Keşke’yi Branch’e Almak: Ruhun Git Reposunda Pişmanlıkla Oynamak

İnsan zihni, tuhaf bir sürüm kontrol sistemidir. Bir olay yaşanır, içimizde commit edilir; sonra yıllar geçer, biz hâlâ o commit mesajını okuruz: ‘Keşke öyle demeseydim.’ ‘Keşke o trene binseydim.’ ‘Keşke o kişiyi sevmeseydim ya da daha çok sevseydim.’ Psikanalizin divanı ile Git’in terminal ekranı ilk bakışta birbirine uzak görünür: biri rüyalar, arzular ve çocukluk yankılarıyla; diğeri branch, merge, revert ve log komutlarıyla uğraşır. Ama ikisinin de gizli meselesi aynıdır: geçmişle nasıl yaşayacağız?

Git bize programlama dünyasında büyüleyici bir imkân sunar: ana hattı bozmadan alternatif yollar denemek. Bir branch açarsın, kodun başka bir geleceğe doğru yürür. Beğenmezsen silersin; işe yararsa merge edersin. Ne güzel lüks! İnsan ruhu da bunu ister. Acı veren bir kararın yanına gidip şöyle demek ister: ‘git checkout -b başka_bir_hayat’. Sonra o hayatta eski sevgiliye mesaj atılmaz, o iş teklifi kabul edilir, o kavga susarak geçiştirilir, o baba affedilir, o şehir terk edilmez.

Fakat psikanaliz bize acımasız ama özgürleştirici bir şey söyler: geçmişin kendisi değişmez; değişen, geçmişin ruhumuzdaki örgütlenişidir. Yani Git’teki gibi gerçek bir zaman makinemiz yoktur, ama bilinçdışımız zaten geçmişi düz bir arşiv gibi saklamaz. O, olayları tekrar tekrar yorumlayan, kimi dosyaları gizleyen, kimilerini çarpıtan, kimilerini de rüyalarda beklenmedik klasörlere taşıyan canlı bir sistemdir. Terapi odası, bu yüzden bir tür ‘git log’ çalışmasıdır: Hangi commit ne zaman atıldı? Bu öfke ilk hangi dosyada yazıldı? Bu terk edilme korkusu hangi eski sürümden miras kaldı?

Pişmanlık Bir Hata Mesajı Değil, Bir İşarettir

Pişmanlık çoğu zaman kendini mahkeme gibi sunar: ‘Suçlusun.’ Oysa daha derinden bakıldığında pişmanlık, ruhun bize gönderdiği bir issue kaydıdır. Kapanmamış bir mesele, tamamlanmamış bir yas, dile gelmemiş bir arzu vardır. İnsan ‘keşke’ dediğinde sadece geçmişi istemez; çoğu zaman kendi kayıp ihtimalini arar. Olabileceği kişiyi, seçmediği kimliği, bastırdığı cesareti, söyleyemediği hakikati yoklar.

Burada Git metaforu keskinleşir. Çünkü branch açmak, yalnızca teknik bir hareket değildir; varoluşsal bir cesarettir. Alternatif senaryoyu düşünmek, kendini kandırmak zorunda değildir. Tam tersine, doğru yapıldığında psikanalitik bir deney olabilir. ‘O gün başka türlü davransaydım kim olurdum?’ sorusu, geçmişi değiştirme fantezisinden çıkıp benliğin mimarisini inceleme aracına dönüşür. Bu soru bizi kaderciliğin pasından temizler: Demek ki içimde başka olasılıkları hayal edebilen bir yer hâlâ yaşıyor.

Yine de tehlike vardır. Bazı insanlar zihinsel branch’lerde kaybolur. Ana hayat hattına dönmeden, sonsuz alternatiflerde dolaşırlar. ‘Şunu seçseydim mutlu olurdum’ cümlesi, bazen içsel bir simülasyon değil, bugünkü sorumluluktan kaçış olur. Git’te de öyledir: Sürekli yeni branch açıp hiçbirini merge etmezsen proje dağılır. Ruhsal yaşamda da her olasılığı sonsuza dek açık tutmak özgürlük değil, parçalanmadır. Olgunluk, bazı branch’leri kapatabilme gücüdür.

