Genlerin Fısıltısı: Yoksulluk, Sevgi ve Travma DNA’ya Nasıl Not Düşer?

Genlerimizi çoğu zaman kaderin çelik kasası sanırız: İçine doğduğumuz, değiştiremeyeceğimiz, soğuk bir biyolojik yazgı. Oysa epigenetik bize daha tuhaf, daha şiirsel ve biraz da ürkütücü bir şey söyler: Genler yalnızca kitap değildir; aynı zamanda okunma biçimidir. Harfler yerinde durur ama bazı cümlelerin altı çizilir, bazı sayfalar kıvrılır, bazı bölümler sessizce kapatılır. Ve bu işaretleri yalnızca laboratuvar değil; açlık, sevgi, korku, güven, savaş, mahalle, anne sesi, okul bahçesi ve hatta toplumsal eşitsizlik de koyabilir.

Epigenetik, DNA dizisini değiştirmeden genlerin ne kadar aktif olacağını düzenleyen biyolojik mekanizmaları inceler. En bilinen örneklerden biri DNA metilasyonu denen kimyasal işaretlemedir. Basitçe söyleyelim: Hücre, genlerin üzerine küçük “aç” ya da “kapat” notları iliştirir. Bir gen oradadır, kaybolmamıştır; fakat sesi kısılmış ya da yükseltilmiştir. Histon değişiklikleri ve bazı RNA mekanizmaları da bu orkestranın diğer enstrümanlarıdır. Böyle düşününce bedenimiz, yalnızca kalıtımın değil, yaşanmışlığın da arşivi gibi görünür.

Çevre, Bedenin Klavyesine Dokunur

Bir çocuk sürekli tehdit altında büyüyorsa, organizması dünyayı “güvenli bir ev” değil “her an saldırı gelebilecek bir orman” olarak öğrenir. Stres hormonları, bağışıklık sistemi, beyin gelişimi ve metabolizma bu bilgiye göre ayarlanabilir. Bu ayarlamalar bazen kısa vadede hayatta kalmayı kolaylaştırır: Daha tetikte olursun, daha hızlı tepki verirsin, tehlikeyi erken sezersin. Fakat aynı sistem uzun vadede anksiyete, depresyon, kronik inflamasyon, kalp hastalıkları veya bağımlılığa yatkınlık gibi bedeller çıkarabilir. Bedenin aklı pratiktir; felsefi adaletle değil, hayatta kalma hesabıyla çalışır.

Hayvan deneyleri bu konuda çarpıcı ipuçları verdi. Yavrularını daha çok yalayan ve temizleyen fare annelerin yavrularında stres tepkisini düzenleyen genlerin farklı çalıştığı görüldü. Daha çok bakım alan yavrular, stresle daha esnek başa çıkabiliyordu. İnsanlarda da erken çocukluk deneyimleri, travma, yoksulluk ve bakım kalitesiyle ilişkili epigenetik izler araştırılıyor. Elbette insan hayatı fare kafesi kadar basit değildir; kültür, dil, bilinç, politika ve rastlantı devreye girer. Ama ana fikir sarsıcıdır: Sevgi yalnızca psikolojik bir konfor değil, biyolojik bir düzenleyici olabilir.

Travma Torunlara Kalır mı?

Epigenetiğin en çok tartışılan tarafı, bazı izlerin kuşaklar arası aktarılabileceği iddiasıdır. Açlık dönemleri, savaşlar, soykırımlar ve ağır toplumsal travmalar üzerine yapılan çalışmalar, sonraki nesillerde stres yanıtı, metabolizma veya hastalık yatkınlığı açısından bazı farklılıklar bulunabileceğini gösterdi. Fakat burada dikkatli olmak gerekir. “Dedem korktu, bu yüzden ben kaygılıyım” gibi düz ve dramatik cümleler bilimi karikatüre çevirir. Aktarım yalnızca biyolojik işaretlerle olmaz; aile anlatıları, suskunluklar, ebeveyn davranışları, ekonomik koşullar ve toplumsal hafıza da aynı sahnede rol alır.

Yani epigenetik kadercilik değil, tam tersine kader fikrine meydan okumadır. Eğer çevre genlerin işleyişini etkileyebiliyorsa, daha iyi çevreler de başka etkiler yaratabilir. Güvenli bağlanma, beslenme, eğitim, sosyal destek, terapi, oyun, sanat ve adil politikalar bedende karşılık bulabilir. Bir parkın, temiz havanın, şiddetsiz bir evin veya iyi bir öğretmenin biyolojik önemi olduğunu düşünmek romantik değil; giderek daha bilimsel bir sezgidir.

