Kutsal devir-teslim

Kadın Ana’ ya da ‘Ma’ Luvi’lerin, bilinen ilk kadın önderiydi..Anadolu güneşinin altında,tohumu tarlaya ilk eken ,toprağa suyu ilk veren,ilk meyve fidanını aşılayan ve hayvanı evcilleştiren ‘Kadın Ana’ oldu.O toprağı işleyen,besleyen doğuran ve koruyan ilk canlı varlıktı,Luvi’lerin anaerkil toplum yapıları ve toprağa bağlı ekonomik yaşamları onun ellerinde şekillendi.Luvi’ler onun çocukları olmaktan her zaman büyük bir övünç duydular Ona ve sonraki kuşaklarda Luvi kadın örgütlülüğünün başında bulunan ve onu temsil eden ‘Kadın Ana’lara sonsuz saygı gösterdiler.Kadın Ana bu toplumsal düzen içinde sevgi ve sadakat ile bağlı bulunulan bir üstün irade idi.Luvi’lerin ‘Kadın Ana’ya olan bağlılıkları hürmet ve vefaya dayanıyordu.Ona kulluk etmiyorlar yada ona tapınmıyorlardı.

Eski çağın gizemli, saygın ve kutsal ‘Ma/Kadın Ana’sısı sonraki çağlarda Anadolu’da ve komşu coğrafyalarda ortaya çıkan uygarlıkların tanrılar panteonunda ‘Ana Tanrıça’ haline getirildi. Asur kolonisi Kültepe’de ‘Kubaba’, Hitit’lerde ‘Arinna’, Hurri’lerde ‘Hepat’adı ile anılan Ana Tanrıça Frigya’da ‘Kyebele’ye, Lidya’da
‘Kyebebe’ye dönüştü. Helen’lerin Ana Tanrıça Artemis’i ve onun Latin versiyonu Diana aslında Luvi’lerin ‘Ma /Kadın Ana’sının tanrıçalaştırılmış biçimleriydiler.

Anadolu’da Hıristiyanlık ile birlikte yaşamın tüm alanlarını kaplayan ataerkil düzenden önce var olan bilinmeyen bir çağda ‘Kadın Ana’ tarafından biçimlendirilen, anaerkil toplum yapısı erkeğin tüm yaşamı tek başına yönlendirdiği ataerkil düzenin ‘öznesi değişmiş’ bir benzeri değildi.Anaerkil toplum düzeninde-ataerkil düzende olduğu gibi- tüm otoritenin ve gücün kadınlar elinde toplanması ve erkeklerin kadınlar tarafından baskı altında tutulmaları akıllara bile gelmezdi.

‘Kadın Ana’ tarafından kurumlaştırılmış bu,ilk büyük sosyal yapı içinde kadın ve erkeğin birbirine üstün gelme mücadelesi yoktu.Cinsiyetler arasında ‘hükmeden ve hizmet eden’ ayrılığı bulunmuyordu. Bu toplumsal yaşam biçiminde kadınlar ve erkekler hayatın zorluklarını büyük bir dayanışma içinde, birlikte omuzluyorlar,yaşamın getirilerini birlikte paylaşıyorlardı.Üretim ve paylaşım, kişisel servet edinmeye değil,toplumsal fayda sağlamaya yönelikti ve komünal bir nitelik taşıyordu.Kadın ve erkek arasında statü farkı yoktu, saygınlıkları birbirlerine denkti ve aynı itibarı paylaşıyorlardı.

İznik konsilinden sonra Ön Asya’da misyonerlik faaliyetlerini devletin de desteğini arkasına alarak arttıran Hıristiyan kilisesinin yayılmacılığının önündeki en büyük engel ‘Kadın Ana’ oldu.Anadolu halkı ‘Kadın Ana’ imgesi ile o kadar bütünleşmişti ki, ‘Kadın Ana’ halk arasında o kadar saygındı ve o kadar vazgeçilmezdi ki,Hıristiyan Kilisesi kendi varlığını ve kendi inanç sistemini halka kabul ettirebilmek için ‘Meryem Ana’ figürünü ortaya atmak zorunda kaldı.

