Zaman Neden Geri Sarılmıyor? Fizik Denklemlerinin Sakladığı Büyük Tuhaflık

Bir filmi tersinden oynattığınızı düşünün: kırık bardak masanın üstünde birleşir, kahve fincana geri dolar, duman sigaranın ucuna uslu uslu döner. Komik görünür, çünkü gündelik sezgimiz bunun “imkânsız” olduğunu söyler. Oysa fiziğin temel denklemlerine yakından bakınca işler garipleşir: Newton mekaniği, Maxwell denklemleri, hatta kuantum mekaniğinin büyük kısmı geçmiş ile gelecek arasında açık bir ayrım yapmaz. Matematik sanki şöyle der: “İstersen ileri git, istersen geri; bana fark etmez.” Peki bize neden fark eder?

Bu sorunun kalbinde “zamanın oku” denen mesele vardır. Fizikte birçok süreç mikroskobik düzeyde geri çevrilebilir görünür. Bir bilardo topunun diğerine çarpmasını kaydedip videoyu ters oynatırsanız, fizik yasaları açısından çok da skandal bir şey izlemezsiniz. Toplar yine momentum ve enerji korunumu kurallarına uyar. Denklemler, başlangıç koşullarını bilirseniz sistemi ileriye de geriye de hesaplamanıza izin verir.

Fakat mutfakta tabak düşürmek, parfüm sıkmak ya da yumurta kırmak başka bir hikâyedir. Yumurtanın kendiliğinden kabuğuna dönmesini beklemeyiz. Çünkü burada sahneye termodinamiğin ikinci yasası çıkar: kapalı bir sistemde entropi, yani kabaca düzensizlik ya da daha doğru ifadeyle olası mikrodurumların sayısı, genellikle artar. Evrenin kumarhanesinde düzenli durumlar çok nadir, düzensiz durumlar ise akıl almaz derecede fazladır.

Denklemler tarafsız, istatistik acımasızdır

Bir bardak yere düştüğünde atomları hâlâ fizik yasalarına uyar. Hiçbir atom “Ben geleceğe doğru gidiyorum” diye tabela taşımaz. Ancak bardağın sağlam hâli, atomların çok özel bir düzenidir. Kırık hâli ise çok daha fazla biçimde gerçekleşebilir. Bu yüzden kırılma doğal görünür; birleşme ise yasak değil, sadece pratikte imkânsıza yakın derecede düşük olasılıklıdır. Fizik burada polisiye roman yazmaz; sadece olasılıkların haritasını çıkarır. Suçlu ise istatistiktir.

Bu nokta önemlidir: Zamanın tek yönlü akışı, temel yasaların içine kalın harflerle yazılmış bir emir olmayabilir. Daha çok evrenin başlangıç koşullarından ve entropinin artışından doğan devasa bir eğilimdir. Eğer evren başlangıçta son derece düşük entropili bir durumdaysa, bundan sonra olan her şeyin “ileri” dediğimiz yöne doğru daha yüksek entropiye akması beklenir. Biz de bu akışın içinde yaşayan, hafızası geçmişe kazınan ve geleceği tahmin etmeye çalışan canlılarız.

Hafıza meselesi burada şahane bir ipucu verir. Geçmişi hatırlarız, geleceği değil. Çünkü hatırlamak da fiziksel bir süreçtir: beynimizde izler oluşur, sinirsel bağlantılar değişir, enerji harcanır ve entropi artar. Bir olayın “geçmişte kalmış” olması, evrende onun izlerinin bulunması demektir: fotoğraflar, kraterler, fosiller, anılar, yanık kokusu… Geleceğin izleri yoktur; çünkü henüz entropi üreten kayıtlar hâline gelmemiştir.

Kuantum dünyası kaçış kapısı mı?

Kuantum mekaniği de bu tartışmaya tuhaf bir parıltı ekler. Schrödinger denklemi zaman bakımından büyük ölçüde geri çevrilebilirken, ölçüm yaptığımızda sistem belirli bir sonuca “çöker” gibi görünür. Bu çöküş gerçekten temel bir süreç mi, yoksa bizim bilgi eksikliğimizin ve çevreyle etkileşimin sonucu mu? Dekohorens gibi yaklaşımlar, kuantum belirsizliğin klasik dünyaya geçerken nasıl yönlü ve geri döndürülemez göründüğünü açıklar. Yani kuantum perdesinin arkasında da zaman oku, çoğu kez çevreyle kurulan ilişki ve bilgi kaybıyla bağlantılıdır.

