Hamurabi Yasası ve Marduk

Hamurabi Yasası ve Marduk

(1/1)

Ast:
Erken Sümer dönemlerinden itibaren bir kutsiyet simgesi olarak kullanılan -Yıldız’ (diye yorumlanan, +,haç biçimli ) işaret, eski toplumun, zamanla -kutsal’, -tanrısal’, -tanrı’  kavrayışını  ifade etmek için kullanılıyordu.

Gökyüzünde bir  yıldız  tanımı olarak ortaya çıkmayan ve fakat giderek  -yıldız’  simgesi olarak  yorumlanan  bu erken dönem çiziminin, başlangıçta, kutsal olan bütün varlıkları, öncelikle de -An-umu’ anlatıyor olduğunu görüyoruz. Kendini ötekinin zıddı kılarak ittifak kurabilen eski toplumda, bu işaret, koruyucu ve kahredici olanı; tanrı, cin, şeytan, melek ve kahramanı, kısacası, insanüstü-doğaüstü olduğu varsayılan  bütün varlıkların genel bir ifadesi  olmalıydı. İttifak ilişkisinin bu yanındaki topluluk, kendi kutsal varlık simgesinin  yanına eklediği yıldız’ işaretiyle -koruyucu tanrı’sını  anlatmış ise, öte yandan, karşıt topluluk bunu, yine kutsal olan « yıkıcı, şeytan, ejderha » vb. olarak anlıyordu. İslam’da, şeytanın -melek’lerden birisi olmaya devam etmesi de bu yüzdendir.

Alfabe yazımına doğru ilerlendikçe, sekile verilen anlam, biraz daha somutlaşıyor. Sümerler, bu  -yıldız’ (olduğu varsayılan) çizimi « an,(anum) » olarak  yorumluyorlardı. Demek ki, Sümerler,’yıldız’ olduğu sanılan bu çizimle, başlangıçta,  genel anlamıyla göksel bir -yıldızı’ değil, çok somut olarak -An-um’u kastediyorlardı. An-um, çiftdilli tabletlerde de görüldüğü gibi, Akadca  « sema,şama » karşılığıdır. Sema ,Şama  kavramı ise  Gök’ler ve Güneş ile bağıntılıydı.

İncelemelerimiz bize, Güneş’e atfedilen bu  kutsiyetin, Sümer-Akad ittifak ilişkileri döneminde, sadece « Tatlı Su ve Tuzlu Su » kültünün var olduğu dönemin hemen ardından itibaren geliştiğini gösteriyor. Bu, toplum birimlerin ittifak törenlerinde kullanılan ve kurbanların  yakıldığı, pişirildiği gerçek, yakıcı, kavurucu, arındırıcı kutsal « ateş »la  bağıntılıydı. Soyutlama, toplumun, herhangi bir olgu, kurum veya aracı, gerçek yaşam koşulları içinden çekip çıkarma, dışlama, metodlarından birisidir. Sümer-Akad geleneğinde, « ateş » ve onunla bağıntılı «kutsal nefes», «kutsal yel,üfürükçü» kültünün ne denli etkili olduğunu biliyoruz. Tabletlerde yer alan ,«Doğu rüzgârı», «kuzey, güney, batı rüzgârı», «yel», nefes, kutsal ruh, Enlil, Elli’ler kavramlarının anlattığı kült, ateş-nefes  kültü idi. Musa, tanrıyı çölde sönmeyen bir ateş olarak görmüştü. Yahya peygamber, İsa’yı Ürdün nehrinde kutsarken, İsa’nın -insanlar-ı (yeniden) ateş’le kutsayacağını ilan etmişti. İslam’da cehennem, yakıcı ateş ve kaynar sulardan ibaretti. Ateş kültü, sadece Mezopotamya’da değil, eski Yunan ve Roma’da da çok etkilidir. Hem arınmanın, hem cezalandırmanın aracı olan kutsal ve  kahreden ateş, kutsal sunu, ortak ziyafetin hazırlık aracı olarak aynı zamanda kardeşliğin, ittifakın da simgesiydi.

