Bir Sabah Uyandık ve Evren Fikrini Değiştirmişti

Bilim çoğu zaman beyaz önlüklü insanların sakin sakin veri topladığı, sonra da hakikatin kendiliğinden ortaya çıktığı düzenli bir bahçe gibi hayal edilir. Oysa bilim tarihi, arada bir deprem geçiren bir şehir gibidir. Binalar sağlam görünür, sokaklar tanıdıktır, herkes yolunu bilir. Sonra bir çatlak belirir. Önce kimse önemsemez. Ardından çatlak büyür, duvarlar eğilir, haritalar işe yaramaz olur. İşte paradigma kayması dediğimiz şey, bu entelektüel depremin adıdır.

Paradigma, yalnızca bir teori değildir; dünyanın nasıl sorulacağını, neyin kanıt sayılacağını, hangi problemlerin değerli görüleceğini belirleyen görünmez bir işletim sistemidir. Aristotelesçi evren anlayışı, Newton mekaniği, klasik genetik, hatta modern tıbbın mikrop teorisi kendi çağlarının zihin mimarisini kurmuştur. İnsanlar sadece bu düşüncelerle açıklama yapmaz; bu düşüncelerin içinden bakar. Balığın suyu fark etmemesi gibi, bilim insanı da çoğu zaman paradigmasını fark etmez.

Thomas Kuhn, bilimsel devrimleri anlamak için bizi laboratuvarın steril masasından alıp tarihin gürültülü meydanına götürdü. Ona göre bilim sürekli ve düz bir ilerleme çizgisi izlemez. Normal bilim dönemlerinde araştırmacılar mevcut paradigma içinde bulmaca çözer. Denklemler düzeltilir, ölçümler hassaslaşır, ayrıntılar parlatılır. Fakat zamanla bazı anomaliler birikir. Küçük aksaklıklar, önce dipnotlarda saklanır. Sonra makalelerin ortasına sızar. En sonunda herkesin görmezden geldiği o şey, odadaki fil olmaktan çıkar; odanın kendisi hâline gelir.

Kopernik devrimi bunun klasik örneğidir. Dünya merkezli evren modeli uzun süre yalnızca astronomik bir görüş değil, kozmik bir konfor alanıydı. İnsanlık sahnenin ortasında duruyordu; gökler onun çevresinde dönüyordu. Kopernik, ardından Kepler ve Galileo, bu sahneyi ters çevirdi. Dünya artık merkez değil, hareket eden bir gezegendi. Bu sadece astronomi değildi; insan egosuna indirilmiş zarif ama sert bir yumruktu. Bilimsel devrimlerin rahatsız edici yanı tam da budur: Sadece fikirleri değil, kim olduğumuza dair sezgimizi de değiştirirler.

Newton’un evreni ise başka bir büyü kurdu. Doğa, matematikle yazılmış dev bir saat gibi görünmeye başladı. Her şey kuvvetler, hareket yasaları ve kesin hesaplarla açıklanabilirdi. Bu paradigma öylesine başarılıydı ki, insan aklı neredeyse tanrısal bir hesap makinesine dönüşmüş gibiydi. Fakat sonra ışık hızına yaklaşan cisimler, atom altı parçacıklar ve kara delikler sahneye çıktı. Einstein, zamanı mutlak tahtından indirdi; kuantum mekaniği ise gerçekliğin dibine olasılık, belirsizlik ve gözlemci etkisi yerleştirdi. Evren artık saat değil, yer yer caz doğaçlaması yapan tuhaf bir orkestraydı.

Paradigma kaymalarının en ilginç tarafı, yalnızca yeni cevaplar üretmeleri değil, eski soruları da geçersiz kılmalarıdır. Eski paradigmanın içinde çok önemli görünen bir problem, yeni düzende anlamsızlaşabilir. Simyacıların metalleri altına çevirme takıntısı, modern kimyada başka bir dile çevrilir. Hastalıkların kötü kokulardan kaynaklandığı fikri, mikrop teorisiyle çöker. Bir zamanlar bilimsel ciddiyet taşıyan pek çok soru, yeni bir bakışla tarihî meraka dönüşür. Devrim dediğimiz şey, bazen cevabı bulmak değil, sorunun sahte olduğunu fark etmektir.

