Kim bu “Gözcü”ler ?

İbrani folklorunda adları “Nefilim”. Eski Mısır’da “Neter” olarak adlandırılıyorlar. Sümer, ilk kez adlarının duyulduğu yer. Bütün bu kültürlerde ortak olan ve “Gözcü” olarak nitelenen bu “sıradışı” varlıklar birer mit mi, yoksa gerçek mi?
Kim bu “Gözcü”ler ?
İbrani mitlerinde ve Tevrat’ta onlara “Nefilim” diyorlar. Eski Mısır’da adları, “Neter”. Sümer mitlerinde “Anunnaki” diye geçiyorlar. Diğer yandan “Sumer” sözcüğü, “Gözcü’lerin ülkesi” anlamına sahip. Hangi adla anılırlarsa anılsınlar, bütün eski kültürlerde ve bu kültlere ilişkin mitlerde başrol onların. Eski diller uzmanları, Antik Çağ kültürlerine şaşılacak biçimde net biçimde damgasını vurmuş bu esrarengiz varlıkların, neredeyse bütün eski uygarlıklarda “gözcüler” olarak adlandırıldıklarını söylüyorlar. Sözünü ettiğimiz dönem, İsa’dan en az 3000 yıl öncesi. İyi ama, “geç neolitik” olarak adlandırılan dönemin bütün uygarlıklarının literatürlerine benzer ifadeler ve anlatılarla girmiş bu “Gözcü”ler kimler? Neyi ya da kimi “gözlüyorlar”? Bütün bunlar yalnızca antik Çağ insanlarının düşgüçlerinin bir ürünü mü, yoksa gerçekten bugün anıları silinmiş, izleri bulunamayan, haklarında hiçbir şey bilmediğimiz birileri, bu gezegende yaşamışlar mı?
Mitler ve gerçekler
Sürekli vurguladığımız gibi, bilginin az olduğu ya da bazen üzerinin örtüldüğü yerlerde, spekülasyonların başını alıp gitmesini engellemek mümkün değildir. Bilimsel yöntemlerden, bilimsel şüphecilikten (scepticism) ve somut bulgulardan başkasına güvenmemekten söz ederken, aynı şüpheciliği şu anda bildiğimizi varsaydığımız alanlara uygulamamak, bazen spekülasyonlardan da olumsuz sonuç verir. Bilim eğer “gerçeği aramak” amacını içeriyorsa bizler için, bu aynı zamanda kurumlaşmaya, bilimsel otokrasiye de karşı çıkmamızı da gerektirir. Herhangi bir alanın “spekülasyona açık” olması bizi ürkütmemeli; verileri doğru okumak, burada anahtar sözcük niteliğine sahip. Ortodoks bilim ve akademisyenler, çoğu kez içinde bulundukları “bilimsel bürokrasi”nin ellerini kollarını bağlayıcı hantallığı ve “ağaçlardan ormanı görememe” alışkanlığı nedeniyle; yeni ve sarsıcı düşüncelere baştan olumsuz tepki vermeye eğilimlidirler. Hele bu, onların “Akademisyenler Olimpos’u”nun dışından geliyorsa. Arkeoloji ve arkeoastronomi, yirminci yüzyılın başlarından bu yana bu sorunu yoğun biçimde yaşıyor. Sıradışı olduğu varsayılan düşünce ve teoriler yalnızca dışlanmakla kalmıyor, bir de aşağılanıyor kendilerini “bilimsel şüpheci” diye adlandıran ortodoks çevrelerde. Oysa tarih, uzun ve yavaş bir yürüyüş. Geniş dilimler halinde onu incelediğimizde, her aşamasında ortodoksinin engellemelerini ve inanılmaz tutuculuğunu fark ediyor, ama uzun vadede “sıradışı” varsayılan fikirlerin yaşadığını görüyoruz.