Kutsal dinlerin olumlu veya olumsuz yönüyle çok ilgilendiği -ateş’,günümüzdeki olimpiyatların sönmez meşalesinde, kilise ve ziyaret’lerde yakılan mumlarda, nevruz ateşlerinde… yaşamaya devam etmektedir. Ateş  ve  onun gökteki karşılığı olarak Güneş  kültünün derin ve belirgin izleri, bizi, eski toplumun yarı-yamyam dönemine değin taşır. Ateş-güneş tapınmasının derinliği, öteki yönüyle, eski toplumun yamyamlıktan kurtulma çabasının büyüklüğünü de  gösterir. Ateşe tapmakla, nevruz ateşinin üzerinden atlamakla, ateş yiyip, ağzından ateş çıkarmakla, ateşle arınmakla eski toplum, insanın ateşe atılarak, ateşte yakılarak  kurban edilme geleneğini sembolik bir edime dönüştürebilmiş oluyordu.   Bu bakımlardan Sümer ve Akadların en eski  kutsal varlıklarının başında  « An, Anum, Samu, Şamaş » kültünün geliyor olması, ne tesadüfîdir  ve ne de  bir -cehalet’ ürünü…

Sümer -Akad -yaratılış’ anlatımlarında, -yoktan bir var ediliş-in bulunmadığından bahsetmiştik. Sümer-Babil  -yaratılış’ anlatımları, toplum birimler arasında ittifak düzeninin, karşılıklı kurbanlar verilerek sağlanmasının, o günkü kavrayış düzeyi bakımından, aktarılan  bir  tarihçesidir. Kurbanlar üstelik tıpkı İsa gibi, ölmeden önce ve ölerek tanrı veya tanrısal olan varlıklardı. Veya hatta başlangıç dönemi bakımından  diyebiliriz ki, kurban insan , kurban edilerek tanrı veya tanrısal kılınıyordu.
Bu yaklaşımı İsa anlatımında da  görürüz: İsa, -insanlığın günahları’ namına kendini feda etmiştir. Burada -insanlık’ sonraki soyut, genel halini almadan önce, eski toplumda, çok somut bir topluluğun kendini tanımlama kavramıydı; -günah’ ise, eski toplumun -yükümlülük’ kavramına karşılık düşer.

Eski tabletlerde bir -çocuğun günahsız doğamayacağı- biçimindeki ifadeler, bu çocuğun yaşayabilmesi için yaşamı karşılığı olan totemi, adakları sunması gerektiğine anımsatmadır. Bebeğin doğumuyla başlayan geçiş törenleri, sunular, ziyafetler  geleneğine  bugün de sahip olmamız bundan ötürüdür. Günümüzde bir malın-eşyanın  fiyatının -günah’ kavramıyla da ifade edilebiliyor olması, günah kavramının eski toplumda -yükümlülük’ ile anlamdaş olarak kullanılmış olduğunun bir diğer göstergesidir.

Annunaki okunuşlu kavram, « yer tanrıları »  anlamına kavuşmadan önce, Yer ve Göğün  kutsal varlıklarını (tanrılarını) birlikte anlatıyor gibidir. Bu doğaldı da. Çünkü Sümer-Akıt -yaratılış’ anlatımında gördüğümüz gibi, « yer ve gök » bir sure  birlikte var olmuşlardı.

Tarihte birçok kez gerçekleşen « Yaratılış »lardan birisinden sonra; kutsal yöneticilere -tanrı’ olarak   ad verilmesi ve ayrıştırılmalarından  ve böylece -var edilmeleri’nden  daha sonraki yüzyıllarda, Enlil, büyük bir öngörü ile artık « Yer’in Gök’ten ayrılması, Gök’ün de Yer’den ayrılması »nın  gerekli olduğunu  görmüştü:

« Efendi, gerekli olanları meydana getirmek için,

Kararları değişmeyen bey,

Yer’den -ülke’nin tohumunu çıkaran Enlil,

Yer’den Gök’ü ayırmayı düşündü,

Gök’ten Yer’i ayırmayı düşündü »

Kutsal kitaplarımızın -yaratılış’ olarak  aktardıkları olay,  tarihin hayli ilerlemiş  olduğu bir noktada Sümer-Akad topluluklarının birbirinin zıddı kılınarak, aralarındaki ilişkilerin  yeniden düzenlendiği işte bu  anın anlatımıdır.

burada dikkat edilmelidir ki, bu topluluklar, bu aşamada yamyamlığı hala sürdürüyorlardı. Bu nedenle de  kutsal varlıklar, bu dönemin yaratılış anlatımında henüz, hayvan ve bitki  özelliği göstermezler. Hayvan veya bitki totemlere geçiş, insanin kendi yerine hayvan veya bitki sunabilmesini sağlayarak yamyamlığa son verebilmenin yolunu açmıştır. Tanıdığımız haliyle -yaratılış’ döneminde, toplum birimler arasındaki  ayraç olarak, daha sonra -yer’, -gök’, -su’, -ağaç’ vb. olarak değerlendirilecek olan  kara, beyaz, kırmızı, yeşil, mavi gibi  renkler  kullanılmış gibi görünüyor.