Psikanalitik açıdan asıl mesele ‘revert’ etmek değildir; ‘integrate’ etmektir. Yani geçmişi silmek, olmamış yapmak, eski dosyayı zorla temizlemek değil; o deneyimin bizde neye dönüştüğünü anlamak. Acı bir aşk, sadece hata mıydı; yoksa sevme biçimimizi gösteren karanlık bir ayna mı? Yanlış meslek seçimi, yalnızca zaman kaybı mıydı; yoksa itaatle arzu arasındaki savaşı görünür kılan bir sahne mi? Git’in ‘merge conflict’ dediği şey, insan ruhunda sık sık yaşanır: Bir yanımız güvenlik ister, diğer yanımız macera; biri anneye sadık kalır, diğeri dünyaya açılmak ister.

Belki de terapi, hayatın ana dalına bilinçli bir merge yapma sanatıdır. Bastırılmış arzular, eski korkular, pişmanlıklar ve alternatif benlikler tek tek masaya gelir. Hepsi kabul edilmez, hepsi reddedilmez. Bazıları düzenlenir, bazıları gömülür, bazıları yeni bir anlamla ana hikâyeye katılır. İnsan böylece geçmişin mahkûmu olmaktan çıkıp onun editörü hâline gelir.

Sonunda şunu fark ederiz: Hayatta ‘git reset –hard’ yoktur; ne güzel ki yoktur. Çünkü bizi biz yapan şey, hatasız bir tarih değil, hatalarla kurduğumuz bilinçli ilişkidir. Pişmanlıklarımızı güvenli bir branch’te deneyebilir, onlarla konuşabilir, onlardan yeni içgörüler çıkarabiliriz. Ama yaşam, daima ana dalda akar. Bilgelik, geçmişe dönüp başka bir hayat kurmak değil; içimizdeki bütün olası hayatların sesini duyup, bugünkü commit’i daha dürüst atmaktır.

Fırçanın Ucundaki Sinir Sistemi: Travma Beyinde Nasıl Yeniden Yazılır?

İnsan bazen konuşarak değil, çizerek hatırlar. Çünkü travma çoğu zaman düzgün cümleler halinde saklanmaz; bedende kasılmış bir omuz, geceleri tetikte bekleyen bir kalp, nedensiz gelen bir irkilme olarak yaşar. Sanat terapisi tam da burada, kelimelerin kapıda kaldığı o iç mağaraya bir meşale indirir. Boya, kil, kolaj, ritim ya da çizgi; bunlar yalnızca estetik araçlar değildir. Beynin travma ile kilitlenmiş devrelerine gönderilen yeni ve güvenli sinyallerdir.

Nöroestetik bize şunu söyler: Güzellik, beynin lüks tüketimi değildir; sinir sisteminin düzen kurma çabasıdır. Bir şekle bakarken, bir renk seçerken, kaotik bir duyguyu kağıt üzerinde sınırlarken beyin yalnızca sanat üretmez; tahmin eder, organize eder, anlam verir. Travma ise tam tersini yapar: zamanı parçalar, bedeni alarmda tutar, geçmişi şimdi gibi yaşatır. Bu yüzden yaratıcı üretim, travmanın donmuş zamanına karşı küçük ama inatçı bir karşı saldırıdır.

Travma merkezi dediğimiz yer neresidir?

Popüler dilde travma merkezi denince akla tek bir düğme gelir; sanki beyinde üstünde acil durum yazan kırmızı bir buton vardır. Oysa tablo daha karmaşıktır. Amigdala tehlikeyi koklar, hipokampus anıları bağlama yerleştirir, prefrontal korteks dürtüleri düzenler, beden ise kortizol ve adrenalinle bu orkestraya katılır. Travma yaşandığında amigdala fazla uyanık hale gelebilir, hipokampus anıyı zamanına oturtmakta zorlanabilir, prefrontal alanlar ise sanki komutan çadırından uzaklaştırılmış gibi etkisini kaybedebilir.