“Neter”ler ya da “Gözcüler” sorunu da yirminci yüzyılın bitmeyen tartışmalarından biri. Dogmalarla gözünü bağlamayan ve açık fikirli olmaya çaba gösterenler, bugün “mitler” deyip geçtiğimiz anlatıların bu denli geniş bir coğrafyada ve neredeyse birbirinin aynı ayrıntılarla varolmasından yola çıkarak, bu metinlere daha farklı bakmamız gerektiğine işaret ediyorlar. Oysa ortodoks bilim akademisyenlerinin yaklaşımı, oldukça farklı. Onlar, eski toplumları bütünüyle çözümlediklerine inanıyor ve ekliyorlar: “Din dindir, mitoloji de mitoloji. Bunları gerçek tarihsel olgularla karıştırmayın.” Bunu söylerken de, bilerek ya da bilmeyerek, bugünün egemen dinlerinin yörüngesinde duruyorlar. Eşine az rastlanır bir ikiyüzlülük ve çifte standart uygulaması bu. Bir yandan somut bilimsel bulgular dışında hiçbir şeye prim vermemekten söz ediyorlar, bir yandan da yaşadıkları çevrenin egemen diniyle sürtüşmemeye çaba gösteriyorlar. Bunun kendilerine göre “etik” bir yolunu da bulmuşlar: “Bilim ayrıdır, din ve inanç ayrı.” Oysa “inanmak ve inanç” sözcüklerinin egemen olduğu bir kültürde bilim ve bilginin her zaman bu çifte standartın gölgesinde kalacağını bilmezden geliyorlar. Ama ne gam; “bilimsel” kurumların birçoğunun bütçesini, Kilise’yi destekleyen holdingler, hatta bazen bizzat dini vakıflar sağlıyor. Çoğu üniversitede kürsü başkanları arasında en az bir musevi var. Bilimin “beşiği” olduğu varsayılan ABD’de halkın ezici bir çoğunluğu İncil’e bütün kalbiyle inanıyor. Ortalığı bulandırmanın anlamı var mı şimdi?

“Gözcüler” sorunu, Antik Çağ tarihi ve modern arkeolojiye ilişkin en kilit noktalardan biri. Bir biçimiyle, felsefe ve ilahiyat akademisyenlerini, hatta dilbilimcileri de bu tartışma çemberi içinde düşünebiliriz. Şimdi, bu uzun girizgahtan sonra meseleyi olabildiğince yalın biçimde ortaya koyalım…

Eski Mısır’ın “Neter”leri

Bütün Antik Çağ metinlerinde, kendi tarihlerini derleyen toplumlardan kalmış belgeler, geriye doğru giden kronolojilerinin sıfır noktasına, net olarak çözümlenemeyen bir tür “başlangıç dönemi” yerleştiriyorlar. Bu, onların tarihlerinde, “yönetimin tanrılardan insanlara geçmekte olduğu” bir ara dönemi belgeliyor. Belirsiz bir başlangıç döneminden beri bizzat “tanrılar” tarafından yönetildiğini söyledikleri ülkelerinin, bu ara dönemde “Gözcüler” adı verilen üstün yaratıklarca yönetildiğini ve sonuçta krallığın insanlığa devredildiğini anlatıyorlar. Eski Mısır’da bunların adı, “Neter”ler. Son olarak Osiris’in oğlu Horus tarafından yönetilen ülke, belli bir dönem sonrasında, bir “Kral yaratma” (Kingmaker) töreninden sonra insanlara bırakılıyor ve Neterler geri plana çekiliyorlar – sonra da, izleri siliniyor. Bu ilk “insan kral”, bugün arkeolojinin değişmez bir gerçek biçiminde kabul ettiği, Firavun Menes. Bildiğimiz, yazılı tarihe göre İ.Ö 3100 dolaylarında Yukarı ve Aşağı Mısır’ı bir tek ülke halinde birleştiren Menes, Mısır tarihinde “Hanedanlar Dönemi” denen bir evrenin de başlatıcısı.

Mısır kronolojisi üzerine bildiklerimiz, iki ana belgeye dayanıyor: Bunlar Mısırlı tarihçi Manetho’nun yazdığı krallar listesi ve bugün “Torino Papirüsü” olarak bilinen bir yazıt. Her iki belge de birbiriyle uyumlu. Bu sayede arkeologlar ve ejiptologlar, Mısır’ın kronolojik gelişimini formüle edebiliyorlar. Buna göre, Firavun Menes’le başlayan Hanedanlar Dönemi, alt evrelere ayrılıyor: Eski Krallık, 1. Ara Dönem, Orta Krallık, 2. Ara Dönem (Hiksoslar Devri) ve Yeni Krallık. Bugün okutulan tarih kitaplarında da bu kronolojik düzen aynen böyle. süreç içindeki arkeolojik bulguların Manetho’yu ve Torino Papirüsü’nü doğrulaması sayesinde, Yeni Krallık ve sonrası, neredeyse bütünüyle tarihlenebilmiş durumda. Eski Krallık’ta, en fazla 150 yıl yanılma payıyla arkeologlar hanedan listesini ve Kralları sıralayabiliyorlar. Yani bu iki belge, doğruluğu desteklenmiş veriler içeriyor. Bütün sorun da aslında burada: Çünkü Manetho’nun listesi ve Torino Papirüsü, yalnızca hanedanlar dönemi Mısır’ını değil, ondan çok daha öncesini de kronolojik sıra içinde sunuyor. Yalnız burada yöneticiler insanlar değil, Neterler. Normal insanlara göre çok daha uzun yaşayan, ülkeyi binlerce yıl yöneten, esrarengiz varlıklar. Ejiptoloji ve modern arkeoloji bunun üzerine ne yapıyor? “Alt paragraflarını” tartışmasız biçimde kabul ettiği ve bulgularla doğrulanan bir tarihi yazıtın “üst paragraflarını” ya yok sayıyor, ya da “Bunlar mitoloji” deyip işin içinden çıkıyor. Neden? Çünkü hayranlıkla benimsediği alt paragraflarda “normal insan”lar krallık yapıyor; üstteyse, kim oldukları anlaşılamayan üstün yaratıklar. Böylece bilimsel ortodoksi, aynı belge üzerinde işine gelen bölümü “olgu” diye benimseyip dosyalarken, işine gelmeyen, çünkü anlayamadığı, işin gerçeği “dini inanışlarına aykırı düşen” bölümleri “mitolojik” bulup ayıklıyor!

