Yanlış Çalışıyor Ama Çalışıyor: Zihnimizin Legacy Code’u

İnsanın en büyük yazılım hatası şudur: Bir şeyin yanlış olduğunu anlayacak kadar zekiyiz, fakat onu değiştirmeyecek kadar yorgun, korkak ya da konfor düşkünüyüz. Buna psikolojide bilişsel çelişki diyoruz; yazılım dünyasında ise çoğu zaman legacy code. İkisi de aynı karanlık mahzene açılır: Çalışıyor gibi görünen, ama her temas ettiğimizde içimizde küçük bir alarm çalan eski sistemler.

Legacy code sadece eski kod değildir. O, geçmişte verilmiş kararların bugünkü hayatımızdan kira almaya devam etmesidir. Bir fonksiyonun neden orada olduğunu kimse bilmez, ama kimse silmeye de cesaret edemez. Çünkü sistem ayakta duruyordur. Çünkü müşteri bağırmıyordur. Çünkü test yoktur. Çünkü cuma akşamıdır. İnsan zihni de böyledir. Çocukken işe yarayan bir savunma mekanizması, yetişkinlikte kişiliğimizin çürük kolonuna dönüşebilir. Eskiden bizi koruyan suskunluk, bugün ilişkilerimizi boğar. Bir zamanlar hayatta kalmak için öğrendiğimiz kontrol arzusu, sonra sevgiyi bile denetlemeye kalkar.

Çelişki: İçimizdeki Sessiz Derleyici Hatası

Bilişsel çelişki, inançlarımızla davranışlarımız birbirine ters düştüğünde oluşan zihinsel gerilimdir. Sağlıklı yaşamak istediğini söyleyen ama her gece uykusunu telefona feda eden kişi bunu bilir. Daha iyi kod yazmak isteyen ama her bug’ı yamayla kapatan geliştirici de bilir. Asıl acı, bilmemek değildir; bilip de yapmamaktır. Bu yüzden zihin hemen bir avukat tutar. Daha zamanı değil der. Şimdi dokunursak daha çok bozulur der. Herkes böyle yapıyor der. Ben zaten baskı altındayım der. Böylece gerçek sorun çözülmez, sadece ahlaki rahatsızlığımız uyuşturulur.

Jungiyen bakışla söylersek, legacy code gölgemizin teknik versiyonudur. Kabul etmediğimiz, yüzleşmediğimiz, düzenlemediğimiz her şey bilinçdışında çalışmaya devam eder. Üstelik çoğu zaman admin yetkisiyle. Gölge, silinmiş değildir; sadece yorum satırına alınmıştır. Fakat kritik bir anda yeniden çalışır. Bir tartışmada ağzımızdan çıkan sert cümle, yıllar önce yazılmış bir if bloğudur. Bir projede sürekli ertelediğimiz refaktör, aslında başarısız görünme korkumuzun maskesidir. Kod tabanında da ruhta da hiçbir şey gerçekten kaybolmaz; sadece bağımlılıklarını saklar.

Eski alışkanlıkları sürdürmemizin nedeni aptallık değil, maliyet hesabıdır. Değişim pahalıdır. Refaktör zaman ister, test ister, cesaret ister. Daha kötüsü, eski kodu açınca kendi geçmiş kararlarımızla karşılaşırız. Kim yazdı bunu diye sorduğumuzda git blame bize bakar. Psikolojide de durum aynıdır. Bir davranışımızı değiştirmek, sadece bugünü değil, dünü de sorgulamaktır. Neden bunca yıl böyle yaşadım sorusu, çoğu insan için yeni bir alışkanlık edinmekten daha korkutucudur.

Çalışıyor Demek, Doğru Demek Değildir

Modern dünyanın en tehlikeli cümlelerinden biri şudur: Ama çalışıyor. Bu cümle şirketleri teknik borca, insanları ruhsal borca sokar. Bir evlilik çalışıyor olabilir; ama kimse nefes almıyordur. Bir ekip teslimat yapıyor olabilir; ama herkes tükenmiştir. Bir karakter stratejisi sonuç veriyor olabilir; ama kişinin ruhu her başarıda biraz daha kuruyordur. Çalışmak, yaşamak değildir. Ayakta kalmak, iyileşmek değildir. Sistemin çökmesini engellemek, onun sağlıklı olduğu anlamına gelmez.

