Terminatör ve turk

CnbCe’nin bu sezon başlayan Terminatör dizisini seyreden var mı bilmiyorum, bana ilginç geliyor (Heroes’un yanına yaklaşamaz tabi). Zaman aforizmaları var; gelecekten geçmişe gelenler, gelişmiş robotlar filan. Ana konu şu; Gelecekte dünyayı yine insanların başlatmış olduğu robotlar teslim almışlar ve insanlar köle durumuna düşmüş (Burada Matrix ile paralellik kurulmuş bir anlamda).

Skynet adı verilen canavara dönüşmüş bu makinanın ilk başlangıcı ise masum bir satranç programıymış ve adı neymiş dersiniz? Turk!!! Başka isim mi kalmamıştı bilemiyorum, kelimeler konusunda hiç bir tesadüfe inanmadığımdan bu diziyi yapanlar hakkında düşünmeye başladım!

Dizide konu şu minval üzere ilerliyor şimdilik; gelecekte dünyayı kurtarmak için savaşacak olan kişiyi geçmişte yok etmek üzere gönderilen robotların icraatları ve şimdilik lise öğrencisi olan bu gencin annesi ile birlikte bu döngüden çıkmak için verdikleri mücadele söz konusu. Tabi bizimkiler de turk programının peşindeler onlar da eğer onu şimdiden bulup yok ederlerse gelecekte zaten bir skynet olmayacak!

Zamanında Atlantisi patlatıp batıranlar, daha sonra en son sodom Gommorayı ve dolayısıyla Sümer bölgesini yok edenler şimdi son devirlerde yoğun olarak Amerika’da enkarne olmaktalarmış diye duyuyoruz! (kaynağımız saklı! – yok canım şaka tabi) Her türlü teknolojik bilgi adamlara yağdırılıyor gibi bir izlenim de var.

Teknolojik bilgiye kimler sahip? Yine duyduğumuz kadarı ile sürüngen sınıfı! İnsandan çok önce yaratılmışlar, çok bilmeleri normaldir. Tamam işte hikayeler bu minval üzere ama benim takıldığım yer niye yokedecekleri bilgisayarın ismi turk? Acaba ingilizce de bir özel karşılığı var mı diye baktım, bildiğimiz Türk’ten başka bi anlam bulamadım.

Yani bu dünyayı bilmeden robotlara teslim edecek olanlar!

Robot nedir öyleyse diye soruyorum kendime şimdi;

eeeee… Robot… (beşyaşında birinin anlayacağı şekilde olsun lütfen dedim kendime)… Hımmm bu durumda robot… Duyguları olmayan bilinçli yapılar diyebiliriz, üstelik duyguları olmadığı halde kendilerini evrimleştirme becerisine sahiptirler.

Bu tarif ister istemez insanın aklına negatif yüksek boyutları getiriyor! İyi ama bu konuda Türklerin bilmeden safiyane olarak yaptığı şey nedir? Çünkü senaryo da turk programı masum bir satranç programıdır.

Satranç nedir peki diye soruyorum: zihinsel bir mücadele oyunudur, galip ve mağlup vardır. Kurallara sıkı sıkıya bağlı kalındığı için bilgisayara programlanabilmektedir. Örneğin Deep Blue programı Kasparov’u yenebilmişti. Aslında şimdi bu başka bi çağrışım yaptı bende; hani geçenlerde söz etmiştim; Aslında Türkçenin bilgisayar dili olmaya en yatkın lisan olduğu ile ilgili önermeler var, hem de yabancılar tarafından yapılmış.

Neyse kafam karıştı şimdi, soruyu sorduk cevabını da hatırlarız muhtemelen. 🙂

alıntı: http://sibelatasoy.com/?p=311

Sümerlerde mitoloji

-Sümerolog Muazzez İlmiye Çiğ’in Sümerli Ludingirra başlığıyla Türkçeye çevirip yayınladığı Sümer yazıtları (Tablet 2, 3, 10 ve 11), Sümer mitolojisi, tanrıları ve inançları hakkında geniş bilgiler içeriyor.