Mezopotamya’da aynı şeyle karşılaşıyoruz: Layard ve Wooley’nin yaptığı araştırmalarda, son derece değerli ve ilgi çekici kil tabletler ele geçiyor. Bunlar, Sümer Kral Listeleri olarak adlandırılıyor. Aynı Mısır’da olduğu gibi, listenin en üst sırasında, yani “normal krallar”dan önce, her biri neredeyse 10.000 yıl, 15.000 yıl yaşayan yöneticiler var. Bunlar, “Tufan’dan önce” uzun süre ülkeyi yönetmişler, sonra insanlara devretmişler. Babil metinleri bu olayı “Krallık gökten indiğinde” gibi bir deyişle açıklıyor. Bütün Mezopotamya’da aynı kült var aşağı yukarı. Bulunan belgeler, “en eski metin” olduğuna inanılan Tevrat’ın, Tufan başta olmak üzere bir sürü temayı Sümer ve Babil anlatılarından ödünç aldığını ortaya koyarak Kilise’de ve dini çevrelerde buz gibi rüzgarlar esmesine neden oluyor. Üstelik, Tufan öncesi ülkeyi yöneten “tanrılar”dan söz ediliyor, tek bir tanrıdan değil!

Bu durumda ortodoks arkeoloji ne yapıyor? Mısır’da yaptığının aynısını. Yani Sümer Krallar Listesi’nin “normal insan ömrüne sahip” kralları doğru kabul ediliyor ve belgenin bu bölümü “somut bulgu” sınıfına sokuluyor ama Tufan öncesi ülkeyi yönettiği anlatılan, 200.000 yıl hüküm sürmüş “tanrılar” ve onların sonrasında, “ara dönem”de insanlara yönetimin geçişini üstlenen ve denetleyen “Gözcü”ler, “mantıksız” bulunarak “mitoloji” sınıfına sokuluyor yine. Aynı belgenin alt kısmı doğru, üst kısmı “masal”!

Enoch’un şaşırtıcı hikayesi

Benzeri durum, Tevrat’la ilgili incelemelerde de söz konusu. Mezopotamya bulgularından sonra, çok daha eski metinlerden esinlendiği belli olan Tevrat, bütün o eski metinlerdeki “Tanrılar” sözcüğünü tek bir “Tanrı” olarak düzeltmiş. Bu arada, Tanrı’ya verilen sıfat ve onun genel adı, “Efendi” ya da “Sahip” anlamına gelen “Lord” sözcüğünde somutlanıyor. Yahudi toplumunun mesken tuttuğu bölgenin eski mitleri, büyük tanrı Baal’den söz ediyor. “Baal”in sözlük anlamı da “Efendi” ve “Sahip”. Aynı sıfatların, daha sonraki yıllarda bütün Batı toplumlarında yöneticiler için kullanılması ilginç. Ama daha ilginç olan, bütün o eski anlatıları ayıklayarak “Tanrılar” sözcüğünü “Tanrı” olarak tashih eden Tevrat’ın, birkaç yerde bunu unutması. “Elohim” sözcüğü, Tevrat’ta birkaç kez geçiyor. İbranicedeki anlamı, “ilahlar”; yani, “çoğul” bir sözcük. İlahiyatçılar bunun tartışma konusu yapılmasına bile karşı çıkıyorlar – arkeologlarsa, sessiz. Ama bundan daha kafa karıştırıcı olanı var: Yaratılış (Genesis) bölümünün 6. Bab’ında “O günlerde ve sonrasında da, dünyada Nefilimler vardı” diye bir ifadeye rastlıyoruz. Sözü edilen zaman, Tufan’dan öncesi. “Nefilim” sözcüğü, İngilizce’ye “devler” diye çevriliyor. Oysa İbranicedeki fiil yapısına göre tam ifadesi, “yukarıdan aşağıya inmiş olanlar”. Yaratılış’taki hikayede “devler”in hiçbir anlamı yok – daha sonra da Nefilim sözcüğüne rastlanmıyor zaten. Sanki “araya yanlışlıkla girmiş” gibi bir sözcük. İğreti duran, ne anlatmak istediği belli olmayan bir ifade. Oysa aradan yıllar geçip 1947’de Ölü Deniz yakınındaki bir mağarada orijinal el yazmaları bulunduğunda, “Nefilim”in aslında son derece önemli, neredeyse kilit denebilecek bir kavram olduğu çıkıyor ortaya. Bunun yanı sıra, Tevrat’ın din adamlarınca “edit edildiği” de anlaşılıyor. Çünkü İ.Ö 4. yüzyıldan kalma yazıtlar arasında yer alan ve daha önce Etiyopya’daki Kutsal Kitap’ta rastlanmış olan kopyası “sahte” sanılan “Enoch’un Kitabı”nın orijinal nüshası da bulunuyor Ölü Deniz mağaralarında