Peki ne yapmalı? Önce çelişkiyi düşman değil, teşhis aracı olarak görmek gerekir. İç sıkıntısı bazen ruhun hata mesajıdır. Rahatsızlık, silinmesi gereken bir pop-up değil, okunması gereken bir log kaydıdır. Sonra küçük refaktörler gerekir. Hayatta da kodda da büyük devrimler çoğu zaman romantiktir ama tehlikelidir. Bir davranışı gözlemlemek, bir varsayımı test etmek, bir konuşmayı ertelememek, bir fonksiyona test yazmak, bir hayır demeyi denemek: Bunlar küçük ama yapısal hamlelerdir.

En önemlisi, eski kodumuza nefretle değil, sorumlulukla bakmalıyız. Çünkü o kod bir zamanlar bizi bir yere taşıdı. O alışkanlık bir dönem işe yaradı. Sorun onun varlığı değil, artık hüküm sürmesidir. Geçmişin çözümlerini bugünün yasası yaparsak, kendi içimizde eski bir imparatorluğun vatandaşı oluruz. Bilgelik, her şeyi silmek değil; neyin korunacağını, neyin dönüştürüleceğini ve neyin artık emekliye ayrılacağını bilmektir.

Sonunda insan da yazılım da aynı soruyla yüzleşir: Bu sistem gerçekten yaşamak istediğim hayatı mı çalıştırıyor, yoksa sadece çökmediği için mi onu sürdürüyorum? Eğer cevap ikincisiyse, derin bir nefes almanın zamanı gelmiştir. Çünkü refaktör sadece kodu temizlemez; bazen insanın kaderini de yeniden derler.

İlk Sayı Zihninize Nasıl Çapa Atıyor? Ankraj Etkisinin Sessiz Gücü

Bir evin fiyat ilanında önce 12 milyon lira görürsünüz. Ardından emlakçı, “Aslında 9,5 milyona bırakılabilir,” der. İçinizde garip bir rahatlama belirir: Ne güzel indirim! Oysa aynı ev, dün ilk kez 9,5 milyon etiketiyle karşınıza çıksaydı belki de pahalı bulacaktınız. Değişen ev değildir; değişen, zihninizin karşılaştırma noktasıdır. Bu görünmez başlangıç noktasına ankraj, yani çapa denir.

Ankraj etkisi, ilk karşılaştığımız sayı, bilgi ya da önerinin sonraki yargılarımız üzerinde orantısız bir ağırlık kazanmasıdır. Zihin belirsizlikten pek hoşlanmaz. “Bu ürünün gerçek değeri nedir?”, “Bu iş için ne kadar ücret istemeliyim?”, “Bir insan kaç yaşında görünüyor?” gibi sorularda kesin bir ölçümüz yoksa, ilk ipucuna tutunuruz. Çapa denize atılmış bir demir değildir elbette; ama düşüncemizin serbestçe dolaşmasını zorlaştıran psikolojik bir ağırlıktır.

Rastgele bir sayı bile neden işe yarar?

Bu etkinin en şaşırtıcı yanı, çıpanın anlamlı olmak zorunda olmamasıdır. Deneylerde insanlara önce rastgele bir sayı gösterilir; sonra Afrika’daki ülke sayısı ya da bir nehrin uzunluğu sorulur. Büyük sayıyı görenler sistematik biçimde daha yüksek tahmin verir. İnsanlar çoğu zaman önce bir başlangıç noktası seçer, sonra o noktadan küçük düzeltmeler yapar. Sorun şudur: Düzeltme genellikle yetersiz kalır. Zihin, “Bu sayı nereden geldi?” diye sorgulamak yerine, fark etmeden “Buna ne kadar yakın olmalıyım?” diye hesap yapmaya başlar.

Bu yüzden mağazalardaki üzeri çizili yüksek fiyatlar, pazarlıklardaki ilk teklifler ve ücret görüşmelerindeki ilk rakamlar büyük önem taşır. “Liste fiyatı 4.000 lira, bugün 2.400 lira” ifadesi, 2.400 liranın kendi başına makul olup olmadığını değerlendirmeyi zorlaştırır. İlk sayı, ikinci sayının çevresinde bir anlam alanı kurar. Pazarlıkta ilk teklifi veren kişinin avantajlı olması da buradan gelir: Tartışmanın sınırlarını görünmez biçimde çizer.

