İçimizdeki Maymun

Yakın zamana kadar şempanze sanılmış bonobolar savaşmaz, sevişir. Primat dünyasının barışçıl ve anaerkil hippileridir onlar. “İçimizdeki Maymun”da bonoboları inceleyen Frans de Waal, insan doğasının bildiğimiz barbar şempanze ile pek bilmediğimiz erotik bonobonun sorunlu evliliğinden doğduğunu ileri sürüyor. Yani durumumuz, bir nevi Dr. Jekyll – Mr. Hyde durumu.

RANA YALVAÇ 

 

Primatologların rock star’ı Desmond Morris, 1960’larda insanı “çıplak maymun” olarak tanımlayarak büyük yaygara koparmıştı. Yüz binlerce saatini, bir sandalye üzerinde şempanzeler ile bonoboları izleyerek geçiren Frans de Waal ise 1982 tarihli ilk kitabı “Şempanze Siyaseti”nde, şempanze topluluklarında yaşanan iktidar savaşlarının gözleminden elde ettiği sonuçların, insanlar arasındaki çatışmaların çözümüne nasıl uyarlanabileceğine dair fikirleriyle devrim yarattı.
Bu çıkış öyle büyük ilgi gördü ki, dönemin Beyaz Saray sözcüsü Newt Gingrich, Arnhern hayvanat bahçesindeki küçük bir şempanze topluluğunun öyküsünü anlatan bu kitabı; 1994’te tüm yeni kongre üyelerinin okuma listesine dahil etti. Ancak bilim dünyasında de Waal’in o kadar da kolay kabul edilmediği; hatta bonobolar üzerine çalışmalarıyla bilimsel kariyerini bir parça tehlikeye attığı bile söylenebilir.
Vahşi hayat fotoğrafçısı Frans Lanting ile birlikte imza attığı ve bonobo maymunları üzerine ilk yayın olan “Bonobo: Unutulan Maymun” adlı kitabıyla birçok teorisyeni karşısına alan de Waal, Kongo Demokratik Cumhuriyeti’ndeki sık ve nemli bataklık ormanlarından pek dışarı çıkmadıkları için 1929’a değin keşfedilmeyen ve uzun süre şempanzelerle karıştırılan bu yeni maymun türünden öğreneceğimiz çok şey olduğunu iddia ediyor ve ekliyor: “Bonobolar savaşmaz, sevişir. Primat dünyasının hippileridir onlar. 1960’larda bir ailenin, eve geri dönmek istemeyen uzun saçlı, ot tüttüren kara koyunla başı ne kadar beladaysa, bilimin de başı bonobolarla o kadar beladaydı. Işıkları kapadılar, masanın altına saklandılar ve davetsiz misafirin gitmesini umdular.”
II. Dünya Savaşı’nın getirdiği büyük yıkım sonrasında, biyologlar şempanzeler gibi insanın da doğasının saldırgan ve bencil olduğuna dair sağlam bir inanca sahipti. 1980’lerde bonobolar hakkında, araziden ilk davranışbilimsel veriler gelmeye başladığında ise bu yeni maymun türünün hiçbir klişeye uymadığı görüldü.ERKEKLİKTEKİ ÖLÜM
Yüksek libidolarıyla dikkat çeken ve neredeyse Kama Sutra’nın tüm pozisyonlarında (bizim hayal dahi edemeyeceğimiz, iki partnerin bir dalda baş aşağı asılı durduğu pozisyonlarda bile) sevişen; dahası seksi arkadaş edinmek, çatışmaları çözmek, hatta merhaba demek için bile, bizim el sıkıştığımız sıklıkta seks yapan canlılar olan bonobolar, üstüne üstlük bir de anaerkildi. Tüm yiyecek bölüşümünü dişiler üstlenmişti ve erkekler, zaman zaman yemek için dilenmek zorundaydı. Bu durum, kimilerine o kadar kabul edilmez gelmiş olmalı ki, akademik bir toplantıda bir bilim adamı dayanamayarak söz alıp “Bu erkeklerin de nesi var böyle?” diye sormaktan kendini alamamış; de Waal ise “Hiç, sadece keyifleri yerinde,” demekle yetinmişti. Gerçekten de, dişilerin kurduğu güçlü ittifak ve seksin karşı cinsler arasında olduğu kadar, hemcinsler arasında da yaygın kullanımı sayesinde bonobolar, erkek şiddetinden uzakta barış içinde yaşıyorlar. Bonobolarda dişi ve erkek dağılımı birbirine eşitken, şempanze topluluklarında dişi sayısının erkeklerin tam iki katı olması da dikkate değer. Bu da, şempanzelerde erkekler arasındaki ölümcül mücadeleler ve iktidar stresinin, erken ölümlere neden olduğunun bir kanıtı sayılıyor.
Frans de Waal, Türkçede yayımlanan “İçimizdeki Maymun: Biz Neden Biziz?” adlı kitabında; şempanzeler ile bonoboların davranışlarını, insan doğasını anlamak için birer metafor olarak kullanıyor. Yoksa içimizde hem bir şempanze, hem de bir bonobo mu var?DOSTA DÜŞMAN
İnsanları yeryüzündeki en “iki kutuplu” yaratıklar olarak tanımlayan de Waal’e göre bizler; şiddet konusunda şempanzelerden daha tehlikeli ve sistematik, empati ve sevgi konusunda da bonobolardan daha hassas ve zarif olabilen yaratıklarız. “Güce susamış, barbar şempanze; barış aşığı, erotik bonoboyla karşı karşıya! Bir nevi Dr. Jekyll ile Bay Hide durumu. Bizim doğamız, bu ikisinin sorunlu evliliğidir,” diye durumu özetleyen de Waal’e göre, bu ikili doğamızın bilincinde olmak çok önemli. Rekabetçi ve saldırgan tarafımız kadar; ahlaki ve sevecen tarafımız da, doğal seçilimin bir ürünü. Ve bizler, saldırganlığımızı kontrol etmek, hatta düşmanlarımızla bile empati kurarak çatışma çözümleri üretmek konusunda gereken evrimsel donanıma sahibiz.
De Waal çekirdek ailenin ortaya çıkışına ilişkin de aydınlatıcı bir teori ortaya atıyor. Çok eşli şempanzeler ile bonoboların aksine, insanların genel olarak tek eşli olmasını; ormandan çıkarak önce savan düzlüklerine, oradan da tüm dünyaya yayılmak üzere geliştirdiğimiz bir strateji olarak açıklıyor. Çekirdek aile yapısı sayesinde hem hayatta kaldığımızı, hem de diğer maymunlara göre daha çok ürediğimizi iddia eden de Waal, bu sayede, ortak fayda için birlikte çalışmanın insanlarda en üst düzeye eriştiğini düşünüyor. Hatta büyük ölçekli ortak teşebbüslerde bulunabilme becerimizin sonunda insanı; kıtaları kat eden demiryolları döşeyen, ordular, hükümetler ve küresel şirketler kuran bir tür olma noktasına taşıdığını öne sürüyor. Tabii, dünyaya hâkim tür olarak sorumluluğumuzu hatırlatmadan da edemiyor ve sözlerini şöyle noktalıyor: “Bu hayvan bütün diğerlerine baskın çıkmışsa, aynaya dürüstçe bakması ve hem karşısında duran can düşmanını, hem de daha iyi bir dünya inşa etmek için yardıma hazır baş müttefikini tanıması çok önemlidir.”