Sanat terapisi burada sihirli değnek değildir; ama nöroplastisite dediğimiz beynin değişebilme kapasitesini kullanır. Bir danışan kil yoğurduğunda, bedensel duyumla güvenli temas kurar. Bir resimde karanlık bir lekeyi çevrelediğinde, içsel kaosu dışarıda tutulabilir bir forma dönüştürür. Ritimle çalıştığında, dağınık sinir sistemi yeniden tempo bulur. Bunlar romantik metaforlar değil; duyusal-motor ağların, dikkat sistemlerinin, ödül devrelerinin ve duygusal düzenleme mekanizmalarının birlikte çalışmasıdır.

Yaratmak, kontrolü geri çağırmaktır

Travmanın en zalim yanı yalnızca acı vermesi değildir; kişiye fail olma duygusunu kaybettirmesidir. Olan olmuştur, beden bunu kaydetmiştir, zihin ise çoğu zaman olayın etrafında döner durur. Yaratıcı üretimde ise küçük bir egemenlik başlar: Bu rengi ben seçtim. Bu çizgiyi ben uzattım. Bu parçayı buraya ben yapıştırdım. Basit görünür, fakat sinir sistemi açısından muazzamdır. Beyin, çaresizliğin karşısına eylemi koyar.

Jungiyen bir gözle bakarsak sanat, bilinçdışının diplomasi dilidir. İçimizdeki gölgeler doğrudan konuşmaz; sembollerle, imgelerle, tekrar eden biçimlerle kendini gösterir. Travma da çoğu kez bir canavar gibi değil, yarım kalmış bir şekil gibi gelir. Onu çizmek, hemen anlamak zorunda olmadan onunla karşılaşmaktır. Bu karşılaşma, kahramanın ejderhayı öldürmesi değil; ejderhanın neden mağarada beklediğini duymasıdır.

Bilimsel araştırmalar, yaratıcı etkinliklerin stres yanıtını azaltabileceğini, duygu düzenlemeyi destekleyebileceğini ve güvenli ilişkisel bağlamda uygulandığında travma belirtilerini hafifletebileceğini gösteriyor. Elbette burada dikkatli konuşmak gerekir: Bir tuval, tek başına ağır travmayı tedavi etmez. Sanat terapisi, eğitimli uzmanlarla yürütüldüğünde psikoterapötik sürecin güçlü bir parçası olur. Fiziksel iyileşme dediğimiz şey de mucizevi bir doku onarımı değil; beynin ve bedenin alarm sistemlerinde ölçülebilir yatışma, bağlantıların yeniden örgütlenmesi, bedensel farkındalığın güvenle geri dönmesidir.

Belki de sanatın en büyük gücü, acıya güzel görünmesini emretmemesidir. Sanat, acının biçim almasına izin verir. Biçim alan şey ise artık mutlak bir karanlık değildir; bakılabilir, taşınabilir, dönüştürülebilir bir varlıktır. Bir çizgi, bir ritim, bir renk lekesi beynin derinlerinde şunu fısıldar: Geçmiş hâlâ iz bırakıyor olabilir, ama bütün sahnenin yönetmeni artık yalnızca o değil.

Bu yüzden sanat terapisi bir hobi köşesi değil, sinir sisteminin yeniden eğitimidir. Nöroestetik de bize şunu hatırlatır: İnsan beyni yalnızca hayatta kalmak için değil, anlam kurmak için evrimleşmiştir. Travma bizi içimizdeki haritadan sürgün eder; yaratıcı üretim ise o haritaya titrek, renkli ve cesur bir dönüş yoludur.