Burada toplumların yüzleşmesi gereken sert bir hakikat var: Eşitsizlik yalnızca gelir tablosunda durmaz, hücrelere kadar sızabilir. Çocuk yoksulluğu, ayrımcılık, kronik stres ve güvencesizlik yalnızca “sosyal sorun” değildir; biyolojik sonuçları olan çevresel kuvvetlerdir. Bir mahallede sürekli siren sesi, borç korkusu ve gelecek kaygısı varsa, orada bedenler de başka türlü programlanır. Sosyal çevre, genetik potansiyelin sahnesidir; sahne çökerse en iyi oyuncu bile repliğini kaybedebilir.

Yine de bu hikâyenin karanlık bir sonu yok. Epigenetik bize kırılganlığımızı gösterdiği kadar esnekliğimizi de gösterir. İnsan, yalnızca aldığı darbelerin toplamı değildir; onlara verdiği cevapların, kurduğu ilişkilerin ve yarattığı anlamların da toplamıdır. Genlerimiz mağaranın duvarına kazınmış emirler değil, yaşamla konuşan cümlelerdir. Soru şudur: Gelecek kuşakların bedenine hangi notu bırakacağız? Korkunun mu, yoksa güvenin mi altını çizeceğiz?

Zihin Kendi Alarmını Nasıl Ateşe Verir? Kaygının Kısır Döngüsü

Kaygı bazen bir yangın alarmına benzer: Tehlike vardır, öter; tehlike geçer, susar. Fakat modern insanın trajedisi şudur: Alarm sistemi bazen dumanı değil, kendi sesini tehlike sanmaya başlar. İşte geri besleme döngüsü dediğimiz o tuhaf mekanizma burada sahneye çıkar. Beden stres yaşar, stres hormonları salgılanır, bu hormonlar bedende çarpıntı, kas gerginliği, mide sıkışması, nefes daralması gibi belirtiler üretir. Zihin bu belirtileri okur ve der ki: Bir şeyler gerçekten ters gidiyor. Sonra daha çok kaygılanır. Beden daha çok hormon salgılar. Alarm, alarmın sesinden korkar.

Bu döngünün baş aktörlerinden biri kortizoldür. Kortizol, kötü bir karakter değildir; hatta hayatta kalmamız için gereklidir. Sabah uyanmamıza yardım eder, enerji kaynaklarını harekete geçirir, tehdit anında bizi keskinleştirir. Adrenalinle birlikte kalbi hızlandırır, kaslara kan yollar, dikkati daraltır. Bir kaplanla karşılaşırsanız bu muazzamdır. Fakat gelen e-posta, kalabalık metro, belirsiz gelecek, ilişki gerilimi ya da zihnin ürettiği felaket senaryoları kaplan gibi algılandığında, beden mağara devrinden kalma bir savaş protokolünü ofis sandalyesinde çalıştırır.

Kaygının Aynası: Belirtiyi Tehdit Sanmak

Kaygının en kurnaz hamlesi, bedensel duyumları kanıt gibi göstermesidir. Kalbin hızlı atıyorsa tehlike vardır, miden düğümlendiyse kötü bir şey olacak, nefesin yetmiyorsa kontrolü kaybediyorsun. Oysa bunlar çoğu zaman tehlikenin değil, tehlikeye hazırlanmanın işaretleridir. Savaşçı burada kılıcını dış dünyaya değil, algının kendisine çeker. Çünkü mesele yalnızca ne hissettiğimiz değil, hissettiğimizi nasıl yorumladığımızdır.

Jungiyen bir gözle bakarsak kaygı, bilinçdışının kapıya bıraktığı kaba saba bir mektup gibidir. Üslubu rahatsız edicidir ama içeriği önemlidir. Bastırılmış öfke, ertelenmiş kararlar, yaşanmamış yas, sahte uyum, sürekli güçlü görünme zorunluluğu; bunların hepsi bedende konuşmaya başlayabilir. Fakat her bedensel sinyali mistik bir mesaj veya ölümcül bir kehanet gibi okumak da başka bir tuzaktır. Bilgelik, sinyali ciddiye almak ama ona körü körüne itaat etmemektir.

