Makineler Dünyayı Raflara Dizince: Ontolojik Mühendisliğin Görünmez Zekâsı

Bir makineye “kedi” dediğinizde ne anlar? Sevimli bir ev hayvanı mı, memeli bir canlı mı, dört ayaklı bir nesne mi, yoksa internetteki sonsuz komik videoların başrol oyuncusu mu? İnsan için bu sorunun cevabı bağlama göre kayar; zihin, anlamı bir lastik gibi uzatır. Makine içinse mesele daha serttir: Kedi nedir, neyin alt türüdür, hangi özellikleri taşır, neyle karıştırılmamalıdır? İşte ontolojik mühendislik tam burada sahneye çıkar: Dünyayı makinelerin anlayabileceği şekilde kavramlara, ilişkilere ve hiyerarşilere ayırma sanatı ve disiplini.

Ontoloji, felsefede “varlık nedir?” sorusuyla başlar. Bilişimde ise bu soru biraz daha pratikleşir: “Bir sistemin hakkında konuştuğu şeyler nelerdir ve bunlar birbirine nasıl bağlıdır?” Bir hastane yazılımı için “hasta”, “doktor”, “teşhis”, “ilaç” ve “alerji” sadece kelimeler değildir; birbirine bağlı varlık sınıflarıdır. Bir hasta ilaç kullanabilir, bir ilaç yan etki üretebilir, bir alerji tedaviyi değiştirebilir. Makinenin akıllı davranması için bu ağın açık, tutarlı ve sorgulanabilir olması gerekir.

Veri Yığını Değil, Anlam Haritası

Modern sistemler veriyle dolu; fakat veri, tek başına zeki değildir. Bir depoda milyonlarca kutu olabilir, ama hangi kutunun kırılgan, hangisinin gıda, hangisinin yanıcı madde olduğunu bilmiyorsanız depo sadece düzenli bir kaostur. Ontolojik mühendislik, veriye etiket yapıştırmaktan fazlasını yapar: “Bu şey şunun türüdür”, “bu özellik şuradan miras alınır”, “bu ilişki şu koşullarda geçerlidir” der. Böylece makine yalnızca kayıt tutmaz, çıkarım yapmaya başlar.

Örneğin “serçe bir kuştur” ve “kuşlar genellikle uçar” bilgileri sisteme verilmişse, makine serçenin uçabileceğini varsayabilir. Ama “penguen bir kuştur” ve “penguenler uçamaz” bilgisi de varsa, sistem istisnayı yönetebilmelidir. Hiyerarşi, burada basit bir aile ağacı değildir; kurallar, miraslar, istisnalar ve bağlamsal gerçekliklerle örülmüş dinamik bir iskelettir. İyi tasarlanmış bir ontoloji, makineye ezber değil, kontrollü akıl yürütme kazandırır.

Kavramların Politikası

Ancak dikkat: Dünyayı sınıflandırmak masum değildir. “Çalışan”, “müşteri”, “riskli kullanıcı”, “başarılı öğrenci” gibi kavramlar teknik görünür ama değer yüklüdür. Bir ontoloji kurduğunuzda, sisteme yalnızca varlıkları değil, dünyaya bakış biçiminizi de kodlarsınız. Hangi ayrımlar önemli? Hangi özellikler görünmez? Hangi ilişki normal kabul edilir? Bu sorular, ontolojik mühendisliği sadece teknik değil, etik bir uğraş hâline getirir.

Yapay zekâ sistemlerinde bu daha da kritikleşir. Büyük dil modelleri kelimeler arasında istatistiksel bağlar kurabilir; fakat bir hukuk, tıp veya kamu sistemi için yalnızca olasılık yetmez. “Belirti”, “hastalık” ve “tanı” arasındaki farkı bilmeyen bir sistem, kulağa akıllı gelen ama tehlikeli öneriler üretebilir. Ontolojiler burada bir tür omurga sağlar: Modelin serbest çağrışımlarını disipline eder, kavramların sınırlarını belirler, çıkarımların denetlenebilir olmasını sağlar.

