Altı derece ayrılık-Küçük Dünya Sorunu

Altı derece ayrılık, gezegendeki herhangi bir kişinin, beşten fazla aracısı olmayan bir tanıdıklar zinciri aracılığıyla gezegendeki herhangi bir kişiye bağlanabileceği teorisidir.

Kullanıcılar, birinci, ikinci ve üçüncü derecelerinde kişilere mesaj gönderebilir ve ilan panosu öğeleri gönderebilir ve sitedeki diğer kullanıcılarla bağlantılarını görebilir. SixDegrees, günümüzde yaygın olarak kullanılan genel formdaki ilk sosyal ağ sitelerinden biriydi.

Arka plân

Neredeyse hepimiz evden uzakta, bizimle bir tanıdık paylaşan yeni biriyle karşılaşma deneyimini yaşadık. Bu fenomene, ilk olarak Amerikalı psikolog Stanley Milgram (1933-1984) tarafından incelenen küçük dünya sorunu denir. Buradaki orijinal makaleye atlamaktan çekinmeyin.

Makale, tarih, sosyoloji ve diğer disiplinlerle ilgili birçok tartışmada rol oynayan toplumdaki matematiksel yapıyı keşfetmeye yönelik deney ortamı için ilgimi çekti. Günümüzde herkes birbirinden birkaç tıklama veya beğeni alıyor (sosyal platformlar sayesinde), ancak farklı görüşlere sahip topluluklar her zamankinden daha fazla bölünmüş durumda. Yeni zorlukları çözmek için biraz eski moda ihtiyacımız olabilir.

Devamını oku “Altı derece ayrılık-Küçük Dünya Sorunu” →

Kutsal evlilik ve Mükemmellik Tutkusu

Marion woodman’ ın henüz dilimize çevrilmeyen kutsal evlilik kitabından alıntı (jungsever- Özgür arkadaşımıza teşekkürlerimizle):
Birçok insanın iki ayrı ilişkisi var çünkü gölge ve bilinç taraflarını bir araya getiremiyorlar. Bunları 
entegre etmek ‘kutsal evlilik’te sürecin bir parçasıdır. İçsel evlilik, içimizdeki kutsalın tanınması, kabul edilmesidir. Ruh ve tinin içimizde birleşmesidir. Bir ressamsanız bunu resim yapışınızda tecrübe edebilirsiniz; siz ‘yapmadığınızda’ resim yapılır. Ya da bazılarınız bilir: Yazmaya başlarsınız ve sonra bir şey olur ve yazı kendi kendini yazmaya başlar. Dans ederken de böyle. Dans etmeye başlarsınız. Bedeninizi hazırlamışsınız, kaslarınız gayet sağlıklı. Sonra birden müzik sizi ele geçirir, bir şey olur ve bir bakmışsınız dans ettiriliyorsunuz. İşte o zaman içsel evlilik gerçekleşiyor demektir. İçsel evlilik size kendi bütünlüğünüzü hissettirir. Başka insanlarla bu bütünlükten yola çıkarak ilişki kurabilirsiniz ve bir ümit onlar da sizinle kendi bütünlüklerinden yola çıkarak ilişki kurabilirler. Böylece tabi oluş, bağımlılık yaslanma olmaz. Birbirinize, kendi bütünlüklerinizden yola çıkarak, ayrı birer birim olarak saygı duyarsınız, seversiniz. Bazıları diyor ki: “lyi de, içsel evlilik varsa dışsal evliliğin ne anlamı var?” İçsel evlilik dışsal olanı hakikaten mümkün kılar. Çünkü hepimiz insanız. Hepimizin dostluğa, yoldaşlığa, paylaşmaya, karşılıklı yansıtmaya, sevmeye ihtiyacı var. Hayat bu demek. İçsel evlilik dışsal olanı sadece zenginleştirebilir. Yalnızca partnerinizle, kocanızla ya da karınızla değil, arkadaşlarınızla ve doğayla da. Bana göre paradigma işte tam da burada değişir çünkü içinizde yaşadığınız hayat, sizi çevreleyen hayatta da yansımasını bulur.

