Gerçekte Olmayan Sayılar Dünyayı Nasıl Gerçekten Çalıştırıyor?

Bir sayının karesi nasıl negatif olabilir? İlk bakışta cevap açıktır: Olamaz. Pozitif bir sayıyı kendisiyle çarparsanız sonuç pozitiftir; negatif bir sayıyı kendisiyle çarparsanız iki eksi birbirini götürür ve sonuç yine pozitif çıkar. Fakat matematikçiler, “Olamaz” denilen yerde durmak yerine sayı sistemini genişletmeyi seçti. Böylece karesi −1 olan bir birim tanımlandı: i² = −1. Adına da sanal birim denildi.

Sanal demek gerçek dışı demek mi?

Buradaki “sanal” sözcüğü biraz talihsizdir. Çünkü sanal sayılar uydurma, keyfî veya işe yaramaz değildir. Negatif sayılar da bir zamanlar anlamsız bulunuyordu. Üç elmadan beş elma çıkarılamayacağına göre −2 ne işe yarayabilirdi? Sonra borçları, sıcaklık farklarını ve yönleri anlatmak için negatif sayıların vazgeçilmez olduğu anlaşıldı. Sanal sayılar da benzer biçimde, eski sayı doğrusunun açıklayamadığı işlemleri mümkün kılan yeni bir boyuttur.

Gerçek sayıları yatay bir doğru üzerinde düşünün. Sağa gittikçe pozitif, sola gittikçe negatif değerlerle karşılaşırsınız. Sanal sayılar ise bu doğrunun dışına, dikey bir eksene açılır. Böylece sayı doğrusu bir düzleme dönüşür. a + bi biçimindeki bir karmaşık sayı, bu düzlemde bir noktadır: a yatay konumu, b ise dikey konumu gösterir. Matematik, tek şeritli bir yoldan iki boyutlu bir haritaya geçmiştir.

Çarpma işlemi nasıl dönüşe dönüşür?

Sanal sayıların en büyüleyici yanı, çarpma ile geometri arasında kurdukları bağdır. Bir sayıyı i ile çarpmak, karmaşık düzlemde onu 90 derece döndürmek anlamına gelir. İkinci kez i ile çarptığınızda toplam 180 derece dönersiniz ve sayının ters yönüne, yani negatifine ulaşırsınız. Bu nedenle i × i = −1 olur. Görünüşte tuhaf olan denklem, geometrik açıdan son derece düzenli bir hareketi anlatır.

Bu özellik, dalga ve salınım içeren problemleri olağanüstü biçimde sadeleştirir. Bir yayın titreşimi, alternatif elektrik akımı, radyo sinyali veya ses dalgası sürekli büyüklük ve yön değiştirir. Sinüs ve kosinüs fonksiyonlarıyla ayrı ayrı uğraşmak yerine bunları karmaşık sayılarla tek bir dönen hareket olarak temsil edebiliriz. Hesap tamamlandığında fiziksel olarak ölçülen gerçek kısım alınır. Sanal bölüm ise hesap boyunca yönü ve fazı taşıyan güçlü bir yardımcıdır.

Laboratuvardan cebimize

Elektrik mühendisleri alternatif akım devrelerini çözerken karmaşık sayıları kullanır. Direnç, bobin ve kondansatörün akıma verdiği farklı tepkiler, karmaşık empedans kavramıyla ortak bir dilde ifade edilir. Cep telefonlarının sinyal işlemesi, Wi-Fi bağlantıları, radar sistemleri ve tıbbi görüntüleme teknolojileri de Fourier dönüşümü gibi karmaşık sayılara dayanan yöntemlerden yararlanır. Başka bir deyişle “sanal” sayılar olmadan oldukça gerçek cihazlarımız ya çalışmaz ya da tasarımları çok daha zor hâle gelirdi.

Kuantum mekaniğinde durum daha da çarpıcıdır. Bir parçacığın durumu, karmaşık değerli bir dalga fonksiyonuyla betimlenir. Doğrudan ölçülen şey bu fonksiyonun kendisi değil, ondan hesaplanan olasılıklardır. Yine de sanal bileşen çıkarıldığında kuramın dinamiği bozulur. Doğa, bize ölçüm ekranında gerçek sayılar gösterirken perde arkasındaki hesabı karmaşık sayılarla yürütüyor gibidir.

