Mantıksız Ama Çalışıyor: Zihnin Eski Düzenle Gizli İttifakı

Bir iş yerinde herkesin nefret ettiği, kimsenin mantığını açıklayamadığı ama yıllardır kullanılan bir form düşünün. Formda aynı bilgi üç ayrı yere yazılır, sonra taranır, e-postayla gönderilir ve nihayet çıktısı alınarak bir dolaba kaldırılır. Bir gün biri çıkıp süreci tek tuşa indiren yeni bir yöntem önerir. Odada kısa bir sessizlik olur. Ardından o kadim cümle duyulur: “Ama biz hep böyle yaptık.” İşte insan zihninin en tuhaf savunma mekanizmalarından biri burada sahneye çıkar: Mantıksız olduğu bilinen eski yapıyı, sırf çalıştığı kanıtlanmış olduğu için korumak.

Bu direnç yalnızca tembellik değildir. Zihin, dünyayı sürekli yeniden hesaplamak istemez; çünkü hesaplamak pahalıdır. Alışkanlıklar, beynin enerji tasarrufu sağlayan kısa yollarıdır. Bir davranış tekrarlandıkça karar olmaktan çıkar, otomatik bir programa dönüşür. Program kusurlu olabilir, hatta gülünç sonuçlar üretebilir; fakat en önemli avantajı öngörülebilir olmasıdır. Zihin çoğu zaman iyi olanı değil, sonucunu tahmin edebildiği şeyi tercih eder. Tanıdık bir eziyet, bilinmeyen bir kolaylıktan daha güvenli görünebilir.

Çelişki neden rahatsız eder?

Kognitif çelişki, aynı anda uyuşmayan iki düşünceyi taşırken oluşan zihinsel gerilimdir. “Bu yöntem saçma” düşüncesiyle “Bu yöntemi yıllardır kullanıyorum” bilgisi yan yana geldiğinde insanın önünde iki yol belirir. Ya yöntemi değiştirecek ya da geçmişteki davranışını haklı gösterecektir. Değişim emek, risk ve belirsizlik içerdiğinden zihin çoğu kez ikinci yolu seçer. Böylece “Saçma olabilir ama en azından sorun çıkarmıyor”, “Yenisi daha kötü olabilir” veya “Bunun mutlaka bilmediğimiz bir nedeni vardır” gibi küçük savunma cümleleri üretilir.

Asıl mesele, eski alışkanlığın yalnızca bir davranış olmamasıdır. Zamanla kimliğe, statüye ve hatıralara bağlanır. Bir yönetici yirmi yıl boyunca belli bir sistemi savunmuşsa sistemi değiştirmek, yalnızca teknik bir güncelleme değildir; geçmişte yanılmış olabileceğini kabul etmektir. Bir aile, kuşaklar boyunca aynı iletişim biçimini sürdürmüşse yeni bir dil öğrenmek, eski otoritelerin sorgulanması anlamına gelebilir. Bu nedenle yapılar mantıkları sayesinde değil, insanlara kim olduklarını anlattıkları için yaşayabilir.

Çalışmak ile iyi çalışmak aynı şey değildir

Eski düzenlerin en güçlü kozu, tamamen başarısız olmamalarıdır. Bir köprü her gün sallanarak da insanları karşıya geçirebilir. Fakat geçişin mümkün olması, köprünün iyi tasarlandığını kanıtlamaz. Benzer biçimde bir alışkanlığın sonuç üretmesi; onun verimli, adil, sağlıklı veya sürdürülebilir olduğunu göstermez. İnsan zihni ise “henüz yıkılmadı” ifadesini kolayca “sağlam” diye tercüme eder. Felaket yaşanmadıkça kusur, sistemin karakteri gibi kabul edilir.

Bu yanılgıyı aşmanın yolu, eskiyi aşağılamak değildir. İnsanlar alışkanlıklarına saldırıldığında fikirlerini değil, benliklerini savunmaya başlar. Daha etkili yaklaşım, yapının geçmişte hangi sorunu çözdüğünü anlamaktır. Belki o gereksiz form, bir zamanlar kayıp kayıtları önlüyordu. Belki ailedeki katı kural, belirsiz bir dönemde güvenlik sağlıyordu. Bir yapının eski işlevini görmek, bugünkü işlevsizliğini daha sakin biçimde tartışmayı mümkün kılar.