Bu yazıtlarda yer alan bilgilere göre:

Sümer Panteonun başı, yani tüm Sümer tanrılarının babası ve kralı hava tanrısı Enlil (Ellil)’dir. Enlil sözcüğü, bahsi geçen tabletlerin yazarı Ludingirra’ya göre, soluk, hava, nefes, ‘Havanın Beyi’ gibi anlamlara geliyor. Sümerler yeri ve göğü onun yarattığına inanırlardı.

-Onların inancına göre, çok eskiden (daha yer ve gök yok iken) her yer dipsiz, uçsuz bucaksız bir denizdi. Sümerler’de bu deniz tanrıca Nammu’nun şahsında kişileştirilir.
Bir gün bu deniz, yani kişi kimliğiyle tanrıca Nammu, koskoca bir dağ doğurur.

Bunu gören ‘Yüce Enlil’, hemen o dağı ikiye ayırır. Böylece ikiye bölünen bu dağın altı yeryüzü, üstü de gök olur. Yeryüzüne yer anlamına gelen Ki, göğe de gök anlamına gelen An adı verilir. Sümer mitolojisindeki tanrıça Ki ve tanrı An, Yer ve Gök (Cennet)’ün kişileştirilmiş simgeleridir. Göğü tanrı An alır, yeryüzü ise tanrıca Ki ile Enlil’in payına düşer.

Samuel Noah Kramer, Ancient Religions başlıklı bir derlemede (Edited by Vergılıus Ferm, New York, 1950) yayınlanan ‘Sümer Dini’ başlıklı yazısında tanrıça Ninhursag’ın yeryüzü tanrısı Ki ile aynı olabileceğine işaret etmektedir. Ki, yeryüzünün toprağı taşı; Enlil ise, havası, soluğu ve nefesidir diyen Ludingirra, bu yüzden yaşamın Enlil’siz var olamayacağına işaret eder.

Her kentin bir tanrı tarafından kurulduğuna ve onun koruması altında olduğuna inanılan Sümer’de, Enlil, Nippur kentiyle ilişkilendirilir. Bu kentin kurucusu ve tanrısı odur. O’nun evi de (tanrıların evlerine tapınak denir) bu kentteki Ekur Tapınağı’dır.

Enlil, bu tapınakta yaşar. Sümer Tanrılar Meclisi kendi toplantılarını bu tapınakta ve Enlil’in başkanlığında yapar. Tanrıların toplandığı ve kararların alındığı yer burasıdır. Yerin ve göğün yaratıcısı olarak görülen Enlil, diğer tanrılara burada emirler ve görevler verir, Sümer’i buradan denetler. Uzak yakın pek çok ülkeden hediye adı altında toplanan haraç bu tapınağa getirilir.

Enlil, Bel (Lord, Efendi) unvanı taşırdı. Bir yoruma göre ünlü Tufan’ı bir ceza olarak kararlaştıran Enlil’dir.

Tufan’ın Babil versiyonu olan Gılgamış Destanı’na göre ise, Tufan’ın yapıcısı tek başına Enlil değil, ama tanrılar meclisidir.
Enlil adı bazı kaynaklarda Ellil olarak yazılmaktadır.

Sümer’de mitolojinin Tanrılar Meclisi dediği şey, aslında kentlerin kuruluş dönemlerinde her yerde örneklerine tanık olunan Yaşlılar Meclisi’nin bir anısı olmalıdır. Bu meclisi oluşturanlar ise, topluluğun sonradan tanrılık atfettiği ve onuruna türbeler veya tapınaklar inşa ettiği kendi cetleri, aşiret büyükleri, kent kurucu önderleri ve ilk sözde krallarıdırlar

Nitekim, kendi zamanında kralların her şeyi yapmakta özgür olduklarını söyleyen Ludingirra da, bu uzak geçmişe referans vererek, kralların o devirde herhangi bir konuda karar alabilmek için halk tarafından seçilen ve yaşlılar ve gençlerden oluşan iki meclise başvurmalarının zorunlu olduğundan söz etmektedir.