«Karabaşlı», «kızıl başlı»  kavramlarının  kaynakları bu döneme dayanıyor olmalıdır. En azından Sümerlerin, kendi topluluklarını « karabaşlı »lar olarak tanımladıkları kesin olarak biliyoruz.

Şimdiki bizler gibi, uzak Sümer torunları da, «  Gök » ve «  Yer »in, günümüzdeki anlamlarıyla « Yer,Gök » olduklarını sanmış olsalar da, Sümer anlatımlarında  yer alan -gök-yer’  kavramlarıyla nitelenenler, iki farklı topluluğun  tanımlarıydı.

« Yer’in Gök’ten ayrılması »ndan sonraki dönemde, Annunaki’ler -yer tanrıları’, -toprak’,’kara’ topluluk yöneticileri  halinde yorumlanmaya başlanmaktadır. Buna karşılık İgigi olarak okunan  kutsal varlıklar ise Gök’ün, Semitik topluluk atalarının  yönetici, kutsal varlıkları  olarak yorumlanmaya başlanmış  görünüyor. Igigi olarak okunan kelime «Gigi -(salmu, Akadca) » siyah, kara, gece anlamlarındadır da.

« İnsanoğlu » ile « tanrı-gök’sel oğullar » ayırımı, Sümer-Akad   toplulukları arasındaki ayrımının da bir ifadesidir.

İnsan ile şeytan; toprak (veya sudan) yaratılan insan ile gök’sel melek  (veya ateşten ) yaratılmış şeytan biçimleriyle de tanıdığımız bu  ikili ayrım, iki ana çizgi, bizi, eski Sümer-Akad  topluluklarına kadar, kaybolmadan taşıyabilecek kadar  derin izlere sahiptir.

Eski Ahit  ve Enoş’un kitabi « Tanrı oğulları, melekler »in, « insanoğlu kızları’yla » evlendiklerini anlatır. Bunun karşılığında, İnsanoğlu erkekleri de Tanrısal meleklerle evlenmiş olmalıydı. Bu karşılıklı evlilik düzeni anlatımlarını, Gılgamış’ın  Dummuzi’nin kız kardeşi ile ve Dummuzi’nin de Gılgamış’ın kız kardeşi  ile evliliklerinde  buluruz. Bu ana çizgileri izlediğimizde, örneğin İslam’da,  Dumuzi, Âdem Baba’mız; Gılgamış ise ateşten yaratılan şeytan, Âdem ile Havva’yı cennetten kovduran yılan vb. olarak karsımıza çıkar

Eski toplumun  Toprak ve Su kültü ile Ateş ve Gök kültü, ana çizgilerini kaybetmeden sürüp gitmiş olsa da, toplulukların birbirlerine karışması, kültlerin de birbirine karışmasına yol açmıştı. Öte yandan, topluluklar arası  kaynaşma, gelişen ticaret, daha geniş ölçekler içinde yeni toplulukların oluşma süreci, tek tanrıya ulaşma gereksinimini de doğurur. Bu aşama, yaklaşık – 2000’li yıllarda  iyice olgunlaşmış durumdaydı. Askeri olarak Sargon tarafından merkezi bir yapıda  toparlanmış olan toplulukların ardından, ortak bir yasa (belki Anayasa da diyebiliriz) altında, Hammurabi döneminde tam olarak yeniden  sağlanan bu toparlanma dönemi, tek tanrıcılığa geçiş sürecinde belki bir dönüm noktası olarak ele alınabilir. Bu aşamadan itibaren, eskiden ayrıcalıkları, farkları vurgulanmaya özen gösterilen tanrıların, giderek tek bir kutsiyet kavramı içinde toparlanmaya başladığını görürüz.