Varoluşçu Psikoterapi Nedir

Varoluşçuluk son yüzyılımızda felsefî bir akım olarak kendini ortaya koydu. Ekzistansiyalist felsefe bir anlam arayışından yola çıktı. İnsanın, kendini ve maddeyi sorgulaması sonucunda karşılaştığı açmazları anlamaya çalıştı. Varoluşçu felsefenin oluşmasına tek bir filozofun katkısı yoktur. Birçok filozof varoluşçu felsefî akımın gelişmesinde rol almışlarıdır. Kirkegaard, Heidegger, Sartre, Neitsche gibi filozoflar bu akımın öncülerinden kabul edilir. Varoluşçu felsefeyi bir bağlamda değerlendirmek, tanımlamak oldukça zordur. Herhangi bir filozof da ortaya çıkarak ‘ben varoluşçuluğun temsilcisiyim’ iddiasında değildir. Özellikle Sartre’ın etkisiyle toplumsal hayata açılan varoluşçu felsefe birçok alanda etkiler yaratmıştır. İnsanı izah etmeye çalışan ve insanın sorunlarına yaklaşım getiren varoluşçu felsefe elbette ki psikoloji içinde de temsilcilerini bulacaktır. Varoluşçuluk bu manada insanın zihinsel yapısının ve dünyayı algılama şeklinin bir başka izah tarzıdır. Psikoloji ve psikiyatride varoluşçuluğun çok etkin bir takım sonuçlarını görmekteyiz.

Psiko-terapötik yaklaşımlar insanın sorunlarına katman katman çözüm bulmaya çalışmaktadır. Davranışçı, Kognitif, Dinamik ekoller bu sorunları çözme iddiasında bulunan psiko-terapötik ekollerdir. Ancak klinik uygulamalarda bu terapötik yaklaşımların tıkandığı, çözüme ulaşamayan ve yolların bittiği yerler ve zaman dilimleri mevcuttur. İşte bu aşamada varoluşçuluk akımı psikiyatriye ve psikoterapiye yeni bir nefes aldırmış, yeni bir açılım sağlamıştır. Psikiyatrik klinik tabloların ekseriyetinde karşılaştığımız temel sorun anksiyete ve korkudur. Anksiyete yani bunaltı, iç daralması bir sinyal niteliğindedir. Normalde reel hayatın uzantıları, bir tehlike arz ediyorsa birey bunaltı içine girer. Bir yakının kaybı, ekonomik felaketler, yaşanılan bir takım ağır travmalar, reel olarak bireyde bunaltı doğurur. Gerçek bir olaya karşı kişinin hissettiği bunaltı normaldir, olması gerekir. Çünkü bir sinyal niteliğinde olan bu bunaltı sayesinde birey bir takım koruyucu tedbirler alır. Bu tedbirler sayesinde de canlığını ve pozisyonunu korur. Aksi takdirde hayatın gerçek yüzü onu saf dışı bırakabilir. Fakat bazı bunaltılar vardır ki bunlar, kaynağına indiğiniz de ya davranışsal bir öğrenme ya bilişsel bir çarpıtma ya da dinamik bir alt yapıya dayanmaktadır. Ancak bazı bunaltılar davranışçı bilişsel ve dinamik yaklaşım tarzlarıyla izah edilememektedir. Zaman zaman klinik uygulamalarımızda bu tip tablolar karşımıza gelebilmektedir.

Devamını oku “Varoluşçu Psikoterapi Nedir” →

Geçmişin Hipnozunu Bozmak

Dünyanın en büyük hipnozcuları anneler ve babalardır. Büyürken biz bu hipnozu pekiştirerek ilerleriz.

Dr. Bulent Uran, bilinçaltini bizim KU kavramimızla cok benzer biçimde kullaniyor ve bilici de LONO olarak algilayabilirsiniz. Zaten kitap (Gecmisim hipnozunu bozmak) giris bolumleriyle nerdeyse urban shaman konseptinin bizim dile en yakin bir baska ifadesi gibi, bu anlamda pireshamanlar bu kitabi edinirlerse kavramlari iclerinde yerli yerine oturtmak kolaylasacaktir.

