Pişmanlığın En Büyük Yalanı: Keşke Dediğin An Zaten Yazılmıştı

Bir an düşün: Hayatının en utanç verici cümlesini kurduğun o akşam, göndermemen gereken mesajı gönderdiğin o gece, dönmen gerekirken dümdüz yürüdüğün o kavşak… Hepsi, evrenin ilk kıvılcımından beri taşların devrilmesi gibi geliyorsa, keşke demek neye yarar? Deterministik bir evrende pişmanlık, geçmişe fırlatılmış plastik bir ok gibidir: hedefe varmaz, havada sallanır, sonra dönüp sahibinin alnına değer.

Determinizm basit ama acımasız bir fikirdir: Her olay, kendinden önce gelen koşulların zorunlu sonucudur. Atomların konumu, genetik mirasın, çocukluk yaraların, hormonların, toplumsal baskıların, uykusuzluğun, korkuların ve o gün içtiğin kahvenin miktarı birleşir; sen de kendine özgürce seçtim dersin. Oysa belki de seçen kişi değil, seçim denen dalgayı taşıyan kıyısın.

Keşke: Olmamış Bir Evrene Yazılan Mektup

Pişmanlığın klasik formu şudur: Başka türlü yapabilirdim. İşte felsefi sorun tam burada patlar. Eğer aynı evren, aynı geçmiş, aynı zihin durumu, aynı bilgi, aynı korku ve aynı arzu ile tekrar kurulsa, gerçekten farklı davranabilir miydin? Determinist cevap soğuk bir bıçak gibidir: Hayır. Farklı davranman için evrende bir şeyin farklı olması gerekirdi. Senin karakterin, bilgin, cesaretin ya da cehaletin değişmeliydi. Ama onlar değişmemişse, sonuç da değişmez.

Bu durumda keşke, sanki geçmişte açık duran ama senin kapatmadığın bir kapı varmış gibi konuşur. Oysa determinizm açısından o kapı hiç açık değildi; yalnızca içeriden bakınca açık görünüyordu. Bilincimiz seçim anını tiyatro sahnesi gibi yaşar: ışıklar yanar, seçenekler sıralanır, içimizde dramatik müzik çalar. Sonra perde kapanınca anlatıcı sahneye çıkar ve der ki: Aslında final çoktan yazılmıştı.

Burada insanın gururu incinir. Çünkü pişmanlık yalnızca acı değildir; aynı zamanda gizli bir egemenlik iddiasıdır. Ben başka türlü yapabilirdim demek, geçmişteki benliğin üzerinde bugünkü bilincin krallık kurmasıdır. Bugünkü sen, dünkü seni yargıç kürsüsüne çıkarır. Fakat dünkü sen bugünkü bilgiden yoksundu. Onu bugünkü ışıkla mahkum etmek, karanlıkta yürüyen birini güneş doğduktan sonra neden gölgeyi görmedin diye suçlamaktır.

Pişmanlık Tamamen Boş mu?

Hayır, burada ince bir ayrım var. Metafizik anlamda pişmanlık anlamsız olabilir; çünkü geçmiş değiştirilemez ve determinist düzende başka türlü olamazdı. Ama psikolojik ve etik anlamda pişmanlık bir sinyal olabilir. Yanlış yaptığını hissetmen, gelecekteki davranışlarını biçimlendiren yeni bir nedensel halka haline gelir. Yani pişmanlık geçmişi onarmaz; gelecekteki seni programlar. Bir tür içsel yazılım güncellemesidir, yalnız bazen hata mesajını sonsuza kadar ekranda bırakırız.

Bilgece tavır, pişmanlığı tapınak yapmak değil, laboratuvar yapmaktır. Kendini kırbaçlamak yerine şu soruyu sormak gerekir: Hangi koşullar beni o davranışa taşıdı? Korku mu? Onay ihtiyacı mı? Bilgisizlik mi? Açlık mı? Bastırılmış öfke mi? Jungiyen bir dille söylersek, pişmanlık çoğu zaman gölgenin kapıya bıraktığı mektuptur. Onu okumazsan aynı sahne başka kostümlerle yeniden oynanır.