Sanal sayılar yalnızca pratik değildir; Mandelbrot kümesi gibi fraktalların da kapısını açar. Basit bir karmaşık sayı işlemini tekrar tekrar uyguladığınızda sonsuz ayrıntıya sahip şaşırtıcı desenler doğar. Cebir, geometri ve sanat aynı yüzeyde buluşur. Bu desenler matematiğin sadece sonuç üreten bir araç değil, keşfedilecek yapılar barındıran yaratıcı bir evren olduğunu hatırlatır.

Sonuçta sanal sayılar, matematiğin imkânsızlıklarla nasıl başa çıktığını gösteren parlak bir örnektir: Sorunu reddetmek yerine düşünce alanını genişletmek. √−1, eski kurallar içinde bulunamaz; fakat daha geniş bir sistemde hem tutarlı hem de vazgeçilmezdir. Belki de en önemli ders budur: Bir şey mevcut haritamızda görünmüyorsa, sorun o şeyde değil haritanın boyutlarında olabilir.

İnsan da Bir Yazılım mı: Doğumdan Son Sürüme Kadar Yaşam Döngüsü

Bir yazılımın doğum anı çoğu zaman romantik değildir: bir ihtiyaç belirir, bir fikir karalanır, bir depo açılır, ilk satır yazılır. İnsan için de durum biraz böyledir. Biz de dünyaya kusursuz bir ürün olarak değil, çalıştırılabilir ama tamamlanmamış bir sürüm olarak geliriz. Bebeklik, yaşamın alfa sürümüdür; sevimlidir, umut vadeder, fakat bellek yönetimi zayıftır, bağımlılıkları fazladır ve sistem çökmesi genellikle yüksek seslidir.

Yazılım yaşam döngüsü bize insan ömrünü anlamak için şaşırtıcı derecede iyi bir harita sunar. Analiz, tasarım, geliştirme, test, dağıtım, bakım ve en sonunda emeklilik. Bu kavramlar sadece bilgisayarların soğuk dünyasına ait değildir. Her insan da kendi gereksinimlerini anlamaya, karakter mimarisini kurmaya, deneyimlerle derlenmeye, hatalarla test edilmeye ve zamanla güncellenmeye çalışır. Aradaki fark şudur: Yazılımda hata mesajı çoğu zaman ekrana düşer; insanda ise mideye, kalbe, ilişkilere ve bazen de gece üçte tavana bakmaya.

Doğum: İlk Kurulum ve Varsayılan Ayarlar

Her insan belli bir donanımla gelir: beden, mizaç, sinir sistemi, genetik miras. Üzerine aile, kültür, dil ve çağın işletim sistemi kurulur. Kimimizin başlangıç ayarları güvenlidir, kimimizin güvenlik duvarı daha ilk yıllarda delik deşik olur. Fakat başlangıç konfigürasyonu kader değildir. Yazılım dünyasında olduğu gibi, kötü kurulmuş bir sistem bile doğru bakım, yeniden yapılandırma ve sabırla kararlı hale gelebilir.

Çocukluk, kullanıcı arayüzünün şekillendiği dönemdir. Hangi düğmeye basınca sevgi gelir, hangi durumda ceza, hangi duygular gösterilebilir, hangileri arka planda çalışmalıdır? İnsan zihni bu erken verilerle modeller üretir. Sonra büyürüz ve çoğu zaman eski kodu yeni problemlere uygularız. İşte yetişkinliğin komik trajedisi buradadır: Otuz beş yaşında, hâlâ altı yaşındaki bir fonksiyonun çıktısına göre karar veririz.

Hatalar: Bug mı, Özellik mi?

Yazılım geliştiriciler bilir: Hatasız kod yoktur, sadece yeterince test edilmemiş kod vardır. İnsan için de aynı şey geçerli. Kıskançlık, öfke, korku, erteleme, aşırı kontrol, onay bağımlılığı… Bunlar sistemin çöpe atılması gerektiğini göstermez. Bunlar log kayıtlarıdır. Bize içeride nelerin yanlış tasarlandığını, hangi döngülerin sonsuza girdiğini, hangi belleğin sızdığını anlatırlar.

Asıl mesele hata yapmak değil, hatayı kişiliğin özü sanmaktır. Bir program çökünce geliştirici bilgisayarı suçlamaz; iz sürer, tekrar üretir, nedenini bulur. İnsan da kendi karanlığına böyle yaklaşabilse, utanç yerini meraka bırakır. Kendi hatalarına bakabilmek, ruhun debug modudur. Orada kahramanlık bağırarak değil, dürüstçe gözlemleyerek başlar.

