Toplumlar Neden Yıkılır?

Çöken uluslarda, son ağacı keserken, son kuruşu silah alımına yatırırken, son dost ülkeyi kaybederken,evet bunları yaparken kimse bunu farkedemiyor mu?

Cevap şu maalesef farkedemediler ve tarih sahnesinden silindiler! İki büyük sebeple bunu göremediler; bir: uzun ve kısa vadeli çözümlerin birbiriyle çelişmesi! Ki bu durumda siyasi otorite her zaman yakın vadeli çözümleri seçmekteler, yani ulusun bekasını değil kendilerini seçiyorlar.

İki: dahaönceleri o toplumu ayakta tutan DEĞERlerin, değişen şartlara uygun olarak terk edilememesi! Yani önce kurtarıcınız olan şey sonra çöküş sebebiniz oluyor!

Bu konuşma 18 dakika, biraz uzun gibi görünüyor fakat vakit varken ders almak lazım, bu sebeple ben dinledim:

Toplumlar neden yıkılır? Jared Diamond, Demir Çağı’nda Grönland’a yerleşen İskandinavyalılar, ormansızlaşmış Paskalya Adası ve bugünkü Montana’dan örnekler vererek, çöküşün yakın olduğunu ve vaktinde önlem alarak nasıl engelleyebileceğimizi anlatıyor.

Taraf olmak

Bazı katı gerçekçiler, şu yazıp çizdiğimiz, konuştuğumuz her şeye gülüp geçiyor, bazen de bunların dünyayı sevmemenin belirtisi olarak görüyorlar. Örneğin annem herhalde böyle düşünüyor. Gözüyle görmediği ya da sonucunu şıp diye almadığı bi şey onun ilgi alanına girmiyor. Öyle midir gerçekten, dünyayı sevmiyor muyuz biz?

Durup gerçekten de düşünmek lazım 🙂
Öyleyse bile bunu itiraf eden bir tek kişiye rastladım bugüne kadar. O da sevgi kelimesini kullanmadı, dedi ki; “bana ne dünyadan ve insanlardan, hiç ilgimi çekmiyor, bi sorumluluğum yok onlara karşı!” Zeka ve hayal gücünü düşündüğümde bu sözü kanımı dondurdu o an. Üstelik bu dahinin, bu cümleyi son derece olağan bi şekilde söylediği ellili yaşlarına gelene kadar, onu dünyaya kazanmak için kimbilir ne çok fırsat geçmişti elimize ama kullanamadık! Şimdi iş işten geçtikten sonra onu “sorumsuzlukla” suçlamak ne kadar kolay!

Caudwell’in pekala ispatladığı gibi, büyünün yerini alan bilim; Ken Wilber’in “insan bilinci” araştırmasında %50 lik bir çoğunlukla gücü elinde bulunduruyor. Eşitliğin yerlerini değiştirirsek, Büyü hala %50 ile iş başında! Hiç böyle düşünmüş müydünüz?
Evet azıcık abartıyorum kelimeleri, bu noktaya dikkat çekmenin şu an için başka türlü yolunu bulamadım!

Büyü ile Bilim’in en göze çarpan ortak noktası, bu işle uğraşanların yani büyücü ya da bilimcinin NİYETleri… Gerçekte sonuçlarına katlanacağımız şey, yapılan büyü ya da icat değil, onun aracılığı ile sürüklendiğimiz Niyet!

İşte bu sebeple gerçekçilerin adını dahi duymak istemedikleri “gizemcilik” ya da “metafizik” alanda en yaygın ortak söylem; “bu dünyanın bir seçim yeri olduğu” dur. Neyi seçeceğiz peki? Niyetimizi tabi ki.
İnsan niyetini biliyormu ki onu seçebilmiş olsun?

Tabi ilk açmaz bu, bildiğinde doğru mu biliyor yoksa kendini kendine saklamış mı oluyor? Naden saklasın ki diyebiliriz, belki de dünyada yapılan iyi/kötü reklam kampanyasının etkisiyledir, bilemiyorum. “Bilinçli saklama” niyetin gereği pek tabiidir bence ama bilinçsiz saklama herhalde reklam etkisiyle olabilir.