Deterministik evren fikri, insanı pasifleştirmek zorunda değildir. Tam tersine, daha keskin bir sorumluluk anlayışı doğurabilir. Çünkü sen de nedenler zincirinin bir parçasısın. Okuduğun kitap, yaptığın konuşma, aldığın terapi, tuttuğun günlük, kurduğun dostluk, seçtiğin çevre; bunların hepsi gelecekteki davranışlarını belirleyen koşullar arasına katılır. Özgürlük belki mutlak kopuş değil, kendi nedenlerini bilinçli biçimde düzenleme sanatıdır.

Bu yüzden keşke demenin felsefi anlamsızlığı, hayatın anlamsızlığına değil, zihnin yanlış yere saldırmasına işaret eder. Geçmiş bir mahkeme salonu değil, arkeolojik kazı alanıdır. Orada suçlu aramak yerine yapı taşlarını bulursun. Hangi inanç çökmüş, hangi korku kolon olmuş, hangi arzu gizli geçit açmış?

Sonuçta deterministik bir evrende pişmanlık, geçmişe karşı açılmış kaybedilmiş bir savaştır. Savaşçının bilgeliği ise kaybedilmiş cephede kılıç sallamak değil, haritayı alıp bir sonraki vadide pusu kurmamaktır. Keşke dediğin an belki de zaten yazılmıştı; fakat onu nasıl anlayacağın, şimdi yeni nedenlerin başlangıcı olabilir.

Zihnin Gizli Laboratuvarı: Ya O Gün Başka Türlü Davransaydın?

İnsan zihni yalnızca olanı kaydeden pasif bir kamera değildir; aynı zamanda olmamış şeylerin de yönetmeni, senaristi ve bazen acımasız eleştirmenidir. Gece yatağa uzandığında bir cümleyi tekrar düşünürsün: Keşke öyle demeseydim. Ya da bir kavşakta seçmediğin yolu zihninde aydınlatırsın: Oradan gitseydim şimdi nerede olurdum? İşte karşıolgusal düşünme, beynin gerçekliğin yanına hayalet gerçeklikler kurma sanatıdır.

Karşıolgusal düşünme, basitçe, gerçekleşmiş bir olayın alternatif versiyonlarını zihinde canlandırmaktır. Eğer daha çok çalışsaydım sınavı kazanır mıydım? Eğer o mesajı atsaydım ilişki biter miydi, yoksa başlar mıydı? Bu sorular bazen pişmanlık gibi sızlar, bazen strateji gibi parlar. Beyin, yaşanmış olanı tek seçenek olarak kabul etmekte zorlanır; çünkü hayatta kalmak için yalnızca geçmişi hatırlamak değil, geçmişten gelecek için model çıkarmak zorundadır.

Nörobilim açısından bakıldığında bu zihinsel tiyatroda özellikle prefrontal korteks, hipokampus ve varsayılan mod ağı sahneye çıkar. Hipokampus geçmiş deneyimlerden parçalar getirir; prefrontal korteks bu parçaları olasılık yasalarına göre yeniden düzenler; varsayılan mod ağı ise içsel anlatıyı, benlik hissini ve zamanlar arası yolculuğu birbirine bağlar. Yani beynin şunu yapar: Hafızadan dekor alır, hayal gücünden ışık kurar, mantıktan biraz bütçe ister ve sana alternatif bir sahne oynatır.