Güncelleme: Eski Sürümle Yeni Dünyada Yaşanmaz

Yaşamın acımasız ama öğretici tarafı şudur: Dünya sürekli güncellenir. İşler, ilişkiler, beden, teknoloji, değerler ve beklentiler değişir. Eski bir sürümde ısrar eden insan, modern bir tarayıcıda açılmayan nostaljik bir eklentiye dönüşür. Çalışmayı dener, bazen açılır, çoğu zaman uyumluluk hatası verir.

Güncelleme ise sadece yeni bilgi eklemek değildir. Bazen eski kodu silmektir. Her inanç korunmaya değer değildir; her alışkanlık sadakat istemez. Bazı düşünceler bir zamanlar bizi hayatta tutmuş olabilir, fakat bugün bizi yavaşlatan arka plan süreçlerine dönüşmüşlerdir. Olgunluk, her yamayı kabul etmek değil, hangi güncellemenin sistemi gerçekten iyileştirdiğini ayırt edebilmektir.

Burada teknoloji bize disiplin öğretir. Sürüm notu tutmak gerekir: Bu yıl ne öğrendim? Hangi davranışım artık çalışmıyor? Hangi ilişkiler sistem kaynaklarımı tüketiyor? Hangi yeteneklerimi güncellemezsem yakın gelecekte kullanılamaz hale geleceğim? İnsan kendine bu soruları sorduğunda, yaşam rastgele akan bir süreç olmaktan çıkar; bilinçli bir geliştirme ortamına dönüşür.

Bakım ve Emeklilik: Son Sürümün Zarafeti

Her yazılım sonsuza kadar aktif kalmaz. Bazıları yerini daha iyi sistemlere bırakır, bazıları arşive alınır, bazıları ise hâlâ eski makinelerde sessizce çalışır. İnsan ömrünün emeklilik dönemi de yalnızca üretimden çekilme değildir; bir mimarinin anlamını görme zamanıdır. Hangi satırlar başkalarına ilham verdi? Hangi hatalar sonraki kuşağa uyarı oldu? Hangi modüller sevgi, bilgi ve cesaret olarak devredildi?

Belki de iyi yaşanmış bir hayat, hatasız çalışan bir yazılım değil, hatalarından öğrenerek sadeleşmiş bir sistemdir. Doğarız, çökeriz, yeniden başlatılırız, güncelleniriz, bazı parçalarımız kullanımdan kalkar. En sonunda geriye tek bir soru kalır: Bu dünyaya sadece çalıştırılmış bir program gibi mi geldik, yoksa kaynak koduna bilinçle dokunabildik mi?

Ruhun Git Deposu: Travmanı Revert Edip Başka Bir Branch’te Yaşayabilir misin?

İnsanın zihni bazen çok iyi yönetilen bir yazılım deposu gibi görünür: çocukluk klasörleri, bastırılmış dosyalar, üstüne yazılmış anılar, gizli dizinlerde bekleyen korkular… Fakat psikanaliz bize şunu fısıldar: Hiçbir şey gerçekten silinmez. Sadece erişim izinleri değişir. Git ise daha acımasız ama daha dürüst bir öğretmendir; her commit geçmişte bir iz bırakır. Bir hata yaptığında onu yok etmek yerine, git revert ile yeni bir kayıt oluşturursun. Yani geçmişi iptal ederken bile geçmişe yeni bir geçmiş eklersin.

Travma da böyledir. İnsan çoğu zaman içinden şöyle geçirir: Keşke o gün hiç yaşanmasaydı. Keşke o söz söylenmeseydi. Keşke o kapı kapanmasaydı. Fakat ruhun terminalinde rm -rf geçmiş komutu çalışmaz. Çalışsa bile sistem çökerdi. Çünkü benlik dediğimiz şey yalnızca güzel commitlerden oluşmaz; kırık sürümler, hatalı merge’ler, panikle atılmış yamalar ve gecenin üçünde yazılmış savunma mekanizmaları da bizi oluşturur.

