HOPİ MİTOLOJİSİ – 4 DÜNYANIN YARATILIŞI -1

HOPİ MİTOLOJİSİ – 4 DÜNYANIN YARATILIŞI -1
TOKPELA, İLK DÜNYA

İlk dünya sonsuz uzay olan Tokpela idi…

Hopilere göre sadece yaratıcı Taiowa vardı. Geri kalan her şey sonsuz bir uzay idi. Başlangıç ve bitiş, zaman, biçim ve hayat yoktu. Ölçülemez bir boşluk içinde zaman, hayat, biçim bunların hepsi yaratıcı Taiowa’nın zihninde olan şeylerdi.
Sonra sonsuzluk, sonluluğu tasarladı,…

İlkin Sotuknang’ı yarattı ve “ Sonsuz uzayda hayat için planımı gerçekleştirecek kişi olarak seni yarattım. İlk güç sensin. Ben senin amcanım, sen benim yeğenimsin. Şimdi git ve evrenleri doğru bir sırayla düzenle, hepsinin planıma uygun olarak uyum içinde oluşmalarını sağla.”

Sotuknang emirleri yerine getirdi. Sonsuz uzaya şekil vererek onları katı bir biçimde oluşumunu sağladı, sonsuz uzayı 9 evrensel krallığa ayırdı, biri yaratıcı Taiowa için, diğer kendi için ve kalan 7 si de yaşamın oluşması için.

Sotuknang işini bitirdiğinde Taiowa’nın yanına giderek “ Hepsi planına göre oldu mu ?” diye sordu. “Çok iyi dedi Taiowa” şimdi senden istediğim aynı şeyler sular için yapmandır. Suları bu evrenlere hepsini eşit olarak bölecek biçimde yerleştir.

Böylece Sotuknang sonsuz uzaydan topladıklarıyla suyu görünür kıldı ve evrenleri yarı katı yarı su haline getirdi. İşini bitirinca Taiowa’nın yanına gidip beğenip beğenmediğini sordu.

“Çok iyi olmuş” dedi Taiowa, “Şimdiki işin hepsinin huzurlu devinimi için havanın gücünü koymak.”

Sotuknang bunu da yerine getirdi. Sonsuz uzaydan topladığı havayı görünür kıldı, bunu büyük bir güç haline getirdi, her bir evrene bunları uyumlu bir biçimde yerleştirdi.

Taiowa hoşnut olmuştu.”Yeğenim, benim emirlerime uygun olarak harika işler yaptın, evrenleri yarattın ve katılaştırıp görünür hale getirdin, ama henüz işin bitmedi.Şimdi hayatı yaratacak ve onu 4 parçada tamamlayacaksın.”

Sotuknang Tokpela içindeki bir evrene, ilk dünyaya gidip oradaki dünyada kalacak ve kendisine yardımcı olacak bir kadın yarattı. Bu kadının adı Kokyangwuti idi, örümcek kadın…

Kadın uyanıp adını öğrendiğinde neden burada olduğunu sordu.” Kendine bir bak” diye yanıtladı Sotukgang, “ Burası bizim yarattığımız dünyadır. Bu dünyanın formu, maddesi, yönleri, zamanı, başlangıcı ve bitişi vardır. Ama şu ana dek bir hayat formu yok. Neşeli bir ses ve hareket yok. Bunlar olmaksızın hayatın bir anlamı olmaz.Sana bu hayatın yaratımı için tarafımızdan güç verildi. Bunu yapman için akıl, bilgelik ve sevgi ile yaratıldın, bu yüzden buradasın.”
Bunun üzerine örümcek kadın yerden biraz toprak parçası alarak tuchvala- tükürüğü ile yoğurdu, şekil vererek iki kalıba ayırdı. Kendi yaradılışındaki bilgelikten yapılmış beyaz bir madde ile üzerlerini örtüp üzerlerine yaradılış şarkısını okudu. Örtüyü kaldırdığında iki varlık, ikizler açığa çıktı ve biz kimiz neden buradayız diye sordular.

Örümcek kadın sağ taraftakine, “sen Poqanghoya’sın, dünya üzerinde hayat oldukça bunun düzenine yardımcı olacaksın. Şimdi git ve dünyayı dolaş ve ellerini tümüyle katılaşıncaya dek toprağın üzerine koy, bu senin görevindir.
Daha sonra sol taraftaki ikize, “sen Palongawhoya’sın” dedi, “ Dünyada hayat oldukça bunun düzenine yardım edeceksin. Şimdi git dünyayı dolaş ve her taraftan duyulabilecek sesi bırak. Bu ses duyulduğunda sen yankı olarak bilineceksin, içinde yaratıcının sesi olan yankı.”

Poqanghoya bütün dünyayı dolaşarak toprağı katı hale getirdi,
Palongawhoya da, dünyanın titreşim merkezlerine sesini bıraktı, bütün dünya titreşti, evren uyumla sarsıldı, böylece bütün dünya yaratıcıya övgü iletisi taşıyan bir ses enstrümanına dönüştü.