Bir diğer Türkçeye çevrilmiş kitabı ise ayrı bir alem, tüm anne ve anne adaylarının okumasını arzu ederim:

Devamını oku “Kutsal evlilik ve Mükemmellik Tutkusu” →

Varoluşçu Psikoterapi Nedir

Varoluşçuluk son yüzyılımızda felsefî bir akım olarak kendini ortaya koydu. Ekzistansiyalist felsefe bir anlam arayışından yola çıktı. İnsanın, kendini ve maddeyi sorgulaması sonucunda karşılaştığı açmazları anlamaya çalıştı. Varoluşçu felsefenin oluşmasına tek bir filozofun katkısı yoktur. Birçok filozof varoluşçu felsefî akımın gelişmesinde rol almışlarıdır. Kirkegaard, Heidegger, Sartre, Neitsche gibi filozoflar bu akımın öncülerinden kabul edilir. Varoluşçu felsefeyi bir bağlamda değerlendirmek, tanımlamak oldukça zordur. Herhangi bir filozof da ortaya çıkarak ‘ben varoluşçuluğun temsilcisiyim’ iddiasında değildir. Özellikle Sartre’ın etkisiyle toplumsal hayata açılan varoluşçu felsefe birçok alanda etkiler yaratmıştır. İnsanı izah etmeye çalışan ve insanın sorunlarına yaklaşım getiren varoluşçu felsefe elbette ki psikoloji içinde de temsilcilerini bulacaktır. Varoluşçuluk bu manada insanın zihinsel yapısının ve dünyayı algılama şeklinin bir başka izah tarzıdır. Psikoloji ve psikiyatride varoluşçuluğun çok etkin bir takım sonuçlarını görmekteyiz.

Psiko-terapötik yaklaşımlar insanın sorunlarına katman katman çözüm bulmaya çalışmaktadır. Davranışçı, Kognitif, Dinamik ekoller bu sorunları çözme iddiasında bulunan psiko-terapötik ekollerdir. Ancak klinik uygulamalarda bu terapötik yaklaşımların tıkandığı, çözüme ulaşamayan ve yolların bittiği yerler ve zaman dilimleri mevcuttur. İşte bu aşamada varoluşçuluk akımı psikiyatriye ve psikoterapiye yeni bir nefes aldırmış, yeni bir açılım sağlamıştır. Psikiyatrik klinik tabloların ekseriyetinde karşılaştığımız temel sorun anksiyete ve korkudur. Anksiyete yani bunaltı, iç daralması bir sinyal niteliğindedir. Normalde reel hayatın uzantıları, bir tehlike arz ediyorsa birey bunaltı içine girer. Bir yakının kaybı, ekonomik felaketler, yaşanılan bir takım ağır travmalar, reel olarak bireyde bunaltı doğurur. Gerçek bir olaya karşı kişinin hissettiği bunaltı normaldir, olması gerekir. Çünkü bir sinyal niteliğinde olan bu bunaltı sayesinde birey bir takım koruyucu tedbirler alır. Bu tedbirler sayesinde de canlığını ve pozisyonunu korur. Aksi takdirde hayatın gerçek yüzü onu saf dışı bırakabilir. Fakat bazı bunaltılar vardır ki bunlar, kaynağına indiğiniz de ya davranışsal bir öğrenme ya bilişsel bir çarpıtma ya da dinamik bir alt yapıya dayanmaktadır. Ancak bazı bunaltılar davranışçı bilişsel ve dinamik yaklaşım tarzlarıyla izah edilememektedir. Zaman zaman klinik uygulamalarımızda bu tip tablolar karşımıza gelebilmektedir.