Revert: Unutmak Değil, Yeni Bir Anlam Yazmak

git revert bir inkâr komutu değildir. Tam tersine, kabulün teknik biçimidir. Der ki: Evet, bu değişiklik yapıldı. Evet, sonuçları oldu. Ama şimdi ona karşılık gelen yeni bir düzenleme yapıyorum. Psikanalizde de iyileşme travmayı hafızadan kazımak değil, onunla kurulan ilişkiyi dönüştürmektir. Jungiyen bir dille söylersek, gölgeyi öldürmeye çalışmak gölgeyi büyütür; onu görmek, adlandırmak ve masaya davet etmek gerekir.

Bir insan travmasını revert ettiğinde geçmişi silmez; geçmişin bugünü yönetme hakkını geri alır. Çocukken terk edilmiş biri, yetişkinliğinde her sessizliği terk edilme sanabilir. Zihin burada eski bir commit’i sürekli yeniden çalıştırır. Analiz ise terminale sakin bir komut girer: Bu olay şimdi değil, o zamandı. Bu kişi annen değil. Bu sessizlik son değil. Böylece eski kod kalır ama otomatik çalışması durur.

Branch: Başka Bir Hayat Mümkün mü?

Git’in en şiirsel komutu belki de branch komutudur. Bir noktadan ayrılıp başka bir olasılık çizgisine geçersin. İnsan da bazen bunu yapar: Şehir değiştirir, meslek değiştirir, ilişkisini bitirir, saçını kestirir, sabahları koşmaya başlar. Yeni bir branch açar ve adını da umut koyar. Fakat sorun şudur: Eğer ana depodaki çatışmalar çözülmediyse, yeni branch eski bug’ları miras alır.

Bu yüzden bazı insanlar aynı acıyı farklı dekorlarda tekrar yaşar. Başka sevgililer, aynı terk edilme korkusu. Başka işler, aynı değersizlik hissi. Başka şehirler, aynı iç sürgün. Çünkü branch değiştirmek kaderi değiştirmek değildir; sadece sahneyi değiştirir. Senaryonun dipnotları bilinçdışında duruyorsa, oyuncular değişse de replikler tanıdık kalır.

Yine de branch açmak küçümsenmemelidir. Her yeni dal, benliğin tek bir hikâyeye mahkûm olmadığını gösterir. İnsan yalnızca başına gelenlerin toplamı değildir; onlara verdiği yanıtların da yazarıdır. Psikanaliz burada bir debug aracı gibi çalışır: Hangi fonksiyon sürekli aynı sonucu üretiyor? Hangi değişken çocukluktan beri hiç güncellenmemiş? Hangi koşul cümlesi seni her yakınlıkta kaçmaya zorluyor?

Merge: Parçalanmış Benliği Birleştirmek

Asıl mesele ne revert ne branch’tir; asıl mesele merge’tür. İnsan iyileştiğinde travmasız birine dönüşmez. Daha sahici, daha geniş, daha karmaşık birine dönüşür. Acı çekmiş yanıyla güçlü yanını, korkan çocukla karar veren yetişkini, susan ağızla konuşan kalbi aynı depoda buluşturur. Elbette conflict çıkar. Zaten terapi biraz da bu conflict satırlarına bakma cesaretidir.

Belki de ruhun en olgun komutu şudur: Geçmişi silmeyeceğim, ama onun tek geliştirici olmasına da izin vermeyeceğim. Commit geçmişime bakacağım, hataları göreceğim, bazılarını revert edeceğim, yeni branch’ler deneyeceğim ve sonunda kendi ana dalımı bilinçle yeniden kuracağım. Çünkü insan, yalnızca yazılmış bir kod değildir; kendini okuyabilen, yorumlayabilen ve gerektiğinde yeniden derleyebilen tuhaf bir varlıktır.

Ve belki kurtuluş, tertemiz bir depo olmakta değil, karmaşık commit geçmişine rağmen çalışmaya devam eden bir sistem olmaktadır. Biraz kırık, biraz yamalı, ama artık kendi komut satırında uyanık.

Zihninin Kodunu Kim Yazdı: Kendini Refactor Etme Sanatı

Yazılım dünyasında refactoring, çalışan bir kodu dışarıdan aynı davranışı koruyacak biçimde içeriden daha okunabilir, daha sürdürülebilir ve daha zarif hale getirmektir. Kod çalışıyordur ama içi spagetti gibidir: bir fonksiyon her şeyi yapar, değişken adları travmatik çocukluk anıları kadar belirsizdir, aynı hata üç farklı yerde tekrarlanır. İnsan zihni de çoğu zaman böyle çalışır. Dışarıdan bakıldığında gülümsersin, işe gidersin, mesajlara cevap verirsin; ama içeride bir yerde eski korkular, otomatik savunmalar, ödünç alınmış inançlar ve kimden kaldığı belli olmayan zihinsel if-else blokları dönüp durur.