“ Bu senin sesin amca” dedi sotuknang Taiowa’ya, “ Her şey senin sesine göre ayarlandı.”
“ çok iyi” dedi Taiowa.

Görevlerini başardıktan sonra Poqanghoya dünya ekseninin kuzey ucuna, Palongawhoya ise güney ucuna gönderildi, burada ikisi birlikte dünyanın dönüşündeki düzeni sağladılar. Poganghoya’ya aynı zamanda dünyayı katı formda tutma gücü verilmişti. Palongawhoya’a ise havayı kendi uyumlu akışında tutmak görevi ve iyilik için veya dünyanın titreşim merkezlerinin uyarısı için çağrı gönderme talimatı verilmişti.

“ Zamanı geldiğinde bunlar sizin görevleriniz olacak” dedi örümcek kadın. Sonra dünyayı giydirmek için ağaçları, çalıları, bitkileri, tohumları yarattı onlara isimler ve hayat verdi. Aynı biçimde bütün kuş türlerini, hayvan kalıplarını yarattı, üzerini kendi beyaz maddesiyle örterek üzerlerine şarkısını okudu. Bazıları örümcek kadının solunda, bazıları sağında durdu, diğerleri önünde ve arkasında toplandı, onlara yaşamak için dünyanın dört bir köşesine yayılmalarını gösterdi.
Sotuknang bütün bunları ve gücü görmekten mutluydu. Neşe içinde, Taiowa’ya, “ Gel ve gör dünyamızın neye benzediğini” dedi.

“Çok güzel” dedi Taiowa, “ insan hayatı için her şey hazır, son bir dokunuşla planım tamamlanacak”

Book of the HopiFrank Waters
Çeviri Şaban Öztürk

KISAYOĞUN ÖYKÜLER VE DİĞERLERİ

Yazmak isimli ontolojik olarak belirsizliğini koruyan eylemde türün oluşumu önsellik içermez. Yazınsal türlerin oluşumu bütün yazın tarihi içinde insanın anlatım gereksinimini nasıl karşılayacak, onu en iyi nasıl anlatacak sorusu içinde erimiştir. X’I anlatma istemim bir çığlıkla sonlanıyorsa bu eylemin tür olarak bir şiire eğileceği ya da bir hitabet sanatı içinde metinleşeceği olasılıkları öngörülebilir. Derdim uzun bir yolculuğun başıma getirdikleriyse; geniş bir anlatım alanı olarak düzyazı türlerinin oluşması kaçınılmazdır. Bir destanın, mitolojik metinlerin, kutsal kitapların oluşumu yazınsal türleşmeyi anlatım gereksinimi içinde değerlendirmemizi sağlar.

Sözkonusu olan ontolojik olarak belirsizliğini koruyan bir eylemse ve öznesi insan ise; diğer bütün farklı disiplinlerde olduğu gibi, yazınsal alanda türleşmenin tarihi de sınırları belli bir düz çizgi izlemez, izleyemez de… Çığlık olarak anlatılmasına gereksinim duyulan bir X bazen yüzlerce sayfanın içinde eriyerek bir romana dönüşebilir ve zihinsel karşılığını geniş zamana yayılmış olarak bulur. Tıpkı bu örnek gibi; bir düzyazı metin şiirin bütün olanaklarını kullanabilir. Anlatım gereksinimi ve anlatılacak şey’in kendisini kendi tözüne en uygun biçimde aktaracak biçimde türleşmesi yazın alanı dışında da benzer yapıda bir yol izler; bir ressam, bir fotoğrafçı, bir yontucu hatta sayısal görüntü işlemcisi, hepsi insan varoluş tarihinin benzer kuralına uyar; meramını meramına en uygun yöntemle kurgular ve dışarı aktarır. Bu aynı zamanda sanat kavramının varlığı ve enerjisidir de…

Sanat diye tek bir kavramın oluşması ve zihnimizde bir tek’liğe denk gelmesi kökeninde aktarım, iletişim, yansıtma gibi şeylerin gereksinimlilirlik özelliği olması ve aktarım türlerinin tümüne bu niteliği ile ortak kavram anneliği yapmasıdır. İşte bu nedenle de; bizim saf tür olarak görüp tanımladıklarımızın özünde bütün türlerin içiçeliği, yani sanat kavramının kendi varoluş nedeni yatmaktadır. Yine bu nedenle, saf sanat türü sadece zihnimizdeki bir kabulleniştir, saf sanat türü yoktur. Saf’lık algısı türün kullandığı malzeme, kurgu, kendine özgüleşen diğer nitelikleriyle ilgilidir.Ana tür anlatı adıyla değerlendirilebilir ve buradan sanat, insanın varoluşu, bilinç, üretim ilişkileri, evrim, toplum, birey vb gibi anahtar sözcükler – bilimsellik eklerini de alıp- birbirleriyle etkileşerek ortak bir tartışmada asıl yerlerini bulur.