Psikolog, primatalog, etolog

1948 doğumlu Hollandalı psikolog, primatalog, etolog. 1975’te Arnhem Hayvanat Bahçesi’nde dünyanın en büyük şempanze kolonisi üzerine altı yıllık bir proje başlattı; bu proje pek çok bilimsel makale ve “Şempanze Siyaseti” adlı bir kitapla sonuçlandı. 1981’de Wisconsin Ulusal Primat Araştırma Merkezi’nin davetini kabul ederek ABD’ye taşındı; burada maymunların uzlaşmacı davranışları üzerine deneysel ve gözlemsel araştırmalar yürüttü. 1989 tarihli “Primatlarda Arabuluculuk” kitabıyla Los Angeles Times Kitap Ödülü’nü aldı. 1980’lerin ortalarında Yerkes Ulusal Primat Araştırma Merkezi’ndeki şempanzeler ve San Diego Hayvanat Bahçesi’ndeki bonobolarla çalışmaya başladı. Araştırmalarında primatlarda yemek paylaşımı, toplumsal ilişkiler, ve sorun çözme yöntemlerinin yanı sıra insan toplumunda ahlak ve adaletin kökenleri gibi konulara odaklandı. 1991’den beri çalışmalarını Atlanta’daki Emory Üniversitesi’nin psikoloji bölümünde ve Yerkes Araştırma Merkezi’nde sürdürüyor.

