Fikirlerin Doğal Seçilimi: Bilimsel Teoriler Neden Ölür?

Bir bilimsel teori doğar, rakipleriyle mücadele eder, çevresine uyum sağlamaya çalışır ve bazen sessizce fosil kayıtlarına karışır. Bu betimleme yalnızca şiirsel bir benzetme değildir. Evrimsel epistemoloji, bilginin gelişimini canlıların evrimine benzer bir süreç olarak ele alır: Fikirler çeşitlenir, sınanır, elenir ve başarılı olanlar bir süreliğine hayatta kalır. Buradaki önemli ifade bir süreliğinedir. Çünkü bilim mezarlığı, zamanında yenilmez sanılan teorilerle doludur.

Teorilerin pençeleri ve kamuflajları

Canlıların doğada karşılaştığı seçilim baskısının bilimdeki karşılığı deneyler, gözlemler, mantıksal tutarlılık ve açıklama gücüdür. Bir teori yalnızca güzel olduğu için yaşayamaz; gerçekliğin sert kayalarına çarptığında dağılmaması gerekir. Karl Popper’ın yanlışlanabilirlik ilkesi bu mücadeleyi keskinleştirir: Bilimsel teori, kendisini öldürebilecek bir sınamaya açık olmalıdır. Hiçbir koşulda yenilmeyen fikir güçlü değil, zırhının içine saklanmış demektir.

Bir Sabah Uyandık ve Evren Fikrini Değiştirmişti

Bilim çoğu zaman beyaz önlüklü insanların sakin sakin veri topladığı, sonra da hakikatin kendiliğinden ortaya çıktığı düzenli bir bahçe gibi hayal edilir. Oysa bilim tarihi, arada bir deprem geçiren bir şehir gibidir. Binalar sağlam görünür, sokaklar tanıdıktır, herkes yolunu bilir. Sonra bir çatlak belirir. Önce kimse önemsemez. Ardından çatlak büyür, duvarlar eğilir, haritalar işe yaramaz olur. İşte paradigma kayması dediğimiz şey, bu entelektüel depremin adıdır.

Paradigma, yalnızca bir teori değildir; dünyanın nasıl sorulacağını, neyin kanıt sayılacağını, hangi problemlerin değerli görüleceğini belirleyen görünmez bir işletim sistemidir. Aristotelesçi evren anlayışı, Newton mekaniği, klasik genetik, hatta modern tıbbın mikrop teorisi kendi çağlarının zihin mimarisini kurmuştur. İnsanlar sadece bu düşüncelerle açıklama yapmaz; bu düşüncelerin içinden bakar. Balığın suyu fark etmemesi gibi, bilim insanı da çoğu zaman paradigmasını fark etmez.