Elbette paradigmalar nazikçe emekli olmaz. Yerleşik düşünce sistemleri, akademik kürsülerde, ders kitaplarında, kariyerlerde ve prestij ağlarında yaşar. Bu yüzden yeni fikirler yalnızca mantıksal dirençle değil, psikolojik ve toplumsal dirençle de karşılaşır. İnsan zihni, belirsizlikten hoşlanmaz; hele yıllarca üzerine kimlik inşa ettiği bir teorinin çatırdamasını hiç sevmez. Bilimsel devrim, dışarıdan bakınca aklın zaferi gibi görünür; içeriden bakınca çoğu zaman kaygı, inkâr, alay ve cesaret karışımı bir savaştır.

Bugün yapay zekâ, gen düzenleme, iklim bilimi ve kozmoloji alanlarında yeni paradigma gerilimleri yaşıyor olabiliriz. Belki bilinç hakkında bildiklerimiz sandığımızdan daha kırılgandır. Belki yaşamı tanımlama biçimimiz, sentetik biyolojiyle değişecektir. Belki zekâyı yalnızca insan beynine bağlı bir özellik olarak görmek, yakında bize dünya merkezli evren kadar naif gelecektir. Paradigma kayması, geleceğin bugüne attığı rahatsız edici bir kahkahadır.

Bu yüzden bilimsel devrimler bize mütevazı olmayı öğretir. Bugünün kesinliği, yarının tarihsel dipnotu olabilir. Fakat bu, bilimin zayıflığı değil gücüdür. Bilim, kendi putlarını yıkabilen nadir insan etkinliklerinden biridir. Gerçek bilgelik, bir paradigmaya sahip olmakta değil, onun gözlük olduğunu unutmamaktadır. Çünkü bazen hakikate yaklaşmak için daha iyi görmek yetmez; eski gözlerimizi de geride bırakmamız gerekir.

Aslında ne yapıyoruz?

Bilincimiz, LONO ve KU bileşenlerinde sağlıklı olmayan veya işlevi sona erdiği halde uygulamadan kaldırılmamış minör enerji kalıplarını (inançlar/tavırlar/alışkanlıkların dikkatimizle yaratılmış yazılım programları) şifalandırabilmek için muazzam bir istekle her an çevreyi kontrol eder. Bu işlemi gerçekleştireceği kişiyi/gurubu/konuyu bulduğunda hemen ilişkiye geçer ve olay örgüsü başlar. Lonomuzun hiç bundan haberi olmaz, onun bildiği şey bir deneyim yaşamakta olduğudur, bunların bazıları zevklidir ama çoğu illallah dedirtecek türdendir. 🙂
Halbuki biz KU’muzun ne kadar acıdan kaçınan, keyifçi bir yapıda olduğunu biliriz, eğer buna rağmen bezdirici deneyimler yaşamaktaysak onların en kötü kayıtların arasından bulunan en ehveni şeri olduğunu anlamamız gerekir. Mistik öğretiler bunları “razı olmak” olarak açıklar, tanrının işlerinden sual olmaz. Gezgin şamanın bundan tek farkı, deneyimin bir şifa işlemi olduğu bilincini hiç kaybetmeden süreci yaşarken izlemesidir. Ve bu süreç boyunca bildiği tüm yöntemlerle barış ve armoniye ulaşmaya çalışır; çünkü şifalanma sürecini kendisinin başlattığını bilir, sorumluluğu %100 aldığını bir an bile unutmaz. Pardon, bir ya da bir kaç an unutsa bile hemen yeniden hatırlamayı başarır 🙂 Aloha