Devamını oku “Varoluşçu Psikoterapi Nedir” →

İNSANLIĞIN İLK ŞİFACILARI ŞAMANLAR

Dr. Stanley Krippner ‘Şamanlar kendi kabilelerin psikoanalistleridir’ diyor.
Şamanizm ve rüyalardaki mitsel semboller denildiğinde, psikoloji profesörü ve araştırmacı Stanley Krippner akla ilk gelen akademik isimlerden biri. Psikoloji ve parapsikoloji alanında geniş kapsamlı akademik çalışmalar yapan ve uzun yıllar boyunca, dünyanın dört bir yanındaki yerli topluluklarını, özellikle de Şamanları ve şifacılık özelliklerini inceleyen Krippner ile Şamanların sırrını konuştuk. (Mine Akverdi röportajı)

– Şamanizm ile ilgilenmeye nasıl başladınız?
Küçükken çok hastalıklı bir çocuktum. ‘Bu çocuk fazla yaşamaz’ diyenler bile vardı. Doktorlardan çare bulamayan ailem de o zaman kimsenin ciddiye almadığı alternatif tedavilere gizlice başvurdu. Ve işe yaradı. Alternatif tedavilere ilgim böyle başladı. Büyüdüğüm yer Wisconsin, eskiden Kızılderililer’in yaşadığı bir bölgeydi, çevremde tanıdığım Kızılderililer de vardı. Bu yüzden onlar hakkındaki her şeyi merak ediyor, okuyordum; özellikle de iyileştirme gücü olan Şamanlara odaklandım. Sonunda 1970′lerde de gerçek bir Şamanla tanıştım. Seneca Kabilesi’nden büyükanne Twyla Nitch 98 yaşındaydı, bitkilerden ilaçlar yapma konusunda çok bilgiliydi ve üzerimde büyük bir etki yarattı. Böylece insanlığın ilk şifacıları olan Şamanlar üzerine araştırmalarıma başladım, 6 farklı kıtada, birçok farklı ülkede, farklı kültürlerden kabileleri ziyaret ettim; Şamanlarla tanışıp onları inceledim.

– Şamanların özellikleri nedir?
Şaman bu insanlara verilen antropolojik isim. Ama elbette her yerde farklı adlarla anılıyorlar. Ortak noktalarıysa bu kişilerin hepsinin toplumları etkileyen belli özelliklere sahip olmaları ve bu sebeple halk tarafından bu pozisyona seçilmiş kişiler olmaları. Zira Şamanlar insanları bilgilendiren, onlara yol gösteren, hastaları iyileştiren, rüyaları yorumlayan ve gelecek hakkında bilgi veren kişilerdir.

– İnsanüstü güçleri var mı Şamanların?
Süper güçleri yok ama yaşadıkları toplumlarda insanlar onların süper güçleri olduğuna inanır. Çünkü Şamanlar çoğu insanın sahip olmadığı yeteneklere sahiptirler. Çok akıllıdırlar, iyi gözlemcidirler, yaratıcıdırlar ve görevlerini etkili şekilde yapmak için drama, sihirbazlık ve psikolojiyi de fazlasıyla kullanırlar. Şamanlar kendi kabilelerinin psikoanalistleridir. Ve aslen kişilerin veya topluluğun güçlerini harekete geçirmek için çalışırlar. En etkili oldukları alansa şüphesiz iyileştirme gücü.

İYİLEŞTİRİCİ GÜÇ HEPİMİZİN İÇİNDE
– İnanılmaz iyileştirme olaylarına şahit oldunuz mu?
Brezilya’da çok dramatik bir olaya şahit oldum. Bir Şaman, hastayı iyileştirmek için hiç anestezi kullanmadan cerrahi müdahale gerçekleştirdi; hastanın karnını yarıp hastalıklı dokuyu oradan çıkardı! Ve insanlar bu müdahalelerde hiçbir şey hissetmediklerini iddia ediyorlardı. Pek çok Şaman bunu yapıyor; zira hipnoz gibi yöntemlerle bu mümkün. Ancak yaptığımız araştırmalar daha ilginç bir şey söylüyor: Şamanların söküp çıkardığı dokuları inceledik ve 10 örnekten dokuzunda çıkarılan dokunun sağlıklı olduğunu gördük. Buna rağmen hastalar iyileşmişti. Bu şunu gösteriyor: Şamanın fiziksel müdahalesi değil aslında özel ilgisi ve hastanın ona olan inancı iyileşmede etkili oluyor. Zaten pek çok Şaman da bunu söylüyor: ‘Ben iyileştirmedim, sadece aradaki engelleri kaldırdım ve onun kendi kendisini iyileştirmesini sağladım’ diyorlar. Yani iyileştirme gücü aslında hepimizin içinde saklı. Şamanın rolü ise, bu gücümüzü harekete geçirmemizi sağlamak. Bunun örneklerini modern tıpta da görebilirsiniz. Zira sadece doktora görünmek ve onunla konuşmakla bile iyileşme başlar!