Görelilik ise başka bir tokat atar: Evrende herkes için ortak, mutlak bir “şimdi” yoktur. Hızınıza ve kütleçekim alanına göre zaman farklı akar. Buna rağmen yerel deneyimimizde yine bir yön hissederiz. Saatler ileri çalışır, beden yaşlanır, yıldızlar yakıt tüketir. Görelilik zamanın yapısını esnetir; ama entropinin okunu ortadan kaldırmaz.

Sonuçta garip bir manzara çıkar: Evrenin mikroskobik kuralları çoğu yerde geçmiş ve gelecek arasında tarafsızdır; fakat makroskobik dünyada olasılıklar tek yönlü bir imparatorluk kurar. Biz bu imparatorluğun vatandaşlarıyız. Zamanı bir nehir gibi algılamamız, belki de nehrin suyundan yapılmış olmamızdandır. Denklemler “geri de mümkün” diye fısıldar; kırılan bardak ise yerde yatıp güler: “Teoride görüşürüz.”

Kalabalıklar Kaynayınca: Toplumun Görünmez Basınç Yasaları

Bir meydanı, bir metroyu ya da sosyal medyanın akışını düşünün: İnsanlar girer, çıkar, çarpışır, yön değiştirir, sıkışır, dağılır. İlk bakışta herkes kendi kararını veriyor gibi görünür. Oysa yeterince yukarıdan bakınca, bireylerin tek tek hikâyeleri buharlaşır ve geriye garip bir fizik kalır. Kalabalık, ısınan bir gaz gibi davranmaya başlar. Enerji artar, hareket hızlanır, basınç yükselir. Sosyal fizik dediğimiz şey tam da burada, insanın özgür iradesi ile kütlenin kör yasaları arasında kıvılcım çıkarır.

Termodinamiğin ilk sezgisi basittir: Bir sisteme enerji verirseniz, o sistem değişir. İnsan topluluklarında enerji sadece kalori değildir; öfke, umut, korku, haber, para, müzik, slogan, bekleyiş ve belirsizliktir. Bir stadyumda gol beklentisi, bir şehirde ekonomik kriz, bir ülkede adaletsizlik duygusu, kapalı kaba verilen ısı gibidir. Moleküller nasıl daha hızlı titreşirse, insanlar da daha sık konuşur, daha hızlı yayılır, daha sert tepki verir. Bu yüzden toplumda hiçbir kriz yalnızca fikir krizi değildir; aynı zamanda enerji dağılımı krizidir.

Basınç: Sıkışan İnsan Ne Yapar?

Gazın basıncı, parçacıkların kabın duvarlarına çarpmasıyla oluşur. Toplumda duvarlar nelerdir? Yasalar, gelir sınırları, ulaşım hatları, sınıf engelleri, sansür, kira fiyatları, bürokrasi ve görünmez kültürel normlar. İnsanlar hareket etmek ister; sistem onları dar bir hacme hapsederse basınç artar. Bir mahallede nüfus yoğunluğu yükselir, iş imkânı düşer, gelecek ihtimali daralırsa sosyal moleküller birbirine daha sık çarpar. Bu çarpışma bazen dayanışma üretir, bazen patlama.

Burada önemli olan, basıncın ahlaki bir kusur değil, yapısal bir sonuç olmasıdır. Kaynayan suya kızamayız; ona neden sürekli ısı verdiğimizi ve kapağı neden kapalı tuttuğumuzu sorarız. Aynı biçimde, kalabalıkların huzursuzluğunu sadece bireysel taşkınlıkla açıklamak kolay ama eksiktir. İnsan kitleleri, özellikle belirsizlik altında, enerji biriktiren sistemlerdir. Bu enerji için güvenli kanallar açılmazsa, en zayıf noktadan sızar; bazen bir tweet, bazen bir zam, bazen bir polis barikatı kıvılcım olur.

Entropi: Düzenin Bedeli

Termodinamiğin en kışkırtıcı kavramı entropidir: Sistemler kendiliğinden dağılmaya, olasılıkları çoğaltmaya, düzeni gevşetmeye eğilimlidir. Toplumlar ise sürekli düzen ister: sıra, takvim, kimlik, sınır, unvan, protokol. Fakat düzen bedava değildir; enerji ister. Bir okulun sessiz kalması için öğretmen emeği, bir trafiğin akması için kurallar, ışıklar ve sabır gerekir. Enerji kesildiğinde düzen çözülür. Bu yüzden kurumlar yalnızca bina değil, entropiye karşı çalışan soğutma makineleridir.

