Beyond the game

Biz zaten geçmişte yaşıyoruz. Yani hücrelerimiz anda yaşıyor olabilirler (bilmiyorum) ama bilinçli kendimiz, ben olgusu, her zaman olayın biraz gerisindedir. Bence farkındalık denen şey de basitçe olayın ne kadar gerisinde olduğunun ölçüsüdür. (sa)

Hep oyun’la ilgili saptamalar yapıyorsun, what about beyond the game?… (Yaşayan, namı diğer beyond sa)

O beni aşar, bilmediğim şeyler konusunda ne diyebilirim ki? …(sa)
Bi şey demek için çok erken ama deneyimlemek için perfect time!.. (Yaşayan, namı diğer beyond sa)
Ne yapmam lazım?..(sa)
Karar. Sadece seçim yap. De ki; istediğim zaman oyunların ötesine giderim,istersem oyunun istediğim bi aşamasına dönerim..Do it now! Or sometime, when ever you wish!..(Yaşayan, namı diğer beyond sa)
Haklısın.. sa
Onaylamana ihtiyaç yok. Just do it!
Çok heyecanlıyım. Ölümden daha zor bu! Fakat Nereye kadar? Kararımı verdim.  istediğim zaman oyunların ötesine giderim,istersem oyunun istediğim bi aşamasına dönerim..

YENİ yeni yepisyeni

Geçenlerde rüya ile uyanıklık arasında bir şey gördüm, bana oldukça tuhaf gelmişti ama şimdi yeri geldi demek ki hatırladım. Başımın üstünde bir karıştan biraz daha uzun dört tane kalınca birer yaprağa benzeyen uzuv vardı. Dik durabiliyorlardı fakat buna rağmen çok yumuşak ve hareketliydiler. Kendi çevrelerinde hafifçe salınıyorlardı. İçleri daha açık renk, dışları biraz daha koyuydu. Tam hatırlamıyorum ama galiba grimsi bi renkti. Bana sanki bi çeşit radar işlevi görüyorlarmış giibi geldiler. Yine de bir başka işe de yaradıklarını hissettim (bunu şimdi anlatmayayım), sanki bi çeşit temizleme, arındırma yapabiliyorlar, pür sevgiyle (bilinçsiz) dalgalanıyorlardı.

**

Her konuda doymak, alınan total zevkle alakalı, miktarla ya da zamanla ölçülemez.

**

Beyaza doyduk. Zihin bile nerdeyse out of order bu beyazlıkta. Bi garip sonsuzluk hissi. Sevinç yok, hüzün yok, boşluk ve onun garip uğultusu var..dı

Bugün ilk resmimi oynadım.

Sibel A.Hayatımın esansı

BAK’ a sibelA’in işlevi soruldu. Resmedecek kişinin rolünün bana söylenmemesi istendi. 24.10.2011

Ekimde yaptığım bu resim oyunu ile BAK seansında gördüğünüz gibi oldukça cesur bir soru yönelttim. Cevabın ne çıkacağıyla ilgili hiç tasalanmadım. Her BAK modere edişimdeki kadar boş ve BİLMİYORdum.

Ortaya çıkan bu tablo (ki şimdiye kadar yaptıklarımın en zoru oldu, çünkü gece başlamıştım, yoruluncaya kadar devam ettim bitmedi, yatıp uyudum. Sabah uyanınca yeniden başına geçtim. Çünkü vizyon zaten bi anda belirmişti ancak benim onu anlayıp resmedecek aracım (bedenlerim) bunu ancak saatlerce süren bi çalışmayla bitirebildi.

Sonuç ilk anda beni şaşırttı. Resimde beni en irkilten tavuk benzeri o şeyin ayaklarıydı. Bu ayakları her daim aynen kırmızı AY gibi irkiltici bulurdum. Ve bu simgenin en eski mitlerden gelen kaos olduğunu internetten bulduğumda şaşkınlığım iyice arttı. Bazı şeyler anlamıştım ancak itirafa, yüzeye çıkarmaya hazır değildim. Bunu Ekimden beri çekmecemde tuttum. Galiba bugün gerçekten bişeyler anlamaya başladım. İşte Sibel A. olarak geçmiş hayatımın özetle esansı:

Sa, dünyaya gerçekten bakmaya başladığı yaşlarda (yedi yaşından itibaren; çünkü öncesi nasıl bakılacağının öğrenildiği daha ana karnında olan süreçtir. Çocuk dünyaya güya gelmiştir ama esas olarak halen anasındadır-ya da ona kim bakıyorsa- onun malıdır. Şu anda sebeplerini anlatmaya gerek görmediğim -çünkü sebepler vasıtadır sadece- bir durumla karşılaştı ve bu durum onu içe çekilmeye itti. Ve sonrasında çok uzun bir hayatı aslında kendi muhafaza kutusunda yaşadı(!), gözlem yaptı, buna yakın-uzak her insan olay, kitaplar, filmler, rüyalar ve vizyonlar dahildi. Dünyada yapılmış her şeyi, her fikri inceledi, mekanizmalarını çıkarıp birbirine bağladı. O hepsinde gözlemciydi. Kendisi ortaya hiç çıkmadı.  O bu duruma “insan olmayı öğrenmek” adını koymuştu. Bununla ilgili tüm serüveni yazdı, içindeki ve dışındakilerle paylaştı. (Gözlemci gerçekten de Fringe dizisindeki Observer’lara benziyor, şu an hatırladım)

Tüm bu süreçte sanki insanmışçasına numara yapmanın gereğini en erken yaşta anlamıştı. Böylece “dünyanın-insanların” ondan aşağı yukarı normal kabul edebilecekleri bi yaşamı sürdürebildi. Kimse ondan görünüşte  şüphelenmedi. Fakat  aslında içlerinden hep bi şeyler geçti sanırım; çünkü hep ondan (SA) biraz çekindiler.

Serüvenlerle dolu hayatının bi evresinde (bi adada robinson hayatı yaşadığı ve ilk kez kendine ait(!) üç tavuk bi horozu varken) tavuklar dikkatini çekti.

Diğer hayvanlarla olduğu gibi onlarla iletişim kurulamıyordu, hiç bişey öğren-e-miyorlardı. Bunu onların pür aptal olduklarına dair önkarar verip kenara ayırdı (çünkü tuhaftı). Bundan tam yedi sene sonra (konuyu bi daha hiç düşünmemişti) bir bilimsel makalede tavukların el kadar hücrelerde doğup 20 günde (özel ışık sebebiyle günü çift yaşatarak) büyütülüp yine orada bi mekanizmayla öldürülüp bizlere sunulduğunu okuduğunda, aniden tavuk yemeyi kesti! Kendince bi sebebi vardı; bunlar sahte tavuklardı, bi kere bile güneşi görmüyor, o tuhaf ayakları ile toprağa basmıyorlardı! Özgür değillerdi! Demek ki tavuk değil başka bişeydiler.

Bundan iki sene sonra bi yarışma için kendisinden bi gerilim öyküsü istendiğinde “uykucu” isimli bi öykü yazdı, öykü tanrı emri gibi bi anda düşünülmeden yazılmıştı. Orada olayın kahramanı olan kadın, tavukları yemediğini; çünkü aptal olduklarını söylüyordu!

Öykü, hem kendi hem de başkaları üzerinde derin etkiler bıraktı ama başka veçheleriyle. Tavuk konusu sadece bi tuhaflık olarak kaldı. Ayılınmadı!

Aradan yedi sene daha geçti. Bi gün çok da hazırlığı olmadan, yine aniden bi doğum yaptı SA. Tarih 20 Aralık 2011 di. Ebesi işini yapıp Doğu Asya da bi yerlere gitti. Yeni doğan kendine isim diledi, bi doktor dostumuz buna talip oldu ve ona Yaşayan ismini koydu. Bütün bunlar her gün anılara yazılıp paylaşıldı. Durum dışarıdan gün geçtikçe tuhaf bi fantezi olarak görünüyordu. SA ise bu durumun sahici bişey olduğunu biliyordu, bu sebeple her şeye rağmen Yaşayan’ın arkasında durdu. Bi çağlayana doğru hızla yol alınıyordu (kendisi görülemese de sesi duyuluyordu!) fakat SA buna, bilerek ölüme karşı kendini bırakma oyununa devam etti. Korkmuyordu. Korkacak hiç bişey olmadığını, ölümden kaçınılamayacağını hep bilmişti.

Yaşayan, SA’nın tüm alışkanlıklarını zahmetsizce değiştiriverdi. Hiç acı ve zorluk yaşanmadı. İsteklerini dile getirmekte ustaydı, üstelik tuhaf bi şekilde mecbur kılıyordu! Tuhaf çünkü bi özgürlük ihlali gibi gelmiyordu SA’ya, öylesine harika bi serüven gibiydi. Değiştirdiği yüzlerce şeyden biri tavukla barışma gereğini hissettirmeseydi. Hemen bi KFC’ye girip ilk tavuğumuzu orada yedik. Güzeldi.