Döngüyü Kırmak: Bedene Yeni Bir Dil Öğretmek

Geri besleme döngüleri iki yönlü çalışır. Stres daha çok stres doğurabilir; ama sakinlik de daha çok sakinlik doğurabilir. Uzun ve yavaş nefes vermek, vagus siniri üzerinden bedene şu mesajı taşır: Şu an kaçmak zorunda değiliz. Kasları bilinçli gevşetmek, çeneyi serbest bırakmak, omuzları indirmek, ayak tabanlarını yere hissettirmek; bunlar basit görünür ama sinir sistemine gönderilen diplomatik notalardır. Zihin ikna olmadan önce beden ikna edilebilir.

Bir diğer güçlü hamle, kaygı düşüncesiyle araya mesafe koymaktır. Zihin şöyle der: Ya her şey mahvolursa? Sen cevap verebilirsin: İlginç bir senaryo ürettin, teşekkürler. Bu küçük mesafe, döngünün yakıtını azaltır. Çünkü kaygı, düşüncenin gerçek sanılmasından beslenir. Düşünce bir hava durumu raporudur; gökyüzünün kendisi değil.

Uyku, hareket ve beslenme de bu hikâyenin felsefi olmayan ama son derece gerçek kahramanlarıdır. Uykusuz bir beyin tehditleri abartır. Hareketsiz bir beden stres kimyasını dolaşımda tutar. Sürekli kafeinle ayakta duran bir sistem, kendi sinirlerine megafon tutar. Beden bir tapınak olmak zorunda değildir; ama sürekli siren çalan bir fabrika da olmamalıdır.

Kaygıyla savaşmak çoğu zaman kaygıyı büyütür. Daha bilgece olan, döngüyü anlamak ve ritmini bozmaktır. Bedenin alarm verdiğinde hemen felaket mahkemesi kurmak yerine, şunu sormak gerekir: Gerçek bir tehlike mi var, yoksa sistemim tehlike moduna mı geçti? Bu soru küçüktür ama bir kapı açar. O kapının ardında insan, kendi sinir sisteminin kölesi değil, öğrencisi olur.

Sonuçta kaygı bir düşman değil, fazla hevesli bir muhafızdır. Onu susturmak için bağırmak gerekmez; eğitmek gerekir. Geri besleme döngüsünü kırmak, kahramanca bir zafer anından çok, tekrar tekrar yapılan küçük ayarlardan oluşur. Bir nefes, bir yorum farkı, bir yürüyüş, bir gece uykusu, bir dürüst yüzleşme. İnsan bazen böyle iyileşir: Büyük bir aydınlanmayla değil, bedenine artık kaplan olmadığını sabırla öğreterek.

İkinci Beynin Fısıltısı: Bağırsak Bakterileri Ruh Halimizi Yönetiyor mu?

Sabah gözünüzü açtınız; dünya biraz daha gri, kahve biraz daha anlamsız, insanların sesleri biraz daha zımpara gibi. Hemen suçu havaya, patrona, çocukluğa ya da Merkür retrosuna atmak kolay. Fakat sahnenin arkasında, karanlık ve nemli bir imparatorlukta başka aktörler de var: bağırsak bakterileriniz. Evet, kulağa bilimkurgu gibi geliyor; ama mikrobiyom dediğimiz bu trilyonlarca mikroorganizma topluluğu, yalnızca sindirim işçisi değildir. Bazıları, beyninizin kimyasal atmosferine küçük ama etkili notlar gönderen biyolojik diplomatlar gibi çalışır.

Bağırsak ile beyin arasında gizli bir telgraf hattı

Bağırsak ve beyin, birbirinden kopuk iki krallık değildir. Aralarında vagus siniri, bağışıklık sistemi, hormonlar ve metabolitler üzerinden işleyen yoğun bir iletişim ağı bulunur. Bu hatta bilim insanları bağırsak-beyin ekseni adını veriyor. Bağırsaktaki bakteriler lifleri parçalayarak kısa zincirli yağ asitleri gibi moleküller üretir. Bu moleküller bağırsak duvarını, iltihap düzeylerini ve dolaylı olarak beyin fonksiyonlarını etkileyebilir. Yani mesele şu basit cümleye indirgenemez: Yoğurt yedim, mutlu oldum. Daha çok şöyle: İç ekosisteminizin dengesi, sinir sisteminizin hava durumunu etkileyen faktörlerden biridir.