*

Günaydın frekanslar, Ho’oponopono yaparken özellikle bir olay ya da kişi seçmeniz gerekmez, siz bu harika barış sanatını uygularken (sesli ya da içinizden) o sırada tesadüfi(!) olarak içinizden, aklınızdan geçen konular kişiler olur tıpkı meditasyon yaparken ya da BAK oynarkenki gibi onlara tutunmayın ancak bilin ki ho’oponopono sizdeki arınmayı gerçekleştirirken tüm bunlara öncelik vermektedir. Örneğin Ho’oponopono yaparken aklınızdan geçen hasta bir yakınınız, ya da yaklaşan seçimler veya siyaset kavgaları veya futbol takımınızın sorunları gibi şeylerin hepsi -sizde- arınmaya tabi tutulur, emin olun, tatlı tatlı gülümseyin ve Ho’oponoponoya devam edin. Aloha

*

Kendi halinde titreşip durmakta olan bir enerji kümesinin şifresini kırıp (kendi yorumlama sisteminle) ona atıl bir enkarnasyonunun suretini yükleyerek kavga ediyorsun! Ya da yoldaş bilip yarenlik ediyorsun 🙂 Tıpkı kuyruğuyla oynayan sevimli yavru kediler gibiyiz, ne kadar da oyunbaz oluyoruz.

Evrilme mekanizması

Evrim, kaza-şans olgusuna dayandırılmıştır. Ve pektabi varlıkların hayatta kalma dürtüleri ve en iyi olma arzularından beslenir. Evrimin beslendiği kaynak ortadan kalkarsa ya da evrilirse(!) mekanizma değişebilir mi?

YENİ’den DOĞAnlar Kulubü Mükemmel olma hadisesi . Narsizm var . Çok büyük bir ego var sanki 🙂 sistemin kendisinde .. bence mekanizma böyle gayet iyi. Eğer bu mükemmele evrilme kolunu iptal etsek . Sistem çökerdi.
YENİ’den DOĞAnlar Kulubü Mükemmmellikten vaz geçmiyoruz, zaten mükemmel olduğumuzu anladık.
YENİ’den DOĞAnlar Kulubü Evrim sadece kaza ve şansa mı dayalıdır gerçekten?
YENİ’den DOĞAnlar Kulubü evet bence öyle. Gurdjieffin bahsettiği üçüncü kuvvettir bu. İlk ikisi aktif ve pasif kuvvetlerdir, bunlar hep bbirbirini dengelerler eğer üçüncü kuvvet olmasaydı hiç bişey değişemezdi der.
YENİ’den DOĞAnlar Kulubü Kaza ve şans neye dayalıdır?
YENİ’den DOĞAnlar Kulubü Sebebi şu an itibariyle bizim olayları sıralama kapasitemizce bilinemez durumdadır. Gurdjieff, onun bilinmeyen bölgeden ve yine bilinmeyen bir sebeple geldiğini söyler.Kuantum fiziği ise bu kavramı “sanal geçişler” babında açıklıyor ve bana oldukça uyumlu görünüyor.
  • Gayrı Ciddi Adam Mecburi… “I like to move it” Hareket hayatın mütemmim cüzüdür

    Nilgün Börükanlar çok güzel soru ..yanıtı da barındırıyor zaten içinde:)

    Bu deneyim boyutunda (3ncü yoğunluk) mekanizmanın değişeceğini düşünmüyorum. Bireysel evriminde bir varlık beslenecek kaynağını tüketirse artık daha üst yoğunlukta evrilmek üzere üst mekanizmaya dahil oluyordur heralde, veya başa dönüyordur “oyunu” anlayamadıysa 🙂

    İşte bu kutsal paradoks!
  • Ersin Koç Her şey değişiyor, gelişiyor(görece), hareket ediyor ve bunları yaparken bir yandan da aşınıyor. Aşınıyor ki boşluklar oluşsun ve bu boşluklar yeni olanla dolsun, böylece sonsuzluk kendisini deneyimleyecek yeni kanallar yaratabilsin.
    “Peki evrilmek mecburi mi?”
    Bireysel olarak mecburi değil bence. Fakat zaten evrilerek varolan bir bütüne dahil olduğumuzdan dolayı istemesek de evriliyoruz, bütün evrildiği için evrilmeyen parça da evrilmiş oluyor.
    Geniş bir ovada, sabit duran bir kaya, ovayla beraber evriliyor, dilediği kadar taş olsun yine de değişiyor!..
  • Turan Erdal ‎”Evrimin beslendiği kaynak ortadan kalkarsa ya da evrilirse(!) mekanizma değişebilir mi?” Zihinsel evrim aslinda evrime ters gelecek bir seyler yapmaya calisiyor. O degisen dünyada sabit birsey yakalamaya calisiyor.