Hıristiyanlar ‘Kadın Ana’ profili ile bire bir örtüşen bir ‘Meryem Ana’ ortaya koymuş olsalar da ;İsa’nın annesi Meryem Ana,Anadolu’nun ‘Ma/Kadın Ana’sını ikame etmede başarılı olamadı.Kadın Ana geleneğinin ödünsüz takipçileri Alevi bacılar, Hıristiyanlığa ve ‘Kadın Ana’nın Hıristiyan doğması içinde deforme edilmesine en çok karşı koyanlar oldular,

Ortaçağ karanlığını kurumlaştıran Hıristiyan kilisesinin kayıtları, Kadın Ana ve Alevi bacıların Hıristiyanlık karsısında gösterdikleri direncin en açık kanıtıdırlar.Bu kanıtlardan açıkça anlaşılan odur ki;Türk-İslam sentezcilerinin kolonizatör İslam dervişleri olarak sundukları Anadolu Alevi bacılar topluluğu bu toprakların en eski kadın sosyal örgütlülüğüydü.

İslamiyet’in Arap yarımadasında ortaya çıkışından üç yüz yıl evvel ve Orta Asya çıkışlı göçler Anadolu’ya ulaşmadan yedi yüz yıl önce Anadolu’da toplanan Ekümenik Gangra (Çankırı) Hıristiyan konsilinin kayda alınmış ve bugüne ulaşmış tutanakları, Aleviler’in ve Alevi Bacılar örgütlenmesinin bu topraklarda her şeyden ve herkeslerden önce var olduklarını hiçbir tartışmaya mahal bırakmayacak biçimde teyit etmektedirler.Çankırı Hıristiyan konsili kayıtlarının lanetlerle donatılmış satırları –kendi küfürleri içinde de olsa-kısa saçları ve derviş kılıkları içinde dergahlarda komün yaşamı süren Anadolu kadınlarının geçmişlerinin aydınlatılmasında en önemli kaynaklardır.

‘Eğer bir kadın derviş hayatı yaşama bahanesi ile görünüşünü değiştirir,geleneksel kadın giysilerini giymek yerine erkek kıyafetine bürünürse ona lanet olsun’’(Çankırı konsili kanun no:13)

‘’Eğer herhangi bir kadın derviş hayatı yaşama bahanesi ile,Tanrının ona bağımlılığını ve itaatini hatırlatmak için verdiği uzun saçlarını bu bağımlılık düzenini bozmak için keserse ona lanet olsun.’’(Çankırı konsili kanun no:17)

1240 yılında,büyük Malya bozgunundan sonra Hacı Bektaş-i Veli,yorgun yaralı ve büyük düş kırıklığı içinde Karacahöyük ‘Kadın Ana’dergahına sığındığında bu kadim,bin yıllardır süren o muhteşem Alevi kadın örgütlülüğü hala ayaktaydı.’Kadın Ana’ geleneğinin koruyuculuğunu üstlenmiş olan dergahın Pir Bacısı, Kadın Ana ve onun müritleri Alevi bacılar XIII. Yüzyıl ortalarında kendi dergahlarında eski çağların görkeminden uzak münzevi bir yaşam sürüyorlardı.Olağan üstü zor koşullara tahammül ediyorlardı. Varlıklarını ve son güçlerini Alevi erkanının bekasına adamışlardı.Bu demekti ki;‘Meryem Ana’ aldatmasıyla donatılmış Hıristiyanlık ‘Kadın Ana’yı bu topraklardan tamamen söküp atmada başarılı olamamıştı.

1240’lı yıllarda Anadolu’da Alevi kadınları bir yandan tüm umutlarını Malya ovasında bırakmış yorgun ve çaresi tükenmiş erkeklerin yaralarını sararlarken bir yandan da ülkeyi boydan boya işgal eden barbarlar ordusuna karşı durabilecek kadar cesur olabilmişlerdir.