Sümerlerde otoritenin temeli dinseldi. Sümer kralları otoritelerini tanrılardan alırdı. Yazıtlar tanrılar meclisinin kral saptamasının örnekleriyle dolu.

Hiç başkent olmamışsa da Nippur kenti Sümer’in başta gelen bir kentiydi. Dinsel ve entelektüel bir merkezdi. Krallar taç giymek için Nippur’a giderlerdi. Bu kentteki Ekur Tapınağı’nda başta Enlil ve eşi Ninlilolmak üzere tanrılar tarafından kutsanır, kendilerine bir ad, taht, tac, halkı denetleyecek bir asa verilirdi.

Başka Sümer kentlerinde kral olanlar da ilk iş olarak iktidarlarının tanrı buyruğu olduğunu, yani Enlil tarafından atandıklarını kanıtlamak için Nippur kentine el koyarlardı. Nippur’u Sümer kralı adına Ensi denen bir başkan yönetirdi.

Deniz tanrıçası Nammu, gök tanrısı An, yer tanrıçası Ki (Ninhursag?), hava tanrısı Enlil ve eşi Ninlil gibi yukarıda adları anılanlar dışında Ludingirra daha pek çok başka Sümer tanrı ve tanrıçaları saymaktadır:
Nanna, Enki, tanrıça İnanna, Ninurta, İşkur, Utu, Nusku, Nidaba, tanrıça Ereşkigal, Dumuzi, tanrıça Geştinanna, Enkımdu, Ningişzida, tanrıça Nidapa, tanrıça Nanşe, Nindup, Ningirsu (Eninnu adlı bir tapınağı var) ve eşi tanrıça Bau (Lagaş kıralı Gudea, ona Lagaş kentinin kurucusu, kraliçem ve tanrıçam diye hitap eder),

ve Nusku. Nanna, Sümerler’de Ay tanrısı ve Ur kentinin koruyucu tanrısıdır. Ekişnugal adlı ünlü bir tapınağı/mabedi vardı. Ayrıca Nanna’nın karısı Ningal’den söz edilir. History Begins At Sumer adlı eserinde S. N. Kramer, eski Sümer kaynaklarında Ay tanrısının Nanna ve Sin olmak üzere iki isimli olduğuna işaret eder ve ay tanrısı Sin/Nanna’in Enlil’in oğlu olduğunu yazar.

Utu, Sümer Güneş tanrısıdır. Utu’nun kız kardeşi İnanna (Ninanna) Aşk tanrıçasıdır ve Uruk kenti tanrıçasıdır. Enlil’in torunudur. Çok sıcak ve ateşli olduğu düşünülen Venüs (dilbad) gezegeni ile özdeşleştirilir ve Sümerler’e sevgiyi ve sevmeyi onun öğrettiğine inanılır.

Sümer panteonunun en önemli tanrıçası olan İnanna’nın adı, ‘cennetin metresi’ anlamına geliyor. İnanna’nın bacısı Ereşkigal, yeraltı kraliçesidir. İnanna’nın kocası Dumuzi, Sümer çoban tanrısıdır.

Sümer krallarının belki de insanları güttüklerini düşündükleri için kendilerine ‘çoban’ dediklerine işaret eden Ludingirra, Dumuzi adında oldukça eski bir Sümer kralının varlığından ve Sümerlerin Kral Dumuzi’ye tanrı gözüyle baktığından söz eder. Ayrıca Şulgi adlı Sümer kralının tahta çıkar çıkmaz ‘Ben Tanrı’yım’ diyerek kendisini tanrı ilan edişine değinir (Şulgi, M.Ö. 2006 yılındaki Elam istilasında devrilen kral İbbisin’in babasıdır).

Böylece Ludingirra, bu örneklerle bilerek ya da bilmeyerek Sümer tanrılarının orijini konusunda açık bir fikir verir bize.

Tanrıça İnanna ise büyük olasılıkla bir rahibe-kraliçe idi. Çünkü, Sümerli yazar, bir Yeni Yıl Bayramı’nda Ekur Tapınağı’nda Sümer kıralı ile bir rahibenin evlendiklerini, ama bu olayın halka tanrı Dumuzi ile tanrıça İnanna’nın evliliği gibi duyurulduğunu anlatır ve bu törende kralın tanrıyı, rahibenin de tanrıçayı temsil ettiklerine işaret eder.