Kişisel gelişim çoğu zaman yanlış anlaşılır. Sanki insanın üstüne yeni özellikler eklemek gerekiyormuş gibi sunulur: daha üretken ol, daha karizmatik ol, daha disiplinli ol, sabah beşte kalk ve evreni tokatla. Oysa bazen ihtiyaç yeni özellik değil, teknik borcu temizlemektir. Zihinsel teknik borç, yıllar önce işe yaramış ama bugün seni yavaşlatan çözümlerdir. Çocukken susmak seni korumuş olabilir; yetişkinlikte aynı suskunluk seni ilişkilerde görünmez yapar. Bir dönem öfke sana sınır çizdirmiş olabilir; bugün aynı öfke en yakınlarını yakar. Kod çalışıyor gibi görünür, ama bakım maliyeti yüksektir.

İç Gözlem: Debugger’ı Kendine Bağlamak

Refactoring’in ilk şartı, kodu suçlamadan okumaktır. İyi programcı koda bağırmaz; önce onu anlamaya çalışır. İyi bir iç gözlem de böyledir. Kendine kızmadan, kendini kahramanlaştırmadan, sadece şunu sorarsın: Bu tepki nereden geliyor? Bu düşünce gerçekten bana mı ait, yoksa aileden, kültürden, eski bir yaradan mı miras? Jungiyen bir dille söylersek, gölge genellikle kötü olduğumuz yer değil, bilinç tarafından henüz okunmamış modüldür. Karanlık olduğu için korkutucudur; ama çoğu zaman içinde enerji, yaratıcılık ve özgürleşme saklar.

Bir zihinsel kod parçasını ele alalım: İnsanlar beni eleştirirse değersizim. Bu cümle, sistemde merkezi bir fonksiyon gibi çalışabilir. Biri ufak bir yorum yaptığında tüm uygulama çöker: savunmaya geçersin, susarsın, saldırırsın veya kendini günlerce iç mahkemede yargılarsın. Refactoring burada düşünceyi silmek değildir; onu parçalarına ayırmaktır. Eleştiri nedir? Değer nedir? Birinin yorumu benim varlığımın tamamını nasıl ölçebilir? Bu sorular, devasa ve bulanık bir fonksiyonu küçük, test edilebilir parçalara böler.

Davranışın Arayüzü, İnancın Motoru

İnsanlar çoğu zaman davranışı değiştirmeye çalışır; ama davranış yalnızca arayüzdür. Butona basınca ne olacağını belirleyen içerideki mantıktır. Sürekli erteleyen birinin sorunu yalnızca zaman yönetimi olmayabilir. Belki başarısız olursa sevilmeyeceğine inanıyordur. Belki başarı, ailesinden ayrışmak anlamına geliyordur. Belki de zihni, tamamlanmamış işlerin sisinde güvenli bir mağara kurmuştur. Refactoring, semptomu cilalamak değil, mimariyi görmektir.

Burada savaşçı tavrı gerekir; ama bu savaş dış dünyaya karşı değil, otomatikliğe karşıdır. Savaşçı, zihninden geçen her düşünceye inanmaz. İçinden bir ses ‘yapamazsın’ dediğinde ona kutsal metin muamelesi yapmaz; log kaydı gibi inceler. Ne zaman ortaya çıktı? Hangi tetikleyiciyle çalışıyor? Bana neyi yaptırıyor, neyden koruyor, neye mal oluyor? Bu sorular, bilinç ile refleks arasına ince ama devrimci bir mesafe koyar.

Elbette insan makine değildir. Zihinsel refactoring, duyguları optimize edip steril bir robota dönüşmek anlamına gelmez. Tam tersine, insanın kendi karmaşıklığına daha zarif bir mimari kazandırmasıdır. Keder kalabilir, ama artık tüm sistemi kilitlemez. Öfke kalabilir, ama sınır çizen bir sinyale dönüşür. Korku kalabilir, ama direksiyonun başına geçmez. İyi yazılmış bir iç dünya, duyguları yok etmez; onları doğru bağlamda çalıştırır.