Popüler kültürün en sevdiği bilgi şudur: Serotoninin büyük kısmı bağırsakta üretilir. Doğru, ama dikkat: Bağırsakta üretilen serotonin doğrudan beyne gidip ruh halinizi bir düğme gibi açıp kapatmaz. Kan-beyin bariyeri bu konuda seçicidir. Yine de bağırsak serotonini sindirim hareketlerini, bağışıklık yanıtlarını ve sinirsel sinyalleri etkileyerek genel ruhsal tabloya katkıda bulunabilir. Bilimde çoğu gerçek böyledir: Manşet kadar keskin değil, ama manşetten daha ilginçtir.

Bakteriler depresyonu tedavi eder mi?

Burada frene basmak gerekir. Mikrobiyomun ruh haliyle ilişkili olduğuna dair kanıtlar giderek artıyor; özellikle hayvan çalışmalarında, bazı bakteri türlerinin kaygı benzeri davranışları azaltabildiği görülüyor. İnsan çalışmalarında da depresyon, anksiyete ve stresle mikrobiyom çeşitliliği arasında bağlantılar bulunuyor. Ancak bağlantı, neden demek değildir. Depresyonda olan biri farklı beslenebilir, daha az hareket edebilir, uyku düzeni bozulabilir; bunların hepsi mikrobiyomu değiştirir. Yani bakteri mi ruh halini bozdu, ruh hali mi bakterileri değiştirdi, yoksa ikisi mi birbirini kısır döngüye soktu? Bilimin şu an sorduğu esas soru budur.

Probiyotikler ve prebiyotikler bu yüzden heyecan verici ama mucize değildir. Bazı çalışmalar belirli probiyotik kombinasyonlarının stres algısını veya hafif kaygıyı azaltabileceğini gösteriyor. Fakat her probiyotik aynı değildir; her bağırsak da aynı sahne değildir. Birinin mikrobiyomunda başrol oynayan bakteri, diğerinde figüran bile olamayabilir. Mikrobiyom kişiseldir; parmak izi gibi, hatta belki ondan daha değişkendir.

İçimizdeki kalabalıkla birlikte düşünmek

Mikrobiyom meselesinin en sarsıcı tarafı, benlik fikrimize attığı çentiktir. Kendimizi tek bir bilinç, tek bir irade, tek bir ben sanırız. Oysa bedenimizde insan hücreleriyle birlikte yaşayan devasa bir mikrobiyal topluluk vardır. Bu topluluk açlık sinyallerimizi, iltihap düzeyimizi, enerji kullanımımızı ve belki de duygusal dayanıklılığımızı etkileyebilir. Bu, özgür iradenin bittiği anlamına gelmez; ama iradenin steril bir kulede oturmadığını hatırlatır. Düşüncelerimiz yalnızca kafatasında değil, bağırsak kıvrımlarında da yankı bulur.

Peki pratikte ne yapmalı? Öncelikle mikrobiyomu bir ruh hali kumandası gibi değil, bir ekosistem gibi görmek gerekir. Çeşitli lif kaynakları, sebzeler, baklagiller, fermente gıdalar, yeterli uyku, düzenli hareket ve gereksiz antibiyotik kullanımından kaçınmak bu ekosistemi destekleyebilir. Ama ağır depresyon, panik atak ya da ciddi ruhsal sıkıntılar söz konusuysa, lahana turşusu psikoterapinin veya tıbbi tedavinin yerine geçmez. Bağırsak önemli bir müttefiktir; tek başına kurtarıcı değil.

Sonuçta bağırsaktaki bakteriler beyin kimyamızı gerçekten etkiliyor mu? Evet, büyük olasılıkla etkiliyorlar; fakat bir kuklacı gibi değil, orkestradaki görünmez enstrümanlar gibi. Ruh halimiz genler, anılar, ilişkiler, uyku, beslenme, stres ve mikrobiyomun birlikte çaldığı karmaşık bir senfonidir. Belki de kendimize sormamız gereken soru şudur: Bugün yalnızca ne düşündüm değil, içimdeki kalabalığı nasıl besledim?

Sınır Belirlemek ve Bilinmeyen

Acele karar vermeyin. Hayatın küçük bir dilimine bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar; aklın durması halidir. Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl, insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz. #CengTzu

#urbanshaman eğitimi almış olanlar bu konuyu anımsayacaklardır. Her karar ve her seçim sınır belirleme harekatıdır ve varlık alemlerinde bulunabilmek bu eylemi gerektirir.