Bu yetenek ilk bakışta lüks gibi görünebilir, ama aslında oldukça vahşi bir kökene sahiptir. Atalarımız için yanlış patikadan yürümek, yalnızca geç kalmak değil, bir yırtıcıyla karşılaşmak anlamına gelebilirdi. Bu yüzden beyin, geçmişteki hataları tekrar tekrar simüle ederek gelecek tehlikeleri azaltmaya çalışır. Pişmanlık burada bir ceza değil, ilkel bir öğretmendir. Serttir, bazen kaba saba konuşur, ama niyeti genellikle bizi daha uyanık kılmaktır.

Yine de bu öğretmen kontrolden çıkarsa sınıfı yakabilir. Karşıolgusal düşünmenin karanlık tarafı ruminasyondur: Aynı sahneyi yüzlerce kez oynatmak, ama hiçbir yeni sonuç üretmemek. Zihin o zaman bir bilgelik atölyesi olmaktan çıkar, dönen bir işkence çarkına dönüşür. Jungiyen bir gözle söylersek, insan kendi gölgesiyle yüzleşmek yerine onunla bodrumda satranç oynamaya başlar. Her hamlede yenilir, çünkü oyun çoktan bitmiştir; yalnızca egonun bunu kabul etmesi gecikmiştir.

Karşıolgusal düşünmenin iki temel yüzü vardır: yukarı yönlü ve aşağı yönlü. Yukarı yönlü olan, daha iyi bir sonucu hayal eder: Daha cesur olsaydım kazanırdım. Bu tür düşünme motivasyon sağlayabilir, ama fazlası insanı kendine kırbaçlatır. Aşağı yönlü olan ise daha kötü bir sonucu hayal eder: En azından daha büyük bir felaket olmadı. Bu da şükran ve rahatlama yaratabilir. Beyin bu iki yön arasında bir denge arar; biri bizi geliştirir, diğeri dağılmaktan korur.

İlginç olan şu: Karşıolgusal düşünme yalnızca bireysel psikolojinin değil, ahlakın da temel taşlarından biridir. Birine zarar verdiğimizde aklımızdan şu geçer: Başka türlü davranabilirdim. Bu cümle suçluluk duygusunun, sorumluluğun ve etik bilincin kapısını açar. Eğer insan hiçbir alternatif hayal edemeseydi, vicdan da büyük ölçüde sessizleşirdi. Çünkü sorumluluk, ancak başka bir ihtimalin mümkün olduğu yerde doğar.

Fakat burada ince bir bıçak sırtı vardır. Her olayda sonsuz alternatif aramak, insanı tanrısal bir kontrol yanılsamasına sürükleyebilir. Oysa her seçimin arkasında kişilik, bilgi, korku, beden hali, sosyal baskı ve rastlantıdan oluşan koca bir orman vardır. O anki sen, bugünkü bilgeliğe sahip değildin. Bugünkü sen, o günkü seni yargılarken elinde sonradan yazılmış bir harita tutuyor. Bu yüzden karşıolgusal düşünmenin en olgun biçimi kendini suçlamak değil, kendini okumaktır.

Belki de mesele şu soruda düğümlenir: Zihin bu alternatif dünyaları bize eziyet etmek için mi kurar, yoksa bizi dönüştürmek için mi? Cevap, onlarla nasıl ilişki kurduğumuzda saklıdır. Eğer her keşkeyi bir mahkeme salonuna çevirirsek, içimizdeki yargıç hiç susmaz. Ama her keşkeyi bir laboratuvar deneyine dönüştürürsek, zihnin karanlık simülasyonları bile pusulaya dönüşebilir.

Sonunda karşıolgusal düşünme, insan olmanın en tuhaf armağanlarından biridir. Hayvan büyük ölçüde olanın içinde yaşar; insan ise olan, olabilecek olan ve asla olmayacak olan arasında gezinir. Bu gezinti bazen baş döndürür, bazen yaralar, bazen de ruhu keskinleştirir. Çünkü biz yalnızca yaşadıklarımızdan değil, yaşayamadıklarımızın hayaletinden de oluşuruz. Ve belki bilgelik, geçmişin alternatif evrenlerinde kaybolmadan, onlardan geleceğe giden daha sağlam bir yol çıkarabilmektir.