Bu süreçte en tehlikeli hata, kendini tamamen yeniden yazma fantezisidir. Sağlıklı refactoring, çalışan sistemi çöpe atmaz. Önce test yazar: Beni hayatta tutan neydi? Hangi alışkanlık bir zamanlar işe yaradı? Hangi yanım korunmayı hak ediyor? Sonra küçük değişiklikler yapar. Bir konuşmada otomatik savunmaya geçmeden önce üç saniye durmak. Bir hatada kendine hakaret etmek yerine durumu adlandırmak. Bir ilişkide görünmez olmak yerine küçük bir ihtiyacı söylemek. Bunlar küçük commit’lerdir; ama kimlik dediğimiz büyük yazılım böyle güncellenir.

Sonunda mesele kusursuz olmak değildir. Kusursuz kod yoktur, kusursuz insan da yoktur. Ama okunabilir bir zihin mümkündür. Neden korktuğunu, neye aç olduğunu, hangi eski döngülere takıldığını görebilen insan, kader sandığı script’i düzenlemeye başlar. Belki özgürlük de budur: İçimizde çalışan programların farkına varmak, bazılarını emekliye ayırmak, bazılarını yeniden adlandırmak ve en önemlisi, artık kodun yalnızca çalışmasını değil, yaşanmaya değer olmasını istemek.

Kundalini Kriyas Nedir? 5

Önceki bölüm için tıklayınız

Kriya, uyanmış kundalini’nin dışa dönük fiziksel ifadesidir ve spontan yoga duruşlarına benzemektedir. Uzun zaman önce, kriyas sık sık meditasyon yapan insanlara geldi ve bu yoga benzeri pozlar modern yoganın kökeni olarak kabul edildi. Kriyas kendiliğinden (spontan) hareketlerdir, çünkü gönüllü olarak bu şekilde hareket etmeye karar vermezsiniz. Bir kriya beklenmedik bir şekilde olur. Kriyas, hareketi düzenleyen yüksek benlik nedeniyle olur. Yüksek benlik düşünceyi kullanmadığı için, kendiliğinden olur gibi görünüyor.

Diğer kundalini semptomları gibi, kriyas da hayatımızın herhangi bir aşamasında ortaya çıkabilir. Herkes geceleri yatakta dönüp durmayı ve sabahları karışık bir yatak örtüsü görmeyi deneyimledi. Bu karmaşa, geceleri kendiliğinden hareket ettiğimize dair tek ipucumuzdur. Sabah uyandığımızda yine kendiliğinden gerinmelere de aşinayızdır. Böyle gerinmeye karar vermedik, oldu. İşte Kriya böyle hissediliyor.

Kriyas’ın, kasları ve iskelet pozisyonlarını kullanarak enerji bloklarını vücuttan çıkarma amacına sahip olduğunu hissediyorum. Kriya’nın spontan hareketi vücudun daha geniş alanlarını açar. Birçok kriyas yaşadıktan sonra, kriyas’ın omurgayı, kranial kemikleri ve omurgaya bağlı tüm eklemleri ayırmak için çalıştığı sonucuna varıyorum. Aynı zamanda, iskeletin en derin tabakasında tutulan enerji olan kişiliğin temelini serbest bırakırlar. Omurga vücudun temel taşıdır ve tamamen serbest bırakılmalı ve yeniden yapılmalıdır. Kundalini dönüşümü sırasında, kriyas daha sık hale gelir ve vücudun daha büyük kısımlarını içerir. O kadar güçleniyorlar ki, uyanıkken bizi yoga pozlarına taşıyabiliyorlar. Sonunda kriyas, yeni ışık bedeninde yüksek benlik hakim hale geldikçe sürekli, akıcı ve sarsıntılı bir hale gelir.

Kriya Gerinme

Kriyas enerji blokları tutan vücut bölgelerinde kasların eşleştirilmiş gruplarının inşa edilmesi esnasında oluşur. Belli bir vücut alanının kasları şarj edildikten sonra, gerinme refleksine sebep olan büzülmelerdir.. Streç kuvveti vücudun o alanını açar ve enerji verir, nöromüsküler kavşakları güçlendirir ve enerjiyi dönüştürür. Bu süreç aktif veya pasif olabilir. Aktif bir esneme vücudun hareketini içerir. Pasif bir esneme ile vücut hareket etmez, pasif gerginliği, vücutta lokalize olarak hissedersiniz, bu bölgede güçlü bir gerginlik vardır.

Devamını oku “Kundalini Kriyas Nedir? 5” →