 

Şamanlar İnsanlığın ilk şifacıları

Bu hafta sonu Harbiye Askeri Müze’de yapılan  2. İstanbul Parapsikoloji Konferansı’nda Şamanlar, şifacılık yeteneği ve rüya analizleri üzerine yaptığı araştırmaları paylaşan

saman
Dr. Stanley Krippner ‘Şamanlar kendi kabilelerin psikoanalistleridir’ diyor.
Şamanizm ve rüyalardaki mitsel semboller denildiğinde, psikoloji profesörü ve araştırmacı Stanley Krippner akla ilk gelen akademik isimlerden biri. Psikoloji ve parapsikoloji alanında geniş kapsamlı akademik çalışmalar yapan ve uzun yıllar boyunca, dünyanın dört bir yanındaki yerli topluluklarını, özellikle de Şamanları ve şifacılık özelliklerini inceleyen Krippner ile Şamanların sırrını konuştuk. 

– Şamanizm ile ilgilenmeye nasıl başladınız?
Küçükken çok hastalıklı bir çocuktum. ‘Bu çocuk fazla yaşamaz’ diyenler bile vardı. Doktorlardan çare bulamayan ailem de o zaman kimsenin ciddiye almadığı alternatif tedavilere gizlice başvurdu. Ve işe yaradı. Alternatif tedavilere ilgim böyle başladı. Büyüdüğüm yer Wisconsin, eskiden Kızılderililer’in yaşadığı bir bölgeydi, çevremde tanıdığım Kızılderililer de vardı. Bu yüzden onlar hakkındaki her şeyi merak ediyor, okuyordum; özellikle de iyileştirme gücü olan Şamanlara odaklandım. Sonunda 1970’lerde de gerçek bir Şamanla tanıştım. Seneca Kabilesi’nden büyükanne Twyla Nitch 98 yaşındaydı, bitkilerden ilaçlar yapma konusunda çok bilgiliydi ve üzerimde büyük bir etki yarattı. Böylece insanlığın ilk şifacıları olan Şamanlar üzerine araştırmalarıma başladım, 6 farklı kıtada, birçok farklı ülkede, farklı kültürlerden kabileleri ziyaret ettim; Şamanlarla tanışıp onları inceledim. 

– Şamanların özellikleri nedir?
Şaman bu insanlara verilen antropolojik isim. Ama elbette her yerde farklı adlarla anılıyorlar. Ortak noktalarıysa bu kişilerin hepsinin toplumları etkileyen belli özelliklere sahip olmaları ve bu sebeple halk tarafından bu pozisyona seçilmiş kişiler olmaları. Zira Şamanlar insanları bilgilendiren, onlara yol gösteren, hastaları iyileştiren, rüyaları yorumlayan ve gelecek hakkında bilgi veren kişilerdir.

– İnsanüstü güçleri var mı Şamanların?
Süper güçleri yok ama yaşadıkları toplumlarda insanlar onların süper güçleri olduğuna inanır. Çünkü Şamanlar çoğu insanın sahip olmadığı yeteneklere sahiptirler. Çok akıllıdırlar, iyi gözlemcidirler, yaratıcıdırlar ve görevlerini etkili şekilde yapmak için drama, sihirbazlık ve psikolojiyi de fazlasıyla kullanırlar. Şamanlar kendi kabilelerinin psikoanalistleridir. Ve aslen kişilerin veya topluluğun güçlerini harekete geçirmek için çalışırlar. En etkili oldukları alansa şüphesiz iyileştirme gücü.

İYİLEŞTİRİCİ GÜÇ   HEPİMİZİN İÇİNDE
– İnanılmaz iyileştirme olaylarına şahit oldunuz mu?
Brezilya’da çok dramatik bir olaya şahit oldum. Bir Şaman, hastayı iyileştirmek için hiç anestezi kullanmadan cerrahi müdahale gerçekleştirdi; hastanın karnını yarıp hastalıklı dokuyu oradan çıkardı! Ve insanlar bu müdahalelerde hiçbir şey hissetmediklerini iddia ediyorlardı. Pek çok Şaman bunu yapıyor; zira hipnoz gibi yöntemlerle bu mümkün. Ancak yaptığımız araştırmalar daha ilginç bir şey söylüyor: Şamanların söküp çıkardığı dokuları inceledik ve 10 örnekten dokuzunda çıkarılan dokunun sağlıklı olduğunu gördük. Buna rağmen hastalar iyileşmişti. Bu şunu gösteriyor: Şamanın fiziksel müdahalesi değil aslında özel ilgisi ve hastanın ona olan inancı iyileşmede etkili oluyor. Zaten pek çok Şaman da bunu söylüyor: ‘Ben iyileştirmedim, sadece aradaki engelleri kaldırdım ve onun kendi kendisini iyileştirmesini sağladım’ diyorlar. Yani iyileştirme gücü aslında hepimizin içinde saklı. Şamanın rolü ise, bu gücümüzü harekete geçirmemizi sağlamak. Bunun örneklerini modern tıpta da görebilirsiniz. Zira sadece doktora görünmek ve onunla konuşmakla bile iyileşme başlar!