“Yerine daha iyisinin konacağına ikna olmadan bilinçaltı eski programı silmez” GHB
KU’nun bilinenin aksine ne kadar mantıklı olduğunu hatırlayınız. Aynı zamanda KU yeni kayıtlar veya eskisinin iptali için “deneyimin yoğunluğunu” dikkate alır. Ne kadar duygusal, kimyasal ve kassal reaksiyon oluştuğuna bakar; Deneyim ne kadar gerçektir?!
KU ile iletişim bana Kane ile iletişimden hep daha incelikli gelmiştir. Herkes Kane ile (yüksek benlik, tanrısal benlik veya Ben’im bilinci) iletişime girme heveslisidir fakat günlük hayatı yöneten KU (beden hafızası) nı küçümser. Ah bu büyüme arzumuz 🙂
Onbinlerce yılın hesabını tutan devasa bir işletim sistemi KU. Tabi ki bizzat insan deneyimlerinden çıkarsadığı her bilgiyi bizi güvende tutmak adına disiplinle azimle uyguluyor kendisi. Olağanüstü bir asistan, dipsizkuyu. Fakat biz ondan hiç haberli değiliz, eğitilmedik, ne yazık! Üstelik hayvansı yanımız, reptilyan beyni vs gibi aşağılamalarla bir an önce terk edilmesi beklenen bişey gibi sunuldu bizlere
İlk olayı bulmadan sorun kökünden halledilemez. GHB
Bilincin önceliği, önem sırası ile bilinçaltının önceliği çok farklı olabiliyor, belki bu sebeple bilincin oluşturduğu filtreyi aşmadan yapılabilecek tahminlerin çoğu boşa gitmekte.
Kendi uyguladığım; Rüya görüşmeciliği, BAK Birleşik alan kullanımı ve Urban Shaman  yöntemleri hep bu eksikliği gidermeyi hedefler; ilk olayı bulmak. Ve böylece şifalanmayı mümkün kılabiliriz. Hipnoz yöntemi de çok önemli bir yoludur bunun fakat nedense kilo verdirmek, sigara bıraktırmak gibi çok kısıtlı alanlarda kullanılagelmiştir.
*

Scıo diye bir frekans cihazı. Bedene 12 bin ayrı frekans göndererek geri dönen tepkilere göre hastalıkları, genetik yatkınlıkları, alerjileri, asit-baz dengesini, hormonal bozuklukları ve hastanın ruh halini analiz ediyor. Bu cihazın ilk prototipi NASA’da geliştirilmiş. Uzayda hastalanırlarsa diye astronotların kullanması için. Şimdi çok geliştirilmiş. Tüm dünyada kullanılıyor ancak ilaç tröstlerinin baskısından dolayı genele yayılamıyor maalesef. Sadece Güney Amerika ve Avustralya’da genel sağlık sistemi kapsamına alınmış durumda.

Bu yöntemle sadece sinekleri öldürmüyoruz bataklığı kurutuyoruz diyor Dr. Sarıyıldız. Ben de yıllardır bu konuya dikkat çekmeye çalışıyorum. Gerçi bu tür aletlerle de bataklığı kalıcı olarak yok etmek mümkün değil, süreçleri onbeşyıl önce yerinde bilfiil gözlemledim çünkü bünye aynı tür duygu ve düşüncelerle yeniden bir bataklık oluşturabiliyor, kesin çözüm ancak sebeple uğraşarak elde edilebilir bu da bence terapi, hipnoz gibi yöntemlerin sağlıklı ve yaygın bilimsel kullanımlarını gerektiriyor. Eğitim sistemlerinin revizesi gerekiyor, placebo üzerine daha derin düşünen, denemekten korkmayan, gerçekten dinleyebilen tıp mensupları gerekiyor.