The Cambrıdge Ancient History (II, Part 2)’ye göre Dumu kelimesi Sümerce’de oğul/soy demektir. H. Zimmern, Enc. Of Religions And Ethicks adlı ansiklopedide Dumuzi kelimesinin anlamını ‘gerçek oğul/çocuk’ olarak açıklıyor ve bu adın bir şekli olan Tammuzteriminin de aynı anlama geldiğini söylüyor.

Dumuzi’nin kızkardeşi tanrıça Geştinanna, rüya yorumcusudur. Rüya yorumlayıcılardan biri de Nina kentindeki tanrıça Nanşe’dir. Enkımdu, Sümer çiftçi tanrısıdır. Dumuzi gibi o da aşk tanrıçası İnanna’ya aşık olur, onu elde etmek için Dumuzi’yle yarışır. Nindup ise, Sümer mimarlık tanrısıdır.

Sümer mitolojisinde Enlil’in yanısıra başka bir yaratıcı tanrı daha var. Su tanrısı Enki’dir bu. Ondan Eridu kentinin su tanrısı olarak da söz edilir. S. N. Kramer, History Begins At Sumer’de Enki’nin dipsiz su Abzu’da oturduğunu ve Abzu’nun da Eridu kentinde olduğunu yazmaktadır.

Arthur Cotterell’in A Dictionary Of World Mythology (1979)’de yer verdiği bir Sümer efsanesine göre, kil (çamur)’den insanlığı yaratan Enki’dir. Sippar kralı Ziusudra’ya Tufan’ı haber verip gemi yapmasını ve kendisini kurtarmasını söyleyen de odur. Enki, bir rivayete göre, insanların hayvanlar gibi kanunsuz ve kuralsız yaşadığı uzak bir geçmişte denizden ortaya çıkmıştır. Başlangıçta iki başlı ve balık-adam biçimlidir. İnsanlara bir günde uygarlığı (tarım, zanaat, mimari, büyü ve kanunu) öğretip geri denize döner.
Sümerler’in ilk insan olarak kabul ettiği Adapa (Sümerler’in Adem’i), efsaneye göre tanrı Enki’nin oğludur ve Tufan-öncesinin ilk Sümer kenti olan Eridu’nun kralıdır. Akad mitlerine göre konuşmayı (dili) Adapa keşfetmiştir. Tevrat’ın Adem’i, adı da dahil, Sümer mitolojisindeki Adapa’nın bir kopyesidir.

Liderlik ve Güç

Önce liderlik ile başlayalım.
İşin başında çocuğun 0-4 yaş arasında edindiği kişilik, yani dünyayı bildik katı, görünür kıldırıldığı işlemde neredeyse hepimiz maalesef büyük hasar alıyoruz. Önce bu konuyu biraz açıklamama izin verin.
Çocuklarımıza lider olması, yöneten olması ve güçlü olmasını tavsiye ediyoruz, hatta tavsiyenin bile ötesine geçip bu konulardaki şahsi çabalarımızı (ki bu defoyu biz de kendi ana-babamızdan edinmiştik) onun gözü önünde sergiliyoruz. Bu durumda çocuk daha ilk baştan lider ya da yönetici olmazsa hiç olacağını sanıyor, yani değersizlik ve değerlilik gibi onu sonra bütün hayatı boyunca etkisi altında tutacak çok güçlü bir dualiteye mahkum kılıyor.
Oysa bir şaman bunu şüpheyle karşılardı muhtemelen. Neden mi? İlki bu tür şeylerin Tin’in arzusu ile yönlendiğinin, bu konuda bizim göstereceğimiz çabaların devede kulak kalacağını bildiğinden (bunu kader kavramı ile de karşılaştırabiliriz), ikincisi değer ve değersizlik gibi birbirinin olmaması iki kavramın gülünçlüğünden, üçüncüsü liderliğin de diğer yüzlerce bişeylikten farksız olduğunu bildiğinden, dördüncüsü liderlik arzusunun kişisel aynanın kırılması zaruretini hasır altı edebilecek yanıltıcı bir rüyaya dalmayi sağlayabileceğini bildiğinden. Daha çok şey söylenebilir ama uzatmayacağım.