Mikail Bayram .Süryani tarihçi Bar Hebraeus’u kaynak göstererek Alevi bacılarının 1243 yılında Anadolu’yu istila eden Moğol ordusuna karşı Kayseri Şehrinin savunmasına katıldıklarını ve on binlerce kayıp verdiklerini öne sümektedir.Bu doğrudur MÖ 1190 yılında Truva’da ne olmuşsa MS 1243 yılında 2433 yıl sonra aynı şeyler olmuştur.Erkeğin dayanma gücünün bittiği yerde bu toprağın anaları korkusuzca savaş meydanlarına çıkmayı ve devrin en acımasız istilacılarına karşı savaşmayı ve bu topraklar uğruna ölmeyi her zaman bilmişlerdir

Kadın Ana’nın ve Alevi bacılarının son büyük sığınağı Karacahöyük dergahıydı.Bu dergahın son kadın sakinleri Kadın Ana ve müritleri onlarca yıl boyunca gizemlerini teslim edeceği ehil ellerin yolunu beklediler.Bu uzun ve meşakkatli bekleyiş Abdal Musa’nın Karacahöyük’e
(Venessa/Hacıbektaş) gelmesiyle sona erdi.

Ondördüncü yüzyılın başlarında Karacahöyük Dergahı’nı çekip çeviren Pir Bacı, Luviler’in kutsal ‘Ma/Kadın Ana’sının varisi ve temsilcisi, anaerkil yaşamın önderi bir ‘Kadın Ana’ydı.’Kadın Ana’ Abdal Musa’yı kendisine ‘yol oğlu’ aldı.O kendi yavrusuna ‘yol oğlu’na el verdi. Tüm geçmiş birikimlerini, geleneğini ve gelecek beklentilerini ona emanet etti..Abdal Musa kendisine bel bağlayan Kadın Ana’sının son umudunu boşa çıkarmadı. Alevi erkanı onun hünerli ellerinde yeniden hayat buldu. Ayağa kalktı. Alevilik bugün bir biçimiyle bu topraklarda hala yaşıyorsa, unutulmuş çok uzak bir tarihten bu yana Kadın Ana anısına kurumlaşmış bu toprakların en eski ritüeli bereket ve bolluk törenleri, Abdal Musa’nın hırkasıyla bütün Anadolu’yu hala köy köy dolaşıyorsa, bunun sebebi; on dördüncü yüzyıl başlarında Karacahöyük Dergahı’nda yaşanan o kutsal ‘devir-teslim’dir.

Karacahöyük Dergahı’nın ‘Kadın Ana’sından kutsal emanetleri devir alan ve ‘Kadın Ana’ eliyle Alevi erkanının, Işık geleneğinin temsiline yetkili kılınan, Abdal Musa’nın Anadolu’da Luvi’lerden bu yana ‘Ma/Kadın Ana’ onuruna yapılmakta olan bolluk ve bereket törenlerini ve ayinlerini (eksodos) yeniden kurumlaştıran kişi olması elbette bir tesadüf değildi.

Ana Tanrıça kılığında tüm uygarlıkların içine sızan, her zor koşulda ve her iklimde kendisine yaşam alanı bulan Hıristiyanlığın amansız muhalifi, Luviler’in ‘Ma/Kadın Ana’sı İslamiyetin Anadolu’da egemen olması ile birlikte yeni bir kisveye büründü.’Kadın Ana’ bin yıldan bu yana bu coğrafyada İslami bir kadın öznenin gizlisinde varlığını sürdürmeye devam etmektedir.

Semavi dinlerin hükümranlığı ile birlikte Anadolu’da sosyal hayatı erkekler biçimlendirmeye başladılar.Siyasi,ekonomik ve dini otorite de erkeklerin eline geçti.Ortaya çıkan bu erkeğin egemen olduğu toplumsal yapı ,kadını baskı altına aldı ve kamusal alandan uzaklaştırdı.Anadolu’nun anaerkil düzeni çözüldü ve dağıldı.Dışarıda kadın aleyhine gelişen son derece olumsuz erkek egemen havaya karşılık ,binlerce yıldan beri yerleşmiş,tüm Alevi bireyler tarafından benimsenmiş ve özümsenmiş ‘Kadın Ana’ geleneği sayesinde,Alevi sosyal hayatında ve Alevi aile yaşamında kadınların itibarı ve saygınlığı her şeye rağmen korunabilmiştir.

Bu ülkenin her köşesinde ‘Kadın Ana’nın ayak izi vardır.Rüzgarlar onun sesini hala bir dağdan ötekine taşır dururlar.Kadın Ana adına vakfedilmiş şehirler ve ülkeler Kazova’da Kapadokya’da,Pisidya’da ve Anadolu’nun hemen her yerinde kendi gerçeklerinin gün yüzüne çıkacağı günleri bekliyorlar.

