Hangisi Sensin? Sosyal Medyadaki Maskelerin Ardındaki Gerçek Kimlik

Bir platformda ciddi bir uzman, diğerinde keskin dilli bir mizahçı, üçüncüsünde ise kimseye görünmeden dünyayı izleyen sessiz bir hesap olabilirsiniz. Peki bu profillerden hangisi “gerçek siz”dir? Cevap, ilk bakışta rahatsız edici derecede basittir: Muhtemelen hiçbiri tek başına değildir. Daha da rahatsız edici cevap ise şudur: Hepsi, belirli koşullarda sizsiniz.

Sosyal ağlar kimliği icat etmedi; yalnızca onu aynalarla dolu bir odaya taşıdı. İnsan zaten iş yerinde başka, ailesinin yanında başka, çocukluk arkadaşlarıyla başka bir dil kullanır. Bir öğretmenin sınıftaki tonu ile gece yarısı yakın dostuna attığı mesaj arasındaki fark sahtekârlık değildir. Bu, bağlamın insan ruhundaki farklı telleri titreştirmesidir. Dijital dünya ise bu doğal çoğulluğu kayda geçirir, görünür kılar ve en önemlisi onu yönetilebilir profillere böler.

Profil bir pencere mi, sahne mi?

Bir sosyal medya hesabı çoğu zaman pencere değildir; sahnedir. Orada yalnızca görünmek istemeyiz, nasıl görüleceğimizi de tasarlarız. Fotoğraf seçer, cümle siler, öfkemizi filtreler, başarılarımızı parlatırız. Bu yüzden dijital profilin “yalan” olduğunu söylemek kolaydır; fakat eksiktir. Çünkü seçilmiş olmak, zorunlu olarak sahte olmak demek değildir. Bir portre, insanın yüzünün tamamını göstermez; yine de yüzün gerçek bir ifadesini taşıyabilir.

Asıl tehlike, profilin kendisinden çok profilin seyircisine bağımlı hale gelmektir. İnsan, beğenilmek için kurduğu karakteri tekrar tekrar oynadığında, bir gün rolün dışına çıkmakta zorlanabilir. Başlangıçta “iş için profesyonel görünmeliyim” diye açılan hesap, zamanla kişinin kendi değerini ölçtüğü bir mahkemeye dönüşebilir. Her paylaşım savunma, her beğeni beraat, her sessizlik mahkûmiyet gibi hissedilir. İşte bu noktada sanal kimlik, araç olmaktan çıkar ve sahibini biçimlendirmeye başlar.

Jung’un persona dediği şey burada yararlı bir pusuladır. Persona, toplumla ilişki kurmak için taktığımız yüzdür; gerekli, hatta medeniyet için vazgeçilmezdir. Ancak insan personasını bütünü sanırsa iç dünyasından uzaklaşır. Dijital personanın sorunu, onu çıkarıp kenara koymanın zor oluşudur. Telefon cebimizdedir, seyirci her an oradadır ve sahne ışıkları hiç sönmez. Böyle bir ortamda insan, kendi sessizliğiyle karşılaşacak boşluğu giderek kaybedebilir.

Gerçeklik tek seslilik değildir

“Asıl karakter” arayışı çoğu kez tek, değişmez ve saf bir öz bulunduğu varsayımına dayanır. Oysa insan karakteri mermerden oyulmuş bir heykel değil, karşılaşmalarla şekillenen canlı bir örgüdür. Cesur yanımız bir kriz anında, şefkatli yanımız bir dostun kırılganlığında, acımasız yanımız ise anonim kalabalığın içinde ortaya çıkabilir. Bunların biri diğerini otomatik olarak geçersiz kılmaz. Karakter, en parlak profil fotoğrafımız değil; farklı koşullarda tekrar eden seçimlerimizin örüntüsüdür.

Bu nedenle “Hangisi gerçek ben?” sorusunu değiştirmek gerekir: “Hangi profilimde değerlerimle daha tutarlı davranıyorum?” Bir hesapta nezaket savunup diğerinde insanları aşağılıyorsanız, sorun iki ayrı kimliğiniz olması değildir. Sorun, bu kimlikler arasında etik bir köprü kuramamış olmanızdır. Otantiklik her yerde aynı tonu kullanmak değildir; farklı tonlarda konuşurken aynı temel sorumluluğu koruyabilmektir.