    Hürriyet Kalalı Evrilmek bir olasılık sadece; seçime tabi o yüzden…evrilmekle amaçladığına göre de biçim kazanır…yani evrim tek bir yapı değil, bilinci bir amaçla birleştirmek istemekle ilgilidir; öyleki bilinç sadece o amaç haline gelsin…
  • Sibel Atasoy: Bu konuda 2005yılından bi düşün pratiğim varmış: https://blog.sonsuz.us/?p=7393

Yeni Dünya-Yeni Dönem

Üç yıl önce yazılmış bu yazı gerçekten ilginç. Gerçi o Sibelden sonra bi çok sibel geldi geçti şimdi farklı şeyler, ilaveler de yapmak mümkün, acaba sizler ne düşünecek, neler ekleyip çıkaracaksınıız frekanslar? Gurubumuz bizatihi YENİ olanla ilgilidir bu sebeple fikirleriniz hepimiz için tazeleyici olacak ve sevinçle karşılanacak 🙂
“Bildiğimiz gibi yeni bir şey öncelikle imajinasyon/hayal olarak oluşuyor, bunu en güzel ifade eden Feynnman’dır:
“daha önce hiç görmediğiniz bir şey olacak, daha önce görülmüş, ele alınmış her detayı kapsayacak, o ana kadar düşünülmüş olandan farklı olacak ve daha da ötede; kesin olacak ve herhangi bir muğlaklık içermeyecek.”” (yazının bütünü için tıklayınız)

te: Sibel YENI konusunda simdi ne düsünüyorsun? YENIyi bulma/görme ögrenilebilir mi? Bilim adamlarinin da yapabildilerine göre görme teknigi olmasi lazim…..

sa: Ana temaya katılıyorum ancak  şimdi yazsaydım (şu anda) Castaneda kavramlarını (birleşim noktası,nagual,ikinci dikkat gibi) kullanmazdım; çünkü CC bilmeyenler için yazı yarı anlaşılır duruma düşüyor! Bu biir. İkincisi, YENİ’leri dar aralıktan geçirmeyi başaranlar için bunu ifade temek ve hatta yaşamak, özellikle 2011 den beri kolaylaştı; çünkü büyük gök cisimlerinin dizilimleri eskiyi tarumar etmeye başladılar ve yeniler bu fırsattan faydalanacaklar ve eskisi kadar darbe almayacaklar. Tabi bu geçici bi rahatlama, ne kadar sürer bilinmez. Bu frekans, üçboyutlu eski dünyamız gibi kısa ömürlü değil (bitmekte olan dönemin 75000 yıl olduğu söylenirdi bazı kaynaklarda), süresini tahmin etmek zor insani ölçülerimize göre oldukça uzun diyelim. Ama her şeyin sonu gelir! Çünkü bu bi spiral:) Bu dönemin de bir yerinden sonra YENİ’leri getirmek, ifade etmek yine zorlaşabilir. Fakat bu bizim işimiz değil şimdiden hahahahaha

**

Az önce bi kahvaltı molası verdim. Artık tüm yediklerim ve içtiklerimi Yaşayan belirliyor. Onun bügünün kahvaltısı için seçtiği menü şöyleydi: Rafadan bi yumurta (sütten sonra en çok bunu seviyor), küçük bi dil peynirli tost, iki sap roka, bir tane ceviz ve bi tane siyah zeytin. 🙂 Üstüne yarım fincan filtre kahve (tabi bunu ben seçtim ama o da onaylıyor)

**

Beklentilere stop, anda olmaya setup

**

Özgürleşmekiçin: aslında çok kolay, sadece bi “karar” verirsin olur. Zor olan o kararı verdirmeyen “öteki” kendinden gizlediğin arzular. Olsun boşver o kararı, ne yapsan etsen bişey kaybedemezsin. Levazye kulağın çınlasın