Çok uzatmadan; sanat, yazınsal türler ve insanın zihinsel evrimi ve buna bağlı değişkenleri, türlerin içiçeliğini ve anlatım gereksinimi ile nicelik, nitelik ilişkilerini çağrıştırdıysam üstteki giriş amacına ulaşmış sayılacaktır. Şimdi bu metne konu olan kısayoğun öykülere girelim…

Adlandırma bağlamında kısayoğun öykü

Kısa öykü, kısa kısa öykü, çok kısa öykü, minimal öykü, minyatür öykü, küçürek öykü, kısacık öykü, mikro öykü,; bütün bu isimlendirmeler konu ile uğraşan kişilerin gözüne, bir yerlerde çarpmış olmalıdır. Bu isimlendirmelerin ; short, short short, very short, miniature story biçiminde batıdaki karşılıklarını ve bizde özgün olanın küçürek, kısayoğun adları olduğunu belirtmem gerekiyor.

Kısayoğun öykülerin kendi dilimizdeki adlandırmaları her ne kadar başka dillerdeki çeviriler olsa da adlandırmanın batıdaki süreçsel niteliğine dikkat çekmeliyim; adlandırmalar öykü türünün alt gruplara ayrılma süreci ile birlikte yapılmaktadır. Öyküden kısa öyküye, oradan minyatür öyküye giden süreçsel niteliği adlandırma bağlamında doğru algılayabilirsek kendi dilimizde verdiğimiz örneklerin adlandırmasını da daha doğru yapabiliriz.

Şu ana dek olan adlandırmalar çok kısa yazılan öykülerin sadece boyutu üzerinden yapıldığından ve içerik ile ilgili değişkeni eksik bırakıldığından bir bileşik sözcük olarak kısayoğun öykü adlandırması uygun görülmüştür. Kısa, çok kısa, kısa kısa, küçürek, minimal, minyatür, mikro sözcüklerindeki çağrışım ve anlam türün sadece boyutuyla, hacmiyle ilişkilidir ve içeriksel bir tamlık taşımamaktadır.

Tür olarak kısayoğun öykü

Öykünün türsel evrimleşmesi kapladığı alan olarak çokluktan azlığa doğru giden bir çizgi izliyor. İşin ilginç yanı bilimsel-teknolojik yoğunlaşma dönemi ile öykünün de bu yoğunlaşma önerisini getirmesi; bilimsel teknolojik yoğunlaşmaya karşı öykünün bu eş yanıtı sanat kuramları açısından değerli bir veri sağlıyor. Bu konuda yapılacak zihinsel egzersizler bizi, daha önce de saptanmış olan, sanatın hayata içre bir kavram olduğu tezini yeniden doğrulamaya götürecektir.

Kısayoğun öyküde yapacağımız en önemli vurgu kısayoğunun bir öykü olduğudur. Bundan yola çıkarak yapılmış, yapılacak olan; kısa öykü öykünün alt türüdür gibi saptamalar öyküyü birkaç yüzyıllık tanımlarıyla değerlendirdiği için kendi içinde tutarlı görünecektir. Kavramsal olarak düşünüldüğünde, bir kavramın alt kavramı yine kendisidir. Benzeştirme yapacak olursak denizdeki bir damla da denizin kendisidir ve ona denizden bir damla denilmesi bu gerçeği değiştirmez. Denizin bütün niteliklerini taşır, denizden sadece temasını ayırıp damla biçimine dönüşmesiyle ayrılır. Bu nedenle alt tür biçimindeki sınıflandırmalar sadece öykünün varsıl potansiyeline bir ayraç açmaya yarayacaktır. Kısayoğun öykü de öykünün bütününe ilişkin nitelikleri gösterir.

Somutlarsam; kısayoğun öyküler öykünün bir alt türü değil, öykünün kendisidir. Yoğunlaşmış parçada bütünün kendine ilişkin özelliklerini bulabileceğimiz gibi kısayoğun öyküde de öyküye ait bütün tanımları buluruz. Bu vurgu, kısayoğun öyküyü diğer türlerden ayırmaya ve değerlendirmeye yarayacak temel anahtarımız olacaktır. Öykü kısalıp yoğunlaştıkça diğer anlatı türleriyle içiçeliği artacağından bu anahtar işimize yarayacaktır.

Türlerin geçişkenliği ve kısayoğun öykü

Anlatım gereksinimleri varsıllaştıkça anlatımın biçimleneceği türler arasında da dönemsel geçişkenlikler başlar. Mektup ile deneme arasında sıkışmış metinler, öykünün olanaklarıyla alt alta dizelenmiş şiirler, imge serpiştirmeleriyle şiirseli öne çıkartan öyküler; bunların tümü türsel geçişkenliğin durumu hakkında bize veriler sunar. Bir tür kendi özgünlüğünü buluncaya dek, bolca örneklerinin üretildiği ve tartışıldığı, yazınsal türlerin evrimi diyebileceğimiz bir ara tür dönemi yaşar. Bu dönemin gereksinimi , çokça örnek yazılması ve bu örneklerin tartışılabilecek olanaklarının oluşmasıdır. Üretilen ve tartışılan örneklerin nicelik olarak azlığı durumunda bir kısayoğun öykünün şiir, kısa şiir veya aforizma ile karıştırılma ve öyle tanımlanma olasılığı vardır.