Bütün bunlar şimdi nerden aklıma geldi bilmiyorum ama aslında niyetim “tarafsızlık” kavramına göz atmaktı! 🙂

Küçükken biraz da aşağılayarak sanırım; “ortadan kamyonlar gider” diyorduk. Yani tarafsızlıktan anladığımız şey (tarafsızlığın asıl anlamı değil)üstü örtülü de olsa kınanıyordu. Ayrıca şöyle bir deyim de var: “taraf olmayan bertaraf olur!” Demek ki bizi taraf olmaya zorluyorlar, olmazsak yok olacağımızı söyleyerek bizi açıkça uyarıyorlar.

Söz konusu “taraf”lar da neyin nesi diyen varsa, kısaca onun; (eskimekte olan)dünyanın varlığını sağlayan dualite, yani kutuplar olduğunu söyleyeceğim.

Peki bir yandan taraf olmayanın bertaraf olacağı sopası gösterilirken diğer yandan bu dünyanın amacının bizatihi taraf seçmek olduğunu söylemek ne anlama geliyor?

İşte birbirine zıt gibi görünen fakat tıpkısıyla aynı şeyi söyleyen iki önerme 🙂 Neyse buna geçmeden aslında “taraf olmak” nedir, bunu biraz örnekleyeyim.
Biz, çoğunluğumuz, “taraf olmayı”; taraftar olmak anlamında yaşıyoruz!
Nedir taraftar olmak?

TDK şöyle diyor: 1. Yandaş: 2. sp. Sporcunun veya sporcuların temsil ettikleri renklere, kulübe veya bayrağa bağlı kimse.

Yukarıdaki sporcu kelimesini kaldırın, yerine istediğiniz “bi şeyi” koyun, işte taraftarlık bu. Üstelik kendi taraftarlığımızı her vesileyle açık etmeye hatta kendimize ezberletmeye çalışırız biz. İş için ya da kişisel ilişkiler için kendimizi anlatmamız istendiğinde, en önde gelen taraftarlıklarımızı sayıp dökmeye başlarız: Gezmeyi severim, dansı severim, galatasaraylıyım, yalan sevmem, akpliyim, kadınları severim, istanbulu severim vs vs…

Taraftar olmanın nesi yanlış?

Nesi yanlış değil ki! 🙂 Taraftar olmak insanın AN’da varolamadığının en büyük belirtisi bence. Bişeyi bi kere yapmışınız, içinizden gelmiş o an, ve sevmemişsiniz, artık o şeyin sevmeyeni tarafında oluyorsunuz. Bi daha o kapıdan geçit yok size! Ve kimse sizi buna zorlayamaz, özgür iradenizle o kapıyı mühürlediniz, taraftar oldunuz.
E iyi ya madem dünya seçim alanıymış biz de seçtik taraftar olduk diyebilir miyiz o halde?
Keşke diyebilseydik.
Bu dünyada büyük oranda kararsız insan var biliyor muydunuz? Karar vermekte zorlanan yani taraf olamayan!? Bu insanlar üstelik bir çok konuda taraftarlıklarını ilan etmiş insanlar arasında bulunuyor aynı zamanda.
Acıdır ki, onların “taraftarlığı”, karar aşamasında “taraf” olmayı engelliyor! Komik değil mi?
Evet bu dünyada yaşamak için her an bir karar vermek, her an bir seçim yapmak ve bunun sonucu her an bir taraf olmak zorundayız. Dünyanın fizik varlığı bize bunu dayatıyor, aksi takdirde yaşayamayız, bitkisel hayata gireriz, ölürüz, bertaraf oluruz.
Evet maviş Dünya, taraf olmamızı şart koşuyor, AN’da taraf! Fakat biz taraftar oluyoruz 🙁
Anlık davranışımıza bu denli güvensizlik göstermemiz ne üzücü değil mi? Hep hazırlık hep taraftarlık, AN’ları ona hazır olmaya çabalayarak kaybediyoruz! Ve bu beni çok üzüyor.