İslami şifacılar da aslında Şaman 
– Geleneksel İslami şifacılar üzerine de araştırmalar yaptınız, neler gördünüz?
‘Fas’ta ve Batı Şeria’da ve Mısır’da geleneksel İslami şifacılığı araştırdım. Aynı dine bağlasalar da bu şifacılar bölgelere göre farklılık gösteriyor. Örneğin Endonezya’daki İslami şifacılar bunu ruhlarla konuşarak yaptıklarını, Filistin ve Fas’takiler ise cinlerle çalıştıklarını söylüyor. Sonuçta yöntemleri Kuran’da geçen şeyler ise kabul görür diye düşünüyorlar. Oysa geleneksel İslami şifa yöntemleri denilen şeyin aslında İslam ile fazla ilgisi yok. Bunlar aslında eski çağlardan günümüze taşınan Şamanist ritüellere dayanan ve çoğunlukla otlara odaklı tedaviler. Bu şaşırtıcı değil çünkü Şamanizm aslında bir din değil bir tekniktir. Dinler ortaya çıktığında genellikle Şamanizm tekniklerini reddedip siliyor ama öte yandan Şamanist ritüeller dini uygulamalarla birleştirilerek aslında hala devam ettiriliyor.

Rüyalar yol gösterir
San Francisco, Saybrook Lisansüstü Eğitim Okulu’nda Psikoloji Profesörü olan Dr. Stanley Krippner, rüyalar konusunda da yetkin bir isim. Daha önce Maimondies Tıp Merkezi Rüya Araştırmaları Laboratuarı’nın başkanlığını da yapan Krippner, 25’i aşkın ülkede rüyalar ve hipnoz hakkında atölye çalışmaları ve seminerler de gerçekleştirdi. Krippner’a rüyaların ne ifade ettiğini de sorduk: ‘Rüyalar beyinden, beyindeki elektriksel ve kimyasal değişimlerden geliyor. Bu değişimler her 90 dakikada bir gerçekleşir. Beyin fonksiyonları bu sırada hareketlenir ve rüyalar görür. Rüya görmek insan için bir gerekliliktir. Çünkü psikolojik olarak sistemimizden çıkarmamız gereken şeylerden rüyalar aracılığıyla kurtuluruz. Zira insanlar rüya görürken beyinlerinde biriktirmiş oldukları ve aslında zaten bildikleri bilgileri bir araya topluyor ve onları analiz ederek bir görüntü yansıtıyorlar. Bunu bilinçli olarak yapmıyorlar çünkü bunca bilgiden sebep sonuç ilişkisi çıkarmak beyin için hayli zorlu bir iş. Ama rüyada beyin bu analizi yapıyor ve bize bu bilgilerin hangisinin faydalı olacağını, hangisini kullanmamız, neye odaklanmamız gerektiğini mesaj olarak veriyor. Kısacası insanlar rüyalarını kendilerine fayda sağlamak için kullanabilir. Zira rüyaları dikkatle inceleyerek onlardan ne mesajlar çıkarabileceğinizi ve nasıl bir yol izleyeceğinizi anlamak pekala mümkündür.’

MİNE AKVERDİ -(Akşam)

Kim bu “Gözcü”ler ?