Özdemir Asaf aforizma, şiir karışımı anlık kısa düşünsel metinlerinden birinde bize tartışabileceğimiz bir örnek sunuyor;

Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu, birinciliği beyaza verdiler ( Ö.Asaf)

Yalın haliyle, simgeler kullanılarak beyaz ve kir karşıtlığı ile temiz olanın daha çok kir gösterdiği anlamını veren, kısa, vurucu, 8 sözcüklük bir metin olarak görünüyor. Altında yatan güzel söyleme ile-bütün renkler aynı hızda kirlense bile birincilik beyazın olur-, bir aforizmaya denk gelir. Aynı metni dizelere ayırıp yazarsak bir şiir olarak okunur. Aynı biçimde metinde görebileceğimiz olay; bir yarışma, olayda geçen özneler, neden ve sonuç ilişkisi ile bir öykü olarak okunabilir. Kısa olması, vuruculuğu, verilmek istenen düşüncenin ya da anlamın yoğun olarak anlatılması, tümceden tek sözcük çıkartılsa anlamın yiteceği, tek sözcük eklense anlamın boğulabileceği, andan yola çıkıp evrensele ulaşması, somut anlatıma sahip olması gibi gerekçelerle Özdemir Asaf’ın bu eserine rahatlıkla öykü ve sayılan nedenlerle de kısayoğun öykü diyebiliriz.

Aynı tartışma olanağını A.İlhan da bize sunuyor;

BEKLE

Geleceğim bekle dedi

Ben beklemedim o da gelmedi

ölüm gibi bir şeydi

Ama kimse ölmedi (Attila İlhan)

Bekle isimli eser biçimsel olarak dizelerden oluşmuş görünüyor ve dizeler okuyucuya bu bir şiirdir iletisini veriyor.

Şimdi dizelerden çıkartalım ve bir öyküye ilişkin nitelikleri görelim.

Geleceğim bekle dedi, ben beklemedim, o da gelmedi. Ölüm gibi bir şeydi, ama kimse ölmedi.

Şimdi metin, okuyucuya tür hakkında başka bir ileti gönderiyor; bu bir öyküdür… Öykü olduğuna ilişkin son karşı çıkış geleneksel öykü algısını taşıyanlarca gelebilir, ama artık öyküde geldiğimiz yerde bir kısayoğun öykü gerçekliğimiz vardır. Bekle adlı eseri geleneksel öykü kalıplarından sıyrılarak, bunu öykünün bize verdiği bir varsıllık olarak değerlendirip artık bir kısayoğun öykü olarak tanımlayabiliriz. Metinde bir olay kurgusu, neden sonuç ilişkisi, karakterler ve ikincil olarak ruh durumları, olay karşısındaki tutumları kısa, vurucu, tekilden çoğula, andan evrensele verilmiştir. Tek sözcük çıkartıldığında anlam tamlığa ulaşmayacak biçimdeki dizayn da kısayoğun öykünün önemli niteliklerindendir.

Şiirdeki sözcük ekonomisi ile farklılığı; şiirdeki tek sözcüğün okuyanı götüreceği çağrışımlar evreni genişliğinin kısayoğun öyküde bulunmamasıdır. Şiir yazan bu nedenle kullandığı olası fazladan sözcük nedeniyle açık ve net bir biçimde değerlendirilemezken, kısayoğun öykü yazarı, okuyanı imgeler dolayımı ile tasarlanmış değil, varolan bir gerçekliğe götüreceğinden bu sanat mühendisliğinden sorumludur.

Kısayoğun öyküde alan kaplama

Başından beri ileri sürdüğümüz anlatım gereksinimi ve anlatılacak şey’in (olay, nesne, durum) nitelikleri, özü arasındaki iletişim tüm yaratılarda eserin kaplayacağı alanı belirler. Romanda kaplanacak alanı seçilen olay aralıkları, konu olacak karakterlerin sayısı, konunun betimlemeler potansiyeli vb belirlerken şiirde şiir yazan ile alılmayan arasında, imgeler nedeniyle oluşan çatallı evrenler nedeniyle ölçülmesi zor bir nitelik taşır. Kısayoğun öykülerde alan kaplama, kısalık nedeniyle, gözetilmesi gereken ciddi bir duruma dönüşür; artık sözcük sayısı boyutuna indirgenir. Betimleme yapılacaksa anlatılmak istenene katkısı ne olacağı sorusu öncelenir. Sözcük olarak sıfat bile kullanılacaksa aynı sorun gözetilir. Anlatılmak istenen gerçeklik, tür aracılığıyla tamlığına ulaştığı anda yazar da amacına ulaşmış sayılacaktır. Kısayoğun öykülerde alan kaplama ölçütü metnin boyutu ya da sözcük sayısıyla değil, tamlığa ulaşması için gerekli alan ile belirlenmelidir.