Makineler Anlar mı, Yoksa Düzenler mi?

En kışkırtıcı soru şu: Ontolojik mühendislik makinelerin gerçekten anlamasını sağlar mı? Belki “anlama” kelimesini insan bilinciyle aynı kefeye koyarsak cevap hayırdır. Makine, kediyi okşamaz, kaybettiği kedinin ardından üzülmez. Ama operasyonel anlamda, yani doğru ilişkiyi kurma, uygun sınıfa yerleştirme, çelişkiyi yakalama ve yeni sonuç çıkarma düzeyinde anlamlı davranabilir. Bu da küçümsenecek bir şey değildir; uygarlığın büyük bölümü zaten doğru sınıflandırmalar üzerine kuruludur.

Ontolojik mühendisliğin geleceği, yalnızca daha akıllı arama motorları ya da daha düzenli veritabanları değildir. Dijital ikizlerden robotlara, bilimsel keşiften akıllı şehirlere kadar her yerde makinelerin “neyin ne olduğunu” bilmesi gerekecek. Bir robot için bardak sadece silindir biçimli bir nesne değil; tutulabilir, kırılabilir, sıvı içerebilir, insana uzatılabilir bir varlıktır. Bu katmanlı bilgi olmadan robot, dünyaya çarpan pahalı bir süpürgeden fazlası olamaz.

Sonuçta ontolojik mühendislik, makineler için bir tür kozmoloji inşa etmektir. Evreni onların gözünde sınıflara, özelliklere ve ilişkilere ayırırız. Fakat her harita gibi bu harita da seçicidir. Bu yüzden en iyi ontoloji, sadece doğru çalışan değil, sorgulanabilir olandır. Makinelere dünyayı öğretirken aslında kendimize de şunu sorarız: Biz dünyayı gerçekten nasıl bölüyoruz, neyi var sayıyor, neyi yok sayıyoruz? Belki de makinelerin nesneler ve kavramlar arasındaki hiyerarşiyi anlamlandırması, insanın kendi anlam mimarisini ilk kez bu kadar çıplak görmesidir.

Otobüste Kim Kral, Kim Sürgün? Gündelik Hayatın Sessiz Taht Kavgası

Otobüsün Sessiz Anayasası

Bir otobüse bindiğinizde yalnızca bir yerden başka bir yere gitmezsiniz; küçük, hareketli ve havasız bir toplum modelinin içine girersiniz. Kapılar açılır, insanlar doluşur, kartlar bipler, şoför dikiz aynasından evrenin kaderini izler. Her şey sıradan görünür. Oysa birkaç saniye içinde görünmez bir anayasa yürürlüğe girer: Kim nereye duracak, kim kime yol verecek, kim gözünü kaçıracak, kim koltuğu hak edecek?

İlk hiyerarşi oturma düzeninde belirir. Cam kenarı, modern insanın minyatür krallığıdır. Oraya yerleşen kişi yalnızca oturmaz; manzaraya, cama yaslanma hakkına ve dış dünyayla mesafeli bir ilişki kurma ayrıcalığına sahip olur. Koridor tarafı daha diplomatik bir bölgedir; inenlere kalkmak, geçenlere diz çekmek, çantaları kurtarmak gerekir. Orta kapıya yakın koltuklar stratejiktir, çünkü kaçış kolaydır. Arka beşli ise gençlik cumhuriyeti, yüksek sesli telefon videoları ve bastırılmış isyanların amfitiyatrosudur.

Ayakta duranların dünyası daha serttir. Tutunma demiri, şehir insanının sivil silahıdır. Ona ilk ulaşan, küçük bir güvenlik alanı kazanır. Sonra dirsekler, çantalar, omuzlar devreye girer. Kimse açıkça savaş ilan etmez; fakat herkes bedeniyle müzakere eder. Bir adım ileri gitmek bazen cesaret, bazen kabalık, bazen de hayatta kalma refleksidir. Kalabalıkta insan, kendi sınırlarının ne kadar geçirgen olduğunu şaşkınlıkla keşfeder.