Değişim de büyük bir devrim gibi sunulmamalıdır. Zihin, uçurumdan atlamaya değil, küçük deneylere daha kolay razı olur. Yeni yöntem sınırlı bir alanda denenebilir; sonuçları ölçülebilir ve geri dönüş kapısı açık tutulabilir. Böylece bilinmeyen, yavaş yavaş tanıdık hale gelir. Direnç çoğu zaman kanıt eksikliğinden değil, güven eksikliğinden doğar.

Sonunda şu rahatsız edici gerçekle karşılaşırız: İnsan, mantıklı bir varlık olmaktan çok, kendi sürekliliğini korumaya çalışan bir anlatı ustasıdır. Eski alışkanlıklarımızı savunurken bazen sistemi değil, geçmişteki kendimizi aklamaya çalışırız. Gerçek zihinsel olgunluk ise dün işe yarayan şeye teşekkür edip bugün artık gerekmediğini söyleyebilmektir. Çünkü bilgelik, her eski köprüyü yakmak değil; hangisinin bizi karşıya geçirdiğini, hangisinin yalnızca aynı kıyıda oyaladığını fark etmektir.

Zihin Eski Haritayı Yakınca: Bilişsel Esnekliğin Gizli Gücü

Bir gün hayat, masanın üzerine eski kurallar kitabınızı koyar ve gülümseyerek kibriti çakar. Dün işe yarayan yöntem bugün duvara çarpar. Ezberlediğiniz cümleler, bildiğiniz yollar, güvenli sandığınız çıkarımlar bir anda paslı anahtarlara dönüşür. İşte tam o anda sahneye bilişsel esneklik çıkar: beynin, “Bu oyun değişti; o halde ben de yeni bir oyun kurmalıyım” diyebilme yeteneği.

Bilişsel esneklik basitçe fikir değiştirmek değildir. Her rüzgârda yön değiştiren bir yaprak olmak da değildir. Daha çok, bir savaşçının sisli arazide kılıcını değil, algısını keskinleştirmesine benzer. Çünkü asıl mesele, eski mantık sisteminin artık gerçeği açıklamadığını fark edebilmektir. İnsan zihni genellikle düzen sever. Belirsizliği sevmez, boşluklardan hoşlanmaz, çelişkileri çabucak kapatmak ister. Bu yüzden birçok insan yeni bir durumla karşılaştığında düşünmez; eski cevabı daha yüksek sesle tekrar eder.

Eski Kuralın Konforu

Eski kuralların büyüleyici bir tarafı vardır: Bize kim olduğumuzu hatırlatırlar. “Ben böyle yaparım”, “dünya böyledir”, “insanlara güvenilmez”, “başarı için tek yol budur” gibi cümleler sadece düşünce değildir; kimlik kaleleri gibidir. Fakat kaleler aynı zamanda hapishane olabilir. Bilişsel esnekliği düşük olan zihin, kalenin duvarlarını güvenlik sanır. Oysa dışarıda iklim değişmiş, savaş biçimi değişmiş, hatta düşman dediği şey belki de artık düşman olmaktan çıkmıştır.

Jungiyen bir gözle bakarsak, bilişsel esneklik biraz da gölgeyle pazarlık etmektir. Zihin, kabul etmek istemediği ihtimallerle karşılaştığında savunmaya geçer. “Yanılmış olabilirim” demek ego için küçük bir ölüm gibidir. Fakat her küçük ölüm, daha geniş bir bilincin doğum sancısıdır. Esnek zihin, kendi haklılığına tapınmaz; hakikatin kendisinden daha büyük olduğunu sezer.

Beyin Yeni Mantığı Nasıl Kurar?

Beyin, değişen koşullarda farklı ağları devreye sokar. Alışkanlıklar otomatik pilot gibidir; enerji tasarrufu sağlar. Ama otomatik pilot fırtınalı havada da açık kalırsa uçak dağ yamacına selam verebilir. Bilişsel esneklik, bu otomatik pilotu fark edip gerektiğinde manuel kontrole geçmektir. Prefrontal korteks burada kaptan köşkündedir: seçenekleri tartar, eski tepkiyi durdurur, yeni bağlantılar kurar.

Fakat bu süreç sadece soğuk bir hesaplama değildir. Duygusal dayanıklılık da gerekir. Çünkü yeni mantık sistemi kurmak, bir süreliğine aptal hissetmeyi göze almak demektir. Eski dünyada uzmandınız; yeni dünyada acemisiniz. İnsanların çoğu acemiliğin utancından kaçmak için felaketin içine bile eski ustalıklarını taşır. Oysa gerçek zeka, bazen “Bilmiyorum, tekrar bakmalıyım” diyebilen zihindir.