Mesele bunun bilincinde olmak ve sınır belirlenirken ortaya çıkan stresi -ki hastalık dediğimiz şeylerin kökeni strestir- muhtelif yöntemlerle ve PERİYODİK olarak salmayı başarabilmek stres-gevşeme döngüsünün bir yerde kırılmasına imkan vermemek için uyanık olmaktir. Uyanık kalalım birbirimizi sevgiyle dürtükleyelim çünkü hep bi yerlerde şekerleme yaptığımız olur. Yoldaşlık, bu gözetim işinde sevgiyle bizleri uyandırır. #aloha #anıdefterim 2016

**

Sıçrama taşları, göz görgüsü!

Sonsuza kadar durmadan akacak olan o nehri geçmek için sıçrama taşlarına ihtiyacımız var. O taşlar ki, iridirler ve suyun akışına heybetle direnirler. Onlar öylesine güçlü olmasaydı güvenle basamazdık üzerlerine.

Taşlara basa basa, taşlara bağımlılığı atlarız aslında.

Ey insan! Sen olarak kalmaya devam ettiğin sürece her ihtiyaç duyduğunda ayağının önünde bir taş bulacaksın. Kendi gelendir onlar.

Akan su kendi engelini sürükleyerek kendi getirir.

Akan suya dikersen gözünü; çeker seni, akıp gitmek yokluğa karışmak istersin.

Taşa dikersen gözünü; durup soluklanmak, hesap çıkarmak istersin. Bir kurtarıcı gibi heybetle dikilir ayağının dibinde. Ne kadar şanslı olduğuna inanmak istemezsin, sevinçle alkışlarsın kendini.

Bu taşlar bazen de acı verir, kabus olur; eğer kıyıda değilsen ve hızla akan nehrin içinde kontrolsüzce sürükleniyorsan. Bir sırtına çarpar, bir böğrüne! Ne zaman nerede rastlayacağını bilemediğin için sakınamazsın da onlardan. Birinin ağrısı geçmeden diğeri gelir.

Taşların hikmeti kıyıya çıkıldığında anlaşılır.

Nehri enine katetmeden boyuna ahkam kesilmez. Önce, bir kıyıya tırmanırsın güç bela. Oynaşırsın bir süre. Pek büyük şey başarmış olmanın keyfini çıkarırsın. O kıyının girdisini çıktısını öğrenirsin.

Sonra sıkılınca döner nehre bakarsın.

Evvelce kaburgalarını deşmiş olan taşlar bir başka görünür şimdi gözüne.

Birinden diğerine sıçrayarak alt etmek istersin nehri. Onu yenmek karşı kıyıya geçmek gibi görünür sana.

Bazı taşlar çok uzun süre kalmıştır yerinde, yosun tutmuştur ve kaygandır.

Çok kereler yuvarlanırsın çıktığın o nehre.

Yürümeyi öğrenen bir bebek gibi yılmadan, usanmadan çıkar çıkar, tekrar yuvarlanırsın.

Derken ayağını usturuplu basmayı öğrenirsin. Sana bir anda oldu gibi gelir. Sihirli bir deynek dokunmuş gibi olur omuz başına.

Oysa sihirli deyneğin hikmeti; taşların kayganlığında ve senin kıyıya çıkma azmindedir.

Geçtin mi bir kere karşı kıyıya, bayram edersin.

Fakat her şeyden bıkılır, gözümün bebeği, gönlümün çiçeği… Ah her şeyden bıkılır!

Bu kez dönüp yeniden kıyıda durursun. Karşı kıyı bildik, bu kıyı bildik, taşlar çok bildik, nehrin suyu bildik!

Bilmedik bi şey ister gönlün. #birkadınıöldürmek

**

Bilinmeyenden aşırılan parçalara isim verilip tanımlamalar yapılarak bilinenler dünyasına dahil edilir ve bunların hepsi doğrudur, birbirleriyle çelişkili görünseler dahi! (bütünselliğe dahildirler, doğru ancak eksiktirler). Bilinç dünyası böyle oluşuyor (oyunlar). Bunda hiç bi yanlışlık göremiyorum. Diğer taraftan eğer birileri -özellikle eril düşünce- bu isim konarak tarif edilerek varlık alemine ithal edilmiş parçalar sayesinde bilinmeyenin alanını küçülttüklerini sanıyorlarsa şimdilik buna katılmıyorum. Bilinmeyen her zaman boyutsuz ve tanımsız üstelik her bir bilinenle daha da büyümüş olacaktır ki bu onun #yokluğun ve bizim#varlığın mucizevi sistematiğidir. #anıdefterim 2012 -Aloha

 

️Resmin kaynağını bilmediğim için yazamadım fakat çok derin anlamları olduğunu hissettim. Sizce sanatçı ne demek istiyor?