Şamanlar kişisel erk toplamanın peşindedir evet ama bugün anladığımız manada, dışımızdaki şeyleri kontrol edebilme arzusu/acizliği amacı ile değil, kişisel erkemizin bizi olağandışı gerçeklikle buluşturabileceği seviyeye çıkarılması için. Çünkü bizde günlük otomatik biçimde üretilen bir miktar erke, ya gelecek ya da geçmiş kaygılarına ve buna ilaveten bizimle o an hiçbir hayati bağlantısı olmayan yararsız bilgi edinme çabasına akıtılarak, tüketilmektedir. Şaman bu durumdaki insanın nagual ile, sessiz bilgi ile temasa geçebilme şansının hiç olmadığını bilir.
Liderlik büyük bir erke gerektirir; ama aynı zamanda nerdeyse bir ayakabbı boyacısına gerektiği kadardır da! Bu durum sizce mantıksız mı?
Şamanlar her konuda önümüze dikmeye meraklı olduğumuz mantık kavramına da ihtiyatla yaklaşırlar. Bilgi biriktirme yarışımıza, korkudan geberme durumumuzu açık etmekten başka bişey olmayan bilgeleşme ya da melek olma arzumuza, kısaca içine can üflenmemiş herşeye karşı ihtiyatlıdırlar ya da basitçe gülüp geçerler.
İçine can üflenmiş edimler nedir öyleyse?
Bunu hepimiz anlarız da izah edilmesi nerdeyse imkansız, şimdi biraz çabalayacağım ama belli ki saçmalayacağım. Don Juan, bütün insanların her an saçmaladığını söyler ve fakat bir savaşçı saçmalamakta olduğunu bilir! Bu cümlenin kuantum düşünce açısından ne denli yerinde olduğunu açıklamak isterdim ama bu şimdiki konumuz değil.
Her hangi bir edimin içine can üflenmesi, kişinin o edimin ölüme karşı son savaşıymışçasına uğraş vermesidir. Böyle olunca hiç bir şey, en basitinden en zoruna kadar, baştan savma olamaz. “Şimdilik böyle olsun, sonra bakarız” denemez; çünkü savaşçı için “sonra” yoktur. O sanki her yaptığını ölümden önceki son işi gibi algılar!
Aslında bu tür bir algılama biz batı kültüründe yetişmiş olanlar için son derece tuhaf hatta itici gelebilir; çünkü bizler AN’da konumlanmak için eğitilmedik, ya önce de ya da sonrada bulunmayı, plan program ve düşünce adına pek kıymetli sayarız. Duygulu/duyarlı insan gibi sayılabilmek adına kendimize epeyce rol yaparız. Oysa anda kalabilen savaşçı (bilgi adamı olma yolunda uğraş veren) sadece ve basitçe gerekeni yapar.
Yine biz batı kültüründe yetişmişler için “gereken” kelimesi son derece muğlak gelir, kime gereken, nasıl gibi sorularla bu kelimeyi rahatça işlevsiz kılabiliriz. Bütün bunları açıklığa kavuşturabilmek için sadece şamanizmde değil bir çok başka izdeş öğretide kavramlar derinlemesie öğretilmeye çalışır fakat yine de biz bunları zihnimizle öğrenmeye yatkınız. Kavramların arasındaki AĞ örüntüsünü kolayca farkedemiyebiliriz. İşte Yaqui kızılderili büyücüsü Don Juan Matus, öğrencisinin bu durumunu iyi bildiği için çok sistemli bir eğitim programı izlemiştir. Ben size burada her ne kadar kavramları açıklasam, hayattan uygulamalarla altını sağlamlaştırmaya çalışsam da daha burdan dışarı adım attığınız ilk anda hepsi kenarlara doğru uçuşur, gerektiği anda devreye giremezler; çünkü siz ve benim gibi standart insanlar için ÖLÜM’ü yardımcı olarak kullanmak imkansız gibidir, öğrenmedik, bilemiyoruz.
Standart insan kendine yardımcı olarak, hiddet ve kendine acıma unsurlarını kullanır, ki her ikisi de kibirin farklı görünüşlerinden başka bişey değildir. Oysa bir savaşçı, kendine tanık olarak Ölümü kullanmayı öğrenir.