Esnek Zihin Kaosla Dans Eder

Bilişsel esnekliği yüksek biri, sorunları tek kapılı odalar gibi görmez. Bir iş değişikliği, ilişki krizi, teknolojik dönüşüm ya da bilimsel paradigma kayması karşısında zihinsel mobilyalarını yeniden düzenleyebilir. “Bu neden başıma geldi?” sorusunun yanına “Bu bana hangi eski varsayımımı gösteriyor?” sorusunu ekler. Bu küçük soru değişimi, zihnin kaderini değiştirir.

Elbette esneklik, ilkesizlik değildir. Her şeye uyum sağlamak da bilgelik sayılmaz. Zehirli bir ortama uyum sağlamak, sağlıklı olmak anlamına gelmez. Buradaki incelik şudur: Değerler omurga, kurallar ise giysi gibidir. Omurgasız insan rüzgârda savrulur; giysisini hiç değiştirmeyen insan ise mevsime yenilir. Bilişsel esneklik, omurgayı koruyup giysiyi değiştirme sanatıdır.

Bu beceriyi geliştirmek için zihni hafifçe rahatsız etmek gerekir. Farklı disiplinler okumak, karşıt görüşleri gerçekten anlamaya çalışmak, rutinleri bilinçli olarak bozmak, bir problemi en az üç farklı açıdan yeniden tarif etmek güçlü egzersizlerdir. “Ben haklı mıyım?” yerine “Hangi koşullarda haksız olabilirim?” diye sormak ise zihinsel kaslara acı veren ama onları büyüten bir harekettir.

Sonuçta bilişsel esneklik, modern dünyanın lüks becerisi değil, hayatta kalma sezgisidir. Çünkü çağımızın en tehlikeli insanı bilgisiz olan değil, eski bilgisinin sonsuza kadar geçerli olduğuna inanan insandır. Zihin, haritasını ara sıra yakmayı öğrenmelidir. Çünkü bazı ormanlardan çıkmanın tek yolu, yolu ezberlemek değil; karanlıkta yeni bir yön duygusu yaratmaktır.

Yanlış Çalışıyor Ama Çalışıyor: Zihnimizin Legacy Code’u

İnsanın en büyük yazılım hatası şudur: Bir şeyin yanlış olduğunu anlayacak kadar zekiyiz, fakat onu değiştirmeyecek kadar yorgun, korkak ya da konfor düşkünüyüz. Buna psikolojide bilişsel çelişki diyoruz; yazılım dünyasında ise çoğu zaman legacy code. İkisi de aynı karanlık mahzene açılır: Çalışıyor gibi görünen, ama her temas ettiğimizde içimizde küçük bir alarm çalan eski sistemler.

Legacy code sadece eski kod değildir. O, geçmişte verilmiş kararların bugünkü hayatımızdan kira almaya devam etmesidir. Bir fonksiyonun neden orada olduğunu kimse bilmez, ama kimse silmeye de cesaret edemez. Çünkü sistem ayakta duruyordur. Çünkü müşteri bağırmıyordur. Çünkü test yoktur. Çünkü cuma akşamıdır. İnsan zihni de böyledir. Çocukken işe yarayan bir savunma mekanizması, yetişkinlikte kişiliğimizin çürük kolonuna dönüşebilir. Eskiden bizi koruyan suskunluk, bugün ilişkilerimizi boğar. Bir zamanlar hayatta kalmak için öğrendiğimiz kontrol arzusu, sonra sevgiyi bile denetlemeye kalkar.

Çelişki: İçimizdeki Sessiz Derleyici Hatası

Bilişsel çelişki, inançlarımızla davranışlarımız birbirine ters düştüğünde oluşan zihinsel gerilimdir. Sağlıklı yaşamak istediğini söyleyen ama her gece uykusunu telefona feda eden kişi bunu bilir. Daha iyi kod yazmak isteyen ama her bug’ı yamayla kapatan geliştirici de bilir. Asıl acı, bilmemek değildir; bilip de yapmamaktır. Bu yüzden zihin hemen bir avukat tutar. Daha zamanı değil der. Şimdi dokunursak daha çok bozulur der. Herkes böyle yapıyor der. Ben zaten baskı altındayım der. Böylece gerçek sorun çözülmez, sadece ahlaki rahatsızlığımız uyuşturulur.