( bazen öykü yarışmalarının kuralları arasında şu sayıda sözcüğü geçmeyecek türünden ibarelere rastlamış olabilirsiniz. Yazınsal eserde anlatılma gereksinimi duyulan konu tamlığa ulaştığında belirlenen sözcük sayısını geçebilir. Bu nedenle yarışmalardaki bu ibareler, ama yarışmalara gelen eserler bunu gözeten eserler değil ki tepkisini göz ardı edersek, konu varsıllığına ket vurur.)

Alan kaplama konusunda Hemingway’den bir örnek;

For sale: baby shoes, never worn. (E. Hemingway)

Satılık: bebek patiği, asla eskimemiş.

Hemingway’in bu 6 sözcüklük öyküsü kısayoğun’un bütün niteliklerine uymaktadır. (Bu öykü kendisine sorulduğunda Hemingway’in “benim en iyi eserim” dediği söylenir)

Kapladığı alan, vermek istediği gerçekliğe ne taşmış ne de dar gelmiştir.
Yereli ve evrenseli aynı anda kucaklamaktadır.
Zaman sınırlamasızdır.
İnsanın toplumsal gerçekliğine ve birey varoluşuna yöneliktir.
Vurucu, çarpıcı ve etkileyicidir.
Bildiğimiz gerçekliği yeniden daha güçlü anımsatıcıdır.
Gerçeklik yeniden estetize edilmiştir.
Basit sanılanın özündeki derin gerçekliği açığa çıkartmıştır.
Zihin uyarıcıdır.
Empati kurdurucudur.

(Yukarıdaki başlıklarda araya serpiştirilmiş kısayoğun öykü özelliklerinin çoğunu taşımaktadır. Örnekler üzerinden giden tanımların, özelliklerin daha rahat anlaşılacağını düşünerek serpiştirme biçimini daha uygun görüyorum.)

Bir başka örnek de sözcük ve alan kaplamanın birebir aynı olmadığını, sözcük sayısı eşittir meramın anlatılması kural katılığının olmadığının gösterilmesi açısından önemli olacaktır.

KÖMÜR HIRSIZI
Annesi ve kardeşleri soğuktan ölmesin diye gecekondudan çıkıp çoktandır gözüne kestirdiği kömürcünün deposuna gece yarısı gizlice girdiğinde arkasından kapanan kapıyı açamadı. Deponun içinde kapıya vurdu, vurdu, vurdu, vurdu, vurdu, vurdu, vurdu, vurdu, vurdu, vurdu, vurdu, vurdu, vurdu, vurdu, vurdu, vurdu, vurdu, vurdu, vurdu, vurdu, vurdu, vurdu, vurdu, vurdu, vurdu, vurdu, vurdu, vurdu,vurdu, vurdu, vurdu, vurdu… ( Ş. Öztürk)

Anlatılmak istenenin gerektirdiği sözcük ekonomisinin kullanılması kadar, anlatılmak istenenin yaratacağı etki için de sözcükleri uygun biçimde kullanabiliriz. Kömür Hırsızı’nda geçen “vurdu” sözcüğünün yinelenmesi öyküdeki akışının sürekliliğini gösterir ve bu durumuyla okuyucuyu da mekandaki karakterle aynı ortama alır; empatiyi sağlar. Kısayoğun öyküdeki gereksiz sözcük kullanımı ile sözcük yinelemelerinin kattığı etki arasındaki farkı izleyebiliyoruz.

Olay-Durum bağlamında Kısayoğun öykü

Durum ve olay öyküsü tanımlaması öyküyü bu iki türe ayırmaz; sadece bir öyküde ağırlıklı olanı bildirmek için kullanılır. Yoksa her iki biçim de bir öykünün yapısı içinde bulunmaktadır. Kısayoğun öykülerde olayı olan durumdan ve durumu olan olaydan söz etmemiz gerekiyor. Andan evrensele özelliğini anımsarsak eğer; anlık kesitlerin öykülenmesi doğal olarak durumu da anlatır; akan zamanda her an aslında bir durumdur, olayın her aşaması bir durumdur ve durum olayın o andaki kesitidir. İyice yoğunlaşan ve atomize olan kısayoğun öykülerde sözünü ettiğim yapı çok daha belirgindir.