Kadim bilgiler ve uzak geçmişi bugüne bağlayan kanıtlar hemen her gün her köşede küçük ve günlük emeller uğruna acımasızca tahrip ediliyorlar.Hoşgörüden yoksun karanlık güçler kendi dayattıkları kurguları doğrulayabilmek uğruna bu toprakların kültür mirasını ölçüsüzce talan ediyorlar.Bu gün pek çok gerçeğe ,Anadolu halkının kültür tahrifatına ve yapma tarihe inatla direnen toplumsal belleği ve yetkin bilim adamlarının namuslu çabaları sayesinde ulaşılabilmiştir. Alevi bacılarının XIII. yüzyılın ikinci yarısından başlayarak, bezgin dervişlerden sabırla topladıkları sırları ve kerametleri kendi belleklerinde sakladıkları kadim bilgilerini de üzerine koyarak Abdal Musa’ya teslim etmelerinin nedeni artık kabul edilebilir bir açıklamaya ve berrak bir cevaba kavuşmuşsa ,bunda çok kişinin emeği vardır.

İnsan üstü ve eşine az rastlanır bir özveri ile Aleviliğin Ortaçağ karanlığı içinde kaybolup gitmesini engelleyen Anadolu’nun yürekli kadınlarının ve bu toprakların onurlu geçmişi, aydınlık geleceği olan Işık İnsanları’nın çoğu zaman hüzünlü, her dem görkemli tarihleri, amaçları ve varlık sebepleri bin yıldan uzun sürmüş bir karanlığın ardından yeniden, bir kez daha gün ışığı ile buluşuyor. Uzun tarih dizin zincirinin görüş alanımızdan uzaklaşmış halkaları, hafızamızın gizli kalmış bölmelerinden dışarı çıkarak teker teker birbirlerine ekleniyorlar.

http://www.gencaleviler.com/forum/ma_kadin_ana_ana_tanrica_ve_isik_insanlari_aleviler-t276.html?s=de13febe0e70f0a82981b0d8bfa97b8b&

Üçgenden dörtgene nasıl geçilir?

Başlangıçta tanımlanamayan, ikiye bölündü, 0 ve 1 şeklinde oldu. Bilgisayar programlama dili ya da tez antitez, olmayana ergi yöntemi, hepsi aynı şekilde iş görüyor.
1=eril ilke ve 0=dişil ilke.
Bildiğiniz gibi tüm rakamlar bire bölünürler ve değerleri değişmez, hepsi onun(BİRin) bir yandan zenginleşmesi diğer yandan sadelikten uzaklaşmasıdır. Sıfır ise rakamların önüne ve sonuna gelmeleriyle fark yaratır! Bir sayının sıfırla çarpımı sıfıra varır, yani dişil ilkeyle çarpışmak zarar getirir. Bir sayının sıfıra bölünmesi sonsuzluğa varır (ki bu tanımlanamayandır ve bu haliyle öze dönüştür). Sıfırın sıfıra bölünmesi-çarpılması ya da sıfırın bir sayıya bölünmesi yine sıfırdır; demek ki işlevsizdir.

Matematiksel ilkelerden yola çıkacak olursak, dişil ilkenin azalmadığını, çoğalmadığını, değişmediğini açıkça görebiliyoruz. O sadece eril ilkeyi dönüştürebilme yetisine sahip. “Bir erkeği rezil eden de vezir de eden kadındır” demiş atasözü. Şüphesiz, eril ve dişi ilkeyi bizatihi erkek ve kadınla özdeşleştirmiyoruz; çünkü artık hepimiz biliyoruz ki, her iki ilke de her insanda mevcut. Ancak insan doğduğu andan itibaren onun aslında neredeyse tanımsız varlığı, isim koymakla başlayan ve iç-dış ayrılığı yaratmak ve ego-ben oluşturmak üzere verilen ciddi bir eğitimden geçer. Aslında bedenle belirlenen cinsiyetin gerçekten belirlenmesi bu sayede pekişir. Böylece cinsiyetler pekiştirildiğinde(0-6 yaş arasında tamamlanır) o insan artık kendinde var olan iki temel ilkenin bedensel cinsiyetine eş olan yönünü ağırlıklı olarak kullanmaya başlar.

