İletişimsel Eylem Kuramı ve Forumlar

Jürgen Habermas, İletişimsel Eylem Kuramı’nda toplumun problemlerini, tek yönlü karar alma mekanizmasına ve kişiler arasında doğru iletişim kurulamamasına bağlar. Modern toplumun tek yönlü ussallaştırma sürecinin sonucu olarak çeşitli siyasal, ekonomik ve kültürel bunalımlarla karşılaştığını ve bu bunalımlar sürecinin aşılmasının ise normlar ile değerler üstüne kurulmuş, uzlaşımcı, ortak karar alma biçimlerini savunan iletişimle çözülebileceğini söyler.

İletişimsel eylemde amaç başkalarını etkilemek olarak dile getirilemeyeceği gibi bu eylem türü sırf etkilemek amacıyla da gerçekleştirilemez. Bu daha çok herhangi bir şey üzerine uzlaşıma varma, bir konuda karşılıklı olarak birbirini anlamaya çalışma olarak açıklanabilir. Geriye kalan bütün eylem türleri (örn. araçsal eylemler, stratejik eylemler…) eninde sonunda amaç yönelimli olmasına karşın, iletişimsel eylemde ulaşılmak istenen tek amaç, karşıdaki kişi ya da kişilerin yaşam dünyalarına varıncaya dek onlarla işbirliği yaparak beraber yürütülen yorumlama süreci yoluyla ortak bir anlayışa varmaktır. Böyle bir süreçte Habermas’a göre kişiler az ya da çok ortaya koydukları savların geçerli olduğunu kabul ederler; ayrıca her iki taraf da karşılıklı olarak kendi savlarının geçerliliğini kanıtlayacak nedenler göstermeye, gösterdikleri bu nedenler doğrultusunda savlarının geçerliliğinin sorgulanmasına izin vermeye hazırlıklı olmalıdırlar.(*Felsefe Sözlüğü- A.Baki Güçlü; Erkan Uzun; Serkan Uzun; Ü.Hüsrev Yoksal’dan yararlanılmıştır)

Habermas bir de söylem etiği geliştirir. Bunlar sırasıyla “doğruluk savı”, “normatif doğruluk”, “içtenlik ya da dürüstlük” diye sıralanmaktadır. Bu geçerlilik savları aynı zamanda dışsal kısıtlamalardan kurtulmuş “ideal konuşma ortamı” nın da yeter koşullarını oluşturmaktadır. “İdeal konuşma” olarak tanımladığı durumda ise; aktörler eşit tartışma yetenekleriyle donatılmıştır, birbirlerinin temel toplumsal eşitliğini tanırlar ve konuşma ideoloji ya da yanlış kabullerle çarpıtılmaz.

Habermas, 1981 yılında yüz yüze iletişim modelini düşünerek bu kuramı oluşturmuştur. Ancak günümüz teknolojisinde internet forumları, Habermas’ın bahsettiği “ideal konuşma ortamı”nın oluşması için teoride en müsait zemini hazırlarlar. Herkesin eşit söz hakkına sahip olduğu, aktörlerin birbirlerinin toplumsal statülerini bilmeden iletişime geçtiği bu ortamlarda bir araya gelen grupların, “iletişimsel eylemi” gerçekleştirmek üzere bir arada bulunmaları, bir konu hakkındaki problemleri belirleme ve yorumlama süreçlerini çözüm odaklı sürdürmeleri, kişileri birbirlerini anlama noktasına taşıyabilir. Kişilerin birbirini anlama çabası içinde olduğu forumlar ise zamanla kendilerine ait ortak bir söylem etiği geliştirebilir.

Bu yazı Sonsuz us forumdaşlarına adanmıştır…

Türkiye İran Olacak Diye Korkarken Ortadoğu Türkiye mi Olmak İstiyor?

Yıllarca şeriat geliyor, Türkiye İran mı olacak diye yazıldı, çizildi. Hal ve gidişi ne kadar olumsuz görsem de bunun olmasına hiç mi hiç ihtimal vermedim. Türlü yoklamalar çekildi, halkın tepkisi ölçüldü, ölçülüyor, ama yine de diyorum ki bilgi çağında bu ülkeye tam bir U dönüşü yaptırmaları mümkün değil. Türkiye İran olacak diye korkanlara da hep şöyle diyordum: “ne biliyorsun belki onlar Türkiye olacak?”

Ortadoğu’da Tunus’la başlayıp, Yemen ve Mısır’a yayılan diğer ülkeleri de dönüp aynada kendilerine bir bakmaya zorlayan olaylar zincirini biliyorsunuz. Dün “oğlum ve ben Kahire’de öleceğiz” diyen Mübarek, bugün yetkilerini orduya devrederek ülkeyi terketti. Yönetime Savunma Bakanı Hüseyin Tantavi geçti. Bundan sonra olacakları izleyip göreceğiz.