Don Juan’ın, savaşçı olmak için ileri sürdüğü ilk adım bu işte: “savaşçı AN’da gerekeni yapar”

Biz AN’da gerekeni bulmak için harcıyoruz ömrümüzü. Neden? Çünkü doğru olanı yapmak için eğitildik.
An’da gerekeni yapanları da “dengesiz” sınıfına dahil etme eğilimliyiz (en azından ben biraz öyle olduğumu hissediyorum). Evet AN’da gerekeni yaparken tüm mesajlar eksiksiz alınmış olmayabilir, böylece dışardan tüm anlarınızı seyreden biri sizi dengeli bulmayabilir, elma bir günde olgunlaşmıyor 🙂 Fakat AN’da kalma yani tüm taraftarlıkları bırakma eylemi, öyle bişey ki, elmanın çiçeğe durduğu an o işte! Bu yoksa zaten elma filan yok 🙂

Biz elma bulmuşuz, yok bu ekşi, bu küçük, bu kurtlu, bu acı diyerek (onları dengesiz bularak), AN’da yaşamanın önünü tıkamamalıyız diyorum.
Pek tabi bunların hepsini kendime söylüyorum 🙂

s.a

—
http://sibelatasoy.com/

Koku deyip geçmeyin!

Koku gerçekten de içinde her an yaşadığımız mucizenin adı!

Küçük yaştan beri dikkatimi çekerdi-gerçi herşey mucize gibiydi hayatta o zamanlar- zamanla hayatın işleyişinde, bu mucizevi yaşam oyununda tartışılmaz büyük bir öneme sahip olduğunu anladım. patrick süskind‘in Koku kitabını ilk gençlik yıllarında okuduğumda bir nevi onaylanma hissiyle dolmuş, günlerce etkisinden çıkamamıştım. O hızla yazarın bikaç kitabını daha okumuştum, gerçekten çarpıcı şeyler söylüyordu!

Seslerin etkisinin de farkındaydım, hatta yine o zamanlar tekrar eden seslere bir dakikadan fazla dayanamıyordum. Bir keresinde Üniversite birinci sınıfta, büyük anfide derseyken polis günü sebebiyle çalan sirenler sebebiyle bayılmıştım! Sınıftan nasıl çıkarıldığımı filan hatırlamıyorum. Aslında bu bayılma refleksinin bize verilmiş en büyük lüks olduğunu düşünürüm. Büyük bir acı ya da çirkinlikle karşılaştığınızda oradan sıvışmak için harikulade bir yöntem 🙂

Orta yaşlara eriştiğimde (ki kişisel olarak baktığımda hala bebeklik devrim denebilir!) , Tom Robbins’in Parfümün Dansı ile tanıştım, iki kelimeyle; hayran oldum. Kitap beni büyülemişti, iki nedenle; birincisi zaten hassas olduğum koku macerasını işliyordu, ikincisi üstelik bunu hayran olduğum fantastik bir uslupla yapabilmişti. İki yazarı da başarılarından ötürü kıskançlık değilse de büyük bir özenme hissiyle kutluyorum. Bu kitapları ben yazabilmek isterdim ama henüz bebektim! (Fowles’in Büyücü’sü, Palahniuk’un Dövüş Kulubü, Stanislaw Lem’in Solaris’i… Offf uzar gider bunlar… Hepsi de muhteşemdiler, ben yazamadım ama hiç farketmez, muhteşemler)

Konu dağılıyor! Koku, hayatımın her evresinde çok etkendi. Duygusal hafızanın koku ve sesler kanalı ile oluştuğunu sanmaktaydım. Derken yirmi sene kadar önce Ron Hubbard’ın İnsan Aklının Sınırları ‘Dianetics’i okuduğumda şüphelerimde ne denli haklı olduğum ortaya çıktı. Koku’nun hayatımızı yönettiği, üstelik olanların perde arkasından ve biz ne olduğumuzu hiç anlamadan işliyor olması çok çarpıcıydı. Şok ediciydi!

