” sorusu değerlidir; fakat “Bunu doğru yapan kanıt ne?” sorusu daha değerlidir. Kanıt, tekrarın aksine zahmet ister: veri, yöntem, bağlam, karşı görüş ve belirsizlikle uğraşmayı gerektirir. Hakikat çoğu zaman slogan kadar pürüzsüz değildir; dipnotları, istisnaları ve can sıkıcı ayrıntıları vardır.

Son olarak, kendi inançlarımızın da tekrar yoluyla sertleşebileceğini kabul etmek gerekir. Herkes başkalarının propagandasına karşı uyanık olduğunu düşünür; asıl güçlük, kendi çevremizin tekrar ettiği rahatlatıcı fikirlere şüpheyle bakabilmektir. Bilgelik, her şeye kuşkuyla saldırmak değildir. Bilgelik, bir şeyin sık söylenmesi ile iyi temellendirilmesi arasındaki farkı koruyabilmektir. Çünkü hakikat bazen çok tekrar edilir, ama onu hakikat yapan tekrar değil, dayanıklı kanıttır.

Tarih tekerrürden ibaret derler

Nisan 2006.Günlükten

İster dünya tarihi, ister ülkemiz, isterse kişisel tarihimiz olsun bu tespit değişmiyor; tarih tekerrürden ibaret.  Ben de tamamiyle buna katılıyorum. Zaten tekrarlar insanı uyandırıyor 🙂

Ben eskiden, bir insanın kişisel tarihinde oluşan bir olayın tekrarını, o konudan çıkarılması gereken dersin alınmamasına yoruyordum. Gerekli şey öğrenildiğinde o tekrardan kurtulunmuş olur diyordum.

Fakat şu an bu görüşümü sorgulamak durumunda kaldım! Evet bu doğru olabilir ama tek başına yine de eksik bi tespit oluyor.

İsmi konmuş, kişilik yüklenmiş herşey (insan, olgu, ülke vs) belli bir mekanizmaya sahip. Ve bu mekanizma gereğince belli tarz olayları sonsuzca tekrarlamak üzere yapılanmış. Örneğin bir çamaşır makinası, kirli giysileri temizlemek üzere işlevlenmiş bir mekanizma. O hep aynı işlemi tekrarlıyor. Yani her çamaşır yıkandıktan sonra bir ders alsanız dahi, bir dahakinde yiyecek soğutma işlemi kazanmıyorsunuz. Hareket belli; çamaşır yıkanır!

Bu durumda tekrarların manası nedir?

Bugün yürürken kendi mekanizmamı, ve tekrarlayan işlevimi düşündüm.

Aradaki ilişkileri ve değişimleri gözden geçirdim.

Ve şu sonuca vardım; olay sonucunda gereken ders çıkartılmışsa, bir sonraki döngüde duygu/düşünce bileşeniniz değişiyor. Edindiğiniz deneyim doğrultusunda bu kez aynı tarz olaya farklı tepkiler veriyor, aynı işlevi bir başka şekilde yaşıyorsunuz. Örneğimize yeniden dönecek olursak, çamaşır makinasının modeli değişiyor! İşlev aynı; çamaşır yıkanır!

Korkunç sıkıcı bir durum içindeyiz. Aynı işlev üzerine ustalaşmak üzere programlanmış robotlarız. Belki de kader diye açıklamaya çalıştığımız şey budur.

*Bundan kurtuluş var mı?

*Neden kurtulmak isteyelim ki!

*Ama ustalaşmanın sonu yok?!

*Sonu olmayan bi şeyle uğraşmak sana neden anlamsız geliyor?

*Bilmiyorum.

*Hadi hadi… Bilmiyorumla geçiştirme şimdi

*Hımmm… Yaa sıkıcı işte, ille bi sebep bulmak zorunda değilim.

*Peki işlev değiştirsen daha mı iyi olacak? Tekrarları farkedince ondan da sıkılacaksın, öyle değil mi?

*Evet öyle görünüyor, ama farkedinceye kadar bi süre beni oyalar hiç olmazsa

*Hahahahaha… Ama her seferinde farketme süren kısalacaktır.

*Bu da doğru. Berbat bi durum! Sence bi çözüm var mı peki?

*ilk soruya döndün, farkındaysan :)))

*Evet maalesef.

*Senin de gördüğün gibi işlev değişimi (ölüm-doğum) olsa bile değişmeyen bi şey var

*Nedir o?

*”Ben’im” duygusu, ya da bilinci diyelim.

  • Varsa var, bu bana çare değil.

  • Sen çareye takmışsın! Ve fakat bu tamamiyle normal. Sen kendini sonlu birşey olarak tanımlamışsın bi kere, bu sebeple sonsuz görünen şeyler seni bezdiriyor. Ancak kendin gibi sonlu şeyler için çaba göstermeyi anlamlı buluyorsun. Yani sonluya=kendine yatırım yapıyorsun.

*Sonsuza mı yatırım yapayım? Boşa gitmeyeceğinden emin misin? Malum entropi filan…

*Beni çok güldürüyorsun sen yaa… İyi ki varsın sibel.

*Bi işe yarıyorum yani?

*Kesinlikle