Alan savunması en komik ve en trajik biçimini boş koltuk çevresinde gösterir. Bir koltuk boşalır boşalmaz otobüsün atmosferi değişir. Bakışlar hızlanır, ayaklar milimetrik hesaplar yapar, yaşlı bir teyze ile kulaklıklı bir genç arasında sessiz bir etik sınav başlar. Kim daha yorgun? Kim daha haklı? Kim daha önce gördü? Burada hukuk yoktur, ama herkesin içinde küçük bir mahkeme çalışır. Bazen biri oturur, diğeri camdan dışarı bakarak yenilgisini aristokratça taşır.

Otobüste bakış rejimi de başlı başına bir sosyolojik laboratuvardır. Fazla bakmak tehdittir, hiç bakmamak nezaket. İnsanlar birbirlerinin yüzlerini değil, yansımalarını izler: camda, telefonda, reklam panosunda. Göz teması, şehirde nadir ve tehlikeli bir akrabalık biçimidir. Bu yüzden çoğu yolcu telefonuna sığınır. Ekran, kişinin görünmez duvarıdır. Ben buradayım ama tam olarak sizinle değilim, der. Kalabalığın içinde özel oda icat etmenin en ucuz yolu budur.

Bu küçük evrenin sınıfsal tarafı da vardır. Sabah otobüsü, emeğin toplu nabzıdır. Uykusuz yüzler, ütüsü bozulmuş gömlekler, okul çantaları, pazardan dönen fileler aynı metal kutuda birleşir. Fakat eşitlik yanıltıcıdır. Kimisi işe giderken dinlenir, kimisi mesaisine otobüste başlamıştır bile: çocuk susturur, yaşlısına yer arar, ayakta bilgisayar çantasını korur. Toplu taşıma, kentin yorgunluğu adil dağıtmadığını gösteren hareketli bir grafiktir.

İlginç olan, bu düzenin çoğu zaman emir almadan işlemesidir. Kimse bize otobüste nasıl davranacağımızı ayrıntılı biçimde öğretmez; yine de öğreniriz. Önce aileden, sonra okul servisinden, sonra azar işiterek, sonra mahcup olarak. Sosyoloji tam da burada parlar: Toplum yalnızca büyük kurumlarda değil, birinin çantasını yan koltuğa koyup koymama kararında da yaşar. İktidar bazen devlet binasında değil, iki diz arasındaki on santimetrelik boşlukta kurulur.

Bu yüzden toplu taşıma yalnızca ulaşım aracı değildir; şehir ruhunun röntgenidir. Otobüs bize kim olduğumuzu gösterir: sabırsız, nazik, hesapçı, merhametli, yorgun, komik ve biraz da ilkel. Her durakta yeni bir toplumsal sözleşme yapılır, her frenle bedenler birbirine hatırlatılır. Belki de medeniyet dediğimiz şey, kalabalık bir otobüste düşmemek için yabancının omzuna tutunup sonra hiçbir şey olmamış gibi önümüze bakabilme sanatıdır.

Heterarşi düzendir

“Biyoloji’nin eski paradigması ekosistemde denge ve evrimde ‘şans ve gerekliliğin’ rolü üzerinde yoğunlaşmıştır. Yeni paradigma da ise, evrim ve hayatta kalma etkileşim halindeki bir çeşitlilik, devinim, uyum, açıklık ve sürekliliğin bir fonksiyonudur. Ekosistemler karmaşık bir karşılıklı nedensellik yoluyla evrimleşirler” (Schwarts ve Ogilvy, 1979, s. 42)

Modern toplumun birçok alanını kesitleyen ve dünyayı yeni bir gözlükle anlamamız gerektiğini savlayan pozitivizm ötesi ve akılcılık ötesi paradigmalar (aynı ölçüde de modern ötesi, yapısalcı ötesi, endüstriyel ötesi, kapitalizm ötesi, görgücülük ötesi paradigmalar) aşağıdaki nitelikleri gösterir (Schwarts ve Ogilvy, 1979):

1. Gerçek karmaşıktır. Değişkenlik, çeşitlilik ve karşılıklı etkileşim bütün sistem ve olguların doğal özelliğidir…”her sistem kendine özgü özellikler geliştirir” (Lincoln, 1989, s. 69).