Gerek animistik devirde gerekse tek tanrılı dinlerin yalnızca erkeği hedef alışları ve onu geliştirmeye çalışmaları apaçık matematiksel gerçekliğe dayanıyor. Çok açıktır ki, Yaratanın talimatları ancak eril ve dişil ilkelerini dengede kullanabilen bir elçi kanalıyla iletilebilir. Fakat erkeği hedef alan bu bilgiler henüz dişi yönünü aktif hale getirmemiş erkekler üzerinde beklenenin tam tersi bir reaksiyona sebep oluyor. Zaten bilmeyen(kendini görmekten aciz), hem kendine hem oğluna ve hem kadınlarına nasıl öğretebilir? Kendilerini bir aynada göremedikçe aslında ne olduklarını ve nereye gitmekte olduklarını asla göremeyecekler. Sadece birbirleriyle savaşıyor, galip gelerek birilerinin azalması karşılığında çoğalıyorlar. Sonsuzca çoğalsalar ne olacak? Onlara anlam veren ya da olgunlaştıklarında onları bölen sıfır olmadıkça faydasız. Oyun Kuramında söylediğim gibi, oyunlar sonsuzca sürebilir. Zaman gerçekte olmadığı için bunun kimseye bir zararı yok, ehemmiyeti de yok.
Peki erkekler yerine kadınları mı eğitmek gerekirdi?
Hiç sanmam; çünkü kadınlar da kendi eril yönlerine fakirler, sıfır her zaman sıfır olacaktır. O sadece eril ilkenin değerini biçen olarak kalır! Aynaya bakarsın ve sana kim olduğunu söyler. Demek ki değişebilen yalnızca eril ilkedir. Ayna kendisine bakan oldukça değişmiş gibi olur ama özünden değişmediği gibi değişime ihtiyacı da yoktur.

Gerek anaerkil dönemde gerekse ataerkil dönemde hedef (çok ama çok zahmetli olsa da), ikiden üçü çıkarabilmek içindi. Baba-oğul-kutsal ruh, ya da tez antitez sentez diyebileceğimiz üçgen, bilinçlenme yolunda aşılması gereken zaruri bir eşik. Bu işlem basitçe; bilincin, eril ilkeden dişil ilkeye(ayna) bakarak gördüğünü hazmetmesidir. Bir an için aileden yola çıkalım, erkek kadına b-akar ve oğlunu görür!
İşte son dört bin yıldır, babanın oğlunu, oğlun babasını hazmetmesini bekliyoruz.
Bu aslında BEN’in BİZleşme sürecidir. Eril ve dişil ilke birbirlerine doğru eğilir ve üçüncü bir noktadan varlıklarını sürdürmeye mecbur olurlar.
Bu eşik geçildikten sonradır ki, aslında bizi özgürlüğe taşıyacak yola girebiliriz ve yol bir dörtgendir.
Peki bir üçgenden dörtgene nasıl geçilir?
İki yol geliyor aklıma:
Birincisi, 3+1=4 formülü ile. Yani elde edilen sentez (3), eril ilkeyle(1) güçlendirilir.
Bu yol muhtemelen, bazı öğretilerde negatif ya da “kendine hizmet” diye nitelendirilen yolu açar.

İkincisi, hafif geri dönüşlü bir ataktır: 2+2=4
Bunun ne demek olduğunu biraz anla(t)maya çalışayım izninizle.

1.       Eril, dişiye doğru yöneldiğinde karşıdakini görebilecek durumda değil henüz. Bu sebeple ancak kendinden bakışlı bir karşısı var, bu da doğrusal bir çizgiyle değil bir açıyla birleşirler anlamına geliyor. Bu nokta sentez(oğul) yani üçgenin tepe noktası olur. Eril ilke henüz gelişkin değilse açısı düşük olacaktır (diyelim ki 30 derece), bu durumda dişil ilkeyle tepe noktasının açıları toplamı 150 derece olacak demektir. Çünkü dişil ilke sadece karşılama şartıdır. Demek ki oğul mecburen anacıl olmuştur (tersi de aynen böyle dengesiz, bu kez babacıl bir sentez olacaktır). Dengeli bir üçgen oluşturabilmek için eril ilkenin eşini 60 derecelik bir açıyla görebilmesi gerekir.