Not. “Geçmişin Hipnozunu Bozmak” Kitabını öylesine yararlı gördüm ki, hemen okuduğumun üçüncü haftasında Bülent beyin, İstanbul’da, 7Path Oto Hipnoz Yöntemini öğrettiği eğitim çalışmasına katıldım. Çok yoğun geçen ve kalabalık bir eğitimdi. Bülent beye, bu çalışmada maksimum yarar sağlamamız için gösterdiği samimi çaba ve alçakgönüllülük için teşekkür etmek isterim. Ayrıca eğitimin verildiği Park City’yi de misafir ağırlama konusundaki titizliği için  kutlarım.

İyileşme Nedir?

“Hastanın kişiliği, doktorun kişiliğini takip eder.”
Psikoterapide olduğu gibi somatik tedavilerde de iyileştiricinin kompleksleri, en çok bilinçdışı olduklarında terapik sürece müdahale eder. Kendisinin farkında olmadığı, “gölgesiyle” idealize edilen ya da korkulan arşetipik imgelerle birleşerek, iyileştiricinin hastasının kişiliği hakkındaki objektif bakışını çarpıtabilirler. Hastaya yansıtılması uygun olmayan hisler doğurabilirler. Bunlardan herhangi biri, teşhis noktasında yanlış yaklaşımlara sebebiyet verebilir.

Bir terapistin ya da iyileştiricinin “kasıtlı” ya da “tesadüfi” tercihinin, bilinçdışı bir biçimde ve eş zamanlı olarak büyük ölçüde hastanın ebeveynleri ve kardeşleriyle ilişkileri ve sorunlarının transfer yansımalarına göre belirlendiğini iddia etmek abartılı olmaz. Hasta terapistinde “iyi” bir ebeveyni görmek ister. Buna karşılık, belirli bir terapistin kendisine çektiği hasta tipi de kısmen kendisinin gölgede kalmış çok çetin sorunlarınca belirlenir. Bu, çok sık rastlanan derin bir psikolojik deneyimdir. Örneğin otoriteye düşmanlık, hastayı savaşabileceği bir otoriter doktor seçmeye itebilir. Koruyucu bir anne arayışı, annelik duygusu fazla gelişmiş bir terapiste yöneltebilir.
Whitmont

  • Turan Erdal Iyi teratipist bu bagimliklari görür ve hastanin özgür olmasini saglayici islemler yapar.
  • Rüya Kampı-Dünya yılı 2012 Doğrudur. Burada dikkat çekilmeye çalışılan ise “tencerenin yuvarlanıp kapağını bulma” fenomeni. Yani herkes layığını bulur
    Turan Erdal Asil sorunun üstüne basmissin. Hasta zaten durumunun degismesini istemiyor. O halde neden terapiste gidiyor ki? Hem cok para verip hem de kendi fikirlerini duymak icin mi?

     

    Rüya Kampı-Dünya yılı 2012 Çoğu kez sihirli bi değnek bekliyor, iyileştiricinin onun adına karar verip uygulamasını istiyor fakat olayların akışı böyle olamıyor maalesef. İyileştiriici yalnızca -eğer mahirse-sorununun kaynağını görebilir ve danışanı bu konuda uyarır, gereğinin yapılması ise danışanın kes-k-in kararını bekler

    Şüphesiz geçici iyileştirmeler sağlanabiliyor ancak danışan hastalığı-acıyı oluşturan kararını kökten değiştirmedikçe sürekliliği sağlamak iyileştiricinin elinde değil. Ve bu tamamen adil bir durumdur ve özgür irade kanununun korunumu gereğincedir.

  • Turan Erdal Kararin pismesi icin zamana gereksinim var, terapiste pek gereksinim yok galiba. Terapist sadece bir baston olarak kullaniliyor.
    Rüya Kampı-Dünya yılı 2012 Terapist ya da daha geniş anlamıyla tüm iyileştiriciler diyelim, kesinlikle gerekli çünkü o olmadan sorunun kaynağını kişi kendi başına göremez! Tüm iyileşmeler ilişki temeline dayanır.