Yalnızca alışverişte değil, benlik algısında da

Ankraj etkisini yalnızca etiketlerde aramak eksik olur. Bir öğretmenin öğrenci hakkında ilk izlenimi, bir iş görüşmesindeki ilk maaş beklentisi, bir doktorun duyduğu ilk tanı ihtimali veya sosyal medyada gördüğümüz ilk yorum da çapaya dönüşebilir. “Bu öğrenci dağınık” etiketi, sonraki davranışların o mercekten okunmasına yol açabilir. Böylece çapa, sayı olmaktan çıkar; bir hikâyeye, önyargıya, hatta kimlik hükmüne dönüşür. İnsan zihni verileri nötr bir mahkemede tartmaz; çoğu zaman ilk tanığın sözünü gereğinden fazla ciddiye alır.

Burada felsefi bir soru belirir: Yargılarımız gerçekten bize mi aittir, yoksa karşılaşma sıramızın ürünü müdür? Aynı bilgileri farklı sırayla sunmak, farklı kararlar doğurabiliyorsa, “nesnel değerlendirme” sandığımız şeyin ne kadarı zihinsel koreografidir? Ankraj etkisi, aklın zayıflığını değil, aklın ekonomisini gösterir. Her kararı sıfırdan hesaplamak yorucudur; bu nedenle zihin kestirmeler kullanır. Fakat hız kazandıran kestirme, bazen bizi yanlış adrese götürür.

Çapayı fark etmek, ondan kurtulmak değildir

Bu etkiye karşı en iyi savunma, ilk sayıyı duymamış gibi davranmak değil, onun varlığını bilinçli biçimde kayda almaktır. Bir fiyatla karşılaştığınızda alternatifleri araştırın; bağımsız ölçütler belirleyin; mümkünse tahmininizi ilk rakamı görmeden yapın. Müzakerede “Bu rakam hangi veriye dayanıyor?” diye sorun. Bir insan veya fikir hakkında ilk hükmünüz oluştuğunda da ters kanıt arayın. Zihninizi çapadan tamamen kurtaramayabilirsiniz; ama en azından hangi limanda bağlı kaldığını görebilirsiniz.

Belki de özgür düşünmenin ilk adımı, ilk duyduğumuz sayıya hemen inanmak değil, ona nazikçe şunu sormaktır: “Sen gerçekten bir ölçü müsün, yoksa yalnızca yoluma ilk çıkan tabelâ mı?”

Geri Tepme Etkisi “Backfire Effect”

İkna etmeye çalıştığınız insanlar, önlerine ne kadar kanıt koyarsanız koyun, inandıkları şey her ne ise ona daha sıkı sarılmaya başlarlar..

Bunun en temel nedeni de oluşturdukları dünya görüşünün tehdit altında olduğunu düşünmeleridir..
Aslında bu davranış biçimi iki faktörün sonucudur:
“Bilişsel uyumsuzluk ve geri tepme etkisi”


Bilişsel Uyumsuzluk Teorisi Leon Festinger tarafından 1957 yılında ortaya atılmıştır. Bu teori, insanın bilişsel yapılanmasında sıkça meydana gelen çelişkili durumların anlaşılması ile ilgilidir..
İnsanın, zihninde çatışan fikirleri, hisleri olduğu zaman duyduğu bir tedirginlik ve rahatsızlık durumu vardır. Bu çatışma bir belirsizlik, bir dengesizlik yaratır. Rahatlamak ve zihinsel balansı sağlamak için, bu çatışmayı sonlandırmak amacıyla bizi içten içe dürten bir şeyler hissederiz. Çatışmayı yaratan zihinsel etkenlerden birini veya birkaçını, tutarlı ve dengeli bir zihin ortamına kavuşmak için manipüle ederiz. Yani, kendi kendimizi kandırırız ve bu bizi rahatlatır..