Yaratılış’ta yalnız birkaç satırda adı geçen ve “Tanrı’yla birlikte yürüdüğü” söylenen Enoch’un, aslında son derece ilginç bir hikayesinin olduğunu ve Tevrat’tan çıkarılan bu parçaların “Nefilim” sözcüğüne de açıklık getirdiğini fark ediyoruz. Boşluklar Enoch’un Kitabı’nda yazanlarla doldurulduğunda, Bap 6’nın aynı satırında sözü edilen “..ve Tanrı’nın oğullarını insanın kızlarını gördüler ve onlar güzeldi. Onları kendilerine eş seçip onlardan çocuk sahibi oldular” ifadesi de anlamlı hale geliyor. İlahiyatçıları, dilbilimcileri ve tarihçileri yıllardır uğraştıran “Tanrı’nın oğulları” ile insanın kızları arasındaki ilişki Tevrat’ta yalnızca o cümlede geçiyor ve bir daha sözü edilmiyor. Ama Enoch’un Kitabı’nı okuduğumuzda, bunun müthiş sonuçlar doğuran bir olay olduğu çıkıyor ortaya. Evinden, ailesinden ayrılan ve “Tanrı katında” yaşamını sürdüren Enoch, “Gözcülerden” söz ediyor anatısında. Bunlar, Tanrı ile insanlar arasındaki ilişkinin bazen “ara halkası” olma görevini üstlenen, insanlara nezaret eden, üstün varlıklar. Ama hepsi, “emir kulu” sonuçta. Enoch’un ayrıntılı olarak anlattığı hikayede, bir gün bunlardan birinin dünya üzerindeki “gözcülük” görevi sırasında “insan kızları”nı arzuladığı ve bu fikrini diğer “gözcü”lere de söylediği belirtiliyor. Bir grup Gözcü (ya da Nefilim – “yukarıdan inen”) aralarında karar alıyor ve yemin ediyorlar: Hepsi insan kızlarıyla sevişip onlardan birer karı alacak ve bu bir sır olarak kalacak. Çünkü öğreniyoruz ki, yapılan aslında “yasak”. Sonuçta bu birleşmeden “melez” çocuklar doğuyor ve genetik sorunlar yüzünden bu çocuklar sağlıksız, vahşi, garip yaratıklar oluyorlar. Diğer yandan, “insan kızlarıyla” birlikte oldukları süre boyunca Nefilimler, onlara bilgi aktarıyor, bir şeyler öğretiyorlar ki, bu da çok büyük bir yasağı çiğnemek anlamına geliyor. Sonuçta Tanrı hem Nefilimleri cezalandırıyor, hem de yarattığı Tufan’la insanları.

Sümer ve Babil metinlerini bulmuş olmamız, Enoch’un kitabının da, Tevrat’ın diğer bölümleri gibi Mezopotamya anlatılarından esinlenilerek, daha doğru bir deyişle bunlar “revize edilerek” yeniden yazıldığını anlıyoruz. Ama bu, bir garip durumu fark etmemize engel değil: Çok eski zamanlarda “Gözcü”ler denen birilerinin dünya üzerinde dolaştığı ve yaptıklarıyla dünyadaki hayatı derinden etkilediğine ilişkin en az on toplumun kültüründen gelen tanıklıklar var elimizde. İşin en kafa bulandırıcı yanı, çok benzeyen anlatılara, Antik Yakın Doğu’yla fiziksel teması hiç bulunmadığı varsayılan eski İnka ve Maya folklorunda da rastlıyoruz! Şimdi, bütün bunlara “Mitoloji işte canım” deyip, elimizin tersiyle bir yana mı itmemiz gerekiyor, “bilimsel tavır” sergilemiş olmamız için. Yoksa eski metinleri farklı bir bakışla bir daha inceleyip, “Kim bu Gözcüler?” diye sormak mı daha mantıklı bir davranış.