**

Güneşle aşkımız hep sürdü, sanırım 4.999.999.996 yıl daha var 🙂 Ben sıkılırım öyle sonsuz şeylerden :)))

**

ESKİ şeyleri muhafaza ederek YENİ’den doğamayacağınızı biliyosunuz değil mi? Salın, dağıtın o tüm “DOĞRU”larınızı, onları bekleyenler de var sırada. Size lazım değil artık onlar frekanslarım, canlarım benim.

Azıcık konuşsanız (ya da yazsanız), içinizden dışarı çıkan o nefes, sizi YEM olmaktan kurtaracak. Neden yapmıyosunuz? Korkacak ne var ki? Nereye kadar susacaksınız? Evrim sizi d-evirmeden, bu kez Ç-evrime girmeden, kurtulun dostlarım. Konuşun, bağırın, çağırın küfredin, ben buradayım, alınmam, küsmem, seviyorum çünkü

İlginç gelişmelere gebedir Dünya

 

<

p class=”MsoNormal” style=”margin: 0cm 0cm 0pt;”> Dünyada çok ilginç gelişmeler oluyor ve olacak. Bebek dünya doğdu doğacak 🙂
 
 Herşeyin değiştiği bir düzen geliyor ikibinli yıllarda. Ve umarım bu birçoğumuz tarafından kucaklanan bir yapı olsun.
Yeni dünya düzeninden sanırım yavaş yavaş bahsetmeye başlayacağım.
Şu anda sadece küçük bir ip ucu olarak söyleyebileceğim; yeni doğan çocukları dikkatle seyretmeye odaklanmak ve onlara öğretmen değil öğrenci olarak yazılmak! Amiyane tabirim için lütfen kusuruma bakmayın. 🙂
Anne-babanın yeni işlevi sanırım değişmek üzeredir. Elinizde engin bir kaynak var ve onu maksimum düzeyde işlerliğe kavuşturmak için gözü açık ve hatta gerekirse sistemin dayatmasına karşı isyancı/korumacı olmalıdır. Koruyuculuk kavramı da biraz değişecek, Bunu açmak oldukça zor ve uzun. Ve açıklaması sanırım “başarı” tanımımızda yatıyor.Dünyanın bugüne kadar tanımlamış olduğu “başarı” kavramı tümüyle değişecektir.
Bunun üzerine biraz düşünmeliyiz galiba.

 

 

<

p class=”MsoNormal” style=”margin: 0cm 0cm 0pt;”>Bana göre başarı; insanın kendi olması ile doğru orantılıdır.
Ne derece kendiniz olabilirseniz o derece başarılısınız.
Peki kendinizin ne olduğunu biliyor musunuz?

 

<

p class=”MsoNormal” style=”margin: 0cm 0cm 0pt;”>Düzenin ya da dünyanın ne olacağına bakmayın hiç, biz değişirken o otomatikman değişir.
Biz nasıl değişeceğiz?Aklıma gelenlerden başlayayım, sonra ilaveler yapalım birlikte:

  1. Öncelikle “sahip olma” kavramımızı gözden geçireceğiz. Maddi ya da manevi servetimizi korumak adına, aklıselim olmaktan vaz geçmeyeceğiz. Biz çocuklarımızın sahibi değiliz. Çocuklar topluma aittir. Sadece anne-babanın tohumlarından oluşmadı o meyve. Bütün çocuklar, gezegen tozlarından beri devam eden yaradılış hikayesinin toplam deneyim ve bilgisini içeriyor.
    Bu sebeple, benim çocuğum bir yana, diğer milyarlarcası öte yana demiyeceğiz. Gönülden demiyeceğiz.

2. İşte tam bu sebeple, çocuğumuz doğduğu andan itibaren, nesneleri ve varlıkları ona tanıtırken; “bu senin, bu babanın, bu dedenin” diye ayrımcı talimatlarla şartlandırmayacağız. Özne kullanımımız sadeleşecek; “biz” çok kullanışlı hale gelecek.