Marduk  okunuşlu bir kavrama, toplumsal gelişmenin tamamen doğal gelişimi içinde kalarak, işte bu donemde rastlıyoruz

Hammurabi Yasasının giriş bölümünde şöyle deniliyordu:

ì-nu dingir  anum

si-ru-um

Sar(lugal)   a-nun-na-ki

dingir enlil

Be-el  şa-me-e

ù er-se-tim

şa-i-im

şi-ma-at  (KALAM) mâtim

a-na dingirmarduk(Amar-utu)

Marim(dumu) re-eş-ti-im

şa dingir ea

dingir(EN-LÌL) ut elliut

(Kiş) kişşat ni- şì

i- şi-mu- şum

In  i-gi-gi

ù- şar-bì-ù- şu

(KÁ-DINGIR-RA)ki  (Babilim)

şum-şu

ib-bi-ù

Ne zaman ki, ulu Anum (AN),

Anunnaki-lerin efendisi(lugal)

Tanri Enlil,

Efendisi göklerin

ve yerin

tayin eden,

memleketin kaderini

dingirMarduk (luguna)

büyük oğlu

Ea-nın(enki)

Enlil-liğine

bütün insanlık üzerine

tayin etti

İgigi-ler arasinda

onu yüceltti (ler)

Babil (ka.dıngır.ra)

parlak adıni

üstün yaptı (lar)

SEFA KAÇMAZ
www.toplumvetarih.blogcu. com

Bu bölümün yaklaşık tercümesi şöyle olabilir:

« Ne zaman ki,

Anunnaki-lerin efendisi(lugal)

göklerin ve yerin efendisi

Ulu (Tanrı) Anum( AN),

ve

Memleketin kaderini tayin eden,

Enlil,

Ea-nın(enki) büyük oğlu

Marduk(AMAR.UTU) -u

Bütün insanlık üzerine

Enlil-liğe

tayin ettiler (ve)

İgigi-ler

(arasından) onu yücelttiler,

Babil(ka. dıngır. ra) şehrini üstün adıyla andı;

Onu cihanda üstün yaptılar… »

Burada « Marduk » okunuşlu kavram, Sümer tarihinin en eski dönemlerine bağlı olarak ele alınmaktadır, böylece -yeni’ bir olgu imiş gibi değerlendirilmediğini görüyoruz.

Hem de, Marduk’un Sümer karşılığı  « amar-utu »  biçimindedir ki, kelime kelime yaklaşık  anlamlarıyla « güneşin oğlu », « güneşin  dana »sı, -adanmış oğul’ gibi  yorumlara ulaşabiliriz ki, bunların tümü eski toplumda kullanılan kutsal kavramlardı.

Marduk, bir isim olarak değil; Gılgamış geleneğinin  canlandırılması; Eski Ahitte tanıdığımız sekliyle Nemrut; Âdem karşılığındaki Şeytan, ateş  ve yılan sembolünün yeniden yüceltilişi  olarak görünüyor.

http://www.ruhunyolculugu.com/hamurabi_yasasi_ve_marduk-t2293.0.html;wap2=

Şamaş ya da UTU

Az önceye kadar ben Utu’yu tanrı sanıyordum, oysa aşağıdaki yazıda onun ana tanrıça olduğunu söylüyor, Üstelik İnanna yani iştar’ın da ikiz kardeşi oluyormuş. Bu durumda-sebepsiz olarak en sevdiğim- UTU, Ereşkigal’in de kardeşi oluyor. Üç kız kardeş: Hayat(İnanna), Ereşkigal(Ölüm) ve Utu(Güneş).

Şüphesiz bu tür mitleri, evren ve dünyamızın tanınması için mekanizmalar şeklinde görmek ve onları imkanımız elverdiğince deşifre edebilmek lazım.(Tıpkı rüyaları ve halk masallarını çözümleme işlemi gibi) Yoksa amaç böyle bi tanrılar ordusu ve yaşamı oluşmasına katkıda bulunmak değil 🙂

Şamaş veya Sama, Asur ve Babil’de tapılan Güneş-tanrının Akadca ismi. Sümer mitolojisindeki Utu‘nun karşılığıdır.

Babası Sin (Nanna – Ay), ikiz kız kardeşi ise İştar‘dır (İnanna – Dünya).

Şamaş Arapça‘ya Şems olarak geçmiştir. Şems güneş demektir. Abdulşems, güneşin kulu anlamında güneşe tapanların aldıkları bir isimdir. Şamaş’ın batı dillerindeki değişmiş şekli Sun (İngilizce), Sonne (Almanca)’dır.

Batıda güneşe tapınılan dönemlerde haftanın bir günü güneşe adanmıştı. Böylece güneş günü anlamında Sunday (İngilizce), Sonntag (Almanca) güneş tapınmasındaki isimlerdendir.