Keşke’yi Branch’e Almak: Ruhun Git Reposunda Pişmanlıkla Oynamak

İnsan zihni, tuhaf bir sürüm kontrol sistemidir. Bir olay yaşanır, içimizde commit edilir; sonra yıllar geçer, biz hâlâ o commit mesajını okuruz: ‘Keşke öyle demeseydim.’ ‘Keşke o trene binseydim.’ ‘Keşke o kişiyi sevmeseydim ya da daha çok sevseydim.’ Psikanalizin divanı ile Git’in terminal ekranı ilk bakışta birbirine uzak görünür: biri rüyalar, arzular ve çocukluk yankılarıyla; diğeri branch, merge, revert ve log komutlarıyla uğraşır. Ama ikisinin de gizli meselesi aynıdır: geçmişle nasıl yaşayacağız?

Git bize programlama dünyasında büyüleyici bir imkân sunar: ana hattı bozmadan alternatif yollar denemek. Bir branch açarsın, kodun başka bir geleceğe doğru yürür. Beğenmezsen silersin; işe yararsa merge edersin. Ne güzel lüks! İnsan ruhu da bunu ister. Acı veren bir kararın yanına gidip şöyle demek ister: ‘git checkout -b başka_bir_hayat’. Sonra o hayatta eski sevgiliye mesaj atılmaz, o iş teklifi kabul edilir, o kavga susarak geçiştirilir, o baba affedilir, o şehir terk edilmez.

Fakat psikanaliz bize acımasız ama özgürleştirici bir şey söyler: geçmişin kendisi değişmez; değişen, geçmişin ruhumuzdaki örgütlenişidir. Yani Git’teki gibi gerçek bir zaman makinemiz yoktur, ama bilinçdışımız zaten geçmişi düz bir arşiv gibi saklamaz. O, olayları tekrar tekrar yorumlayan, kimi dosyaları gizleyen, kimilerini çarpıtan, kimilerini de rüyalarda beklenmedik klasörlere taşıyan canlı bir sistemdir. Terapi odası, bu yüzden bir tür ‘git log’ çalışmasıdır: Hangi commit ne zaman atıldı? Bu öfke ilk hangi dosyada yazıldı? Bu terk edilme korkusu hangi eski sürümden miras kaldı?

Pişmanlık Bir Hata Mesajı Değil, Bir İşarettir

Pişmanlık çoğu zaman kendini mahkeme gibi sunar: ‘Suçlusun.’ Oysa daha derinden bakıldığında pişmanlık, ruhun bize gönderdiği bir issue kaydıdır. Kapanmamış bir mesele, tamamlanmamış bir yas, dile gelmemiş bir arzu vardır. İnsan ‘keşke’ dediğinde sadece geçmişi istemez; çoğu zaman kendi kayıp ihtimalini arar. Olabileceği kişiyi, seçmediği kimliği, bastırdığı cesareti, söyleyemediği hakikati yoklar.

Burada Git metaforu keskinleşir. Çünkü branch açmak, yalnızca teknik bir hareket değildir; varoluşsal bir cesarettir. Alternatif senaryoyu düşünmek, kendini kandırmak zorunda değildir. Tam tersine, doğru yapıldığında psikanalitik bir deney olabilir. ‘O gün başka türlü davransaydım kim olurdum?’ sorusu, geçmişi değiştirme fantezisinden çıkıp benliğin mimarisini inceleme aracına dönüşür. Bu soru bizi kaderciliğin pasından temizler: Demek ki içimde başka olasılıkları hayal edebilen bir yer hâlâ yaşıyor.

