Çağlar boyunca ahlâk (Etik) akımları
Etik sözü, “ETOS” sözünden türer ki anlamı örfler, adetler, alışkanlıklar, karakter yapısı ve moral değerler ile ilişkilidir.
Felsefenin pratik ve nomatif (kurallar ile ilgili) bir koludur. İnsanların birbirlerine ve çevrelerine karşı nasıl davranmaları gerektiği üzerine fikir yürütür. Etiğin kültürel (dini ve geleneksel), sosyal (mesleki, kişisel) ve çevresel yönleri vardır.
Kişisel Ahlâk (Etik)
Kişisel Etik şu üç soruya yanıt arar:
1. Ne yapmak istiyorum? (bedensel arzular, içgüdüler, maddi hazlar, istekler)
2. Ne yapabilirim? (kişisel yetenekler, sosyal baskılar, doğal ve çevresel şartlar)
3. Ne yapmam gerekir? (dini şartlar, hukuk kuralları, vicdan ve öz-denetim)
Bu üç soruya ortalama insan çok basit bir yanıt verir. O da. “Herkes ne yapıyorsa ben de onu yaparım”. Böylece ne düşünmek zahmetine girer ne de topluma ve çevresine yabancılaşır. İnsanların çoğu toplumun çıkarcı ve sığ etik değerlerine uyum sağlayarak yaşamlarını sürdürmektedirler.
Düşünen filozoflar ise bu üç soruyu Realist, İdealist, Teleolojik, Materyalist ve Pragmatist yaklaşımla beş farklı şekilde yanıtlamışlardır.

Realist (gerçekçi) etik üzerine sistematik yorum yapmış olan ilk düşünür Aristoteles’tir. Aristo (M.Ö. 384-322) Etik adını verdiği eserinde aklın yolunu önermiş ve doğru olan ahlaki davranışların aşırılıklardan uzak olması gerektiğini savunmuştur. Bu durum İslam düşünürleri tarafından da benimsenmiştir. Onlara göre iki aşırı davranış tarzı vardır. Bunlara ifrat ve tefrit denir. İfrat gereğinden fazla aşırı davranışlara denir. Tefrit ise tam aksi olup, gereğinden fazla pasif kalındığı durumlara denir. Örnek olarak, çocuğunu eğitmek isteyen fakat bu eğitim metodunda dövmeyi ve aşırı derecede cezalandırmayı seçen ebeveynler ifrat içindedirler. Çocuğuna fiske bile vurmayan ve çocuğun her istediğine onay verip şımartan ebeveynler de tefrit içindedirler. Amaç, ne biri ne diğeri ama gereğinde sert gereğinde yumuşak davranarak dürüst ahlâk ilkelerini küçük yaştan itibaren aşılamaktır. İslam ahlâkı büyük çapta realist etik olup, ifrat ve tefriti uygun görmez.

İfrat ve tefritten uzak orta yolu tutmaya Budhist felsefesinde Dharma denir. Bu söz aynı zamanda “doğru olan”, “dürüst olan”, “gerçek olan” anlamlarında da kullanılmıştır.
Kadim Yunan felsefesinde etik konusu “iyi nedir?” sorusu ile başlasa da “En yüksek iyilik nedir?” veya “İdeal iyilik nedir?” sorularını da araştırmıştır. Bu sorgulama “Eudaimon” kavramı ile belirtilir ki “iyi ruh” anlamını taşır. Bu görüşe göre iyi ruh sahibi insan aynı zamanda mutlu insandır. Bu bakımdan, Eudaimonia “mutluluk” olarak tanımlanabilir.

Bu kavramı Platon (Eflatun) düşünce boyutunda ideal varlık olarak tanımlamış, Aristo ise akıl ve mantık içeren “iyi davranış” olarak yaşama realist bakışla uygulamıştır. Soldaki tabloda Plato (Eflatun) ile Aristo görülüyor.
Kadim Yunan düşüncesine göre iyi davranış için insanda Arete veya Areti sözü ile belirtilen yüksek değerlerin bulunması gerekir.
İdealist Etik

İdealist Etik İmmanuel Kant (1724-1804) etiğidir. Bu etik “deontoloji” adını alır ve varlıktan bağımsız, ideal ve mutlak kavramlar içeren bir ahlak sistemidir. Kant ideal (mutlak) dürüstlükten yanadır ve hiçbir şart altında yalan söylememek gerektiğini savunur. Kant’ın idealizmi hem Platon’un ve Sokrat’ın “idea” (mükemmel düşünce, ideal) kavramına hem kutsal kitaplardaki dürüstlük emirlerine ve hem de Newton fiziğindeki mutlak kavramlara dayanır. Newton fiziğinde uzam ve zaman gibi mutlak kavramlar bulunur. Kant, döneminin doğa anlayışını yansıtan Newton fiziğinden etkilenmiştir. Kant aynen Konfiçyus gibi ideal iyiliğe ve görev ahlâkına önem verir.