Aradan bunca yıl geçti, koku mucizesi hala alttan işlemeye devam ediyor! Bu nasıl olabilir? Düşünüyorum…

  1. Kokunun bilimsel çözümü hala yapılamamış olabilir. Bilim henüz çözemediği şeyler hakkında üç maymunu oynar; görmedim duymadım bilmiyorum (koklamıyorum-u bile es geçmişler, bu dört maymun olmalıydı)! Oysa mekanizma çözülmemiş olsa bile etkileri ortadadır, yani sonuçlar somut! O halde bu konu neden eğitim sistemine dahil edilmiyor?

  2. İkinci olasılık bu mekanizmanın şifreleri bazı odaklarca çözülmüştür ancak insanlar bundan haberdar edilmez tam tersine bu bilgi onları manipüle etmek için kullanılır. Belki böyledir, kimbilir?!

Kişisel gözlemlerim çerçevesinde; erkeklerin koku alma duyusunun kadınlara oranla belirgin olarak az gelişmiş olduğunu söyleyebilirim. Koku alınmadığında onun yeri ne ile doldurulur? Bu bence sorulması ve cevabının beklenmesi gereken uygun bi KOnu ve AN!

İnsanlara dıştan takma bir düşünce/zihin mekanizması ilave edildi diye koku önemini kaybetmedi! Tam tersine farkındalığın ötesinde bırakıldığı için faydasından öte tehlikeler içermeye başladı.

Koku almayan insan için hayat anlamsızlaşır, bunu bilir ancak aklımıza getirmeyiz. Örneğin grip olunduğu zamanlarda insanın fiziksel rahatsızlıktan öte duygusal bir bunalıma düşmesi adeta geçici bir depresyon geçirmesi bu sebepledir; grip-nezle olduğumuzda koku alamayız! Agatha Christie gribi olağan intihar sebeplerinden saymıştı 🙂

Zayıflama konusunda en etkin yöntem koku alma duyusunun perdelenmesidir bana göre, ancak dikkatli olmak lazım; koku perdelendiğinde yalnız fizik bedeniniz değil diğer bedenleriniz de zayıflamaya hatta zafiyete maruz kalabilir.

Bu konu gerçekten bana en az rüyalar kadar önemli görünüyor, katkılarınızla biraz daha araştırıp gözleyelim, bakalım ne olacak?

Günlükten-24.04.2009
http://sibelatasoy.com/?p=1513

Koan : Sıra dışı bir cümle normal mantıkla çözülmesi olanaksız bir bilmece- Go oyunu literatüründen-

Agnia ve Kibele

İnternet doğalı beri bu isimlerle bulundum sanal dünyada.

Sık sık sorulurdu anlamları, özellikle Agnia pek bilinmiyordu bizim kültürde. Agnia, Hintçe üçüncü göz anlamına geliyor, bir diğer deyişle altıncı çakra 🙂

Kibele nispeten biliniyor; Ana Tanrıça Kibele, doğayı, bereketi, toprağı, canlılığı ve verimliliği simgeler. İsmini, Kybelon Dağı’ndan almış denir fakat bu dağ nerededir bilmiyorum, bilen varsa lütfen söylesin. 

İsimlerin ne kadar etkili olduğunu artık bilmeyen kalmamıştır sanırım. Belki gelecekte çocuklara isim verilme konusunda farklı uygulamalar yapılır, uzak geçmişte bu iş çok önemsenirdi.

Aklıma günlüğümden eski bir konu geldi:

 

Dünyanın OLMAsından kaçınmak imkansıza yakın zordur.

Nedir peki Dünyanın OLMAsı?

Bu altı milyar insanın ortak iradesiyle oluşturulmuş, dünya ve evren görünüşüdür.