İbrani folklorunda adları “Nefilim”. Eski Mısır’da “Neter” olarak adlandırılıyorlar. Sümer, ilk kez adlarının duyulduğu yer. Bütün bu kültürlerde ortak olan ve “Gözcü” olarak nitelenen bu “sıradışı” varlıklar birer mit mi, yoksa gerçek mi?
Kim bu “Gözcü”ler ?
İbrani mitlerinde ve Tevrat’ta onlara “Nefilim” diyorlar. Eski Mısır’da adları, “Neter”. Sümer mitlerinde “Anunnaki” diye geçiyorlar. Diğer yandan “Sumer” sözcüğü, “Gözcü’lerin ülkesi” anlamına sahip. Hangi adla anılırlarsa anılsınlar, bütün eski kültürlerde ve bu kültlere ilişkin mitlerde başrol onların. Eski diller uzmanları, Antik Çağ kültürlerine şaşılacak biçimde net biçimde damgasını vurmuş bu esrarengiz varlıkların, neredeyse bütün eski uygarlıklarda “gözcüler” olarak adlandırıldıklarını söylüyorlar. Sözünü ettiğimiz dönem, İsa’dan en az 3000 yıl öncesi. İyi ama, “geç neolitik” olarak adlandırılan dönemin bütün uygarlıklarının literatürlerine benzer ifadeler ve anlatılarla girmiş bu “Gözcü”ler kimler? Neyi ya da kimi “gözlüyorlar”? Bütün bunlar yalnızca antik Çağ insanlarının düşgüçlerinin bir ürünü mü, yoksa gerçekten bugün anıları silinmiş, izleri bulunamayan, haklarında hiçbir şey bilmediğimiz birileri, bu gezegende yaşamışlar mı?
Mitler ve gerçekler
Sürekli vurguladığımız gibi, bilginin az olduğu ya da bazen üzerinin örtüldüğü yerlerde, spekülasyonların başını alıp gitmesini engellemek mümkün değildir. Bilimsel yöntemlerden, bilimsel şüphecilikten (scepticism) ve somut bulgulardan başkasına güvenmemekten söz ederken, aynı şüpheciliği şu anda bildiğimizi varsaydığımız alanlara uygulamamak, bazen spekülasyonlardan da olumsuz sonuç verir. Bilim eğer “gerçeği aramak” amacını içeriyorsa bizler için, bu aynı zamanda kurumlaşmaya, bilimsel otokrasiye de karşı çıkmamızı da gerektirir. Herhangi bir alanın “spekülasyona açık” olması bizi ürkütmemeli; verileri doğru okumak, burada anahtar sözcük niteliğine sahip. Ortodoks bilim ve akademisyenler, çoğu kez içinde bulundukları “bilimsel bürokrasi”nin ellerini kollarını bağlayıcı hantallığı ve “ağaçlardan ormanı görememe” alışkanlığı nedeniyle; yeni ve sarsıcı düşüncelere baştan olumsuz tepki vermeye eğilimlidirler. Hele bu, onların “Akademisyenler Olimpos’u”nun dışından geliyorsa. Arkeoloji ve arkeoastronomi, yirminci yüzyılın başlarından bu yana bu sorunu yoğun biçimde yaşıyor. Sıradışı olduğu varsayılan düşünce ve teoriler yalnızca dışlanmakla kalmıyor, bir de aşağılanıyor kendilerini “bilimsel şüpheci” diye adlandıran ortodoks çevrelerde. Oysa tarih, uzun ve yavaş bir yürüyüş. Geniş dilimler halinde onu incelediğimizde, her aşamasında ortodoksinin engellemelerini ve inanılmaz tutuculuğunu fark ediyor, ama uzun vadede “sıradışı” varsayılan fikirlerin yaşadığını görüyoruz.

“Neter”ler ya da “Gözcüler” sorunu da yirminci yüzyılın bitmeyen tartışmalarından biri. Dogmalarla gözünü bağlamayan ve açık fikirli olmaya çaba gösterenler, bugün “mitler” deyip geçtiğimiz anlatıların bu denli geniş bir coğrafyada ve neredeyse birbirinin aynı ayrıntılarla varolmasından yola çıkarak, bu metinlere daha farklı bakmamız gerektiğine işaret ediyorlar. Oysa ortodoks bilim akademisyenlerinin yaklaşımı, oldukça farklı. Onlar, eski toplumları bütünüyle çözümlediklerine inanıyor ve ekliyorlar: “Din dindir, mitoloji de mitoloji. Bunları gerçek tarihsel olgularla karıştırmayın.” Bunu söylerken de, bilerek ya da bilmeyerek, bugünün egemen dinlerinin yörüngesinde duruyorlar. Eşine az rastlanır bir ikiyüzlülük ve çifte standart uygulaması bu. Bir yandan somut bilimsel bulgular dışında hiçbir şeye prim vermemekten söz ediyorlar, bir yandan da yaşadıkları çevrenin egemen diniyle sürtüşmemeye çaba gösteriyorlar. Bunun kendilerine göre “etik” bir yolunu da bulmuşlar: “Bilim ayrıdır, din ve inanç ayrı.” Oysa “inanmak ve inanç” sözcüklerinin egemen olduğu bir kültürde bilim ve bilginin her zaman bu çifte standartın gölgesinde kalacağını bilmezden geliyorlar. Ama ne gam; “bilimsel” kurumların birçoğunun bütçesini, Kilise’yi destekleyen holdingler, hatta bazen bizzat dini vakıflar sağlıyor. Çoğu üniversitede kürsü başkanları arasında en az bir musevi var. Bilimin “beşiği” olduğu varsayılan ABD’de halkın ezici bir çoğunluğu İncil’e bütün kalbiyle inanıyor. Ortalığı bulandırmanın anlamı var mı şimdi?