2. Heterarşi düzendir. Sistemler, hiyerarşik ve piramitsel değil, aksine önceden kestirilemez karşılıklı sınırlılık, etkileşim ve hareketlerle belirlenen heterarşik düzenlerdir.

3. Evren holografiktir. Evren, bileşenlerinin ayrıştırılıp tekrar tersi bir süreçle yerlerine yerleştirildiği şeklinde mekanik bir biçimde anlaşılamaz. Herşey birbiri ile ilintilidir, her parça bütünün bilgisini taşır.

4. Gelecek ve yön belirsizdir. Olasılıklar bilinebilir, ancak kesin sonuçlar kestirilemez; “…geleceğin muğlaklığı doğanın koşuludur” (Lincoln, 1989, s. 71).

5. Ilişkiler doğrusal (lineer) değildir ve karşılıklı nedensellik vardır. A B’ye neden olmak yerine belki A ve B karşılıklı etkileşerek birlikte evrimleşir ve değişirler.

6. Değişim morfogenetiktir. Düzen düzensizlikten doğabilir. Sistemler, niceliksel olmaktan ziyade niteliksel değişime yol açacak şekilde çeşitli, açık, karmaşık, karşılıklı nedensel ve belirsizdir (Lincoln, 1989, s. 71).

7. Gözlemci belli bir perspektife sahip katılımcıdır. Gözlemci gözlenenden soyutlamış ve mesafeli değildir. Nesnellik diye birşey yoktur, fakat perspektif vardır. “Perspektif belli bir açı ve mesafeden bir görüş demektir. Nereden baktığımız ne gördüğümüzü de etkiler. Tek başına hiç bir disiplin bütüncül bir resim veremez. Resmin bütünü çoklu perspektifler yoluyla elde edilen bir imgedir” (Lincoln, 1989, s. 72).

Pozitivizm ötesi ve akılcılık ötesi projeler tek bir “Doğru’nun” olmadığını iddia eder. Dahası, “büyük söylemler, büyük kuramlar ve tek “Dogru’ya” dayalı egemenci perspektif yerini özne merkezli çoğulcu bir yönelime terketmektedir” (Tierney ve Rhoads, 1993, s. 312). Benzer şekilde, modernist tez tarafından kutsanan hiyerarşik, tekli toplumsal düzen modernizm ötesi proje tarafından reddedilmektedir. Şöyle ki, “toplumlar belli inanç ve değerlerin egemenliği etrafında düzenlenmiş sistemler değildir, farklılık ve zıtlıklar daha belirleyicidir” (Tierney ve Rhoads, 1993, s. 312). Epitemoloji anlamında, pozitivist, akılcı ve modernist görüşler bilginin keşfedildiği ve ortaya çıkarıldığını öngören “esasici” (essentialist) bir bilgi tanımını savunurken, pozitivizm ötesi ve akılcılık ötesi paradigmalar bilginin keşfedilmek yerine yorumlandığını, ortaya çıkarılmak yerine oluşturulduğunu (constructed) varsayar (Tierney ve Rhoads, 1993, s. 313).

Yükselen paradigma bilimin nesnel bilgi üretme süreci olmadığını, bilimsel sürecin dünyanın göreliliğini temel alan bir süreç olduğunu vurgular. Sosyal olgular, sosyal davranışı belirleyen genellenebilir yasalar türetmek yoluyla değil, bir durumun kendine özgü boyutlarının ayrıştırılması ile anlaşılabilir. “Bilimin bir amacı olarak açıklama, üzerinde çalışma yapılan olgunun kendisi, ve durumlar arasında benzerlikler ve farklılıkların anlaşılması ile sınırlıdır. Ölçme ve araştırma desenleri sistematik analizi amaçlarken genellemelerle ilgilenmek yerine bir olayın daha iyi anlaşılmasını sağlamakla yetinir. “Sonuçları genelleyebilmek için, yükselen paradigmanın ilkeleri ile çalışan bir araştırmacı katı kurallar kullanmaksızın durumdam duruma geçer” (Putnam, 1983, s. 41).

