Beğeniler Cumhuriyeti: Algoritmalar Bizi Yeni Dijital Aşiretlere mi Bölüyor?

Bir zamanlar insanın hangi kabileye ait olduğunu dili, toprağı, tanrısı ve bayrağı belirlerdi. Bugün ise bunu daha sessiz, daha hızlı ve daha cilalı bir mekanizma yapıyor: beğeni butonu. Parmağınızla yaptığınız küçücük bir hareket, yalnızca bir içeriği onaylamak değildir; dijital evrende hangi ateşin etrafında oturacağınızı, hangi düşmanlara kaş çatacağınızı, hangi şarkılara ağlayıp hangi fikirlere öfkeleneceğinizi de işaretler.

Algoritmik kabilecilik, modern insanın en eski dürtülerinden birini yeni bir kostümle sahneye çıkarıyor: ait olma ihtiyacı. İnsan zihni belirsizlikten hoşlanmaz. Karmaşık dünyayı basitleştirmek ister. Biz ve onlar ayrımı bu yüzden çekicidir. Eskiden bu ayrımı köy meydanı, kilise, kahvehane veya ulusal eğitim sistemi üretirdi. Şimdi ise akış ekranı üretiyor. Üstelik bunu bize emir vererek değil, bizi eğlendirerek yapıyor.

Yeni Kabile Şefi: Algoritma

Ulus devletler yurttaş üretmek için okul, ordu, medya ve hukuk gibi ağır makineler kullanırdı. Algoritmalar ise daha zarif çalışır. Size bir marş ezberletmez, ama aynı öfkeyi tekrar tekrar izletir. Size resmi bir ideoloji dayatmaz, fakat hoşunuza giden düşünceyi parlatır, rahatsız eden düşünceyi karartır. Böylece insan, kendi seçtiğini sanarak kendisine seçilmiş bir dünyada yaşamaya başlar.

Bu noktada asıl mesele, algoritmaların yalnızca bilgi önermesi değil, kimlik önermesidir. Bir videoyu beğenirsiniz, ardından benzerlerini görürsünüz. Bir tartışmaya yorum yaparsınız, sonra aynı gerilim hattının içine çekilirsiniz. Önce içerik tüketirsiniz, sonra içerik sizi tüketmeye başlar. Bir süre sonra insanın dünyaya baktığı pencere, dünyanın kendisi gibi görünür. İşte kabile burada doğar: ortak gerçeklikten değil, ortak akıştan.

Dijital aşiretlerin ulus devletlerden daha güçlü olup olmadığı sorusu provokatif ama boş değildir. Ulus devletler pasaport verir; platformlar kişilik verir. Devlet sınır çizer; algoritma dikkat çizer. Devlet vergi ister; platform zaman ister. Ve çağımızda zaman, paradan da bayraktan da daha mahrem bir kaynaktır. Çünkü zamanınızı verdiğiniz şeye yavaş yavaş ruhunuzu da verirsiniz.

Bayraksız Milliyetçilik

Bugünün dijital kabileleri her zaman siyasi olmak zorunda değildir. Bir marka etrafında, bir müzik türü etrafında, bir komplo teorisi etrafında, bir yatırım aracı etrafında, bir influencer etrafında ya da bir estetik anlayışı etrafında kurulabilirler. Bayrakları yoktur ama logoları vardır. Anayasaları yoktur ama linç ritüelleri vardır. Ulusal marşları yoktur ama trend sesleri vardır. Sınır kapıları yoktur ama görünmez üyelik testleri vardır: Doğru kelimeleri kullanıyor musun? Doğru kişilere gülüyor musun? Doğru düşmana kızıyor musun?

Bu kabilelerin gücü, gönüllü görünmelerinden gelir. Kimse sizi zorla bir akıma katmaz. Fakat dışarıda kalmak da kolay değildir. Çünkü dijital çağda görünmez olmak, toplumsal ölümün minyatür bir biçimi gibi hissedilir. Takipçi sayısı, modern itibarın hızla anlaşılabilir para birimine dönüşmüştür. Beğeni, alkışın atomize edilmiş halidir. Paylaşım ise kabile içinde sadakat yemini gibidir.

Burada karanlık Jungiyen bir ders saklıdır: İnsan gölgesini tanımazsa, onu kalabalığın içine yansıtır. Algoritmalar da bu gölgeyi büyütmekte ustadır. Bastırılmış öfkemizi, üstünlük arzumuzu, dışlanma korkumuzu ve haklı çıkma ihtiyacımızı ölçer, paketler ve bize geri satar. Biz de kendi içimizle yüzleşmek yerine, düşman listemizi güncelleriz. Böylece birey olmanın zorluğu, kabileye ait olmanın sıcaklığıyla takas edilir.

Kaçış Var mı?

Elbette mesele teknoloji düşmanlığı değildir. Algoritmalar kötü ruhlu büyücüler değildir; insan davranışını optimize eden sistemlerdir. Sorun, neyin optimize edildiğidir. Dikkat mi? Öfke mi? Hakikat mi? Diyalog mu? Eğer yalnızca etkileşim ölçülüyorsa, en gürültülü kabileler ödüllendirilir. Çünkü öfke hızlı yayılır, incelik yavaş yürür.

Çıkış yolu platformları terk etmekten çok, dijital bilinç geliştirmektir. Kendi akışına yabancı gibi bakmak, ilk özgürlük hareketidir. Neden bunu görüyorum? Neden buna kızıyorum? Neden bu kişiye güveniyorum? Hangi fikri hiç duymuyorum? Bu sorular, ekranın içine açılmış küçük kaçış tünelleridir. İnsan, algoritmanın kendisine tuttuğu aynada yalnızca yüzünü değil, arzularının haritasını da görmeyi öğrenmelidir.

Sonuçta algoritmik kabileler ulus devletleri tamamen aşmış değildir; ama onların yanına yeni ve çok çevik sadakat biçimleri eklemiştir. Geleceğin insanı belki de iki pasaport taşıyacak: biri devletin verdiği, diğeri akışının çizdiği. Asıl soru şu: Biz bu ikinci pasaportu gerçekten kendimiz mi seçiyoruz, yoksa parmağımız her kaydığında yeni bir kabile mührü mü basılıyor?

Bir yanıt yazın

Ad ve E-posta zorunlu değildir.