Olay öyküsü tanımı için gerekli olan giriş, gelişme, sonuç bölümlerini model olarak kısayoğun öyküde bulamayız. Durum ağırlıklı olan bir çalışmada olay çağrıştırdıklarıyla tamlanır. Yukarıdaki örneklerde Satılık Bebek Patiği durum ağırlıklı, Kömür Hırsızı ise olay ağırlıklıdır. Patik öyküsü çağrıştırdıklarıyla olaya yaklaşabilir, kömür hırsızı ise sonuç kısmında kapıya vurma eyleminin sürekliliği ile duruma dönüşür.

Durum ve olayı 2 farklı ve karşıt olgu olarak algılamak ve bölümlendiği eseri buna göre değerlendirmek artık çok açıklayıcı bir tutum olarak görünmemektedir. Kanımca pratik bir değeri de yoktur. Algılarımızın, zihnimizin, bilimsel gelişmelerin de etkisiyle yoğun olanı fark edip şey’lerin daha moleküler boyutunda devinmesiyle birlikte eş gelişen kısayoğun öyküler uzayında bu farklı tanımların gereksizleştiği daha açık görülmektedir. Bu durum sanatın, kısayoğun öykü düzeyinde, gerçekliğe bağlanmada kurgu (fiction) yöntemi ile gerçekliğin kendisi olma arasındaki evrimsel süreci de göstermiyor mu?

GÖZLÜK
Yeni alınan kara gözlükler denenirken neredeyse yarım saat kalındı ayna başında. Karısı tamam artık, bu yakıştı deyip eline beyaz bastonu verdiğinde kalabalık caddeye bir fiyakalı dalışı vardı ki; görmeliydiniz… ( Ş. Öztürk)

Gözlük öyküsünde ikinci anlatımcı, okurlarını görme özürlü kahramanın hüzünlü ve yaşama tutkun gerçekliğine çağırıyor, bunu yaparken acınma duygusu yaratmıyor çünkü körlük; gerçekliktir.

Tartışma Notları

Genel ve geleneksel kanı ve düşüncelerle tür tanımlarında sürekli bir yazınsal sanat tümceleri kullanılıyor; öykü şiirin akrabasıdır, öteki diğerinin kızkardeşidir, birinin ötekine minnet borcu vardır… Bütün bu tanımlar sanatın üretim ilişkileri içinde kopartılmış durumlarının algısını açımlar ve bu yönüyle naif yaklaşımlardır. Sanatın üretim ilişkileri içindeki eş devinimini göstermek anlamında kısayoğun öyküler hem biçim hem de içerik olarak, iyi bir örnek olarak karşımızda duruyor.

Yine yanlış kanı, düşüncelerden biri kısayoğun öyküleri düzyazıyla yazılmış şiirlerden ayırmanın olanaksızlığı üzerindedir. Bir şiirde öyküsel dil kullanmanız ya da bir öyküde şiirsel dil kullanmanız bu iki türün ayrılmasının olanaksızlığını getirmez. Kısayoğun öyküler için anahtarımızın öykü olduğunu anımsarsak eğer; temel ayrılma ölçütü şiirde kullanılan-yaratılan imgelerin kısayoğun öyküde kullanılamayacağıdır. Kısayoğun öyküde imge kullanılmaz, kullanılırsa o bir kısa şiire ve onun tanmımsal aralığına girer; kısayoğun öykü ve şiir burada kesin sınırlarla ayrılır. İmge kullanmayan, imgesiz şiirlerde de durum aynıdır; bunlarda kullanılan metafor gibi yazınsal sanatlar kısayoğun öyküde kullanılmaz. ( yok eğer imge ve yazınsal sanat kullanmayan bir şiir var derseniz ben uzun süredir arıyorum ve bulamadım)

Kısa öykülerin kısalığı sağlamak üzere şiirsel dile çok daha fazla gereksinim duyduğunu savlayan R. Allen, bir türü tanımlamaktan öte melez bir tür önermektedir. Kısalığı şiirsel dille sağlama önerisi öykünün bunu kendi olanaklarıyla yapamayacağı anlamına gelir ki bunu yadsıyan örnekler çoktur. Şiirsel dille yazılacak bir kısayoğun öykü öyküden başka her şeye benzeyecektir. Yalın bir olaydaki yoğun gerçekliği yansıtan kısayoğun öyküler şiirsel dille; imge ve metaforlarla, gerçekliğin herkesin kendisine göre çok parçalandığı bir algılar dünyasını yaratacaktır.

Kısayoğun öyküler en sıradan olayda, durumda gizli olan evrensel gerçekliği görür ve bunu bütün şiddetiyle dışarı aktarır. İmgelerle ve yazınsal sanatlarla üretilmiş bir kısayoğun öykü ise okuyanını yazarın kendi gerçekliğine yaklaştırır veya kendi öznel gerçekliğinde sınırlı bırakır. Evrensel olanla bağlantısını kuramayan bütün eserler alımayıcının özenliğinde çok parçalılığa ayrılarak tüketimin nesnesi olma özelliğine bürünebilir.