Jungiyen bakışla söylersek, legacy code gölgemizin teknik versiyonudur. Kabul etmediğimiz, yüzleşmediğimiz, düzenlemediğimiz her şey bilinçdışında çalışmaya devam eder. Üstelik çoğu zaman admin yetkisiyle. Gölge, silinmiş değildir; sadece yorum satırına alınmıştır. Fakat kritik bir anda yeniden çalışır. Bir tartışmada ağzımızdan çıkan sert cümle, yıllar önce yazılmış bir if bloğudur. Bir projede sürekli ertelediğimiz refaktör, aslında başarısız görünme korkumuzun maskesidir. Kod tabanında da ruhta da hiçbir şey gerçekten kaybolmaz; sadece bağımlılıklarını saklar.

Eski alışkanlıkları sürdürmemizin nedeni aptallık değil, maliyet hesabıdır. Değişim pahalıdır. Refaktör zaman ister, test ister, cesaret ister. Daha kötüsü, eski kodu açınca kendi geçmiş kararlarımızla karşılaşırız. Kim yazdı bunu diye sorduğumuzda git blame bize bakar. Psikolojide de durum aynıdır. Bir davranışımızı değiştirmek, sadece bugünü değil, dünü de sorgulamaktır. Neden bunca yıl böyle yaşadım sorusu, çoğu insan için yeni bir alışkanlık edinmekten daha korkutucudur.

Çalışıyor Demek, Doğru Demek Değildir

Modern dünyanın en tehlikeli cümlelerinden biri şudur: Ama çalışıyor. Bu cümle şirketleri teknik borca, insanları ruhsal borca sokar. Bir evlilik çalışıyor olabilir; ama kimse nefes almıyordur. Bir ekip teslimat yapıyor olabilir; ama herkes tükenmiştir. Bir karakter stratejisi sonuç veriyor olabilir; ama kişinin ruhu her başarıda biraz daha kuruyordur. Çalışmak, yaşamak değildir. Ayakta kalmak, iyileşmek değildir. Sistemin çökmesini engellemek, onun sağlıklı olduğu anlamına gelmez.

Peki ne yapmalı? Önce çelişkiyi düşman değil, teşhis aracı olarak görmek gerekir. İç sıkıntısı bazen ruhun hata mesajıdır. Rahatsızlık, silinmesi gereken bir pop-up değil, okunması gereken bir log kaydıdır. Sonra küçük refaktörler gerekir. Hayatta da kodda da büyük devrimler çoğu zaman romantiktir ama tehlikelidir. Bir davranışı gözlemlemek, bir varsayımı test etmek, bir konuşmayı ertelememek, bir fonksiyona test yazmak, bir hayır demeyi denemek: Bunlar küçük ama yapısal hamlelerdir.

En önemlisi, eski kodumuza nefretle değil, sorumlulukla bakmalıyız. Çünkü o kod bir zamanlar bizi bir yere taşıdı. O alışkanlık bir dönem işe yaradı. Sorun onun varlığı değil, artık hüküm sürmesidir. Geçmişin çözümlerini bugünün yasası yaparsak, kendi içimizde eski bir imparatorluğun vatandaşı oluruz. Bilgelik, her şeyi silmek değil; neyin korunacağını, neyin dönüştürüleceğini ve neyin artık emekliye ayrılacağını bilmektir.

Sonunda insan da yazılım da aynı soruyla yüzleşir: Bu sistem gerçekten yaşamak istediğim hayatı mı çalıştırıyor, yoksa sadece çökmediği için mi onu sürdürüyorum? Eğer cevap ikincisiyse, derin bir nefes almanın zamanı gelmiştir. Çünkü refaktör sadece kodu temizlemez; bazen insanın kaderini de yeniden derler.

Zihninin Kodunu Kim Yazdı: Kendini Refactor Etme Sanatı

Yazılım dünyasında refactoring, çalışan bir kodu dışarıdan aynı davranışı koruyacak biçimde içeriden daha okunabilir, daha sürdürülebilir ve daha zarif hale getirmektir. Kod çalışıyordur ama içi spagetti gibidir: bir fonksiyon her şeyi yapar, değişken adları travmatik çocukluk anıları kadar belirsizdir, aynı hata üç farklı yerde tekrarlanır. İnsan zihni de çoğu zaman böyle çalışır. Dışarıdan bakıldığında gülümsersin, işe gidersin, mesajlara cevap verirsin; ama içeride bir yerde eski korkular, otomatik savunmalar, ödünç alınmış inançlar ve kimden kaldığı belli olmayan zihinsel if-else blokları dönüp durur.