Ama her entropi kötü değildir. Bir şehirde rastlantısal karşılaşmalar olmasa aşk, fikir, girişim ve sanat da doğmazdı. Fazla düzen donma yaratır; fazla entropi kaos. Sağlıklı toplum, ne buz gibi katı ne de buhar gibi dağınık olandır. Belki de medeniyet, insan gazını uygun sıcaklıkta tutma sanatıdır: yeterince özgürlük, yeterince sınır; yeterince hareket, yeterince güven.

Sosyal Sıcaklık Nasıl Ölçülür?

Bir toplumun sıcaklığı termometreyle değil, göstergelerle ölçülür. Mizah sertleşiyorsa, dedikodu hızlanıyorsa, kuyruklarda sabır azalıyorsa, insanlar daha çabuk alınır ve daha çabuk birleşir hale geliyorsa sıcaklık artıyordur. Sosyal medya burada dev bir ısıtıcı gibi çalışır: Sürtünmeyi azaltır, mesajı hızlandırır, öfkeyi mikrodalgaya koyar. Eskiden bir söylenti mahalle mahalle dolaşırken soğurdu; şimdi saniyeler içinde basınç dalgasına dönüşebilir.

Yine de insan gaz değildir; metaforun sınırı burada başlar. Moleküller anlam aramaz, insanlar arar. Bir kalabalık yalnızca itilen parçacıklardan oluşmaz; anılar, mitler, liderler, korkular ve hayaller taşır. Bu yüzden sosyal termodinamik mekanik bir kehanet değil, dikkatli bir okuma biçimidir. Bize şunu fısıldar: Davranışları yargılamadan önce kabı, sıcaklığı, hacmi ve vanaları incele.

Sonuçta kalabalıklar kaynadığında asıl soru kimin suçlu olduğu değil, sistemin hangi yasayı ihmal ettiğidir. Isı sürekli artarken kapağı sıkı tutarsanız, patlama mucize değil sonuçtur. Akıllı toplumlar basıncı bastırmaz; dolaşıma sokar. Meydanlar, sendikalar, sanat, bilim, özgür basın ve adil kurumlar birer emniyet supabıdır. İnsan kitleleri ısınan gaz gibi davranabilir; fakat iyi tasarlanmış bir toplumsal kap, bu enerjiyi yıkıma değil harekete, öfkeyi kör patlamaya değil dönüşüme çevirebilir.

Bir İspat Neden Güzel Gelir? Beynin İçindeki Termodinamik Alkış

Bir matematikçi, zarif bir ispatla karşılaştığında bazen “İşte bu!” der. Denklem kâğıt üzerinde sessizce dururken kalp hızlanabilir, dikkat keskinleşebilir ve zihinde tuhaf bir tamamlanma hissi doğabilir. Peki evrendeki her şey fiziksel süreçlerden ibaretse bu estetik coşku nedir? Romantik bir sezginin parıltısı mı, yoksa beynin enerji tüketen sinir ağlarında gerçekleşen termodinamik bir yeniden düzenlenme mi? Fizikselizm ikinci seçeneğe yönelir: Güzel bulma deneyimi, doğa yasalarından muaf gizemli bir ziyaretçi değil, maddi bir sistemin belirli çalışma biçimidir.

Bu görüş ilk bakışta büyü bozucu gelebilir. “Demek ki Öklid’in ispatına duyduğum hayranlık yalnızca nöron ateşlenmesiymiş!” Oysa buradaki “yalnızca” sözcüğü felsefi bir kaçakçılık yapar. Bir kasırganın moleküllerden oluşması, onun kasırga olmadığı anlamına gelmez. Müzik hava titreşimlerine dayanır ama hava titreşimlerinden söz etmek Beethoven’ı geçersiz kılmaz. Benzer biçimde, estetik yargının fiziksel olması onun sahte, önemsiz veya anlamsız olduğunu göstermez. Sadece güzelliğin dünyaya hangi kapıdan girdiğini tarif eder.

Güzellik, bilişsel sıkıştırma olabilir mi?