Yoğun imgeler ile anlamın öyküde yoğunlaştırılması farklı şeylerdir; ilkinde söz konusu olan imge iken diğerinde anlamdır. Bir imgenin anlamı tüm alımayıcılarda farklı algılanabilirken kısayoğun öyküde somut gerçeklik, öykünün konusu alımayıcılarda benzer olarak algılanır.

Zihne düşen bir imgeyle yazılan kısa şiirlerden farklı olarak kısayoğun öykünün istediği emek, içinde hem yalınlığı hem de yoğunluğu barındıracağından, daha fazladır.

Kısayoğun öykünün kısalığı anlamın en yoğun verilişi ile orantılıdır. Kapı örneğini alalım;

Kapının geçit olarak anlamını yazmak isterseniz kaç tümce yeter?
Kapının anlamını ayrıdığı iç ve dış uzamlarla yazmak isterseniz kaç tümce yeter?
Kapının anlamını gidip sınıf savaşımlarıyla anlatacaksınız kaç tümce yeter?

Tüm bu alan artışlarına göre tümce sayısı artarken kısayoğun öykü yazarının ustalığı tam da burada başlıyor; alan genişledikçe o alanı yoğunlaştırıp daha kısa anlatabilmek… Kısayoğun öykü yazarı bir doğru orantıyı tersine çevirendir.

Kısa oluşu ve somut gerçeği yansıtması kısayoğun öykünün estetik haz taşımaması demek değildir. Estetik, kısayoğun öykünün yukarda sayılan özellikleri nedeniyle oluşumunda vardır.

Sanat üretimleri, üretim ilişkilerinin gelişimi, toplumsal anlağın gelişmesi ile paralel gittiği sürece gelişime açıktır. Kısayoğun öyküler bu gelişimin paralelliğine sağlam bir örnektir. Gelişmeyen sanat, tüketicileştirilmiş toplumların aksesuarı olacaktır.

Metnin bu kısmını bir örnekle bitirelim, iyi okumalar dilerim…

ESKİ İSTANBUL
Çöp vagonunu karıştırırken bulduğu şapkayı başına taktı çocuk. Diğerine dönerek, ” İstanbul değişti ulan, eskiden şapkayla dolaşırdı herkes” dedi. Arkadaşı ” hadi be!” deyip elini çöpün derinliklerine daldırırdı.

ŞABAN ÖZTÜRK

(Kurgu Düşün Sanat Edebiyat Dergisi 3. sayı 2010)

Hüseyin Aktaş’a…

KİM

ölüm diyor şair sanki koca bir dağ yıkılıyor
dağılıyor dağ dağ ağlıyor dağ dağ bir dağ daha
oysa kim avcunda toprak kıyısında çukur
çiğnenmiş bir gelincikten düşen toz kadar ölmeyi biliyor

( Hüseyin Aktaş’a, başsağlığı, sabır ve anıların güzelliklerinin çok hayat değerinde olduğuyla…)

KIRTAS HADİSESİ

kırtas şu bizim kırtasiyenin geldiği kök… Hz Muhammed ölüm döşeğinde kağıt kalem ister. Size bir şeyler yazacağım ki benden sonra yoldan sapılmasın, der. Hz Ömer kağıt kalem verilmesini engeller, ölüm döşeğindedir, sayıklamaktadır, sözleri geçersizdir, der…
Hz Aişe’nin anlatımı ile bunlar tarihe geçer…

YARATICI’NIN ELÇİSİ OLAN BİR PEYGAMBERİN sözlerini sayıklama içine sığdırmak nasıl bir şeydir? Sitenin islam tarihi konusunda bilgili üyeleri bu konuda bilgilerini aktarabilir mi?

bir minik -kalkışma- deneyi

“21 EYLÜL”
SANAT ÇEVRESİNDE KARA GÜN!
Tophane’deki galerilere yapılan saldırıları kınıyoruz.

Beyoğlu’nda iki sanat galerisini bastılar
Süleyman KAYA/İSTANBUL,(DHA) 21 Eylül 2010
Beyoğlun’da, iki ayrı sanat galerisi, açılışı yapılan resim ve fotoğraf sergisi sırasında 30 kişilik bir grup tarafından basıldı.

Açılış sırasında sokakta içki içildiği gerekçesiyle basıldığı iddia edilen galerideki 5 kişi hastanelik oldu. Yaralılardan ressam Nazım Hikmet Richard Dikbaş’ın başından yaralı olduğu belirtildi.
Firuzağa Mahallesi Boğazkesen Caddesi Hasanefendi İşmerkezi’nin 3. katında bulunan resim galerisi ile buraya 30 metre mesafede bulunan Kadirler Caddesi Numara 69’daki 4 katlı binanın giriş katındaki resim ve fotoğraf sergisinin, saat 19.00 sıralarında açılışı yapıldı. Galerinon ve Galeriouetlet adlı galerdeki açılışa yurdiçi ve yurdışından yüzlerce davetli katıldı.