Teleolojik Etik
Teleolojik Etik amaca ve sonuca yöneliktir. Amaç doğruysa ve sonuç da iyiyse yapılan hareket de etiktir ve ahlâka uygundur. Eğer amaç ve sonuç önemli ise sorulması gereken soru: “Kimin amacına uygun? Sonuç kimin için iyi?” olmalıdır. Eğer hem kişiye hem de genel topluma ve doğaya hayırlı ise iyidir denebilir. Ancak, “hayırlı olması” ile “faydalı olması” aynı değildir. Fayda kısa vadeli çıkarlar içerir, hayır ise uzun vadeli yararlar içerir. Yani, fayda kısa süreli hayır uzun sürelidir. Ayrıca “fayda” yerel, “hayır” ise genel bir alana etkindir. İslam etiğinde önemli yer tutan “hayır” kavramı dâhil edilmezse teleolojik etik kısa dönemli şahsi çıkar arayışına dönüşebilir.

Materyalist Etik
Materyalist Etik Spinoza etiğidir. Spinoza (1632-1677) insan için mutluluk ve özgürlük etiğini savunur. Spinoza doğaya ve maddi dünyaya önem verir ve Tanrı doğadadır görüşüyle Panteizm inancındadır. Mutluluğu ve özgürlüğü bu maddi dünyada aramak günümüz insanına çok uygun düştüğünden Spinoza yeniden okunmakta ve beğenilmektedir. Spinoza etikte rasyonel (ussal) düşüncenin ve empirik (bedensel ve pratik) tecrübenin önemini vurgular. Yaşadığı dönemde Alman rasyonalizmi ve İngiliz Ampirizmi güçlü felsefi akımlar olduklarından, Hollanda’da yaşamış olan Spinoza her iki akımın etkisinde kalmıştır. Ampirist görüş deney ve gözlemlere düşünceden daha fazla önem verir. İngiltere’de John Locke, Fransa’da Descartes ve Almanya’da Leibniz tarafından savunulmuştur. İslam düşünce sisteminde İbn-i Sinâ için ampirik düşünceyi savunduğu söylenir. Materyalist ve ampirik etik bilimin gelişiminde etkin olmuşlardır.
Pragmatik Etik
Pragmatik Etik “bir davranış şekli akla ve mantığa uygun, pratik uygulamada da faydalı ise doğrudur” görüşünü savunur. Bu düşünce iyilik ve doğruluk kavramlarını fayda kavramı ile bağdaştırır. Bu tür bir ahlak anlayışı iki ana kola ayrılır. A) Din kitaplarında önerilen klasik ve pratik ahlak, B) 19cu yüzyılda geliştirilmiş olan Anglosakson Pragmatizmi.
Önce din kitaplarındaki pragmatik etiğe bakalım.
Dini etik Altın Kural olarak bilinen bir anlayışa dayanır. Altın Kural şunu der: “Her insan adil olmalıdır. Başkalarından beklediği adaleti kendi de başkalarına uygulamalıdır”. Burada bir beklenti vardır ve bu bakımdan “faydacı” pragmatik düşünce içeren bir önermedir. Eski yunanda Epikür tarafından da savunulmuştur. Altın Kural “Sana başkaları tarafından yapılmasını istemediğini başkalarına yapma” şeklinde de ifade edilmiştir.

Charles Sanders Pierce – William James – John Dewey
Anglosakson Pragmatizmi: Pragmatist Anglosakson etiği 19cu yüzyılda Charles Sanders Pierce, William James ve John Dewey tarafından geliştirilmiştir. Pragmatizm sözünü Pierce 1870 yılında ilk olarak kullanmıştır. Bu ahlak anlayışında esas olan pratik ve doğrudan elde edilen tecrübelerdir. Kuramlar (Teoriler) tecrübelerin soyutlanması sonucunda oluşurlar ve pratik sonuçlar üretmeyi amaçlarlar. Yani, kuram teknoloji üretmek için vardır. Pragmatik görüşe göre önemli olan nasıl? Sorusuna yanıt aramaktır. Bu bakımdan ileriye dönük faydayı önemser.
Pragmatik etik böyle söylemiş. Bu düşünce iyilik ve doğruluk kavramlarını fayda ile bağdaştırırmış. Peki ama iyilik, doğruluk ve fayda kişiler için sosyolojik koşulların belirlediği değişken kavramlar değilmi?
Çarpık algıların, ön yargıların kaynağı değişken kavramlar olan iyilik ve doğruluk kavramları değilmidir?