Direnç Eğilmez

Yaratılış Destanı-1

Yükseklerde Gök henüz isimlendirilmemişken

Ve aşağıda, Dünya çağrılmamışken

Boş  ama başlangıçta mevcut olan APSU, vücuda getiren onları,

MUMMU ve TİAMAT – hepsini doğurandı o;

Birbirine karışmıştı suları.

Saz bitmemişti, bataklıklar ortaya çıkmamıştı.

Tanrıların hiçbiri vücuda gelmemişti,

Hiçbirinin adı yoktu, kaderleri belirlenmemişti;

İşte tam ortalarında tanrıllar şekillendi.

 

APSU: Başlangıçtan beri mevcut olan

MUMMU: Doğmuş olan

TİAMAT: Yaşamın kızı

not: Z. Sitchin, bu sümer yazıtındaki Apsu’nun güneşimiz, Mummu’nun Merkür olduğunu düşünmektedir. Tiamat’ın ise daha sonraları Marduk’un parçaladığı canavar olduğu, yani kayıp gezegen olduğunu, Apsu ve Tiamat arasındaki uzayda bir çift gök tanrısı yani gezegen oluştuğunu önermektedir:

Suları birbirine karıştı…

Tam ortalarında tanrılar şekillendi:

Tanrı LAHMU ve tanrı LAHAMU doğdu;

Bu adlarla çağrıldılar.

LHM, etimolojik olarak “savaşmak” kökünden çıkmış olup, LAHMU Mars gezegeni, Lahamu ise Venüs gezegenini temsil etmekte ve aynı zamanda Mars eril, Venüs ise dişil savaş tanrıçaları olmaktadırlar.

-devam edecek-

Sümerlerde mitoloji

-Sümerolog Muazzez İlmiye Çiğ’in Sümerli Ludingirra başlığıyla Türkçeye çevirip yayınladığı Sümer yazıtları (Tablet 2, 3, 10 ve 11), Sümer mitolojisi, tanrıları ve inançları hakkında geniş bilgiler içeriyor.

Bu yazıtlarda yer alan bilgilere göre:

Sümer Panteonun başı, yani tüm Sümer tanrılarının babası ve kralı hava tanrısı Enlil (Ellil)’dir. Enlil sözcüğü, bahsi geçen tabletlerin yazarı Ludingirra’ya göre, soluk, hava, nefes, ‘Havanın Beyi’ gibi anlamlara geliyor. Sümerler yeri ve göğü onun yarattığına inanırlardı.

-Onların inancına göre, çok eskiden (daha yer ve gök yok iken) her yer dipsiz, uçsuz bucaksız bir denizdi. Sümerler’de bu deniz tanrıca Nammu’nun şahsında kişileştirilir.
Bir gün bu deniz, yani kişi kimliğiyle tanrıca Nammu, koskoca bir dağ doğurur.

Bunu gören ‘Yüce Enlil’, hemen o dağı ikiye ayırır. Böylece ikiye bölünen bu dağın altı yeryüzü, üstü de gök olur. Yeryüzüne yer anlamına gelen Ki, göğe de gök anlamına gelen An adı verilir. Sümer mitolojisindeki tanrıça Ki ve tanrı An, Yer ve Gök (Cennet)’ün kişileştirilmiş simgeleridir. Göğü tanrı An alır, yeryüzü ise tanrıca Ki ile Enlil’in payına düşer.

Samuel Noah Kramer, Ancient Religions başlıklı bir derlemede (Edited by Vergılıus Ferm, New York, 1950) yayınlanan ‘Sümer Dini’ başlıklı yazısında tanrıça Ninhursag’ın yeryüzü tanrısı Ki ile aynı olabileceğine işaret etmektedir. Ki, yeryüzünün toprağı taşı; Enlil ise, havası, soluğu ve nefesidir diyen Ludingirra, bu yüzden yaşamın Enlil’siz var olamayacağına işaret eder.

Her kentin bir tanrı tarafından kurulduğuna ve onun koruması altında olduğuna inanılan Sümer’de, Enlil, Nippur kentiyle ilişkilendirilir. Bu kentin kurucusu ve tanrısı odur. O’nun evi de (tanrıların evlerine tapınak denir) bu kentteki Ekur Tapınağı’dır.

