Bir zamanlar gözetim dediğimiz şey yukarıdan bakardı: köşedeki kamera, devletin arşivi, bankanın güvenlik görevlisi, okulun müdür odası. Sert, soğuk ve biraz da mekanikti. Bugünse gözetim aşağıdan, yandan, cebimizden ve gülümseyerek geliyor. Akıllı telefon çağında kimse bizi yalnızca kameralarla izlemiyor; biz birbirimizi, çoğu zaman seve seve, filtreleyerek, etiketleyerek ve konum ekleyerek izliyoruz. Üstelik bunu baskı altında değil, katılım duygusuyla yapıyoruz. İşte akışkan gözetim tam da burada başlıyor: gardiyan artık kulede değil, arkadaş listemizde.
Gözetimin Yeni Kostümü: Eğlence
Eski gözetim görünür bir otoriteye dayanırdı. Michel Foucault’nun Panoptikon imgesi, mahkûmun sürekli izlenme ihtimaliyle kendini disipline etmesini anlatır. Fakat akıllı telefon bu kuleyi dağıttı; minyatürleştirdi, şıklaştırdı ve cebimize koydu. Artık izlenme ihtimali yetmiyor, izlenmeyi arzuluyoruz. Sabah kahvemiz, spor salonu terimiz, tatil manzaramız, ayrılık sonrası imalı şarkımız: Hepsi küçük birer rapor. Ama bu raporları kime veriyoruz? Devlete mi, şirketlere mi, eski sevgiliye mi, yoksa henüz adını koyamadığımız görünmez topluluğa mı?
Akışkan gözetimin en kurnaz tarafı, zorunlulukla gönüllülük arasındaki sınırı eritmesidir. Bir uygulama bize ‘konumunu paylaş’ dediğinde, bunu güvenlik, sosyallik veya kolaylık adına kabul ederiz. Bir arkadaşımız bizi habersizce hikâyesine koyduğunda, rahatsız olsak bile çoğu zaman gülümseriz. Çünkü itiraz etmek, oyunun dışında kalmak gibidir. Modern kabilede görünür olmak, var olmakla karıştırılır. Görünmüyorsan, sanki yaşamıyorsundur. Bu yüzden mahremiyet artık yalnız kalma hakkı değil; algoritmanın ilgisini kaybetme korkusuyla pazarlık edilen bir lükse dönüşür.
Herkes Kameraman, Herkes Şüpheli
Eskiden bir olay olduğunda tanıklar anlatırdı; şimdi herkes kayda basıyor. Kaza, kavga, evlilik teklifi, ağlayan çocuk, düşen garson, tartışan çift… Dünya dev bir canlı yayına döndü. Bu durum bazen hakikati görünür kılar: polis şiddeti belgelenir, haksızlık duyulur, kayıp biri bulunur. Fakat aynı araç, merhameti de performansa çevirebilir. Yardım etmek yerine çekmek, anlamak yerine paylaşmak, susmak yerine yorumlamak daha kolaydır. Akışkan gözetim bize ahlaki bir soru fırlatır: Kamera açıldığında insanlığımız da açılıyor mu, yoksa kapanıyor mu?
Bu yeni düzende iktidar yalnızca tepede toplanmaz; ağ gibi dağılır. Komşu komşuyu, çalışan çalışanı, öğrenci öğrenciyi, hayran ünlüyü, kullanıcı kullanıcıyı izler. Beğeni, linç, ekran görüntüsü ve ifşa, çağımızın küçük mahkemeleridir. Üstelik kararlar hızlı, kanıtlar bağlamından kopuk, cezalar kalıcıdır. Bir anlık öfke, yıllarca dolaşan bir dijital hayalete dönüşebilir. Akıllı telefonun belleği, insan belleğinden daha acımasızdır; unutmaz, yorulmaz, utanmaz. Toplum böylece yalnızca güvenlik için değil, norm üretmek için de izler: Nasıl giyinmeli, neye gülmeli, neye öfkelenmeli, hangi acıyı paylaşmalı?
Burada mesele teknoloji düşmanlığı değildir. Telefon şeytanî bir nesne değil; daha çok büyülü bir ayna. Bize hem dünyayı hem de kendi arzularımızı gösterir. Sorun, aynanın kimin elinde olduğu ve görüntüyü kimin yorumladığıdır. Algoritmalar dikkatimizin nabzını tutar, zayıf noktalarımızı öğrenir, bizi bize benzeyen kalabalıklara iter. Biz de birbirimizi izlerken aslında çoğu zaman makinelerin düzenlediği bir sahnede rol alırız. Gönüllü gözetmenlik, ücretsiz emekle birleşir: veri üretir, reklamı besler, davranış kalıplarımızı tahmin edilebilir hale getiririz.
Çıkış Kapısı Nerede?
Çözüm mağaraya çekilmek değil; daha uyanık yaşamaktır. Her paylaşımda küçük bir soru sormak işe yarar: Bu anı gerçekten paylaşmak mı istiyorum, yoksa görülme açlığımı mı besliyorum? Birini kayda alırken: Onun rızası var mı, onuru korunuyor mu? Bir ifşayı yayarken: Adalet mi arıyorum, yoksa kalabalığın öfkesinden sarhoş mu oluyorum? Mahremiyet, karanlıkta saklanmak değildir; kişinin kendi sınırlarını çizebilme gücüdür. Akışkan gözetim çağında özgürlük, görünmez olmak kadar, ne zaman ve nasıl görüneceğine karar verebilmektir.
Belki de çağımızın en radikal eylemi bazen kamerayı indirmektir. Bir manzarayı yalnızca gözle görmek, bir dostu etiketlemeden sevmek, bir acıya izleyici toplamadan tanıklık etmek. Akıllı telefonlar bizi yeni tür bir topluma soktu: herkesin sahnede, herkesin seyirci, herkesin arşivci olduğu bir toplum. Bu sahnede bilgelik, ışıkları tamamen kapatmak değil; hangi ışığın bizi insan, hangisinin bizi veri yaptığını ayırt edebilmektir.