Açılıştan kısa bir süre sonra, iddialara göre, daha önce de burada yapılan açılışlarda sokakta içki içilmesinden rahatsız olan mahalle sakinlerinden yaklaşık 30’u ellerinde sopalarla iki galeriyi de 15 dakika arayla bastı. Sergide bulunanları sopalarla darp eden saldırganlar daha sonra kendilerine karşı koyanların gözlerine biber gazı sıkarak kaçtı. Hir iki galerinin de camları kırıldı. Saldırı sırasında onlarca kişi darp sonucu yaralandı. Yaralananlardan 5’i Taksim Eğitim ve Araştırma Hastanesi ile Alman Hastanesi’ne kaldırılarak tedavi edildi. Ressam Nazım Hikmet Richard Dikbaş ile Şevket Kaan’ın başında açılma olduğu ve hastanede başlarına dikiş atıldığı belirtildi.
Polis olaydan sonra iki galerileri kapatarak soruşturma başlattı. Sergide bulunanların ifadelerine başvuran polis, sergiyi düzenleyenlerden 3 kişiyi ifadeleri için polis merkezine götürdü. Polis, ifadeler doğrultusunda saldırganları yakalamak için çalışma başlatılacağını belirtti.
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/15836397.asp

Sanat galerilerine ‘içki’ baskını
İstanbul Haber Servisi- Beyoğlu’nda 8 sanat galerisi “Tophane Art Walk” sloganıyla yaptığı sezon açılışı yaptı. Birbirine yakın 3 sanat galeresi olan Galerinon, Galeriouetlet ve Eclitsis Sanat Galerisi önünde duran yaklaşık 400 kişiye bir grup önce biber gazı attı. Grup daha sonra, tekbir getirerek “defolun buradan burda içki içemezsiniz” diyerek galeriler önünde bulunanlara cam şişe ve demir sopalarla saldırmaya başlayan grubu gören sanatseverler kaçışmaya başladı. Galeriler içine girerek kendini koruyan gruba saldırı yaklaşık 1 saat sürdü. Saldırıya uğrayanlar “Yanımızda bulunan polisler hiç müdahele etmedi. Onlardan yardım istedik ama bize ‘155’i arayın’ dediler” diye konuştu.
Olayda onlarca kişi darp edilirken 5 kişi hastaneye kaldırıldı. Ressam Nazım Hikmet Richard Dikbaş ile Şevket Kaan’ın başında açılma olduğu ve hastanede başlarına dikiş atıldığı belirtildi.

Polis olaydan sonra iki galerileri kapatarak soruşturma başlattı. Sergide bulunanların ifadelerine başvuran polis, sergiyi düzenleyenlerden 3 kişiyi ifadeleri için polis merkezine götürdü. Polis, ifadeler doğrultusunda saldırganları yakalamak için çalışma başlatılacağını belirtti.

Olayda saldırıya uğrayanlardan Fesih Murat Avcıbaşı, kendisinin Non Sanat Galeri önünde, sigara içmek için dışarı çıkan grupla birlikte bulunduğunu belirterek tekbir getiren grubun saldırısına uğradığını söyledi.
Fırat Saka ise önce kirli sarı saçlı ekose kırmızı gömlekli bir adamın bir, bir kişiyi tokatladığını belirterek, daha sonra aniden bir karmaşa olduğunu anlattı. Sonra ara sokaklardan gelenlerle birlikte gittikçe kalabalıklaşan grubun saldırmaya başladığını söyleyen Saka şunları anlattı:

“Defolun burndan burada içki içemezsiniz” diyorlardı. Arkadaşlarımızın boyunlarını sıkarak ağızlarına biber gazı sıktılar. Herkes kaçışmaya başladı ama ne olduğunu anlamaya çalıştık. Birkaç kişiyi tutup başlarında şişe kırmaya başladılar. Ben Eclitsis Sanat Galerisi’ne kaçtım ve ben kapıyı kapatırken, Eclitsis’in tabelasını alıp insanların kafasına vurdular. Polisler de ordaydı ve şunları yakalayın diye söylediler ama polisler hiçbir şey yapmadı. Nazım Hikmet Richard Dikbaş isimli arkadaşın kafasına şişe ile vurdular.”

Olayı “Sivas olaylarına” benzeten Saka “Öleceğimizi düşündüm öyle bir geldiler. Sivas vakası. Linç etmeye çalıştılar. Ellerinde silah olsaydı ordaki herkes ölebilirdi. Otoparka kaçan insanları tekme tokat dövdüler. Polisin gelmesi 25 dakikayı buldu. Polise söylüyoruz 155’ i arayın onlar ekip göndersin dedi. 1.5 saat galerilerde kapalı kaldık. Her yerden geldiler. Bir kişiye vurdular sonra çoğildalır ve bir anda herkese saldırmaya başladılar sokaklardan. Benim sırtıma bilmediğim bir madde çarptı. Cam gibi birşey insanlara cam şişe fırlattılar” diye konuştu.
http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=175432