Herkesin doğrusu var ama her doğru faydalı bir sonuç doğurmuyor, iyilik kavramıda belirsiz bir kavram. Ne neye göre iyi, neye göre doğru? Faydaya göremi? Faydalı olan bir doğru bir diğeri için fayda sağlamayan bir olumsuzluk olabiliyor. Bu kavramlar tehlikeli aslında, kişiler bu kavramlar üzerinden haklılık zeminleri oluşturup, kendi katı doğrularını uygulama fırsatı elde edebiliyor.
Ayrıca dini etik denilen anlayış insanlık için gerekli bir etik anlayışmıdır? Karmaşa ve öçarpıklık yaratan şeyler özünde yetersizlik içermezmi?
Örneğin kişi doğru ya da iyi arayışından bağımsız olarak Gerçek arayışında olursa zihinsel, düşünsel, sezgisel anlamda daha açık ve sorgulayabilen bir objektiflilkte oluyor. Ama ne zaman iyi ve doğru belirlemesi yapılsa karmaşa ve kişilere göre doğrular dünyasının savaşı başlıyor. Bu yüzden doğrunun ve iyinin ötesinde bir algı hali adil bir insan olma anlamında daha önemliymiş gibi geliyor.
Hristiyan doğru, çükü iyi ve doğru üzerine referans alabileceği bir kaynağı var = kutsal kitabı.
Müslüman doğru çünkü onunda referans kaynağı var = kitabı.
Ama Gerçek kişiye, gruba, topluluğa göre farklılık göstermemeli ki, kültürel farklılıklardan bağımsız olarak sorgulayabilen her akıl, doğru, iyi, karmaşasının anlatmak istediği faydayı onaylayabilsin.
Tasnif edemiyorum ama seziyorum.
Tüm kavramlar zihnin soyutlamaları olduklarından görelidirler. Mutlak olan kavram artık kalmamıştır, denebilir. Örneğin uzam ve zaman. Bu iki temel kavram dahi Newton fiziğinde mutlak ve gözlemciden bağımsız iken, Görelilik Kuramı göstermiştir ki onlar dahi görelidirler.
“Gerçek” kavramı da tartışmaya açık bir kavramdır. Çünkü beş duyu ile algılanan dış dünya ile duyguların iç dünyası birbirlerinden kopuk ve bağımsız değildirler. Gerçek denildiğinde bu iki iç ve dış dünya etkisinden oluşan bir kavram söz konusudur. “objektif, nesnel dış dünya” ise insanın dışlanmış olduğu nesnelerden oluşan bir varlık dünyası olarak düşünülür. Oysaki böyle bir dış dünya yoktur. Her var olan bizim duyularımızın süzgecinden geçer ve yorum gerektirir. Yorum ise toplum tarafından öğretilmiş ve küçük yaştan beri beynimize kazınmış birtakım varsayımlar ve önyargılar içerir.
Artık biliyoruz ki gerçek görelidir. Değişmeyen ise “hakikat” denebilecek olan bir alt kümedir. Ona ulaşmak için her türlü yargıdan ve önkabulden kurtulmak gerekir ki bunun için öncelikle kendimizi geliştirmemiz, benlik boyutumuzu yükseltmemiz ve kemâle ermiş, olgun bir kişi haline dönüşmemiz gerekir.
Hakikate ulaşmak konusunda gayret edecek olursak Yabancı’nın sözünü ettiği asıl gerçeğe yaklaşabiliriz.
Etik, ahlak bilimidir, ama çoğu zaman bunu böyle söylemek bile etik’in anlamını ve ondan ne anlamamız gerektiğini bulanıklaştırabiliyor.
Etik ile ifade edilen şey sadece bir davranışın çeşitli gerekçeler zemininde ahlaki olup olmadığı ya da pratik ahlakın sorgulanması olarak anlaşılmamalıdır. Ben etik başlığı altında normatif etik (kurallar etiği) ve ahlak teorisinin birarada ve ayrılmaz bir şekilde incelenmesi gerektiğine inanıyorum. Böylece, bir yandan normatif etik’in iyi/kötü, faydalı/zararlı ve bunun gibi eksenler üzerinden ahlaki bir davranış kuralı belirleme ( ve bunun kılavuzluğunda yapılması gereken şeyin ne olduğunu ifade etme/gösterme) yönündeki çabası anlaşılmaya çalışılırken, diğer yandan da ahlak teorisi üzerinden ahlakın özü, kökeni, gelişimi, tarihselliği ve bu tarihsellik içerisinde ahlaki karakteristikleri biçimlendiren dinamikler ele alınacak ve her türlü illüzyona karşı bir sigorta görevi sağlanacaktır.