Asya mitolojisi ile ilgili bu madde bir taslaktır. İçeriğini geliştirerek Vikipedi’ye katkıda bulunabilirsiniz.

Asur ve Babil uygarlığında Şamaş olarak bilinen Utu Sümerlerin ana tanrıçasıdır. Sovyeteler birligi zamanında kısıtlı imkânlarla 1970 yıllarında Türkmenistan karakum çölünde bulunan gonur tepe “aci köy” (Adji kui) vaha sehirlerini ilk kesfeden Rus arkeolog Victor ivanoviç sarianidi dogu blokun yıkılmasindan sonra 2007’de Italya Ligabue arkeoloji arastırma enstütünün yardımlarıyla Italyan arkeolog Gabriela Rossi osmida önderliginde Türkmenistan devletininde yardımlariyla Türkmen arkeolog ve antropolaglarla beraber Karakumda büyük bir medeniyeti yer yüzüne çıkarmıslardır. silindir biçimindeki damgalarda insanlığın ilk kaganı Etana’ın Tanrıça Utu ile hikâyesi anlatılır.

Tarihçesi.

Etana ve Tanrıça Utu efsanesi’nin kaynağı Türklerin ön ataları Sümerlerin göç ettigi Karakum medeniyeti ürünüdür. Karakum , acı köy kalıntılarında 40 bin sene öncesinden kalma Tanrıça Utu ve Etana’nın pişpiş topraktan yapılmış Heykelcikleri bulunmuştur. Karakum’da keşfedilen şehirler en Az bes bin yıl öncesinden kurulmuş , Tarımın , sanatın ve Ticaretin yapıldığı Bronz çagında olmasına rağmen antik yunan medeniyetine eşdeğer gelişmiş bir medeniyettir.

Yazıyı ilk kesfeden Sümerler , Silindir damgalarda anlattıklari Hikayelerini tarihi belge niteligindeki yazıtlarında yazılı olarakta anlatmışlardır.

Silindir damgalarda Tanrıça Utu ve insanlığın ilk kağani Etana Hikayesinin öncesi ve sonrası ;

Bir zamanlar hayat agacında yılanla Kartal barış içinde yaşamaktaydılar. Bir gün Kartalın beyninde kötü düşünceler oluşur. Kartal yavrularıyla beraber yılananın yumurtalarını yer. Yılan intikam almak için Tanrıça Utu’dan yardım ister , Tanriça Utu yılana bir hayvan leş’inin içine gizlenmesini ve kartalı tuzaga düşürmesini tavsiye eder. Yılan bir leş’in içine gizlenir , leş’i yemeye gelen kartalı tuzağa düşürür ve intikamını alır , uçamayacak duruma gelen yaralı kartalı bir çukurun içine atar.
Etana’nın çocuğu olmaz , neslini devam ettirmek ister. çocuk olmasını sağlayan bitki Tanrıça Utu’dadır. Etana Kartaldan yardım ister ve pazarlık yapar söyle der ” Beni Tanrıça Utu’nun huzuruna çıkarırsan bende senin yaralarını iyilestiririm ” der. Kartal Etananın önerisini kabul eder. Uzun zaman yolculuk yaparlar , çok yükseklere çıkarlar dünya görünmez olur , seyahatın sonunda Utu’ya ulaşırlar. Etana Tanrıça Utu’nun Huzuruna çıkar , sorununu anlatır. Etena’yı dinleyen Utu Etenaya Hayat suyu dolu bir kadeh verir. Böylelikle Etana neslini devam ettirir ve insanlığın ilk kağani olur. Anaerkil toplumdan Etana ile Babaerkil bir yapıya doğru evrilme bu sekilde olmuştur. Etananin çocukları Etana gibi babadan oğula geçen hükümdar , yönetici , din bilgini Kağanlar olarak Tanrıça Utu’un temsilcileri olurlar. Bu olaydan donra Dünyada Kadın yöneticilerin yerini Erkekler almaya başlamiştır. ( Türk Peygamberde denilen Etana ve Tanrıça Utu hikâyesinin özetidir)

kaynaklar. Ligabue Arkeolojik arastirma enstitüsü. http://www.museo-on.com/go/museoon/home/db/archaeology/_page_id_401.xhtml
karakum üzerine yapilmis arastirmanin belge ve resimlerle tüm ayrintilariyla yazilmis yazi dizisi. http://www.aleviweb.com/forum/showthread.php?t=37911

http://www.arte.tv/fr/Karakoum–la-civilisation-des-oasis/1444958,CmC=1445434.html