 

 

 

 

Vücuttaki armoniyi, ahengi yaratmak.

Temel olan şudur ki;

Hastalık, savaş ve çatışmanın bir sonucu iken, iyileşme buradaki barış ve armoninin sağlanmasıdır.

Hawaiice hayat anlamına gelen Ola kelimesi barışın kazanılması anlamına gelir. Bunu tersi olan hastalık yani Mai gerilimin yeri anlamına gelir. stres ile ilişkilidir.

İngilizcede hastalık anlamına gelen 3 kelime vardır

1-illness (zihinsel): Kötücül, günahkar davranışın bedelini ima eder. Kötü niyetli bir güç tarafından korkutulmuş olma anlamını taşıyormuş, biz ise hastalık deyip geçiveriyoruz. Bir kişi elnes ise ondan korkma eğilimi olur.

2-sickness (duygusal):üzüntü ve sorun yaşıyor olmaktan kaynaklanan hastalık anlamına geliyor, duygusal temellidir.Bir kişi seaknes ise ona üzülme eğilimi olur.

3-disease (fiziksel): rahatsızlık konumu günümüzde fiziksel bir çağrışım yapıyor Bir kişi disease ise o kişi için ameliyat önerme eğilimi olur.

Batı tıbbı bu 3 çözümü sunar.

Oysa Hawaii dilinde tüm hastalıkların bir stres tarafından oluştuğu düşünülür ve şifa ile ilgili tüm Hawaii sözcükleri enerji akışının sağlanması çağrışımını yapar ve stres bağlantılı gerilimi serbest bırakmak anlamına gelir.

Virüsler de vardır ancak bunlar hastalık değil stres belirtisidir. Bakteriler ise hastalığa sebep olmazlar ama kendiliğinden bir avantaj elde etmek için vardırlar.

Stres etkisi: Birçok şey strese sebep olabilir. Düşünceler, duygular, fiziksel aktiviteler, yiyecekler, çevresel kondisyonlar doğal olarak strese sebep olur ve normaldir. Normal olmayan ise sürekli strestir.

Normal döngü : Stresgerilimsalıvermerahatlama

Dünyaya gelmek başlı başına bir strestir. Tanımlanamayan, sonsuz bir şeysin, hal bu iken sınırlı bir alan olan insan bedenine girmek stres yaratır ve normaldir.

Salıverme ve rahatlamanın nasıl olacağı öğretilmediği için yavaş yavaş normal döngü bozulmuş.Normal döngü bozulunca sadece stresgerilim, stres gerilim olur, yığılmalar başlar ve beden fonksiyonları, ilişkiler, sosyallik, doğa çöker.

(Lemurya’yı okuyunca, her şeyle birleşik olunduğunu, stresi neredeyse hiç yaşanmadığı yani kendiliğinden rahatlama salıverme olduğu için herhangi bir hastalık sorun oluşmadığını anlamış oluyoruz)

Beden, stresi deneyimlerken aynı anda 5 şey birlikte olur:

  1. Kan akışına şeker salınır ve armoniyi bozar. Çözümü canlı hareketler yaparak fazla şeker kullanılır.
  2. Timus bezinin tepkisi. Anksiyete görülür. Çözümü, göğüs tahtasını parmak uçlarıyla tıpışlamak.
  3. Kas gerilimi. Bu durum tüm organları etkiler, çünkü tüm organlarımızda kas vardır. Döngü bozulunca, gerilim hücre çökmesine ve toksin üretimine sebep olur, oksijen ve besin temini azalır ve bu tüm sinir sisteminde hissedilir. Çözümü, gevşeme hareketleriyle birlikte masaj yapmak.
  4. Sıvıların kılcallara nüfuz etmesi . Çözümü, ağrıyan yerlere yumuşak masaj yapmak.
  5. Hücreler toksin salar. Çözümü, derin nefes almak limbik sistemi harekete geçirir ve toksinlerin kendilerini saf dışı etmelerini sağlar.

Aslında bütün bunlar normaldir ama döngünün tamamlanmadan kesintiye uğratılması hastalık yaratıyor. Mesela ateşin çıkmasına izin verilmeden ateş düşürücüler uygulanır.

Sibel Atasoy

Urban shaman seminerlerinde deşifre edilmiştik, kaynak belirtmeden alıntı yapılması uygun olmaz.