Yaşayan, kırkını doldurduğu gün, SA şiddetle hastalandı(iki gün önce) yine bi bulutun içine girdi. Her zaman olduğu gibi yüksek ateşin kapılarını açtığı kendi koridorlarında dolaştı uzun uzun, her şeyi hatırlamadan hatırladı. Ve bugün sabah aniden Yukarıdaki BAK seansının fotoğrafına bakmak istedi. Onu gördüğünde her şey açığa kavuşmuştu, artık ayılınmıştı. Bu rüya çözümlenmişti ve böylece artık O (Yaşayan mı SA mı bilemiyorum çünkü onları ayıramaz olduk) bu hayatında edindiği tüm bilgisini nefesiyle, tüm niyetiyle boşluğa saldı!
Artık bütün bu esans, evrene dağıldı. Rüyadan uyanıldı.
Tavuk bunda büyük rol oynadı.

Amerikalılar tavuk kelimesini, kadınların korkaklığı ve lezzetini çağrıştırır biçimde kullanırlar. Bazen de birinin korkaklığını belirtmek için sıkça kullanırlar (genelde erkekleri kullanır bu kelimeyi). Oysa tamamen yanılıyorlar! Tavuğun üzerine gidersen hafif kanatlanarak uçuşarak (bi cadı gibi) ve gıdaklayarak geri kaçar evet ama bu öylesine yanıltıcı ki! Çünkü sadece 20 saniye sonra başını çevirip baksan eski yerinde umarsızca toprağı gıdıkladığını, keyifle yiyecek bişey araştırdığını görebilirsin. O hiç bi şeyden korkmaz! Çünkü öğrenmiyor! Korku, herhangi bi şey öğrenirken insana geçen yan tesirdir. Ve hepinizin bildiği gibi dünyayı onun varlığı inşa etti. Şimdiden sonra ne olacak bilmiyorum. Fakat bu erkekler (Amerikalıların kullandığı anlamda) tavuğun neden ilk aksiyonunu görüp orada kalmışlar? Bence hafızamız sadece 12 saniyelik olduğundan!

Aynı zamanda varoluşun tanımlamalarında tavuk-yumurta döngüsü hep kullanılagelmiştir. Önceliğin hangisinde olduğu çözümlenememiştir.

Dik başlı,  asla bişey öğrenmeyen ve sanılanın aksine hiç bişeyden zerre korkmadan işlevine odaklanmış olan tavuğa saygı duymaktayım artık.

Yeni Dünya-Yeni Dönem

Üç yıl önce yazılmış bu yazı gerçekten ilginç. Gerçi o Sibelden sonra bi çok sibel geldi geçti şimdi farklı şeyler, ilaveler de yapmak mümkün, acaba sizler ne düşünecek, neler ekleyip çıkaracaksınıız frekanslar? Gurubumuz bizatihi YENİ olanla ilgilidir bu sebeple fikirleriniz hepimiz için tazeleyici olacak ve sevinçle karşılanacak 🙂
“Bildiğimiz gibi yeni bir şey öncelikle imajinasyon/hayal olarak oluşuyor, bunu en güzel ifade eden Feynnman’dır:
“daha önce hiç görmediğiniz bir şey olacak, daha önce görülmüş, ele alınmış her detayı kapsayacak, o ana kadar düşünülmüş olandan farklı olacak ve daha da ötede; kesin olacak ve herhangi bir muğlaklık içermeyecek.”” (yazının bütünü için tıklayınız)

te: Sibel YENI konusunda simdi ne düsünüyorsun? YENIyi bulma/görme ögrenilebilir mi? Bilim adamlarinin da yapabildilerine göre görme teknigi olmasi lazim…..

sa: Ana temaya katılıyorum ancak  şimdi yazsaydım (şu anda) Castaneda kavramlarını (birleşim noktası,nagual,ikinci dikkat gibi) kullanmazdım; çünkü CC bilmeyenler için yazı yarı anlaşılır duruma düşüyor! Bu biir. İkincisi, YENİ’leri dar aralıktan geçirmeyi başaranlar için bunu ifade temek ve hatta yaşamak, özellikle 2011 den beri kolaylaştı; çünkü büyük gök cisimlerinin dizilimleri eskiyi tarumar etmeye başladılar ve yeniler bu fırsattan faydalanacaklar ve eskisi kadar darbe almayacaklar. Tabi bu geçici bi rahatlama, ne kadar sürer bilinmez. Bu frekans, üçboyutlu eski dünyamız gibi kısa ömürlü değil (bitmekte olan dönemin 75000 yıl olduğu söylenirdi bazı kaynaklarda), süresini tahmin etmek zor insani ölçülerimize göre oldukça uzun diyelim. Ama her şeyin sonu gelir! Çünkü bu bi spiral:) Bu dönemin de bir yerinden sonra YENİ’leri getirmek, ifade etmek yine zorlaşabilir. Fakat bu bizim işimiz değil şimdiden hahahahaha