Zarif ispatların ortak özellikleri dikkat çekicidir: Az sayıda varsayımla çok sonuç üretmeleri, dağınık görünen ilişkileri tek bir ilke altında toplamaları ve beklenmedik bağlantılar kurmaları. Bu bakımdan matematiksel güzellik, başarılı bir veri sıkıştırma biçimine benzer. Beyin, karmaşık örüntüyü daha kısa ve düzenli bir temsil içinde kodladığında işlem yükü azalabilir. Önceden ayrı duran parçalar tek bir modelde birleşir. Öznel tarafta bunu “aydınlanma”, “kaçınılmazlık” veya “zarafet” olarak yaşarız; fiziksel tarafta ise sinaptik etkinlik, nörotransmiter salımı, enerji kullanımı ve ısı üretimi vardır.

Termodinamik açıdan beyin, çevresinden enerji alan ve ısı yayan açık bir sistemdir. Düşünmek bedelsiz değildir. Bir ispatı takip etmek, olası çıkarım yolları arasında gezinmeyi; işe yaramayan rotaları bastırmayı ve tutarlı bir yapı kurmayı gerektirir. Zarif çözüm bulunduğunda belirsizlik azalır, tahminler keskinleşir ve temsil daha ekonomik hâle gelir. Beynin ödül mekanizmaları da bu verimli örgütlenmeyi işaretleyebilir. Böylece “güzel” yargısı, öğrenmeye elverişli ve hesaplama bakımından güçlü bir düzenin biyolojik ödülü olarak yorumlanabilir.

Peki bir algoritma güzelliği hissedebilir mi?

Bir algoritma; ispat uzunluğu, simetri, açıklama gücü, sürpriz değeri ve kullanılan aksiyom sayısı gibi ölçütleri puanlayabilir. Hatta insan matematikçilerin tercihlerinden öğrenerek hangi ispatların zarif bulunacağını tahmin edebilir. Ancak tahmin ile deneyim aynı şey değildir. Sistem “Bu ispat güzeldir” çıktısını verebilir; fakat bu çıktıya eşlik eden öznel bir haz bulunup bulunmadığı ayrı bir bilinç problemidir. Fizikselizm, ilke olarak böyle bir deneyimin fiziksel bir makinede ortaya çıkmasını yasaklamaz. Yine de hangi örgütlenme düzeyinin deneyim için yeterli olduğunu henüz bilmiyoruz.

Dahası, güzellik yalnızca beynin içine kapatılamaz. Matematikçiler eğitim, gelenek ve topluluk içinde neyi zarif sayacaklarını öğrenirler. Bir dönemin hayranlık duyduğu sentetik ispatı başka bir dönem cebirsel olarak hantal bulabilir. Dolayısıyla estetik yargı; nöral süreçlerin, bedensel durumların, kullanılan sembollerin ve kültürel ölçütlerin birleşimidir. Her şey fiziksel olsa bile açıklama tek ölçeğe indirgenmek zorunda değildir. Termodinamik temel, psikolojik ve tarihsel açıklamaları silmez; onların gerçekleşme koşulunu oluşturur.

Büyü bozuluyor mu, yer mi değiştiriyor?

Bir ispatı güzel bulduğumuzda evren, beynin içinde kısa süreliğine kendi düzenini tanıyor olabilir. Milyarlarca nöron, enerji harcayarak daha az belirsiz ve daha sıkıştırılmış bir dünya modeli kurar. Ortaya çıkan haz, hakikatin garantisi değildir; güzel ispatlar yanlış varsayımlara dayanabilir. Yine de bu haz, zihnin düzen keşfetme kapasitesine tutulmuş biyolojik bir projektördür. Fizikselizm güzelliği yok etmez. Onu gökten indirip metabolizmanın, bilginin ve biçimin kesiştiği yere yerleştirir. Belki de asıl şaşırtıcı olan, bir gramlık enerji bütçeleriyle çalışan dokunun sonsuzluk hakkında düşünüp bundan keyif alabilmesidir.

Zaman Neden Geri Sarmaz? Entropinin Sessiz Darbesi

Bir bardağı masadan düşürüp kırdığınızda, parçaların neşeyle zıplayıp tekrar bardak biçiminde birleştiğini hiç görmediniz. Yumurtanın tavada pişip sonra kabuğuna geri kaçtığına da rastlamadınız. Evrenin bize her gün fısıldadığı basit ama ürpertici bir gerçek var: Zamanın bir yönü var. Fizik yasalarının çoğu ileri ve geri çalışabilir görünse de, hayatımızdaki olaylar tek yönlü bir yürüyüşe benzer. İşte bu yürüyüşün görünmez trafik polisi entropidir.