Belki de dijital çağın olgun insanı, maskesiz olan değil, maskesini tanıyandır. Hangi yüzünü ne zaman taktığını, hangi korkuyla parladığını, hangi arzuyla sustuğunu bilen kişi çoklu kimliklerinden kaçmaz. Onları yönetir. Çünkü insanın gerçekliği, tek bir kullanıcı adında değil; görünürken de görünmezken de kendine karşı dürüst kalabilme cesaretinde saklıdır.

Persona

Jung’un ortaya attığı bu kavramla ilgili bilinç ve bilinçdışı arasında aslında kesin bir ayrım yok ve bu ikisi sürekli olarak yer değiştiriyor. Jung karakter bölünmesinin her kişilikte olduğunu ve bunun toplumsallaşmayla alakalı olduğunu iddia etmektedir. İlk bakışta gözümüze çok ılımlı ve sıcak kanlı gelen bir insanın başka bir ortamda bundan tamamen farklı bir kişilik özelliği sergilemesi buna örnek olabilir. Ve biz bunu farketsek dahi hangisinin persona olduğunu anlamayabiliriz.bireyin çocukluktan başlayarak topluma kendini kabullendirişinde çevrenin istekleriyle uyum sağlayışı yani rol yapmaya başlayışı dikkat çekiyor bu kavram ele alınırken.

Bazen insanlar personasına o kadar çok yapışırki gerçek kişiliğinden tamamen uzaklaşır ve zaman içinde kendisini de tıpkı diğer insanlar gibi kandırmaya başlar ve iş artık bunun bir rol olduğunu dahi unutmaya kadar varabilir. Kişilerin dış dünyaya çıkmadan önce oluşturup takındıkları tavırlar zinciri, kelime anlamı olarakta birebir maskedir persona.ve elbetteki bu durumda çoklu kişilikler ortaya çıkmaktadır. Aynı insan hem bencil hem de çok anlayışlı olabilmektedir bu durumda. Belki farketmişsinizdir çevrenizde bazı insanlar “ben tanıdığımda hiç böyle değildi.” ya da “sonradan çok değişti” dedirtir size. Bazen de kişilere karşı belli tavırları sergilerken çok yorulduğunuzu hissedersiniz.

İşte bu gibi durumlarda aslında persona devrede olabilir. Topluma karşı sergilemek istediğimiz,olması gereken olarak sıfatlandırdığımız maskelerin tamamıdır bunlar. Kendi içimizde tutarsız görünmek istemeyeceğimizden birçoğu bize yapışmakta ve ömür boyu sürebilecek içsel bir huzursuzluğa neden olabilmektedir