Enlil, bu tapınakta yaşar. Sümer Tanrılar Meclisi kendi toplantılarını bu tapınakta ve Enlil’in başkanlığında yapar. Tanrıların toplandığı ve kararların alındığı yer burasıdır. Yerin ve göğün yaratıcısı olarak görülen Enlil, diğer tanrılara burada emirler ve görevler verir, Sümer’i buradan denetler. Uzak yakın pek çok ülkeden hediye adı altında toplanan haraç bu tapınağa getirilir.

Enlil, Bel (Lord, Efendi) unvanı taşırdı. Bir yoruma göre ünlü Tufan’ı bir ceza olarak kararlaştıran Enlil’dir.

Tufan’ın Babil versiyonu olan Gılgamış Destanı’na göre ise, Tufan’ın yapıcısı tek başına Enlil değil, ama tanrılar meclisidir.
Enlil adı bazı kaynaklarda Ellil olarak yazılmaktadır.

Sümer’de mitolojinin Tanrılar Meclisi dediği şey, aslında kentlerin kuruluş dönemlerinde her yerde örneklerine tanık olunan Yaşlılar Meclisi’nin bir anısı olmalıdır. Bu meclisi oluşturanlar ise, topluluğun sonradan tanrılık atfettiği ve onuruna türbeler veya tapınaklar inşa ettiği kendi cetleri, aşiret büyükleri, kent kurucu önderleri ve ilk sözde krallarıdırlar

Nitekim, kendi zamanında kralların her şeyi yapmakta özgür olduklarını söyleyen Ludingirra da, bu uzak geçmişe referans vererek, kralların o devirde herhangi bir konuda karar alabilmek için halk tarafından seçilen ve yaşlılar ve gençlerden oluşan iki meclise başvurmalarının zorunlu olduğundan söz etmektedir.

Sümerlerde otoritenin temeli dinseldi. Sümer kralları otoritelerini tanrılardan alırdı. Yazıtlar tanrılar meclisinin kral saptamasının örnekleriyle dolu.

Hiç başkent olmamışsa da Nippur kenti Sümer’in başta gelen bir kentiydi. Dinsel ve entelektüel bir merkezdi. Krallar taç giymek için Nippur’a giderlerdi. Bu kentteki Ekur Tapınağı’nda başta Enlil ve eşi Ninlilolmak üzere tanrılar tarafından kutsanır, kendilerine bir ad, taht, tac, halkı denetleyecek bir asa verilirdi.

Başka Sümer kentlerinde kral olanlar da ilk iş olarak iktidarlarının tanrı buyruğu olduğunu, yani Enlil tarafından atandıklarını kanıtlamak için Nippur kentine el koyarlardı. Nippur’u Sümer kralı adına Ensi denen bir başkan yönetirdi.

Deniz tanrıçası Nammu, gök tanrısı An, yer tanrıçası Ki (Ninhursag?), hava tanrısı Enlil ve eşi Ninlil gibi yukarıda adları anılanlar dışında Ludingirra daha pek çok başka Sümer tanrı ve tanrıçaları saymaktadır:
Nanna, Enki, tanrıça İnanna, Ninurta, İşkur, Utu, Nusku, Nidaba, tanrıça Ereşkigal, Dumuzi, tanrıça Geştinanna, Enkımdu, Ningişzida, tanrıça Nidapa, tanrıça Nanşe, Nindup, Ningirsu (Eninnu adlı bir tapınağı var) ve eşi tanrıça Bau (Lagaş kıralı Gudea, ona Lagaş kentinin kurucusu, kraliçem ve tanrıçam diye hitap eder),

ve Nusku. Nanna, Sümerler’de Ay tanrısı ve Ur kentinin koruyucu tanrısıdır. Ekişnugal adlı ünlü bir tapınağı/mabedi vardı. Ayrıca Nanna’nın karısı Ningal’den söz edilir. History Begins At Sumer adlı eserinde S. N. Kramer, eski Sümer kaynaklarında Ay tanrısının Nanna ve Sin olmak üzere iki isimli olduğuna işaret eder ve ay tanrısı Sin/Nanna’in Enlil’in oğlu olduğunu yazar.

Utu, Sümer Güneş tanrısıdır. Utu’nun kız kardeşi İnanna (Ninanna) Aşk tanrıçasıdır ve Uruk kenti tanrıçasıdır. Enlil’in torunudur. Çok sıcak ve ateşli olduğu düşünülen Venüs (dilbad) gezegeni ile özdeşleştirilir ve Sümerler’e sevgiyi ve sevmeyi onun öğrettiğine inanılır.