2.       Öyle ya da böyle sentez oluştuktan sonra, tepe noktası kendini oluşturanları görüp tanır ve onların varlığını kabul eder, onları onurlandırır ve ana ile babadan hangi açılarla var olduğunu hazmedebilirse yerini pekiştirir. Böylece eril(baba) ve dişil(ana) noktaları doğrudan birbirine bağlayabilir. Ancak birinci maddede söylediğim gibi üçgen eşkenar ya da ikizkenar olmayabilir, bu sebeple oğul anacıl ya da babacıl bir konumda bulunabilir.

3.       Sentez(tepe noktası), kendini var eden noktaları yerli yerince oturtamaz ise, oyunu sürdürebilmek için bir başka aynaya ihtiyaç duyacaktır. Tıpkı Deli Dumrul’un yaptığı gibi bir “el kızı”na yani bir aynaya varır, halini(oğul) sorar! Bu oyun süresizce devam edip gidebilir.

4.       Sentez, kendi öğelerini tanıyıp, onurlandırır ve kendi içindeki aynasını bulur ise, işte bu noktada CC’nin söylediği gibi bilinen dünya çöker. Sentez artık anima ve animusunu bilmiştir. Dayanağa ihtiyacı kalmaz, ölümünü dert etmez, kimseye yalvarıp yakarmaz. Kendini var edenler artık onun dışındaki ana baba değil içindeki eril ve dişil ilke halini almıştır. Böylece o artık kendini kendinde seyredebilir ve sentezleri için kendini dölleyebilir.

5.       Bundan sonra kuracağı ilişkiler ihtiyaçtan değil doğallıktan kaynaklanır. Zayıflıktan ve yetersizlikten özgürleştiği için ilişki kuracağı bireyleri ve nesneleri doğrudan(aracısız) müşahede eder. Bu demektir ki artık açılı değil doğrudan bağlanabilmektedir!

6.       Eril ve dişil ikiliği(tamlığı) hem içte hem de dışta dengelenmiştir, içte olan dıştadır: 2+2= dört eder.

7.       Şüphesiz yol burada tamamlanmıyor, ancak başlıyor.

Sa

Not: Böylesi hayati bir konuda her ne kadar kesin ifadeler kullandıysam da eksik olacağının bilincindeyim. Görmek kolay, anlatabilmek zor.

Şamaş ya da UTU

Az önceye kadar ben Utu’yu tanrı sanıyordum, oysa aşağıdaki yazıda onun ana tanrıça olduğunu söylüyor, Üstelik İnanna yani iştar’ın da ikiz kardeşi oluyormuş. Bu durumda-sebepsiz olarak en sevdiğim- UTU, Ereşkigal’in de kardeşi oluyor. Üç kız kardeş: Hayat(İnanna), Ereşkigal(Ölüm) ve Utu(Güneş).

Şüphesiz bu tür mitleri, evren ve dünyamızın tanınması için mekanizmalar şeklinde görmek ve onları imkanımız elverdiğince deşifre edebilmek lazım.(Tıpkı rüyaları ve halk masallarını çözümleme işlemi gibi) Yoksa amaç böyle bi tanrılar ordusu ve yaşamı oluşmasına katkıda bulunmak değil 🙂

Şamaş veya Sama, Asur ve Babil’de tapılan Güneş-tanrının Akadca ismi. Sümer mitolojisindeki Utu‘nun karşılığıdır.

Babası Sin (Nanna – Ay), ikiz kız kardeşi ise İştar‘dır (İnanna – Dünya).

Şamaş Arapça‘ya Şems olarak geçmiştir. Şems güneş demektir. Abdulşems, güneşin kulu anlamında güneşe tapanların aldıkları bir isimdir. Şamaş’ın batı dillerindeki değişmiş şekli Sun (İngilizce), Sonne (Almanca)’dır.

Batıda güneşe tapınılan dönemlerde haftanın bir günü güneşe adanmıştı. Böylece güneş günü anlamında Sunday (İngilizce), Sonntag (Almanca) güneş tapınmasındaki isimlerdendir.

Asya mitolojisi ile ilgili bu madde bir taslaktır. İçeriğini geliştirerek Vikipedi’ye katkıda bulunabilirsiniz.

