İnsan, sandığımız kadar modern değildir. Cebinde yapay zekâ taşıyan, kahvesini temassız ödeyen, bulutta fotoğraf saklayan bu varlık; derisinin altında hâlâ ateş başında oturan, mağaranın girişinden karanlığı süzen, kabilesinin bakışlarını tartan eski bir hayvandır. Sosyal medya beğenileri bu yüzden yalnızca dijital bir jest değildir. Küçük bir kalp, başparmak ya da alkış simgesi; beynimizin en eski odalarına gönderilmiş parlak bir işarettir: Kabul edildin. Dışlanmadın. Şimdilik güvendesin.
Evrimsel psikoloji bize şunu fısıldar: Atalarımız için sosyal onay lüks değil, hayatta kalma sigortasıydı. Kabileden dışlanmak, bugünkü anlamıyla yalnız kalmak değildi; soğuk, açlık, yırtıcılar ve belirsizlikle baş başa kalmaktı. Bu yüzden insan beyni, başkalarının yüz ifadelerine, ses tonlarına, bakışlarına ve dedikodularına aşırı duyarlı olacak şekilde biçimlendi. Çünkü toplumun sıcak çemberinde kalmak, genlerini yarına taşımak demekti.
Bugün ormanda değiliz ama algoritmanın içinde yaşıyoruz. Kabile meydanı artık ekran. Ateşin yerini bildirim ışığı aldı. Şamanın, avcının, yaşlının ve rakibin bakışı; takipçi sayısı, görüntülenme, yorum ve beğeniye dönüştü. Eskiden bir grubun sessiz onayıyla rahatlayan sinir sistemimiz, şimdi bildirim çubuğunda beliren kırmızı noktayla irkiliyor. Modern arayüz, ilkel sinir sisteminin dilini çok iyi öğrendi.
Beğeni: Dijital bir okşama mı, psikolojik yem mi?
Bir beğeni aldığımızda beynimiz bunu çoğu zaman önemsiz bir veri olarak işlemez. Özellikle belirsiz aralıklarla gelen ödüller, dopamin sistemini güçlü biçimde uyarır. Kumar makinelerinin psikolojisiyle sosyal medya akışının psikolojisi burada el sıkışır. Her paylaşım küçük bir olta atışıdır: Acaba kim görecek, kim onaylayacak, kim sessiz kalacak? Sessizlik bile mesaj gibi algılanır. Çünkü kabile zihni boşluğu sevmez; boşluğu tehdit ile doldurur.
Bu noktada sorun, onay aramamız değildir. Onay ihtiyacı insanidir. Sorun, bu ihtiyacın ölçülebilir, sıralanabilir, kıyaslanabilir ve pazarlanabilir hâle getirilmesidir. Kabile içinde onay görme içgüdüsü, bir butona indirgenince benlik de sayılara tercüme edilmeye başlar. İnsan kendini hissetmek yerine performansını izler. Yaşıyor muyum sorusu, görülüyor muyum sorusuna dönüşür.
Jungiyen bir gözle bakarsak sosyal medya, persona üretim fabrikasıdır. Persona, dünyaya sunduğumuz maskedir; gerekli, hatta uygarlık için kaçınılmazdır. Fakat maskenin yüzün yerine geçmesi tehlikelidir. Beğeni ekonomisi, gölgemizi saklayıp parlatılmış benliği öne çıkarır. Hepimiz biraz daha zeki, biraz daha mutlu, biraz daha güzel, biraz daha haklı görünmeye çalışırız. Sonra kendi imajımızın seyircisi oluruz. En tuhafı da şudur: Kendi maskemiz alkışlandıkça, gerçek yüzümüz daha yalnız kalabilir.
Sosyal medya kabilesi ayrıca acımasızdır, çünkü bedensizdir. Geleneksel kabilede onay ve eleştiri yüz yüze, bağlam içinde, ilişkinin sıcaklığıyla yaşanırdı. Dijital kabilede ise işaretler parçalıdır. Bir beğeni sıcaklık sanılır, bir görmezden gelme sürgün gibi hissedilir, bir yorum linç ateşine dönüşebilir. Bedenin sakinleştirici bilgeliği yoktur; göz teması, ses tonu, duraksama, mahcubiyet kaybolur. Geriye çıplak sinyaller kalır.
Yine de meseleyi sadece karamsar okumak kolaycılık olur. Beğeniler bazen gerçekten bağ kurar, cesaret verir, görünmez emeği görünür kılar. Uzak coğrafyalardaki insanlar benzer acıları, zevkleri ve fikirleri paylaşarak yeni tür kabileler kurar. Sorun araçta değil, aracın hangi içgüdümüzü yönettiğini fark etmemektedir. Kılıç savaşçının elinde disiplin, çocuğun elinde felaket olabilir.
Asıl soru şudur: Beğeni mi bizi kullanıyor, biz mi beğeniyi? Eğer her paylaşım öncesi içimizde küçük bir mahkeme kuruluyor, her bildirim ruh hâlimizi yönetiyor, her sessizlik değerimizi sorgulatıyorsa, dijital kabile ateşinin etrafında fazla uzun oturmuşuz demektir. O zaman savaşçı bilinci gerekir: Dürtüyü inkâr etmeden, ona köle olmadan görmek. İçimizdeki eski kabile üyesine şefkatle bakmak ama direksiyonu ona teslim etmemek.
Belki olgunluk, beğeni istememek değil; beğeninin neyi kaşıdığını bilmektir. Parmak ucumuzdaki buton, insanlık tarihinin derin mağaralarına açılan küçük bir kapıdır. Orada korku da vardır, aidiyet de, rekabet de, sevgi de. Ekrana baktığımızda aslında yalnızca başkalarını görmeyiz; onay bekleyen eski benliğimizi de görürüz. Ve belki özgürlük, o eski benliğe şöyle diyebilmekle başlar: Seni görüyorum, ama seni algoritmaya teslim etmeyeceğim.