Yine de tehlike vardır. Bazı insanlar zihinsel branch’lerde kaybolur. Ana hayat hattına dönmeden, sonsuz alternatiflerde dolaşırlar. ‘Şunu seçseydim mutlu olurdum’ cümlesi, bazen içsel bir simülasyon değil, bugünkü sorumluluktan kaçış olur. Git’te de öyledir: Sürekli yeni branch açıp hiçbirini merge etmezsen proje dağılır. Ruhsal yaşamda da her olasılığı sonsuza dek açık tutmak özgürlük değil, parçalanmadır. Olgunluk, bazı branch’leri kapatabilme gücüdür.

Psikanalitik açıdan asıl mesele ‘revert’ etmek değildir; ‘integrate’ etmektir. Yani geçmişi silmek, olmamış yapmak, eski dosyayı zorla temizlemek değil; o deneyimin bizde neye dönüştüğünü anlamak. Acı bir aşk, sadece hata mıydı; yoksa sevme biçimimizi gösteren karanlık bir ayna mı? Yanlış meslek seçimi, yalnızca zaman kaybı mıydı; yoksa itaatle arzu arasındaki savaşı görünür kılan bir sahne mi? Git’in ‘merge conflict’ dediği şey, insan ruhunda sık sık yaşanır: Bir yanımız güvenlik ister, diğer yanımız macera; biri anneye sadık kalır, diğeri dünyaya açılmak ister.

Belki de terapi, hayatın ana dalına bilinçli bir merge yapma sanatıdır. Bastırılmış arzular, eski korkular, pişmanlıklar ve alternatif benlikler tek tek masaya gelir. Hepsi kabul edilmez, hepsi reddedilmez. Bazıları düzenlenir, bazıları gömülür, bazıları yeni bir anlamla ana hikâyeye katılır. İnsan böylece geçmişin mahkûmu olmaktan çıkıp onun editörü hâline gelir.

Sonunda şunu fark ederiz: Hayatta ‘git reset –hard’ yoktur; ne güzel ki yoktur. Çünkü bizi biz yapan şey, hatasız bir tarih değil, hatalarla kurduğumuz bilinçli ilişkidir. Pişmanlıklarımızı güvenli bir branch’te deneyebilir, onlarla konuşabilir, onlardan yeni içgörüler çıkarabiliriz. Ama yaşam, daima ana dalda akar. Bilgelik, geçmişe dönüp başka bir hayat kurmak değil; içimizdeki bütün olası hayatların sesini duyup, bugünkü commit’i daha dürüst atmaktır.

Işıktan yavaş- Gölgeden hızlı

Biz zaten geçmişte yaşıyoruz. Yani hücrelerimiz anda yaşıyor olabilirler (bilmiyorum) ama bilinçli kendimiz, ben olgusu, her zaman olayın biraz gerisindedir. Bence farkındalık denen şey de basitçe olayın ne kadar gerisinde olduğunun ölçüsüdür. sa

**

  1. Karar vermeden önce iyice düşün, üzül;ama kararını verdikten sonra, kov aklından tasayı, düşünceyi ve öyle ilerle. Çünkü daha verilecek milyonlarca karar beklemektedir seni. Böyledir bir savaşçının yöntemi.

  2. Kararsızlık içindeyken ölümü düşünür bir savaşçı.

  3. Bilgi adamı olmak için, bi savaşçı olması gerekir insanın. Sızlayan bi çocuk değil!Pes etmeden, yakınmadan, çekinmeden, görene dek, hiçbişeyin hiçbi önemi olmadığını kavrayana dek çabalayıp durmalıdır. (Tıklayınız)

**

İngilizcede karar anlamına gelen decide kelimesinin kökü, hamicide (adam öldürme, katil) ve suicide (intihar) kelimelerinde olduğu gibi “öldürmek” anlamına gelirmiş. Yani karar verdiğini yaşatmak diğer olasılıkları öldürmek anlamında. Çok eskiden rastladığım bişeydi bu, hem de CC’den filan çok önce ve beni şaşırtmıştı.