“Gözcüler” sorunu, Antik Çağ tarihi ve modern arkeolojiye ilişkin en kilit noktalardan biri. Bir biçimiyle, felsefe ve ilahiyat akademisyenlerini, hatta dilbilimcileri de bu tartışma çemberi içinde düşünebiliriz. Şimdi, bu uzun girizgahtan sonra meseleyi olabildiğince yalın biçimde ortaya koyalım…

Eski Mısır’ın “Neter”leri

Bütün Antik Çağ metinlerinde, kendi tarihlerini derleyen toplumlardan kalmış belgeler, geriye doğru giden kronolojilerinin sıfır noktasına, net olarak çözümlenemeyen bir tür “başlangıç dönemi” yerleştiriyorlar. Bu, onların tarihlerinde, “yönetimin tanrılardan insanlara geçmekte olduğu” bir ara dönemi belgeliyor. Belirsiz bir başlangıç döneminden beri bizzat “tanrılar” tarafından yönetildiğini söyledikleri ülkelerinin, bu ara dönemde “Gözcüler” adı verilen üstün yaratıklarca yönetildiğini ve sonuçta krallığın insanlığa devredildiğini anlatıyorlar. Eski Mısır’da bunların adı, “Neter”ler. Son olarak Osiris’in oğlu Horus tarafından yönetilen ülke, belli bir dönem sonrasında, bir “Kral yaratma” (Kingmaker) töreninden sonra insanlara bırakılıyor ve Neterler geri plana çekiliyorlar – sonra da, izleri siliniyor. Bu ilk “insan kral”, bugün arkeolojinin değişmez bir gerçek biçiminde kabul ettiği, Firavun Menes. Bildiğimiz, yazılı tarihe göre İ.Ö 3100 dolaylarında Yukarı ve Aşağı Mısır’ı bir tek ülke halinde birleştiren Menes, Mısır tarihinde “Hanedanlar Dönemi” denen bir evrenin de başlatıcısı.

Mısır kronolojisi üzerine bildiklerimiz, iki ana belgeye dayanıyor: Bunlar Mısırlı tarihçi Manetho’nun yazdığı krallar listesi ve bugün “Torino Papirüsü” olarak bilinen bir yazıt. Her iki belge de birbiriyle uyumlu. Bu sayede arkeologlar ve ejiptologlar, Mısır’ın kronolojik gelişimini formüle edebiliyorlar. Buna göre, Firavun Menes’le başlayan Hanedanlar Dönemi, alt evrelere ayrılıyor: Eski Krallık, 1. Ara Dönem, Orta Krallık, 2. Ara Dönem (Hiksoslar Devri) ve Yeni Krallık. Bugün okutulan tarih kitaplarında da bu kronolojik düzen aynen böyle. süreç içindeki arkeolojik bulguların Manetho’yu ve Torino Papirüsü’nü doğrulaması sayesinde, Yeni Krallık ve sonrası, neredeyse bütünüyle tarihlenebilmiş durumda. Eski Krallık’ta, en fazla 150 yıl yanılma payıyla arkeologlar hanedan listesini ve Kralları sıralayabiliyorlar. Yani bu iki belge, doğruluğu desteklenmiş veriler içeriyor. Bütün sorun da aslında burada: Çünkü Manetho’nun listesi ve Torino Papirüsü, yalnızca hanedanlar dönemi Mısır’ını değil, ondan çok daha öncesini de kronolojik sıra içinde sunuyor. Yalnız burada yöneticiler insanlar değil, Neterler. Normal insanlara göre çok daha uzun yaşayan, ülkeyi binlerce yıl yöneten, esrarengiz varlıklar. Ejiptoloji ve modern arkeoloji bunun üzerine ne yapıyor? “Alt paragraflarını” tartışmasız biçimde kabul ettiği ve bulgularla doğrulanan bir tarihi yazıtın “üst paragraflarını” ya yok sayıyor, ya da “Bunlar mitoloji” deyip işin içinden çıkıyor. Neden? Çünkü hayranlıkla benimsediği alt paragraflarda “normal insan”lar krallık yapıyor; üstteyse, kim oldukları anlaşılamayan üstün yaratıklar. Böylece bilimsel ortodoksi, aynı belge üzerinde işine gelen bölümü “olgu” diye benimseyip dosyalarken, işine gelmeyen, çünkü anlayamadığı, işin gerçeği “dini inanışlarına aykırı düşen” bölümleri “mitolojik” bulup ayıklıyor!