Sümer panteonunun en önemli tanrıçası olan İnanna’nın adı, ‘cennetin metresi’ anlamına geliyor. İnanna’nın bacısı Ereşkigal, yeraltı kraliçesidir. İnanna’nın kocası Dumuzi, Sümer çoban tanrısıdır.

Sümer krallarının belki de insanları güttüklerini düşündükleri için kendilerine ‘çoban’ dediklerine işaret eden Ludingirra, Dumuzi adında oldukça eski bir Sümer kralının varlığından ve Sümerlerin Kral Dumuzi’ye tanrı gözüyle baktığından söz eder. Ayrıca Şulgi adlı Sümer kralının tahta çıkar çıkmaz ‘Ben Tanrı’yım’ diyerek kendisini tanrı ilan edişine değinir (Şulgi, M.Ö. 2006 yılındaki Elam istilasında devrilen kral İbbisin’in babasıdır).

Böylece Ludingirra, bu örneklerle bilerek ya da bilmeyerek Sümer tanrılarının orijini konusunda açık bir fikir verir bize.

Tanrıça İnanna ise büyük olasılıkla bir rahibe-kraliçe idi. Çünkü, Sümerli yazar, bir Yeni Yıl Bayramı’nda Ekur Tapınağı’nda Sümer kıralı ile bir rahibenin evlendiklerini, ama bu olayın halka tanrı Dumuzi ile tanrıça İnanna’nın evliliği gibi duyurulduğunu anlatır ve bu törende kralın tanrıyı, rahibenin de tanrıçayı temsil ettiklerine işaret eder.

The Cambrıdge Ancient History (II, Part 2)’ye göre Dumu kelimesi Sümerce’de oğul/soy demektir. H. Zimmern, Enc. Of Religions And Ethicks adlı ansiklopedide Dumuzi kelimesinin anlamını ‘gerçek oğul/çocuk’ olarak açıklıyor ve bu adın bir şekli olan Tammuzteriminin de aynı anlama geldiğini söylüyor.

Dumuzi’nin kızkardeşi tanrıça Geştinanna, rüya yorumcusudur. Rüya yorumlayıcılardan biri de Nina kentindeki tanrıça Nanşe’dir. Enkımdu, Sümer çiftçi tanrısıdır. Dumuzi gibi o da aşk tanrıçası İnanna’ya aşık olur, onu elde etmek için Dumuzi’yle yarışır. Nindup ise, Sümer mimarlık tanrısıdır.

Sümer mitolojisinde Enlil’in yanısıra başka bir yaratıcı tanrı daha var. Su tanrısı Enki’dir bu. Ondan Eridu kentinin su tanrısı olarak da söz edilir. S. N. Kramer, History Begins At Sumer’de Enki’nin dipsiz su Abzu’da oturduğunu ve Abzu’nun da Eridu kentinde olduğunu yazmaktadır.

Arthur Cotterell’in A Dictionary Of World Mythology (1979)’de yer verdiği bir Sümer efsanesine göre, kil (çamur)’den insanlığı yaratan Enki’dir. Sippar kralı Ziusudra’ya Tufan’ı haber verip gemi yapmasını ve kendisini kurtarmasını söyleyen de odur. Enki, bir rivayete göre, insanların hayvanlar gibi kanunsuz ve kuralsız yaşadığı uzak bir geçmişte denizden ortaya çıkmıştır. Başlangıçta iki başlı ve balık-adam biçimlidir. İnsanlara bir günde uygarlığı (tarım, zanaat, mimari, büyü ve kanunu) öğretip geri denize döner.
Sümerler’in ilk insan olarak kabul ettiği Adapa (Sümerler’in Adem’i), efsaneye göre tanrı Enki’nin oğludur ve Tufan-öncesinin ilk Sümer kenti olan Eridu’nun kralıdır. Akad mitlerine göre konuşmayı (dili) Adapa keşfetmiştir. Tevrat’ın Adem’i, adı da dahil, Sümer mitolojisindeki Adapa’nın bir kopyesidir.

Bu konuyla ilgili diğer başlıklar:

….. https://blog.sonsuz.us/?p=3458 … https://blog.sonsuz.us/?p=2704 … https://blog.sonsuz.us/?p=2093

Sümer ve Tek tanrılı dinler

Sümer kayıtları ve Zekeriya Sitchin’in faraziyeleri ile birleşen Niburu miti konusunda ben de biraz hayal ürettim. Neticede yazılı kaynak öncesine ait hemen her şey mitlerden, iç görülerden ve hayallerden ibaret değil mi?