Ben, Ortadoğu’daki insanların özlem duydukları hayat tarzı için isyan ettiklerini düşünüyorum. Hatta içte içe Türk dizileri aracılığıyla bu hayat tarzının bilinçlere yerleştiğini düşünüyordum, ama tabii bugüne kadar fantastik bir düşünceydi benim için. Derken gazetede TESEV’in “Ortadoğu’da Türkiye Algısı” adlı araştırmasını okudum. (http://www.tesev.org.tr/UD_OBJS/PDF/DPT/OD/YYN/Ortadogu%202011.pdf)

Araştırmada Ortadoğu ülkelerinin Türkiye’ye ciddi düzeyde bir sempati besledikleri ve bizi güçlü bir ülke olarak gördüklerine dair bulgular var. Ayrıca Türk dizi sektörünün Ortadoğu’da 50 milyon dolarlık bir ihracat hacmine sahip olduğu, Arap dünyasınını %78’inin en az bir Türk dizisini seyrettiği, bu oranın ülke bazlarında %89’lara kadar çıktığı da yazıyor. Türkiye’nin bir model olabileceğini düşünenlerin oranı ise %66. Ayrıca seyahat için en çok tercih ettikleri ülkeyiz.

Benim gelmek istediğim nokta biz Ortadoğu’ya diziler ve turizm aracılığıyla kültür ihraç etmiş olabilir miyiz? Tüm bu isyanların altında Türkiye olma isteği yatıyor olabilir mi?

Tecavüzcülere ilaçla hadım yasası hakkında ne düşünüyorsunuz?

AK Parti İstanbul Milletvekili Alev Dedegil, AK Parti Ankara Milletvekili Aşkın Asan ve bazı milletvekillerinin imzasıyla cinsel suçlara yönelik cezaları artıran yasa tasarısı, TBMM’ye sunuldu.

Yasa teklifi ABD’de 9-10 eyalette uygulanmakta olan “Megan Kanunu” ile paralellik taşıyor:

Cinsel saldırı suçundan, çocukların cinsel istismarı suçundan veya reşit olmayanla cinsel ilişki suçunun nitelikli halinden hapis cezasına mahkum olanlar, cezanın infazı sırasında ve koşullu salıverildikleri takdirde testosteron etkisini önemli ölçüde azaltıcı tedaviye tabi tutulabilecekler. Suçun tekrarlanması durumunda ise bu tedavi zorunlu olacak. Suçlunun ilaçla hadım edilmesi demek olan bu uygulamaya ek olarak bu kişiler ayrıca, mağdurun bulunduğu yerlere yaklaşmaktan, çocuklarla bir arada olmayı gerektiren bir ortamda çalışmaktan, çocuklarla ilgili bir meslek icra etmekten yasaklanacaklar.

Ayrıca teklifle, Hüseyin Üzmez davasında da gündeme gelen mevcut madde: “Suçun sonucunda mağdurun beden veya ruh sağlığının bozulması halinde, on beş yıldan az olmamak üzere hapis cezasına hükm olunur” ifadesi -bu suça maruz kalanların ruh sağlının mutlaka bozulmuş olacağı kabul edildiğinden- ilgili kanun metninden çıkarılması öngörülüyor.

Kamuoyunda teklifte bahsi geçen ilaçla hadım uygulamasını destekleyenlerin yanı sıra çağ dışı olduğunu söyleyenler var. Tasarıyı destekleyenler, daha önceki örneklere dayanarak tecavüzcünün cinsel suç teşkil eden eğilimlerinden vazgeçmediğini, bu uygulamanın tecavüzcünün yaşam hakkını elinden almadığını, suçu engelleyici ve tedavi edici bir nitelik taşıdığını söylüyorlar.

Diğer görüş ise bunun kısasa kısas mantığı taşıdığını, çağdaş ceza sistemine uygun bir yaklaşım olmadığını, kişinin üreme hakkını elinden aldığı için insan haklarına uygun olmayan bir ceza olduğunu savunuyorlar.

Bu uygulama şu an ABD, İsrail, Arjantin, Fransa, Norveç ve Polonya olmak üzere çeşitli nüanslarla 6 ülkede uygulanıyor ve İngiltere’nin de gündeminde olan bir konu. Arjantin ve ABD’de farklı olarak suçluların bu uygulamayı kabul etmesi gerekiyor. Ben de tecavüzcüye değil mağdura suçlu psikolojisinin yaşatıldığı bir toplumda yaşadığımız için böyle bir uygulamanın gerekliliğine sonuna kadar inanıyor ve yasa teklifini destekliyorum.

Siz bu konuda neler düşünüyorsunuz?

Türkiye’de futbol neden çok sevilir?

Türkiye’de futbol neden çok sevilir?

2010 FİBA Dünya Basketbol Şampiyonası başlamışken bu konu güzel gider diye düşündüm. Hangi takımı tutuyorsunuz diye sorduklarında, “Efes Pilsen” diye cevap veririm ben, karşımdaki birkaç sn.liğine dumura uğrar, anlamaz, kendine geldiğinde de “takım derken futbolu kastediyorum” der sonunda. “Niye başka spor, başka takım yok mu memlekette” dediğimde, bu bir firmanın müşteri temsilcisiyse “sistemde böyle bir cevabı girecek bölümümüz yok.” der. “Diğer” şıkkı bile açılmaz anketlerde bu soru için.