Mezopotamya’da aynı şeyle karşılaşıyoruz: Layard ve Wooley’nin yaptığı araştırmalarda, son derece değerli ve ilgi çekici kil tabletler ele geçiyor. Bunlar, Sümer Kral Listeleri olarak adlandırılıyor. Aynı Mısır’da olduğu gibi, listenin en üst sırasında, yani “normal krallar”dan önce, her biri neredeyse 10.000 yıl, 15.000 yıl yaşayan yöneticiler var. Bunlar, “Tufan’dan önce” uzun süre ülkeyi yönetmişler, sonra insanlara devretmişler. Babil metinleri bu olayı “Krallık gökten indiğinde” gibi bir deyişle açıklıyor. Bütün Mezopotamya’da aynı kült var aşağı yukarı. Bulunan belgeler, “en eski metin” olduğuna inanılan Tevrat’ın, Tufan başta olmak üzere bir sürü temayı Sümer ve Babil anlatılarından ödünç aldığını ortaya koyarak Kilise’de ve dini çevrelerde buz gibi rüzgarlar esmesine neden oluyor. Üstelik, Tufan öncesi ülkeyi yöneten “tanrılar”dan söz ediliyor, tek bir tanrıdan değil!

Bu durumda ortodoks arkeoloji ne yapıyor? Mısır’da yaptığının aynısını. Yani Sümer Krallar Listesi’nin “normal insan ömrüne sahip” kralları doğru kabul ediliyor ve belgenin bu bölümü “somut bulgu” sınıfına sokuluyor ama Tufan öncesi ülkeyi yönettiği anlatılan, 200.000 yıl hüküm sürmüş “tanrılar” ve onların sonrasında, “ara dönem”de insanlara yönetimin geçişini üstlenen ve denetleyen “Gözcü”ler, “mantıksız” bulunarak “mitoloji” sınıfına sokuluyor yine. Aynı belgenin alt kısmı doğru, üst kısmı “masal”!

Enoch’un şaşırtıcı hikayesi

Benzeri durum, Tevrat’la ilgili incelemelerde de söz konusu. Mezopotamya bulgularından sonra, çok daha eski metinlerden esinlendiği belli olan Tevrat, bütün o eski metinlerdeki “Tanrılar” sözcüğünü tek bir “Tanrı” olarak düzeltmiş. Bu arada, Tanrı’ya verilen sıfat ve onun genel adı, “Efendi” ya da “Sahip” anlamına gelen “Lord” sözcüğünde somutlanıyor. Yahudi toplumunun mesken tuttuğu bölgenin eski mitleri, büyük tanrı Baal’den söz ediyor. “Baal”in sözlük anlamı da “Efendi” ve “Sahip”. Aynı sıfatların, daha sonraki yıllarda bütün Batı toplumlarında yöneticiler için kullanılması ilginç. Ama daha ilginç olan, bütün o eski anlatıları ayıklayarak “Tanrılar” sözcüğünü “Tanrı” olarak tashih eden Tevrat’ın, birkaç yerde bunu unutması. “Elohim” sözcüğü, Tevrat’ta birkaç kez geçiyor. İbranicedeki anlamı, “ilahlar”; yani, “çoğul” bir sözcük. İlahiyatçılar bunun tartışma konusu yapılmasına bile karşı çıkıyorlar – arkeologlarsa, sessiz. Ama bundan daha kafa karıştırıcı olanı var: Yaratılış (Genesis) bölümünün 6. Bab’ında “O günlerde ve sonrasında da, dünyada Nefilimler vardı” diye bir ifadeye rastlıyoruz. Sözü edilen zaman, Tufan’dan öncesi. “Nefilim” sözcüğü, İngilizce’ye “devler” diye çevriliyor. Oysa İbranicedeki fiil yapısına göre tam ifadesi, “yukarıdan aşağıya inmiş olanlar”. Yaratılış’taki hikayede “devler”in hiçbir anlamı yok – daha sonra da Nefilim sözcüğüne rastlanmıyor zaten. Sanki “araya yanlışlıkla girmiş” gibi bir sözcük. İğreti duran, ne anlatmak istediği belli olmayan bir ifade. Oysa aradan yıllar geçip 1947’de Ölü Deniz yakınındaki bir mağarada orijinal el yazmaları bulunduğunda, “Nefilim”in aslında son derece önemli, neredeyse kilit denebilecek bir kavram olduğu çıkıyor ortaya. Bunun yanı sıra, Tevrat’ın din adamlarınca “edit edildiği” de anlaşılıyor. Çünkü İ.Ö 4. yüzyıldan kalma yazıtlar arasında yer alan ve daha önce Etiyopya’daki Kutsal Kitap’ta rastlanmış olan kopyası “sahte” sanılan “Enoch’un Kitabı”nın orijinal nüshası da bulunuyor Ölü Deniz mağaralarında