Sibel Atasoy

11.09.2008-Beylerbeyi

-Şamanın Yolu konuşma metninden alıntı-

Öpmek ve tükürmek üzerine

Tam kahvemi koydum ve okuduğum kitaba dönmek üzere kanepeye yöneldiğim anda aklıma geldi bu iş. Yok yok aslında bikaç saniye öncesi var!
Kahvemin sütünü karıştırırken ortada oluşan deliğe bakarken onun bi öpücüğü andırdığını hissettim, bir yandan fincanı karıştırken bir yandan ağzımla öpücük hareketi yapıp benzerliğini keşfetmeye çalıştım.
Ve yerime doğru yürürken hala havaya öpücükler gönderiyordum derken parmağımı öperek hava akışını ölçmak istedim ve bingo! Tam da tahmin ettiğim gibi öpücükle içeri hava çekilmekteydi!
Demek ki bişeyi öperken aslında onu içimize çekmeyi, o olmayı hedefleyen ve aslında BENimi iyileştirici (bu anlamda bencilce) bişey yapıyorduk. Oysa biz öpmeyi hoşlanmanın ve vericiliğin işareti saymaz mıydık??!
Hemen ardından bu kez tükürme harketi yaptım ve bu bariz olarak dışarı hava püskürtüyordu, yani kendi olanı dışa veriyordu!
Halbuki tükürmeyi ayıplama/dışlama hareketi olarak algılarız biz! Komik ama tam da tersiymiş aslında, kendini tükürdüğün nesneye sunuyormuşsun!!!
Bak seeen dedim, fincan elimde kalmıştı, kitabı boşverip bunu yazmaya karar verdim.
Şifacılar-büyücüler de öyle tüh tüh tükürürürler, ha bi de kocakarılar, maşallah derken yapar bu ritüeli (belli ki şaman atalarından geçen bilgiler), beğendiklerine nazar değmemesi için tükürerek kendi enerjilerini hedef objeye kalkan ediyorlar! Yine bu kocakarılar yeni doğmuş çocukların da öyle fazla öpülüp koklanmasını istemezler (köydeki deneyimlerimden hatırıma geldi), bebeğin solacağından korkarlar.

İlginç… Sonra kendi yaptığım şifa seanslarında, aslında hiç de öyle bişey öğretilmediği halde, içimden sürekli üfleme isteği geldiğini ve ister istemez bu ihtiyaca uyduğumu hatırladım.
Bişeyin çalışma biçiminin görünüşün tam tersinden ivmelendiğine bi kanıt değil mi bu?

Eşzamanlılık

İki ayrı olayın birbirleriyle bağlantılı bir biçimde aynı anda gerçekleşmesine Eşzamanlılık adı verilir.

Örneğin;bir arkadaşımızı düşündüğümüz anda telefon etmesi, kitap okurken “bomba” kelimesini gördüğümüzde,etrafımızda ya da tv ‘de vb…) patlama sesi duymamız, Tesla bobini üzerinde düşünürken bir yandan da açık olan radyoda Tesla grubunun müziğini işitmek gibi…

Bu konu, üzerinde psikolojiden,fiziğe kadar birçok alanda bilimsel yorum yapılmasına karşın, yine bilimsel verilerimizin yetersizliğinden dolayı, tam açıklık kazanmamış,ışık hızı sınırından dolayı da daha ileri götürülememiştir.