Kişisel gelişim çoğu zaman yanlış anlaşılır. Sanki insanın üstüne yeni özellikler eklemek gerekiyormuş gibi sunulur: daha üretken ol, daha karizmatik ol, daha disiplinli ol, sabah beşte kalk ve evreni tokatla. Oysa bazen ihtiyaç yeni özellik değil, teknik borcu temizlemektir. Zihinsel teknik borç, yıllar önce işe yaramış ama bugün seni yavaşlatan çözümlerdir. Çocukken susmak seni korumuş olabilir; yetişkinlikte aynı suskunluk seni ilişkilerde görünmez yapar. Bir dönem öfke sana sınır çizdirmiş olabilir; bugün aynı öfke en yakınlarını yakar. Kod çalışıyor gibi görünür, ama bakım maliyeti yüksektir.

İç Gözlem: Debugger’ı Kendine Bağlamak

Refactoring’in ilk şartı, kodu suçlamadan okumaktır. İyi programcı koda bağırmaz; önce onu anlamaya çalışır. İyi bir iç gözlem de böyledir. Kendine kızmadan, kendini kahramanlaştırmadan, sadece şunu sorarsın: Bu tepki nereden geliyor? Bu düşünce gerçekten bana mı ait, yoksa aileden, kültürden, eski bir yaradan mı miras? Jungiyen bir dille söylersek, gölge genellikle kötü olduğumuz yer değil, bilinç tarafından henüz okunmamış modüldür. Karanlık olduğu için korkutucudur; ama çoğu zaman içinde enerji, yaratıcılık ve özgürleşme saklar.

Bir zihinsel kod parçasını ele alalım: İnsanlar beni eleştirirse değersizim. Bu cümle, sistemde merkezi bir fonksiyon gibi çalışabilir. Biri ufak bir yorum yaptığında tüm uygulama çöker: savunmaya geçersin, susarsın, saldırırsın veya kendini günlerce iç mahkemede yargılarsın. Refactoring burada düşünceyi silmek değildir; onu parçalarına ayırmaktır. Eleştiri nedir? Değer nedir? Birinin yorumu benim varlığımın tamamını nasıl ölçebilir? Bu sorular, devasa ve bulanık bir fonksiyonu küçük, test edilebilir parçalara böler.

Davranışın Arayüzü, İnancın Motoru

İnsanlar çoğu zaman davranışı değiştirmeye çalışır; ama davranış yalnızca arayüzdür. Butona basınca ne olacağını belirleyen içerideki mantıktır. Sürekli erteleyen birinin sorunu yalnızca zaman yönetimi olmayabilir. Belki başarısız olursa sevilmeyeceğine inanıyordur. Belki başarı, ailesinden ayrışmak anlamına geliyordur. Belki de zihni, tamamlanmamış işlerin sisinde güvenli bir mağara kurmuştur. Refactoring, semptomu cilalamak değil, mimariyi görmektir.

Burada savaşçı tavrı gerekir; ama bu savaş dış dünyaya karşı değil, otomatikliğe karşıdır. Savaşçı, zihninden geçen her düşünceye inanmaz. İçinden bir ses ‘yapamazsın’ dediğinde ona kutsal metin muamelesi yapmaz; log kaydı gibi inceler. Ne zaman ortaya çıktı? Hangi tetikleyiciyle çalışıyor? Bana neyi yaptırıyor, neyden koruyor, neye mal oluyor? Bu sorular, bilinç ile refleks arasına ince ama devrimci bir mesafe koyar.

Elbette insan makine değildir. Zihinsel refactoring, duyguları optimize edip steril bir robota dönüşmek anlamına gelmez. Tam tersine, insanın kendi karmaşıklığına daha zarif bir mimari kazandırmasıdır. Keder kalabilir, ama artık tüm sistemi kilitlemez. Öfke kalabilir, ama sınır çizen bir sinyale dönüşür. Korku kalabilir, ama direksiyonun başına geçmez. İyi yazılmış bir iç dünya, duyguları yok etmez; onları doğru bağlamda çalıştırır.