Analitik Psikoloji – Jung -Adler

Jung’un Sistemi: Analitik Psikoloji

Carl Gustav Jung
Carl Gustav Jung

Analitik psikoloji ile Freud’un psikanalizi arasındaki temel görüş ayrılığı libidonun niteliği ile ilgilidir. Freud’a göre libido cinsel ağırlıklı bir kavram, Jung’a göre ise; libido genelleştirilmiş bir hayat enerjisidir. Jung’a göre libidinal hayat enerjisi, kendini, gelişme, üreme ve birey için neyin önemli olduğuna bağlı olan başka faaliyetlerde de gösterir. Jung hayat enerjisini sadece cinsellikte ele almaz. Örneğin, 3-5 yaş arasını Freud, ilk cinsel belirtiler dönemi olarak algılarken, Jung’a göre cinsellik öncesi dönemdir. O’na göre libidinal enerji, gelişme ve beslenme işlevlerine hizmet eder. Jung ödipal süreci reddeder. Jung’a göre bu dönemde çocuk annesine olan düşkünlüğünü annenin yiyecek sağlayıcı işlevine bağlı bir doyum, ihtiyaç bağlılığı ve rekabet açısından ele almıştır. Jung’a göre libidinal enerji sadece ergenlikten sonra karşı cinse ilgi duyan bir şekle bürünür. O’na göre cinsellik libidoyu oluşturan birkaç dürtüden biridir. Freud’a göre her küçük çocuk annesine karşı cinsel ilgi duyar. Jung bunu çocukluğunda annesini algılama tarifine bağdaştıramamıştır. Annesini, çekici olmayan, şişman bir kadın olarak tarif etmiştir. Jung’a göre cinsellik, insan motivasyonunda küçük bir role sahiptir. Jung ve Freud arasındaki bir diğer farklılık, insanın kişiliğini etkileyen güçlerin yönüyle ilgilidir. Freud insanları çocukluk yaşantılarının, kurbanı olarak görürken, Jung, insanların şekillenmelerinin sağlayıcısının geçmişleri, geleceğe yönelik hedef ve ümitlerinin olduğunu söylemiştir. Davranışlar çocukluktan itibaren, tüm yaşam süresi boyunca değişime uğrar. Bir diğer fark ise; Jung, bilinçaltına fazla vurgu yapmamıştır. Bilinçaltına yeni bir boyut eklemiştir. Bu da bir tür olarak insanların hayvan atalarının kalıtsal deneyimleri (kollektif bilinçaltı) olmuştur. Jung, psike terimini üç seviyede oluştuğu söylenen zihinle ilgili kullanmıştır. Bunlar, bilinç, kişisel bilinçaltı ve kollektif bilinçaltıdır. Bilinç, algıları ve anıları kapsar. Çevremize adapte olabilmemizi mümkün kılan gerçeklikle bağlantı kurmanın bir yoludur. Bilincin merkezinde ego vardır. Bilinci, bilinçaltının yanında ikincil öneme sahip bir unsur olarak görmektedir. Bilincin görünen yanından çok, gizli kalmış görünmeyen yanlarına dikkat çeker. Jung’a göre iki bilinçaltı seviyesi bulunmaktadır. Bunlar, kişisel bilinçaltı ve kollektif bilinçaltıdır. Kişisel bilinçaltı, bilincin hemen altındadır ve bireye aittir. Kişisel bilinçaltı, anılardan, arzulardan, dürtülerden, silik algılardan ve unutulmuş deneyimlerden oluşur. Bu bilinçaltı seviyesi çok derin değildir. Çünkü bilinçaltındaki olaylar kolaylıkla bilinç seviyesine getirilir. Kişisel bilinçaltındaki deneyimler, gruplaşarak, kompleksleri oluştururlar. Kompleksler, zihin, güç ve aşağılık hissi gibi düşüncelerle meşgul olmasıyla tanımlanan ortak ana konularla, duygu, anı ve isteklerin kalıplarıdır. Kişisel bilinçaltının altında kollektif bilinçaltı vardır. Kollektif bilinçaltı, birey tarafından bilinmeyen geçmişteki hayvan atalarının da dahil olduğu tüm nesillerin deneyimlerini kapsar. Kişiliğin temelini şekillendirir ve genel evrimsel deneyimlerden oluşur. Kişilikteki en etkili güçtür. Çünkü şimdiki davranışlarımızın hepsini yönlendirir. Jung’a göre tüm insanlar da kollektif bilinç ortaktır.
Devamını oku “Analitik Psikoloji – Jung -Adler” →

Persona

Persona

 

İnsanın kendi bağdaşır bir şekilde

Dünya ile, uydurur uygun bir palto

Bazen siparişle diktirir ehil terziye

Çok zaman konfeksiyondur, seçip

Beğenir, parasıyla değil mi?

 

Bunda bir kötülük yok, palto elzemdir

Koruyucudur ve dahi kürk takarsan yakaya

Güzel durur, beğendirir, nam verir.

Şeytani kısmı bundan sonra gelir

Başlar kişi paltosunu sanmaya derisi!

 

Onunla yatıp kalkmaya, yıkanmaya kalkar

 Bir zaman sonra başkalarının paltolarına takar

 ki onların çoğu sanmaktadır kendi gibi

“Hayır hayır! yanılıyorsunuz, bu palto  değilsiniz,

eğilirken gördüm alttaki elbisenizi” diye haykırır!

 

Giderek ağırlaşır bu vak’a

Sonunda çıplak gördüklerine de haykırır

“çıkar paltonu, çıkar” diye, durup dinlemezler

 Elleri gitmez düğmelerine, çoğu

Yazıktır, gömülür paltolarıyla.

 

Bir başka cinsi, itinayla seçer paltoyu

Giyilmesi icap eden yerlerde giyer

Altındaki elbiseyi sanır kendi.

Pek azı çıkarmıştır elbiseyi

Onların durumu içler acısıdır doğrusu!

 

Bir kısmı der geldik sonuna

Bazıları da kanatır tırnaklarıyla

Soymak için deriyi, meraktadırlar

Esas zorlukları artık korunamazlar

Ne ayazdan, ne güneşten ne de

Zehirli sözlerden. En kötüsü de

Kendilerinden!

 

Sa

 

15.12.03