Yaratılış’ta yalnız birkaç satırda adı geçen ve “Tanrı’yla birlikte yürüdüğü” söylenen Enoch’un, aslında son derece ilginç bir hikayesinin olduğunu ve Tevrat’tan çıkarılan bu parçaların “Nefilim” sözcüğüne de açıklık getirdiğini fark ediyoruz. Boşluklar Enoch’un Kitabı’nda yazanlarla doldurulduğunda, Bap 6’nın aynı satırında sözü edilen “..ve Tanrı’nın oğullarını insanın kızlarını gördüler ve onlar güzeldi. Onları kendilerine eş seçip onlardan çocuk sahibi oldular” ifadesi de anlamlı hale geliyor. İlahiyatçıları, dilbilimcileri ve tarihçileri yıllardır uğraştıran “Tanrı’nın oğulları” ile insanın kızları arasındaki ilişki Tevrat’ta yalnızca o cümlede geçiyor ve bir daha sözü edilmiyor. Ama Enoch’un Kitabı’nı okuduğumuzda, bunun müthiş sonuçlar doğuran bir olay olduğu çıkıyor ortaya. Evinden, ailesinden ayrılan ve “Tanrı katında” yaşamını sürdüren Enoch, “Gözcülerden” söz ediyor anatısında. Bunlar, Tanrı ile insanlar arasındaki ilişkinin bazen “ara halkası” olma görevini üstlenen, insanlara nezaret eden, üstün varlıklar. Ama hepsi, “emir kulu” sonuçta. Enoch’un ayrıntılı olarak anlattığı hikayede, bir gün bunlardan birinin dünya üzerindeki “gözcülük” görevi sırasında “insan kızları”nı arzuladığı ve bu fikrini diğer “gözcü”lere de söylediği belirtiliyor. Bir grup Gözcü (ya da Nefilim – “yukarıdan inen”) aralarında karar alıyor ve yemin ediyorlar: Hepsi insan kızlarıyla sevişip onlardan birer karı alacak ve bu bir sır olarak kalacak. Çünkü öğreniyoruz ki, yapılan aslında “yasak”. Sonuçta bu birleşmeden “melez” çocuklar doğuyor ve genetik sorunlar yüzünden bu çocuklar sağlıksız, vahşi, garip yaratıklar oluyorlar. Diğer yandan, “insan kızlarıyla” birlikte oldukları süre boyunca Nefilimler, onlara bilgi aktarıyor, bir şeyler öğretiyorlar ki, bu da çok büyük bir yasağı çiğnemek anlamına geliyor. Sonuçta Tanrı hem Nefilimleri cezalandırıyor, hem de yarattığı Tufan’la insanları.

Sümer ve Babil metinlerini bulmuş olmamız, Enoch’un kitabının da, Tevrat’ın diğer bölümleri gibi Mezopotamya anlatılarından esinlenilerek, daha doğru bir deyişle bunlar “revize edilerek” yeniden yazıldığını anlıyoruz. Ama bu, bir garip durumu fark etmemize engel değil: Çok eski zamanlarda “Gözcü”ler denen birilerinin dünya üzerinde dolaştığı ve yaptıklarıyla dünyadaki hayatı derinden etkilediğine ilişkin en az on toplumun kültüründen gelen tanıklıklar var elimizde. İşin en kafa bulandırıcı yanı, çok benzeyen anlatılara, Antik Yakın Doğu’yla fiziksel teması hiç bulunmadığı varsayılan eski İnka ve Maya folklorunda da rastlıyoruz! Şimdi, bütün bunlara “Mitoloji işte canım” deyip, elimizin tersiyle bir yana mı itmemiz gerekiyor, “bilimsel tavır” sergilemiş olmamız için. Yoksa eski metinleri farklı bir bakışla bir daha inceleyip, “Kim bu Gözcüler?” diye sormak mı daha mantıklı bir davranış.

Direnç Eğilmez