Bu süreçte en tehlikeli hata, kendini tamamen yeniden yazma fantezisidir. Sağlıklı refactoring, çalışan sistemi çöpe atmaz. Önce test yazar: Beni hayatta tutan neydi? Hangi alışkanlık bir zamanlar işe yaradı? Hangi yanım korunmayı hak ediyor? Sonra küçük değişiklikler yapar. Bir konuşmada otomatik savunmaya geçmeden önce üç saniye durmak. Bir hatada kendine hakaret etmek yerine durumu adlandırmak. Bir ilişkide görünmez olmak yerine küçük bir ihtiyacı söylemek. Bunlar küçük commit’lerdir; ama kimlik dediğimiz büyük yazılım böyle güncellenir.

Sonunda mesele kusursuz olmak değildir. Kusursuz kod yoktur, kusursuz insan da yoktur. Ama okunabilir bir zihin mümkündür. Neden korktuğunu, neye aç olduğunu, hangi eski döngülere takıldığını görebilen insan, kader sandığı script’i düzenlemeye başlar. Belki özgürlük de budur: İçimizde çalışan programların farkına varmak, bazılarını emekliye ayırmak, bazılarını yeniden adlandırmak ve en önemlisi, artık kodun yalnızca çalışmasını değil, yaşanmaya değer olmasını istemek.

DEĞİŞİMİN SEZGİDEN BAŞLAMASI

Şamanla sezgiselliği öğretmezler, bunu üstlenirler. Bunu nefes almak kadar kolay ve doğal yaparlar. Aslında bu durum ilk 3 prensibin (İke-Dünya düşündüğün şeydir, Kala-Limit yok herşey birbiriyle bağlantılıdır, Makia-enerji dikkatin gittiği yere akar) doğal sonucudur.  3 prensibin doğal sonucu insana zaten sezgiselliği yaşatır. Sadece nefes alarak sezgisellik rafine bir şekle getirilebilir.

Sezgi kelimesinin aktif ve pasif yanları:

Sezgi genellikle bir bilgi ya da bilgilendirme şeklini ima eder. İçsel hisler, görme, duyma, koku, tat yoluyla gelirler. Telepati kelimesi bir şeylerin aktif ve sözel çağrışımından kaynaklanır. Duru görü ise pasif ve görsel hissinden kaynaklanır.

Telepati ve duru görü, sezginin bir çeşit ifadesi olmuş oluyor.

Bu içsel bilgiler sezgisel olarak alınabildiği gibi verilebilen de bi şeydir. Aktif-pasif olarak ayrılırlar.

Sezginin alınması pasif bi şey iken sezgi iletilmesi aktif bi şey olmaktadır, çünkü burada bilinçli bir durum söz konusudur.

Sezgiyi bazı metaforlar kullanarak tarif edebiliriz. Çünkü ilk seviyede olan bir bilim insanı gibi (Serge hoca bunu henüz sadece fiziksel kuralları uygulayıp bunun ötesine geçmemiş anlamında kullanıyormuş) sezgiyi ufak parçalara bölerek anlama yolundan gidemeyiz
Sezginin varlığına dair kanıtlar, sorgulanamaz derecede açık ve nettir. Yeter ki siz onları görmezden gelmeyi seçmeyin. Şaman düşüncesine uygun olarak fiziksel bir temel olsun veya olmasın-fiziksel dünya, fiziksel olmayan dünya-tarafından üretilmiştir. En genel yanlış anlama ise kişinin algı gücünün limitinin, algıya dair bir limit olduğu şeklindeki düşüncedir. Yani kişinin algı gücünün limitli olduğuna dair bir yanlış anlamadır.

Sezgiye dair ilk ve en sık kullanılan ikinci metafor da ağ (web) benzetmesidir. Hawaiicede buna akaweb deniyor. Aka’nın anlamı; fiziksel evrenin temel maddesi, yansıma, ayna, gölge , öz., maddenin yapıtaşı

Bütün boyutlardaki varlık ya da madde diyebileceğimiz her şey aka’dan yapılıyor.

Madde , düşüncelerle oluşuyor ve Mana (içimizdeki her şeyi yapabilme gücü) deposu oluyor . İçimizdeki Mana, dikkatimizle bir şeye yönlendiriliyor ve aka devreye giriyor.

Devamını oku “DEĞİŞİMİN SEZGİDEN BAŞLAMASI” →