Yeni Okuma Yazma: Kodu Bilmeyenler Geleceğin Seyircisi mi Olacak?

Yeni Okuma Yazma: Kodu Bilmeyenler Geleceğin Seyircisi mi Olacak?

Bir zamanlar harfleri çözebilen kişi, yalnızca kitap okuyabilen biri değildi; vergi kayıtlarını anlayan, sözleşme yazan, yasayı yorumlayan ve uzaktaki iktidarla ilişki kurabilen kişiydi. Okuma yazma, uzun süre boyunca zihinsel bir anahtar, hatta sınıfsal bir şifre oldu. Köylü toprağı sürerken kâtip defteri tutuyor; kralın buyruğu, onu okuyabilenlerin ağzından yeniden doğuyordu. Bugün benzer bir eşikteyiz: Dünya artık yalnızca metinlerle değil, kodla da yönetiliyor.

Kod, bilgisayara verilen teknik talimatların toplamı gibi görünür. Oysa daha derinde, davranışları düzenleme sanatıdır. Bir öneri algoritması ne izleyeceğimizi, bir kredi modeli kime güvenileceğini, bir navigasyon sistemi hangi sokaktan geçeceğimizi, bir işe alım yazılımı ise kimin görüşmeye çağrılacağını etkiler. Bu sistemlerin çoğu görünmezdir; çalışırlar, karar verirler ve genellikle açıklama yapmazlar. Eski çağın okuma bilmeyeni resmi belge karşısında nasıl savunmasızsa, günümüzün kod okuryazarı olmayan insanı da algoritmik kararların karşısında öyle savunmasız kalabilir.

Direksiyonda Biz mi Varız, Yoksa Aletlerimiz mi?

Direksiyonda Biz mi Varız, Yoksa Aletlerimiz mi?

Bir sabah uyandığınızı ve akıllı telefonların hiç icat edilmediğini düşünün. Seçim kampanyaları nasıl yürütülürdü? Aşk nasıl başlardı? İnsanlar kahvaltılarını kime gösterirdi? Bu küçük düşünce deneyi, teknolojik belirlenimciliğin kışkırtıcı iddiasına açılan kapıdır: Tarihi asıl ilerleten krallar, filozoflar ya da halklar değil; matbaa, buhar makinesi, telgraf, otomobil ve algoritma gibi araçlardır. İnsan aleti yaptığını sanır, fakat bir süre sonra alet insanın davranışlarını, kurumlarını ve hayallerini yeniden biçimlendirir.

Alet yalnızca alet değildir

Çekiç, yalnızca çivi çakmaz; dünyayı çakılabilecek şeylerden oluşan bir alan gibi görmemize de yol açar. Saat, yalnızca zamanı ölçmez; zamanı dakikalara bölerek çalışma disiplinini, randevuyu, gecikme suçluluğunu ve fabrika düzenini üretir. Matbaa sadece kitap çoğaltmamış, ortak dilleri güçlendirmiş, ulus fikrini beslemiş ve dinî otoritenin tekelini sarsmıştır. Bir teknoloji sahneye çıktığında yanında görünmez bir ahlak, yeni alışkanlıklar ve farklı bir iktidar düzeni getirir.

Tahtanın En Sessiz Tehdidi: Bugünün Değersiz Piyonu Yarın Neden Korku Yaratır?

Satrançta geçer piyon, önünde onu durduracak rakip piyon kalmamış piyondur. Tahtanın en mütevazı taşıdır hâlâ: çapraz yer, düz gider, geri dönemez, tek karelik bir inatla yaşar. Fakat işte tam da bu yüzden ürkütücüdür. Çünkü onun değeri bugünkü kuvvetinden değil, yarın olabileceği şeyden gelir. Henüz vezir değildir; ama vezir olma ihtimali, rakibin zihninde çoktan vezir kadar yer kaplamaya başlamıştır.

Bu, sadece satrancın değil, hayatın da en keskin yasalarından biridir: Bazı şeyler oldukları şeyle değil, dönüşebilecekleri şeyle tehdit oluşturur. Bir fikir, ilk doğduğunda cılızdır; bir not defterinin kenarında karalanmış olabilir. Bir çocuk henüz konuşmayı yeni öğreniyordur. Bir sanatçı ilk sergisinde kimsenin dikkatini çekmemiştir. Bir teknoloji garajda lehim kokuları arasında titrek ışıklar saçar. Fakat kaderin tuhaf mizahı şuradadır: İmparatorlukları yıkan şey çoğu zaman mevcut güç değil, ihmal edilmiş potansiyeldir.

Cebimizdeki Panoptikon: Gardiyan Artık Neden Biziz?

Bir zamanlar gözetim dediğimiz şey yukarıdan bakardı: köşedeki kamera, devletin arşivi, bankanın güvenlik görevlisi, okulun müdür odası. Sert, soğuk ve biraz da mekanikti. Bugünse gözetim aşağıdan, yandan, cebimizden ve gülümseyerek geliyor. Akıllı telefon çağında kimse bizi yalnızca kameralarla izlemiyor; biz birbirimizi, çoğu zaman seve seve, filtreleyerek, etiketleyerek ve konum ekleyerek izliyoruz. Üstelik bunu baskı altında değil, katılım duygusuyla yapıyoruz. İşte akışkan gözetim tam da burada başlıyor: gardiyan artık kulede değil, arkadaş listemizde.

Gözetimin Yeni Kostümü: Eğlence

Eski gözetim görünür bir otoriteye dayanırdı. Michel Foucault’nun Panoptikon imgesi, mahkûmun sürekli izlenme ihtimaliyle kendini disipline etmesini anlatır. Fakat akıllı telefon bu kuleyi dağıttı; minyatürleştirdi, şıklaştırdı ve cebimize koydu. Artık izlenme ihtimali yetmiyor, izlenmeyi arzuluyoruz. Sabah kahvemiz, spor salonu terimiz, tatil manzaramız, ayrılık sonrası imalı şarkımız: Hepsi küçük birer rapor. Ama bu raporları kime veriyoruz? Devlete mi, şirketlere mi, eski sevgiliye mi, yoksa henüz adını koyamadığımız görünmez topluluğa mı?

Wikipedia: İnsanlığın Hafızası mı, Hiç Bitmeyen Bir Kavga Taslağı mı?

Bir zamanlar tarih, mermer bloklara, kraliyet arşivlerine ve kalın ciltli ansiklopedilere yazılırdı. Sanki geçmiş, yaşanıp bitmiş, mühürlenmiş ve vitrine kaldırılmış bir nesneydi. Oysa Wikipedia bize rahatsız edici bir şey fısıldıyor: Tarih bitmez; sürekli düzenlenir. İnsanlık hafızası, sandığımız gibi tozlu bir kütüphane değil, her an birilerinin imla hatası düzelttiği, kaynak eklediği, kavga ettiği ve bazen de sinsice yönünü değiştirdiği dev bir ortak taslaktır.

Toplumsal bellek dediğimiz şey, yalnızca neyi hatırladığımızla ilgili değildir; neyi unutmaya razı edildiğimizle de ilgilidir. Bir savaşın adı, bir isyanın tanımı, bir sanatçının önemi, bir bilim insanının milliyeti, bir olayın mağduru ve faili… Bunların hiçbiri masum kelime tercihleri değildir. Wikipedia sayfalarında yapılan küçük değişiklikler bazen büyük tarihsel depremlerin artçı sarsıntılarıdır. Bir cümledeki yüklem değişir, fail buharlaşır. Bir kaynak eklenir, kahraman şüpheliye dönüşür. Bir kelime çıkarılır, acı istatistiğe indirgenir.