Pozİtİvİsm Ötesİ Paradİgmatİk DönüŞüm ve EĞİtİm Yönetİmİnde Kuram ve Uygulamada Yenİ YaklaŞimlar

Dr. Hasan Şimşek

Orta Doğu Teknik Üniversitesi

Sınırsız Potansiyeller Denizi

ESKİ’ye özlem ya da nefret, şu anınızın enerjisini iliklerine kadar sömüren bir vampir. Oysa şu an siz sınırsız olasılıkların denizindesiniz ve onların her biri sizden gelecek talebi bekleşiyor.

**

Deneyimlerimizi paylaşmak bilinçaltı birliğimizi bilince taşır.

**

Kadınlar, YENiyi doğururlar ve bu sadece bilinen anlamıyla çocuk doğurmak değildir, herşeyi doğurabilirsiniz. Örneğin kendinizi, kocanızı, sevgilinizi annenizi babanızı da doğurabilirsiniz. YENİ Dünyayı da siz doğuracaksınız. Bunun bilgisine vakıf olun yeter. Metafor kullanmıyorum neyse onu diyorum.

**

Sözlük anlamı ile “aklı başında” olmak bilgeliğe giden yolu tıkar, işin doğası budur. Aklın her hücreden her gözenekten fışkırması lazım ki, mevcudiyetimizin mucizesine ayalım.

Gülşen G o zaman herbir hücre kendi aklına göre hareket etmek ister sonra da dağılma olmaz mıydı?
Sibel Atasoy Şu anda dağılıyor gibi miyiz? Hayır o düşünce işte o sözlük anlamlı aklı başınalıktan herhalde ta aristodan filan geliyor ve temelinde hiyerarşi vardır. Oysa hücreler heterarşik düzeni benimserler ve sanıyorum ki, yeni dünyada biz de bu yöntemin zevkine varabileceğiz.
**
Başka türlü yapabilselerdi yaparlardı emin olun.
Kızmayın, hırslanmayın, nefret etmeyin azınlık benlerinize.
Bu mümkünlerin oyunudur.

Güce Tapınma-Bilgi

Diktatörlük ilginç bir olgu. Öyle bi karizması var ki, boynunu vuracak celladı mutluluktan uçarak seçersin, öyle seversin ki, baltanın keskin ucunu bile hissetmezsin!
Güce tapınma, insanlığın genlerinde var galiba.

  • YENİ’den DOĞAnlar Kulubü Kurban olma genlerimizde var bence… :))

    YENİ’den DOĞAnlar Kulubü İnsanoğlu,paraya sahip olunca;olmayanlara binbir tuzak kurarak korkunun himayesi altına alıyor.Korkunun olduğu yerde de hemen teslimiyet başlıyor.Gücümüzü(erk) farkında olmadan teslim edip,güçlerine güç katıyoruz.Karanlık çağlar boşuna denmemiş.Çok şükür ki ‘it’s over!:)

    YENİ’den DOĞAnlar Kulubü Bence de korkunun mevsimi bitiyor. Geçenlerde bahsettiğim Tüfek,çelik Mikrop kitabında,168 İspanyolun koca İNKA imparatorluğunu nerdeyse bir günde yok ettiklerinin öyküsü vardı. Bu hayretlik olgunun ardında hep bilgi var. Bilginin tüm kullanıma açık hale gelmesi internet sayesinde oldu. Şimdi bana göre önümüzdeki merhale lisandır. Çünkü total bilgiye erişmenin şu an tek engeli lisan farkları. Ne olup ne bitecek meraktayım 🙂