Bu bir programdır. Bilgisayar programı gibi farzedebilirsiniz. Her nesil bir sonraki nesile bu OLMAyı eksiksiz nakleder. Daha önce de belirtmiştim. Bir çocuk doğduğunda, dört yaşına kadar süren yoğun bir program aktarımına muhatap olur. Bu aktarım dört yaşında sona ermez de, o yaşta sona eren; çocuğun artık Dünyanın OLMAsından kaçınamayacağı seviyeye gelişinin gerçeğidir.

 

Dünyanın OLMAsı karşı konulmaz bir çekim alanı yaratır.

Ve bu bize başka bir yerden dayatılan bişey de değildir. Bu, dünyadaki insanların tamamının baskın iradesiyle oluşturulan bi gerçekliktir. Onun bi program ya da hayal olması, onun gerçekliğini gölgelemez!

Kainat, uzay, güneş sistemi vs adına bildiklerimizin hepsi de aynı OLMAnın ürünüdür.

Hepsi ışıkta yaratılmıştır.

Karanlığa özenenler dahi tüm uğraşlarıyla ışıkta yeni gerçeklikler oluştururlar.

Dünyanın OLMAsından kaçınılabilir mi?

Bunu deneyenler çok olmuştur. Birçoğu hüsranla sona erer.

Ama söz konusu kaçınma çabaları, yeni ve olası Dünya OLMAları taslaklarıdır. Her biri kendilerinin devreye alınabileceği uygun zamanı kollayarak tepemizde dolanırlar. Yeni bir OLMA nın devreye girebilmesi için, ona inanan insanların kritik kütleyi aşmaları gerekir.

 

 

Dipçik not:

 Pek çok yazımda bu tanımı kullandığımı ancak kritik kütlenin aslında ne demek olduğuna hiç bakmamış olduğumu farkettim. Bu iki kelime bir şekilde benim anlatmak istediğim olguyu mükemmelen karşılıyordu ve ben içimden geldiği gibi her yerde gerektiği anda kritik kütleyi kullandım.
Az önce nedense aklıma geldi ve Google da bi arama yaptırdım, şöyle neticeler buldum;
Aslında bu bir fizik terimi imiş ve fakat oradan ithal edilerek başka birçok konuda kullanılmaya başlanmış.
critical mass-kritik kütle: Reaksiyonun bitmemesi için gerekli olan minimum kütle miktarı.
Kısaca tanım bu, fizik sözlüğünden aldım.

“Kritik kütle”, fizikten burjuva iktisadına, özel olarak pazarlamacılığa ve şirket yönetimine devşirilmiş bir kavramdır.
En basit tanımıyla, bir patlamaya yol açmak için gerekli füzyonu yapabilen malzeme miktarına “kritik kütle” denir. Fizikteki diğer karşılığı ise “tetikleme miktarı“dır.
 Pazarlamacıların ve şirket yöneticilerinin çok sevdikleri “kritik kütle”, küçük parça ile büyük kütle arasındaki ara halkadır ve büyük kütlenin patlamasına yol açar. 
 

Kritik kütle, bir anlamda MAYA galiba… Sanırım Molla Nasreddin de kritik kütleden haberliydi 🙂

 

Yeni Dünya için bişey yapın

Aşağıdaki “Yeni dünyada olmasını istediklerimiz” başlığındaki liste, kamuya açık mekanlarda tamamen farklı kişilerce oluşturulmuştur. Siz de hemen yakında geçmekte olduğumuz YENİ DÜNYA’da olmasını istediğiniz herhangi birşeyi (öncekilerle çelişmeyen ve dilbilgisi anlamında olumsuzlama içermeyecek şekilde) hemen ekleyin, dünyamız sizinle daha zengin olacak.

Adres: http://sibelatasoy.com/?p=328

Not. Kendi isteğinizi isterseniz listenin bulunduğu başlığa yorum olarak, isterseniz hemen şimdi bu duyurunun altına ekleyiniz, dileğinizin hemen ana listeye ilave edilmesini sağlayacağım.