İslami şifacılar da aslında Şaman 

Devamını oku “İNSANLIĞIN İLK ŞİFACILARI ŞAMANLAR” →

Antipsikiyatri

Psikiyatri, tıbbi uygulama olarak giderek yerleşip kurumsallaştıkça, kaçınılmaz şekilde, psikiyatrların ellerindeki güçten ve etiketlerinden hoşlanmayan hasımları da olmuştur. Birtakım “akıl” hastalıklarına uygulanan belirli tedavilere (ilaçlar, elektroşok ve cerrahi) şiddetle karşı çıkan çeşitli sanatçılar, yazarlar ve hasta grupları fikirlerini açıklamaktadır. Nazi Almanya’sı ve Sovye Rusya’da psikiyatrinin nasıl baskıcı bir siyasal güç olarak kullanıldığını gösteren önemli vakalar vardır. Görünen odur ki, kimi durumlarda psikiyatrlar devletin baskıcı eli olarak kullanılmışlardır.

Psikiyatriyi eleştirenler üç şeyi sorgular: deliliğin tıbbileştirilmesi, zihinsel hastalığın varlığı ve psikiyatrların birtakım bireylere zorla tanı koyup onları tedavi etme gücü.

Rosenhan deneyi akıl sağlığı yerinde olmayan hastalara konulan tanıların ne kadar doğru olduğunu anlamaya yönelik psikiyatrik tanı üzerine kurulu bir deneydir. Deney, Stanford Üniversitesi Öğretim Üyesi psikolog David Rosenhan tarafından gerçekleştirilmiştir ve 1973 yılında Bilim adlı dergide yayımlanmıştır. Deney gerçekleştikten sonra psikoloji biliminde psikiyatrik tanının ne kadar önemli ve etkili olduğu münazaralarıyla ciddi bir şekilde değerlendirilmiştir.

Deney iki bölümde gerçekleştirildi. İlk bölümde Rosenhan’ın ortakları (Rosenhan’ın kendisi de dahil üç kadın ve beş erkek olmak üzere) sahte hasta rolüne girdiler. Kimi halüsinasyonlar gördüğünü kimi ise farklı psikolojik rahatsızlıklar yaşadığını söyleyerek kendilerini kliniklere hasta olarak kabul ettirdiler (deney ülkenin beş farklı eyaleti ve bu eyalete bağlı farklı hastanelerde yinelenmiştir). Daha sonra kliniklere kabul edilen sahte hastalara kliniğin görevlileri tarafından psikiyatrik tanılar konuldu. Sahte hastalar kliniğe kabul edildikten kısa süre sonra bu sefer -deney gereği- normal hareketler sergilemeye başladılar ve görevlilere artık iyi hissetiklerini söylemeye başladılar. Ancak sahte hastalar klinik görevlileri tarafından pek ciddiye alınmamış, mamafih görevliler sahte hastalara antipsikotik ilaçlarını almaları doğrultusunda salıverileceklerini belirttiler. Sahte hastalar yaklaşık 19 gün boyunca klinikte tutuldular. Klinik, içlerinden birine “remisyonda şizofren (hafif şizofreni)” tanısı koyarak diğerlerini de serbest bıraktı.
Devamını oku “Antipsikiyatri” →