Olayın fiziksel temellerini, Quantum fiziğindeki tanecikler arası ilişkiyi irdeleyerek Bütünsellik kavramı içinde bulabiliriz. Örneğin bir elektron ile anti-elektron olan Pozitron arasında simetrik bir ilişki vardır. Elektronun yükü eksi iken antisi artı yüklüdür Elektronun zaman akış yönü bizimkinin aynısı iken, antisi tam tersidir. Elektron, kendi ekseni etrafında sağa dönerken , antisi sola dönme hareketini yapar. İşin ilginç yönü, aralarındaki mesafeye bağlı olmaksızın birindeki etki, aynı anda diğerinde de açığa çıkmaktadır. Diyelim ki ; parçacığın birisi üç milyar ışık yılı uzaklığa götürüldüğünde, birindeki değişme aynı anda diğerini etkileyerek değişimine neden olacaktır. Halbuki rölativite teoremine göre bu imkânsızdır. Çünkü aralarındaki iletişim en hızlı bir biçimde ışık hızıyla olsa dahi, birindeki değişimin diğerinde üç milyar yıl sonra açığa çıkması beklenecektir.(Işık hızı sınırından dolayı…) Ama bu gerçekleştiğine göre, çelişkinin ortadan kalkması ancak aralarındaki haberleşmenin (fotonsal etkileşimin) daha üst boyutlarda ,ışık hızından yüksek hızlara sahip parçacıklar tarafından oluşturulması ile sağlanacaktır. Fakat bu kavram somut bir anlamdan çok, soyut anlam taşımakta ve olayı biraz daha karmaşık hale getirmektedir.

Farklı bir açıdan,aynı andaki etkileşimi açıklamaya çalışırsak;dümdüz bir çölde,bir arabanın hareketini göz önüne alırsak,bir kamerayı arabanın gelişi doğrultusundaki bir açıya,diğer kamerayı da gidişi yönündeki farklı bir açıya yerleştirip hareketi kayda alalım. Aynı anda seyredildiği taktirde, farklı iki araba görülecektir. Ve arabadaki ufak bir değişim, aynı anda diğerindeki değişimi getirecektir. Halbuki iki ayrı araba değil,tek bir araba söz konusu… Yani cevap: Bütünsellik. Dolayısıyla, iki tanecik arasındaki eşzamanlılığın nedeni, ikisinin de aynı(tek) parçacık olmasıdır. Bu kavram, hem aralarındaki mesafe ne kadar uzak olursa olsun ışık hızı sorununu ortadan kaldırarak iletişimi açıklamakta, hem de mikroskobik düzeyden makroskobik düzeye kadar her şeyin birbiriyle Bütünsellik içinde bağlantılı olduğunu göstermektedir. Yani, tek tek parçacıkların davranışı,bir topluluk (bütün) olarak parçacıkların davranışlarını belirler ve etkiler. Bunun sonucu olarak da bir elektrondaki değişim, aslında tüm evrendeki değişimi meydana getirmektedir. Başka bir deyişle, elimi hareket ettirdiğim zaman, tüm evreni (tüm boyutlarıyla) hareket ettirmiş olmaktayım. Dolayısıyla da bir birim evreni değiştirme gücüne sahiptir. Bu şu soruyu da getirir, ” ben mi evreni hareket ettiriyorum yoksa evren mi beni harekete zorluyor? ” ya da “ben düşündüğüm için mi arkadaşım beni arıyor, yoksa arkadaşım beni arayacağı için mi ben onu düşünüyorum?” Gerçekte bu soru anlamsızdır. Çünkü iki ayrı şey olmadığı için,birinin etkisi,diğerinin tepkisinin aynısıdır. Bu aynılık, bütünsellikte geçmiş ve gelecek zamandaki durumları da içinde barındırır. Bu duruma da Boyutsal Eşzamanlılık diyebiliriz.

Atasözünde dendiği gibi; “dedesi erik çalmış,torununun dişi kamaşmış.”

Bu konuda Hz İsa (as)’ ın havarilerinden birine dönerek:
“Burada ayağının bağını bağladığında, gökyüzünün krallığını da bağlamaktasın,burada ayağının bağını açtığında ise gökyüzünün krallığını da açmaktasın” sözlerini de örnek gösterebiliriz.

Kenan Keskin
http://sufizmveinsan.com/fizik/eszamanlilik.html