Entropi çoğu zaman karmaşa diye anlatılır; bu doğruya yakın ama eksik bir tanımdır. Daha dikkatli söylersek entropi, bir sistemin kaç farklı mikroskobik düzenlenişle aynı makroskobik görünüme sahip olabileceğinin ölçüsüdür. Bir odanın toplu olması çok özel bir durumdur: kitapların rafta, çorapların çekmecede, kahve fincanının masada olması gerekir. Dağınık olması ise neredeyse sonsuz farklı biçimde mümkündür. Evren, özel durumları sevmediğinden değil, olasılıkların ezici çoğunluğu dağınıklık tarafında olduğundan oraya sürüklenir.

Zamanın oku nereden çıktı?

Newton denklemleri, hatta kuantum mekaniğinin temel denklemleri, çoğu durumda zamanı tersine çevirdiğinizde de çalışır. Bir bilardo masasındaki topların hareketini kameraya çekip geri sardığınızda, fizik açısından tamamen imkansız bir şey görmeyebilirsiniz. Fakat kahvenize damlattığınız sütün geri çekilip bembeyaz girdaptan tek damla hâline gelmesi akıl dışı görünür. Neden? Çünkü süt moleküllerinin kahveye karışması için sayısız yol vardır; ayrışması için ise inanılmaz ölçüde hassas, neredeyse mucizevi bir koordinasyon gerekir.

Bu yüzden zamanın oku, temel yasalardan çok başlangıç koşullarından doğar. Evren şaşırtıcı derecede düşük entropili bir başlangıçtan, yani olağanüstü düzenli bir durumdan yola çıkmış gibi görünür. Büyük Patlama sonrası evren sıcak ve yoğun olsa da, özellikle kütleçekim açısından düşük entropiliydi. Zamanla yıldızlar oluştu, galaksiler kümelendi, kara delikler belirdi. İlginçtir: Kütleçekim için maddeyi bir araya toplamak düzen değil, çoğu zaman entropi artışıdır.

Bilgi neden çürür?

Entropi yalnızca buzdolabındaki sebzelerin kaderi değildir; bilgi de zamanla yıpranır. Bir hard diskteki veriler, bir beyindeki anılar, bir toplumun arşivleri, hatta bir uygarlığın ortak hafızası sürekli bakım ister. Çünkü bilgi düzen demektir. Bir dosyanın anlamlı olması için bitlerin belirli bir sırada durması gerekir. Rastgele birkaç biti değiştirin; şiir bozulur, fotoğraf lekelenir, program çöker. Gürültü, hata, unutma ve bozunma bilgi evreninin küçük entropi ajanlarıdır.

Bu noktada teknolojiye hafifçe şapka çıkarabiliriz. Hata düzeltme kodları, yedekleme sistemleri, arşivleme protokolleri ve şifreleme yöntemleri entropiye karşı kurulmuş küçük kalelerdir. Fakat her kale enerji ister. Veriyi korumak için elektrik harcarız, sunucuları soğuturuz, insanları eğitiriz, kurumlar kurarız. Düzen bedava değildir. Bir kitaplığı düzenlemek bile kalori yakar; bir veri merkezini düzenli tutmak ise şehir ölçeğinde enerji tüketebilir.

Termodinamiğin ikinci yasası bize şunu söyler: Kapalı bir sistemde entropi azalmaz, genellikle artar. Ama canlılık, kültür ve teknoloji kapalı sistemler gibi davranmaz. Bizler Güneş’ten enerji alır, bu enerjiyle bedenlerimizi onarır, evlerimizi toplar, dilleri yaşatır, düşünceleri kayda geçiririz. Yerel düzen yaratırız; fakat bunu yaparken çevremize daha fazla entropi yayarız. Bir insanın zihninde doğan berrak bir fikir bile evrenin muhasebe defterinde ısı, metabolizma ve atık olarak görünür.