 

 

<

p class=”MsoNormal” style=”margin: 0cm 0cm 0pt;”>Çocuklar, genetik birikimle, gezegen tozlarından anne babasının dölleme anına kadar olan tüm deneyim birikimimine sahip olarak geliyorlar.
Çocuk doğduğunda, onun algıları açıktır ve gözleri gerçekte olan (ve fakat şu anda bizde kapanmış olan) enerji dünyasını görür. Çocuğun baktığı realite, bir takım renkli ışık telciklerinin ordan oraya devindiği, canlı bir ağ yumağıdır.
(Fizikçilerin dediği gibi; orada bir kıpırtı vardır sadece.)
Biz çocuğa, bize miras kalmış olan dünyayı tanıtmaya başlarız, aslında olmayan bir dünyayı. Biz körüz. Fakat daha da beter olan, kör olduğumuzu bilmiyoruz!
Çocuğa algısına çarpan enerji devinimlerini nasıl yorumlaması gerektiğini biz öğretiyoruz!
Bu korkunç ötesi bir sorumluluk.   Ve dört yaşını bitirdiğinde, çocuğu da kendimiz gibi kör yapmayı başarıyoruz!
Ne demek istediğimi daha rahat anlayabilmek için, aklıma Saramago’nun “körlük” kitabı geldi.  Ayrıca şunu belirtmeliyim ki, indigo ve kristal çocuk kavramının yeryüzüne düşmüş(!) olması tesadüf değildir. Kör olduğunu anlayan ebeveynler ortaya çıkmaktadır…

 

<

p class=”MsoNormal” style=”margin: 0cm 0cm 0pt;”> “Biz”, yeni dünyanın ferdi olmaya aday olmuşlar. Örneğin ben adayım.
Parmak kaldırıyorum 🙂
Sadece olamazsam eleneceğimi bildiğimden değil, yürekten parmak kaldırıyorum.
Ben önemli değilim. Onbinlerce yıllık insanlık tarihi ve onun çabaları önemli.
 

<

p class=”MsoNormal” style=”margin: 0cm 0cm 0pt;”>3. Yeni dünyanın geçerlilik zamanı: şimdi ve yeri; burada
Bir bayrağa ihtiyacı var mı bilemiyorum ama olsaydı, konuşan bir bayrak olurdu ve “kendin ol” derdi.
Eğer bu üç öğeyi birleşirirsem; şimdi, burada, kendin ol
Okumak, öğrenmek, kütüphaneler ve ansiklopediler iyiydi ama bunlar da tarihin tozlu sayfalarında, eski dünyada kalacaklar.
Çünkü yeni dünya, kendin olan orijini gerçekleştirme dünyası.
Hani eskiden, dünyayı çok ciddi etkilemiş olaylar baz alınırdı ve onlara bir ÇAĞ ismi verilirdi.
Bildiğimiz o çağların hepsi eski dünyada kalacaklar.
Ne olmakta olduğunu görmek için dikkat kesilmek lazım.

 

Biraz tarih/biraz mekanizma

Galiba süreç şöyle işliyor:

adım adım:

1. Tanrı kendini yalnız hissediyor, biraz seveyim sevileyim diyor (burası kesin değil, ben kaza olasılığı üzerinde duruyorum hala)

2. Sevgisi ışığı var ediyor, ışık da (ateş,aşk, ışık,meşk,şavk vs vs) oyun evrenleri kurmak üzere işbaşına geçiyor (aslında burada bile dualite başlamış oluyor: ışık, karanlık sayesinde görünür oluyor)

3.Derken hareketi sağlamanın yolunun kutupları oluşturmak olduğu keşfediliyor, başlıyo kutuplar arası örgü! eril/dişil yani negatif pozitif

4.Fakat, bu sallantıya şekil verecek bir üçüncü Öge gerekiyor, Gurdjieff’in deyimiyle  etkisiz kılan!

 

hımmmm burda bi soluklanayım 🙂

 

Sibel Atasoy

28.04.08-Beylerbeyi