“Bilgi eskiden sadece belirli elit, aristokrat ve yer altı örgütlerinin elindeydi, oysa şimdi birden bire tüm kullanıma açılıverdi. Bilginin her devirde toplam bi kütlesi olduğu söylenegelmiştir. Az sayıda insan elindeyken onların birim başına düşeni çoktu ama şimdi aynı miktar bilgi birdenbire yedi milyara bölünüverince, birim insana düşen bilgi miktarı az görünüyor! Yani zenginler parayı, bazı aristokratlar bilgiyi, siyasetçiler gücü paylaşmaktan hoşlanmazlar, bu bir matematik meselesi! Aslında BİLİNENLER, matematik ve fizikle açıklanabiliyor.
Herkesin kolayca paylaşabildiği yegane şey, öbür dünyadaki servettir. Bilinmeyeni paylaşmak hep kolay gelmiştir.”sa

Elvan E Bilgiye ulaşmak hiç bir dönem bu kadar kolay olmamıştı,bilgiyi özümsemek hiç bir dönem bu kadar zor olmamıştı…..
Sibel Atasoy Doğrudur. Sebeplerden biri muhtemelen eskiden bilginin özümsenmesi metodundan başkası bilinmiyordu ))))Şimdi sahtelik dünyayı çepeçevre sardı ve özümsenme denen işlem tüm bu sahteliğin ortasında gözlerden ırak minik bi adacık gibi kaldı!
  • YENİ’den DOĞAnlar Kulubü Şu anda dünyada olan güç savaşı muhtemelen bilinçsizce de olsa hangi lisanın galip geleceği üzerine yapılıyor. Görünen o ki bu savaşta finale kalan arapça ve ingilizce oldu. Türkçe zaten osmanlılar tarafından yarışmadan çekilmişti. Fakat buna mağlup denebilir mi? hiç sanmıyorum. Çünkü osmanlılar, arapça ve farsçayı üzerine fransız sosu dökerek bi anadolu lisanı haline getirdiler. Evet biz bilgiye erişme yarışmasında elendik amaöz itibariyle zenginleşmiş de olabiliriz. Tabi tamamen yanılıyor da olabilirim 🙂

    YENİ’den DOĞAnlar Kulubü Tamamen katılıyorum bu fikre…Osmanlı Devleti sayesinde oluşan dil “imparatorluk” diliydi..Zenginlikti..Cumhuriyet Türkçesiyle daha da zenginleşti..Moğolca kelimelerle daha evrensel oldu.;-)

    YENİ’den DOĞAnlar Kulubü Moğolca kelimeler? Nedir onlar? Nasıl oldu bu ekleme?
  • YENİ’den DOĞAnlar Kulubü imparatorluk dili de olsa sonuçta osmanlıca yarışa katılamadı, elendi. Artık kazananın ingilizce veya arapça olması bizim için hiç fark etmiyor bence )
  • YENİ’den DOĞAnlar Kulubü Moğolca kelimeler çok eski tarihlerden bu yana Türk dilinde kullanılmaktadır…Dil aile yakınlığı ve coğrafya birliği bu etkilenmeye neden sanki…Bal,Çağ,Ordu gibi sözcükler bunlara örnektir..Çoğaltılabilir..Cumhuriyet döneminde ise M.Kemal’in “Güneş-Dil” teorisi doğrultusunda Öz Türkçecilik ile birlikte Türkçe’de bulunmayan ekler de Moğol dilinden alındı..Bunlara örnek ise “tay” ekidir…Yargıtay,Danıştay,Sayıştay gibi..”Güneş-Dil” teoreminden daha sonra yine M.Kemal döneminde vazgeçildi hatırladığım kadarıyla..Ama “tay”lar kaldı..:)

    YENİ’den DOĞAnlar Kulubü Moğolcadan geldiğini bilmiyordum. TC döneminde ingilizce sözcüklerde epeyce geldi sanırım, aslında bilim ve kapitalizmin dilinin ingilizce oluşu da bunu hızlandırmış olabilir.

    YENİ’den DOĞAnlar Kulubü Sonraki zamanlarda İngilizce Bilim ve Teknoloji dili ,İtalyanca ve Fransızca ise Hukuk dili olarak Türkçede yoğunluk kazandı elbette..İlerleyen zamanlarda ise Turizm sayesinde Rusçadan kelimeler ile zenginleşeceğiz…:)))))

    YENİ’den DOĞAnlar Kulubü ‎:) Dikte etmesin de ne olursa amenna