Burada tuhaf bir güzellik var: Hayat, entropiye karşı savaşan değil, onun akışını kullanarak düzen kuran bir girdaptır. Bir nehirde oluşan burgaç gibi. Burgaç suyun akışını durdurmaz; aksine akış sayesinde var olur. İnsan bilinci de böyle olabilir: Evrenin dağılma eğilimi içinde kısa süreli, parlayan, kendini düzenleyen bir desen. Bu desen şiir yazar, denklem kurar, aynaya bakıp zamanın neden geçtiğini sorar.

Sonunda bardak kırılır, yıldızlar söner, dosyalar bozulur, anılar silikleşir. Ama bu karamsar bir masal değildir. Entropi bize her düzenin değerli olduğunu öğretir. Toplanmış bir oda, korunmuş bir arşiv, sevgiyle hatırlanan bir hikaye, doğru çalışan bir algoritma: Bunların hepsi olasılık denizine karşı açılmış küçük yelkenlerdir. Zaman geri sarmaz; fakat biz ileri giderken anlam inşa edebiliriz. Belki de insan olmak, kaçınılmaz karmaşanın içinde geçici ama parlak düzenler kurma sanatıdır.

Termodinamiğin İkinci Yasası

“Dünya sona erer böyle
Bir patlamayla değil iniltiyle.”
(T. S. Eliot)

termodinamik

Termodinamik, teorik fiziğin, ısı hareketinin yasalarıyla ve ısının diğer enerji türlerine dönüşümüyle ilgilenen bir dalıdır. Sözcük Yunanca therme (“ısı”) ve dynamis (“kuvvet”) sözcüklerinden türetilmiştir. Aslen deneylerden türetilen, ancak artık aksiyom olarak değerlendirilmekte olan iki temel ilkeye dayanır. Birinci ilke, ısı ve işin eşdeğerliği yasası biçimine bürünen, enerjinin korunumu yasasıdır. İkinci ilke, diğer cisimlerde herhangi bir değişiklik olmaksızın ısının kendiliğinden soğuk bir cisimden sıcak bir cisme geçemeyeceğini ifade eder. Termodinamik bilimi sanayi devriminin bir ürünüydü. 19. yüzyılın başlarında, enerjinin farklı şekillere dönüştürülebileceği ama asla yaratılamayacağı ya da yok edilemeyeceği keşfedilmişti. Bu, fiziğin temel yasalarından biri olan termodinamiğin birinci yasasıdır. Daha sonra, 1850’de, Robert Clausius termodinamiğin ikinci yasasını keşfetti. Bu yasa, “entropi”nin (yani bir cismin enerjisinin sıcaklığına oranı) her tür enerji dönüşümünde, meselâ buhar makinesinde, her zaman arttığını belirtir.

Entropi genellikle, düzensizliğe (dağılmaya) dönük içsel bir eğilim olarak anlaşıldı. Her aile, bir evin bilinçli bir müdahale olmaksızın, bir düzen durumundan düzensizlik durumuna geçme eğiliminde olduğundan gayet haberdardır, hele etrafta çocuklar dolaşıyorsa. Demir paslanır, ağaç çürür, cansız et bozulur, banyodaki su soğur. Diğer bir deyişle, bozulmaya dönük genel bir eğilim varmış gibi görünür. İkinci yasaya göre atomlar, kendi hallerine bırakıldıklarında mümkün olduğunca karışacaklar ve rasgele dağılacaklardır. Paslanma olur, çünkü demir atomları etraflarındaki havada bulunan oksijen atomlarıyla demir oksit oluşturmak üzere birbirine karışma eğilimindedirler. Banyo suyunun yüzeyindeki daha hızlı hareket eden moleküller havadaki daha yavaş hareket eden moleküllerle çarpışır ve enerjilerini onlara iletirler. Bu sınırlı bir yasadır, az sayıda parçacık içeren sistemlere (mikro sistemler) ya da sonsuz sayıda parçacık içeren sistemlere (evren) uygulanamaz. Ne var ki, bu yasasının uygulanışını özel bir alanın oldukça ötesine genişletmeye dönük, her türlü yanlış felsefi sonuçlara yol açan arkası kesilmeyen girişimlerde bulunulmuştur. Geçen yüzyılın ortalarında, termodinamiğin ikinci yasasının kâşifleri R. Clasius ve W. Thomson, bu yasayı bir bütün olarak evrene uygulamayı denediler ve tamamen yanlış bir teoriye ulaştılar; evrenin sonunun “ısıl ölüm” teorisi.

Devamını oku “Termodinamiğin İkinci Yasası” →