İlk defa Brendan Nyhan ve Jason Reifler tarafından terim olarak kullanılan Geri Tepme Etkisi (Backfire Effect) ise inançlarına aykırı bir kanıt ile karşılaşan bireylerin bu kanıtı reddederek inançlarına daha da sıkı bir şekilde bağlanmalarını ifade eden bilişsel bir yanlılıktır.
Geri tepme etkisine göre, bireylerin doğru olarak kabullendikleri herhangi bir olgu bilimsel olarak çürütüldüğünde bile bireyler üzerinde tam tersi bir etki yaratabiliyor. İnanç ne kadar ideolojik ve duygu-temelliyse, aykırı kanıtın etkisiz olma olasılığı da o derece artıyor. Kanıtın doğru olma olasılığına daha açık olmak yerine birçok kişi ilk etapta kabullendikleri olgunun doğru olduğunu ikna oluyorlar. İnançlarını sorgulamak yerine onlara sadık kalmayı tercih ediyorlar.
Anlatılan gerçekler durumu daha da kötüleştiribiliyor o zaman insanları inançlarının hatalı olduğuna ikna etmek için neler yapabiliriz..?
1- Duyguları konudan uzak tutun..
2- Tartışın ama saldırmayın..
3- Dikkatli dinleyin ve karşı görüşü de tam olarak anlamaya çalışın..
4- Saygı gösterin..
5- Neden bu fikre inandığını anladığınızı ifade edin..
6- Değişen gerçeklerin mutlaka değişen dünya görüşleri anlamına gelmediğini açıklayın..
7- Bu stratejiler, insanların zihnini değiştirmek için her zaman etkili olmayabilir ama denemekte ve anlamakta fayda var..

Halüsinasyonlar

Halüsinasyon (varsanı) kelimesi köken olarak iki özelliği barındırır: “düş görmek” ve “aklı başından gitmek”. Latince alucinari, yani “aklın içinde şaşkın gezinmek” sözcüğünden geldiği düşünülmektedir.

Halüsinasyon en basit şekliyle, orada olmayan bir şeyin -bir ses, koku, görüntü- algılanmasıdır. Halüsinasyon, gerçekte fiziksel olarak varolmayan bir şeyin, kişi uyanık ve bilinçliyken, var gibi hissedilmesidir. Bu, uyaran olmaksızın algınan bir durumdur. Bazı halüsinasyonlar son derece kendine has, çoğu geçici, gerçekdışı ve şaşırtıcıdır.

Halüsinasyonların ortaya çıkması psikolojik açıdan bir çok şekilde açıklanmaktadır. Freudcular halüsinasyonları biliçdışı arzuların ya da isteklerin yansıtılması olarak görür. Bu durumda, kişinin “gerçek” bir şeyler hissettiği, ancak bu şey bilinçdışında olduğundan bunu ifade edemediği öne sürülür.

Bilişsel psikologlar biliş sürecindeki sorunlara, özellikle de, olaylara dair diğerlerinin kavrayışlarıyla ilgilenen üstbilişe dikkat çeker. Yani halüsinasyonlar, başkalarının davranışlarının  yanlış yorumlanmasıdır.

Bununla birlikte, nedenlerle en net uğraşanlar biyopsikologlardır. Halüsinasyonları öncelikle beyindeki hasarlardan ya da kimyasal dengesizliklerden kaynaklanan kusurlarla açıklamaya çalışırlar. Beyindeki bölgeleri saptayıp, halüsinasyonlara yol açan farmasötik süreçleri belirlemeyi başarmışlardır.

Yine de, belli bir kişinin neden çok belirli bir halüsinasyonu gördüğü hala gizemini korumaktadır.

Bilişsel Gelişim

Jean Piaget
Jean Piaget

Çocukta dil ve düşüncenin gelişimi, ilk kez İsviçreli epistemolog Jean Piaget’nin çığır açan çalışmasında kapsamlı bir incelemeye tâbi tutulmuştu. Teorilerinin bazı yönleri, özellikle de çocukların bir aşamadan diğerine geçiş biçimini yorumlayışındaki esneklik yoksunluğu eleştiri konusu olmuşsa da, onun çalışmaları, neredeyse gözardı edilmiş bir alanda öncü çalışmalar niteliğindeydi ve teorilerinin birçoğu geçerliliğini halen önemli ölçüde korumaktadır. Hegel’in genel olarak diyalektik düşüncenin sistematik bir sergilenişini sunan ilk kişi olması gibi, Piaget de doğumdan çocukluğa, oradan da ergenliğe kadar olan gelişmenin diyalektik sürecine dair bir fikir veren ilk kişiydi. Her iki sistemin de barındırdığı kusurların, bu insanların çalışmalarının olumlu içeriğini karartmasına izin verilmemelidir. Piaget’nin aşamaları şüphesiz oldukça şematik ve araştırma yöntemleri de bir o denli sorgulanmaya açık olsa bile, yine de bunlar, erken insan gelişimine genel bir bakış olarak değer taşımaktadırlar.
Devamını oku “Bilişsel Gelişim” →