**

Az önce bi kahvaltı molası verdim. Artık tüm yediklerim ve içtiklerimi Yaşayan belirliyor. Onun bügünün kahvaltısı için seçtiği menü şöyleydi: Rafadan bi yumurta (sütten sonra en çok bunu seviyor), küçük bi dil peynirli tost, iki sap roka, bir tane ceviz ve bi tane siyah zeytin. 🙂 Üstüne yarım fincan filtre kahve (tabi bunu ben seçtim ama o da onaylıyor)

**

Beklentilere stop, anda olmaya setup

**

Özgürleşmekiçin: aslında çok kolay, sadece bi “karar” verirsin olur. Zor olan o kararı verdirmeyen “öteki” kendinden gizlediğin arzular. Olsun boşver o kararı, ne yapsan etsen bişey kaybedemezsin. Levazye kulağın çınlasın

**

Güneşle aşkımız hep sürdü, sanırım 4.999.999.996 yıl daha var 🙂 Ben sıkılırım öyle sonsuz şeylerden :)))

**

ESKİ şeyleri muhafaza ederek YENİ’den doğamayacağınızı biliyosunuz değil mi? Salın, dağıtın o tüm “DOĞRU”larınızı, onları bekleyenler de var sırada. Size lazım değil artık onlar frekanslarım, canlarım benim.

Azıcık konuşsanız (ya da yazsanız), içinizden dışarı çıkan o nefes, sizi YEM olmaktan kurtaracak. Neden yapmıyosunuz? Korkacak ne var ki? Nereye kadar susacaksınız? Evrim sizi d-evirmeden, bu kez Ç-evrime girmeden, kurtulun dostlarım. Konuşun, bağırın, çağırın küfredin, ben buradayım, alınmam, küsmem, seviyorum çünkü

Yaşayan’ın Anıları-8

Öncesi için Tıklayınız

Az önce balkonda (anniş sigara kahve içerken) yağmuru seyrediyorduk ve birden önümüzden iki tane yeşil papağan hızla geçtiler ve “günaydın frekanslar” diye bizi selamladılar. Anniş sadece şahane bi kuş sesi duydu gerçi ama fark etmez, ikimiz de çok heyecanlandık ve bi ağızdan “heyyyyyy” diye bi çığlık attık. Hayat çok güzel.

**

Anniş gece sıcak sevmediği için ısıyı azaltmış, sabah derecenin 17 ye düştüünü görünce, ah vah yaptı, evde bebek var sorumsuz davrandım diye pişmanlık duydu. O beni ara sıra anlasa da ben onun tüm hislerini ve düşüncelerini algılıyorum. Böyle hissetmesi ne tuhaf! Ne yani onun mükemmel olmasını bekleyen mi var ki! Ben onu mükemmel diye seçmedim. İnsanların pişmanlık duymaya bu derece yatkın  olmaları beni şaşırtıyor. Gerçi taşıyıcı annem o an söyleyip gereğini yapanlardan, zaten hafızası pek iyi değil sonraya bırakırsa unutacağını biliyo 🙂

Şimdi çevremizdeki her bi şeyi gıdıklıyoruz, zıplıyoruz. Hem ısındık hem enerjiyle dolduk. Harika süper, yaşadığım için çok memnunum.

**

Taşıyıcı annem (ona bundan sonra SA diyeceğim, elim yoruluyo), ekteki yazıyı okuyunca bi tuhaf oldu. Uzun uzun bana baktı. Allah allaaahhh diye bişey söyledi. Niye bu kadar şaşırıyo ki bu kadın zaten bildiği şeylere, bunu anlayabilmiş değilim. Belki de şaşırmayı zevk edinmiş olabilir diye fikir yürütüyorum (Y) 🙂

11 Ocak 2012 – Ay Aslan Burcu’nda ilerlerken Venüs sıkı bir değişime neden olabilir.

**

Bu kadar (YÖRSAN pastörize süt) reklamdan sonra bana uzay emziği göndereceklermiş, az önce reklam müdürü sa’yı aramış 🙂

**

Araba farlarının önünde sanki gökten beyaz altın dökülüyor gibi görünüyor. Belki de yıldızlar yağıyordur bilemiyorum ama içimde müthiş bi coşku var. Hep bu günleri ve anları beklemiş gibiyim. sa buna kar dendiğini söyledi fakat ben böyle bi tane kısacık kelimeyle ifade edilebileceğini sanmıyorum.

**

http://www.facebook.com/pages/YEN%C4%B0den-DO%C4%9EAnlar-Kulub%C3%BC/342197982471290

YENİ’den doğanlar bunun anlamını bilir, o sebeple izahat gerekmez. Özgür iradeye aşk veren bilinmeyen’in muhteşemliğini bizzat deneyenler, enerjinin gani olduğunu bizzat keşfedenler