Asur ve Babil uygarlığında Şamaş olarak bilinen Utu Sümerlerin ana tanrıçasıdır. Sovyeteler birligi zamanında kısıtlı imkânlarla 1970 yıllarında Türkmenistan karakum çölünde bulunan gonur tepe “aci köy” (Adji kui) vaha sehirlerini ilk kesfeden Rus arkeolog Victor ivanoviç sarianidi dogu blokun yıkılmasindan sonra 2007’de Italya Ligabue arkeoloji arastırma enstütünün yardımlarıyla Italyan arkeolog Gabriela Rossi osmida önderliginde Türkmenistan devletininde yardımlariyla Türkmen arkeolog ve antropolaglarla beraber Karakumda büyük bir medeniyeti yer yüzüne çıkarmıslardır. silindir biçimindeki damgalarda insanlığın ilk kaganı Etana’ın Tanrıça Utu ile hikâyesi anlatılır.

Tarihçesi.

Etana ve Tanrıça Utu efsanesi’nin kaynağı Türklerin ön ataları Sümerlerin göç ettigi Karakum medeniyeti ürünüdür. Karakum , acı köy kalıntılarında 40 bin sene öncesinden kalma Tanrıça Utu ve Etana’nın pişpiş topraktan yapılmış Heykelcikleri bulunmuştur. Karakum’da keşfedilen şehirler en Az bes bin yıl öncesinden kurulmuş , Tarımın , sanatın ve Ticaretin yapıldığı Bronz çagında olmasına rağmen antik yunan medeniyetine eşdeğer gelişmiş bir medeniyettir.

Yazıyı ilk kesfeden Sümerler , Silindir damgalarda anlattıklari Hikayelerini tarihi belge niteligindeki yazıtlarında yazılı olarakta anlatmışlardır.

Silindir damgalarda Tanrıça Utu ve insanlığın ilk kağani Etana Hikayesinin öncesi ve sonrası ;

Bir zamanlar hayat agacında yılanla Kartal barış içinde yaşamaktaydılar. Bir gün Kartalın beyninde kötü düşünceler oluşur. Kartal yavrularıyla beraber yılananın yumurtalarını yer. Yılan intikam almak için Tanrıça Utu’dan yardım ister , Tanriça Utu yılana bir hayvan leş’inin içine gizlenmesini ve kartalı tuzaga düşürmesini tavsiye eder. Yılan bir leş’in içine gizlenir , leş’i yemeye gelen kartalı tuzağa düşürür ve intikamını alır , uçamayacak duruma gelen yaralı kartalı bir çukurun içine atar.
Etana’nın çocuğu olmaz , neslini devam ettirmek ister. çocuk olmasını sağlayan bitki Tanrıça Utu’dadır. Etana Kartaldan yardım ister ve pazarlık yapar söyle der ” Beni Tanrıça Utu’nun huzuruna çıkarırsan bende senin yaralarını iyilestiririm ” der. Kartal Etananın önerisini kabul eder. Uzun zaman yolculuk yaparlar , çok yükseklere çıkarlar dünya görünmez olur , seyahatın sonunda Utu’ya ulaşırlar. Etana Tanrıça Utu’nun Huzuruna çıkar , sorununu anlatır. Etena’yı dinleyen Utu Etenaya Hayat suyu dolu bir kadeh verir. Böylelikle Etana neslini devam ettirir ve insanlığın ilk kağani olur. Anaerkil toplumdan Etana ile Babaerkil bir yapıya doğru evrilme bu sekilde olmuştur. Etananin çocukları Etana gibi babadan oğula geçen hükümdar , yönetici , din bilgini Kağanlar olarak Tanrıça Utu’un temsilcileri olurlar. Bu olaydan donra Dünyada Kadın yöneticilerin yerini Erkekler almaya başlamiştır. ( Türk Peygamberde denilen Etana ve Tanrıça Utu hikâyesinin özetidir)

kaynaklar. Ligabue Arkeolojik arastirma enstitüsü. http://www.museo-on.com/go/museoon/home/db/archaeology/_page_id_401.xhtml
karakum üzerine yapilmis arastirmanin belge ve resimlerle tüm ayrintilariyla yazilmis yazi dizisi. http://www.aleviweb.com/forum/showthread.php?t=37911

http://www.arte.tv/fr/Karakoum–la-civilisation-des-oasis/1444958,CmC=1445434.html