MÖ.2000 yılları
civarında Soddom ve Gommoranın yokedilmesi ve ardından yükselen radyoaktif
bulutun 24 saat içinde tüm sümer şehirlerini cansız olarak yere sermesinden
sonra tüm tanrılar dünyayı terk ettiler, muhtemelen o sırada dünyaya zaten
çok yaklaşmış olan Niburuya yani evlerine döndüler bir kısmı ise dünya
çevresinde gözlemci olarak kaldı. Zaten uzun zamandır Niburunun atmosferi
artık düzelmişti, altına gerek de kalmamıştı.
Tüm tanrılar gittikten sonra dünyada yalnızca Enki’nin oğlu Marduk kaldı. Ve
yıkılan medeniyetin yeniden yeşermesi için büyük bir gayret gösterdi, bunun
sebebi dünyanın köleleştirilmesi için düzeltilmeye ihtiyacı olmasıydı!
Gelelim sizin tahminlerle bu hikayenin nasıl bütünleştiğine…
MÖ.2000 yıllarına kadar insanlar bilfiil tanrılarla birlikte yaşamakta, onları
görmekte, kudretlerine şahitlik etmekteydiler. Yaptıkları savaşlarda
Tanrıların fiili yardımlarını (silah, bilgi) almaktaydılar. Dünyanın büyük
tanrısı olan Enlil gitmeden önce yetkisini yarı tanrı (insan kızı ile tanrı birleşmesinden olma) İbrahim’e verdi ve
daha sonra da onu ve Musa’yı uzaktan destekledi; çünkü insanların ruhsal
gelişiminin bilgi seviyesi altında kalmasını onaylamıyordu
. Şüphesiz ki
yeğeni Marduk’un insanları teknolojik bilgiyle donatıp ne yapmak istediğinin
farkındaydı. Son bir gayretle, Musa kanalı ile  “somut tanrı” kavramını dünyadan
çekti ve ulaşılmaz (soyut)bir tek tanrı(göklerde) oluşmasını sağladı.
Marduk ise dünyada kalan son tanrı olarak sanırım bu duruma çok bozulmuştur!
O da bütün gayreti ile tek tanrılı dinlerin yozlaşması ve iktidar kovalayan
guruplar haline dönüşmesi için uğraştı ve başarılı da oldu.
Benim dikkatimi ilk baştan beri çeken başka bir durum daha var; Tanrı UTU…
Utu, Enlil’in torunu yani ünlü İnanna/iştar’ın kardeşidir. Enlil ve Enki
arasında oluşan anlaşmazlıklar ve savaşlar, dünyada yönetim
değişikliklerinden hiç etkilenmemiş bir tanrıdır, tarafsızlığı ve Anu
tarafından değeri şüphe götürmez, güneş tanrısı olarak literatürde yer
almıştır. Görevi ise büyük uzay gemilerinin iniş kalkış platformlarının
kumandanlığıdır. ( ve baştan sona 450 bin yılda bu hiç değişmedi). Ana
pentaonda bulunan beş büyük tanrıdan (anu, enlil, enki, Ninhursag ve İnnana) biri
olmamasına rağmen, gerek insanların gerekse büyük tanrıların dua/yaptırım
metinleri mutlaka UTU’ya bir mehdiye ile biter. Bu benim dikkatimi çekiyor.
İçime doğan ise UTU’nun şamanlar ile yakın bir ilgisi olduğu yönündedir.

Kamış Duvara Sözler

Ea yani tanrı Enki, Dünyanın üstüne salınan tufanı biliyordu, tanrılar kendileri için önlem aldılar ve fakat Büyük tanrı Enlil’in kendilerine yemin verdirmesi sebebiyle tufan haberini insanlara veremediler. Fakat Enki bu hale getirilmesinde sonsuz katkısı olan insanlığın yok olup gitmesine razı değildi; ama yemini de bozamazdı, bu sebeple ardında Atrahasis (Nuh)’in olduğunu bildiği kamış bir duvara şöyle söyledi:

Kamış duvar, kamış duvar! Duvar! Duvar!
Kamış duvar, dinle! Duvar, kulak ver!
Bir evi yık. Bir gemi yap.
Zenginlikleri terk et. Hayatı ara.
Mal mülk mü? Onlardan nefret et.
Hayatı kurtar.
Her canlının tohumunu gemiye yükle.
Senin yaptığın geminin
ölçüsünü ölçüsüne uydur;
Eni boyuna eşit olsun.
Üzerini apsu gibi kapla.
Böylece güneş içini göremiyecek
üstünü ve altını kapla.
Halat takımlarını sağlam yap.
Zifti-güçlendirmek için sertleştir onu.
Senin üstüne yağmur,
Sürüyle kuş, bir sepet balık yağdıracağım.