Hakikat nedense yaratcının varlığı ve yokluğu üzerine derûni sorgulamalar çağrıştırıyor bana. Hakikatin işlenişi hep ezoterik öğretilerle bağlantılı karşılaştığım bir konu oldu.
Seçilmiş kişiler!! Kim seçmiş sorusunun arkasında da kırılgan, alıngan, hassa dünyalar beliriyor gibi. Çok da yeterli olmamakla birlikte bireyleri alıklaştıran, duyarsızlaştıran ve ciddi bir bencilliğe sürükleyen ezoterik durumların yerine daha akılcı akımları tercih ediyorum açıkçası. Ayrıca ezoterik algıların kapitalizm için sağlıklı yemler olduğunuda düşünüyorum. Tabiki hiç bir genelleme kullanmadığımı belirtmeliyim.
Hakikati algılayacak olan varlık da beş duyusu olan varlık değilmidir? Dolayısıyla ‘Gerçek’ gibi ‘Hakikat’ de tartışmaya açıktır. Belkide gerçek, hakikatin beş duyu yanılsaması olduğudur!
Ben de aynı şeyi vurgulamak istemiştim aslında.
Hakikat üzerine tartışmaya başlayacaksak -tamam, yapalım da- ama bunu algılanan gerçekliğin ötesinde bir de hakikat diye ayrı bir şeyin var olduğu ön kabulü ile mi başlatacağız yani? Platon’un ideasına döndük yani yine..Aquinalı Thomas’a kadar da yolumuz var, hoşgeldin teolojik etik…yok, ben daha oraya kadar gelemedim.
Teolojik etik aslında ne söyler?
İyi/kötü ya da faydalı/zaralı veya faydalı/hayırlı ayrımına gelmeden önce söylenmesi gereken birşey varsa, o da teolojik etik’te ahlakın kaynağının “tanrı” olduğunu belirtmek olmalıdır sanırım.
İyilik ve kötülüğün (ya da hayır ile şerrin) kaynağı konusunda hiristiyanlık ile müslümanlık arasında farklılıklar vardır, ama bu ayrım teolojik etik gerçeğini değiştirmez ki, o da şudur;
Tanrı ahlak’ın asıl kaynağıdır, bu nedenle bir davranışın iyi ya da kötü oluşu bu davranışın ancak ve ancak tanrısal öz ve buyruk ile uyumlu olup olmadığı ekseninde cevap bulabilir ve bu değerlendirme de elbette ve sadece tanrı tarafından yapılabilir, daha basit ifadeyle tanrı bu konuda biricik otoritedir.
Böyle bir pencereden bakıldığında, hakikatin kendisini göstereceği bir ilahi mahkeme vurgusu, doğrunun ve iyinin mükafatlandırılıp yanlış ve kötünün cezalandırılması ve eşlik eden bütün cennet/cehennem senaryoları da yerli yerine oturuyor zaten.
Ayrıca sadece etik ve ahlak değil, teolojik pencereden bakıldığında hukuk da aynı kaderi paylaşır. İlahiyatçıların doğal ya da ilahi hukuk olarak adlandırdıkları hukuk kavramı da bu yüzden var olmuştur.
Çünkü tıpkı ahlak gibi hukuk da ilahi ve üst bir evrenin soyut ve ideal ürünü olarak ele alınmış ve değişmez bir “adalet idesi” ile ilişkilendirilmiştir. Savunucuları tarafından “olması gereken hukuk” şeklinde de ifade edilen ve kanun koyucuya yürülükteki hukuku bu ideal hukuka ulaştırmak görevini bahşeden bu anlayışın izleri tarih boyunca bütün dini/ idealist hukuk örnekleri içerisinde sürülebilir.(bakınız şeriat mahkemeleri, bakınız kilise konsilleri,vs)
Yabancı, diyorsun ki: “Hakikati algılayacak olan varlık da beş duyusu olan varlık değilmidir? Dolayısıyla ‘Gerçek’ gibi ‘Hakikat’ de tartışmaya açıktır. Belkide gerçek, hakikatin beş duyu yanılsaması olduğudur!”.
Hakikati algılamak için beş duyu gerekli olsa da yeterli değildir. Bu noktayı ben şöyle açıklamıştım: “Değişmeyen ise “hakikat” denebilecek olan bir alt kümedir. Ona ulaşmak için her türlü yargıdan ve önkabulden kurtulmak gerekir ki bunun için öncelikle kendimizi geliştirmemiz, benlik boyutumuzu yükseltmemiz ve kemâle ermiş, olgun bir kişi haline dönüşmemiz gerekir.”
Altı çizili olanları önce bir geliştirelim, onları yaşantımızın parçası haline getirip gündelik hayatımızda uygulayalım, ondan sonra tartışmaya başlayalım, derim.