Neyse Dünyada bireysel ya da takım halinde yaygın olarak yapılan sporların Türkiye’de de federasyonları, ligleri var. Ama spor deyince akla ilk gelen şey futbol olur. Zevkler ve renkler tartışılmaz elbet, ama ben futbol izlerken sıkılırım. 90 dk. şanslıysanız topu topu 3 gol görmek neden bu kadar zevklidir, herşeyi unutturur insanlara, donunu bile ters giydirir.
Yenen taraf, yenilen tarafı işte, okulda, otobüste dolmuşta sürekli taciz eder, ama en şaşırtıcı olanı yenilen taraftar belki hiçbir polemikte kullanmadığı kıvrak zekasını konuşturarak üste çıkmayı başarır. Sonra 90 dk. maç izlemek yetmez kimseye, bir de o maç kare kare oynatılarak, yorumlar eşliğinde bir daha izlenir…

Oysa başka güzel sporlar da var ülkemizde. Örneğin basketbol; heyecan, bol skor, tempo, estetik, görsellik hiç bitmez, 10 sn.de işin kaderi değişir. İnsan filmlerdeki gibi dünyanın 10 sn.de kurtarılacağına bile inanır, ama gelin görün ki meraklılarının dışında basketbol ligini kimse takip etmez. Avrupa kupasında yarı finale falan yükselen Türk takımı olursa ancak spor gazeteleri lütfedip, ön sayfadan manşet atar.

Türkiye’de futbol neden bu kadar çok sevilir, neden bu kadar önemli ve bazen herşeyin üstündedir futbol?

Medya bilgi zenginliği mi sunar bilgi kirliliği mi?

Medya bilgi zenginliği mi sunar bilgi kirliliği mi?

Medya başlığı altında tartışılacak pek çok konu var. Medyanın etik sorumluluğu, sermaye-iktidar ilişkileri, ideolojik aygıt olması, sunni gündem oluşturması, şiddeti kanıksatması vb. bir sürü başlık altında ele alabiliriz bu konuyu. Ben şimdilik yukarıdaki başlıkla konuya bir giriş yapalım istedim.

Medya, olayları yorumlama tarzlarıyla toplumu yönlendirerek kamuoyuna paket gündemler sunar. Gündelik yaşamımıza atılan ve bazen bomba etkisi yaratan bu paketlerde her şeyi bulmak mümkündür; bilim, ekonomi, sanat, kültür, politika, sağlık, spor, cinsellik, magazin ve daha pek çok başlık hakkında varolan gelişmelerden haberdar eder bizi medya, ama nasıl?

Daha önce ulaşılması zor ve zahmetli olan bilgi, bugün büyük bir miktarda ve hızla zihnimize akmaktadır. Çok kanallı bilginin ilk etapta büyük bir zenginlik olduğu düşünülse de çoğu zaman kişi bilgi kirliliği içinde yolunu şaşırabilir. TV’de düşen uçakla ilgili bir haber gördüğünüzde, kanal kanal gezerseniz, yaralanan ve ölenlerin sayısı, isimleri, uçağın muhtemel düşüş sebebi vb. ile ilgili birbirini tutmayan bir sürü bilgiyle karşılaşırsınız. Henüz doğrulanmayan bilgi çığ gibi evinize akar. Kışın yaşadığımız ve yüzyılın sağlık skandalına dönüşen domuz gribi salgınını hatırlayın. Çoluk çocuk da dahil olmak üzere aşı olmak ve olmamak arasında yaşadığımız o çelişki de neydi öyle?

Peki biz gündelik yaşamımız içinde her dakika maruz kaldığımız bu bilgi bombardımanı arasında doğru bilgiye nasıl ulaşacağız? Hepimizin bildiği gibi medya, olayları ve bilgileri süzgeçten geçirir, şekillendirir, yorumlar ve daha sonra halkın tüketimine sunar. Doğruya en yakın habere ulaşmak için aynı olayı farklı medya organlarından okumak, izlemek ve farklı kaynaklarda tekrar eden bilgileri yakalamak gerekir. Ayrıca içerik ve söylem analizi yapmak da önemlidir. Haberi hangi yayın organı nasıl manşete taşımıştır? Ne kadar yer vermiştir. Olay anlatılırken neye dikkat çekilmeye çalışılmıştır? Haberi yazan, olaya dahil olan kişilere eşit mesafede durmakta mıdır? Özellikle ön plana çıkarılan ya da arka planda tutulmaya çalışan kişiler ve/veya ötekileştirilen kişiler var mıdır? Haberde yararlanılan kaynak kişinin ağzından farklı yayın organlarında hangi bilgiler verilmektedir, vb. yöntemleri kullanarak doğruya en yakın bilgiye ulaşabiliriz.