Bütünsel Evren

Blog, bir kitap gibi sürekli okunmuyor. Ara-ara, vakit buldukça okunan bir yazı türü. Bu bakımdan, bir miktar yazı biriktiğinde toparlayıcı bir özet vermek yararlı olur kanısındayım.

Dedim ki, öznenin dışında kalan her-şey nesnedir. Özne ise “ben” dediğim, kendi özüme ait olan tözdür. Fakat her insanın tözü vardır. Her insan bir öznedir. Benim için diğer canlı veya cansız varlıklar birer nesne iseler, diğer insanlara ne demeli? Onlar da birer nesne olmaları gerekmez mi? Evet, onlar benim için ne kadar “nesne” iseler, ben de onlar için o kadar nesneyim. Çünkü o özneler için ben de bir şey’im.

Demek ki, insan hem bir öznedir hem de bir nesnedir. Öznedir, çünkü bir töz sahibidir. Enerjisi olan ve şeyleri harekete geçiren bir cevherdir. Öte yandan diğer özneler tarafından şekillendirilen, harekete geçirilen, yoğrulan, yontulan ve eğitilen bir şeydir. Bu iki durum el-ele gider ve biri olmadan diğeri var olamaz.

Benim varlığım diğer varlıkları gerektiriyor, onların varlığı da benim varlığımı gerektiriyor. Şu halde bağımsız nesne olabilir mi? Tek başına, bir taş gibi sonlu, yalıtık bir varlık mümkün mü? Hayır, mümkün değil. Yani varlıklar birbirlerine bağımlı oldukları gibi, üstelik de birbirlerini yaratıyorlar.

Burada “yaratma” eylemi üzerinde biraz durayım. Yaratırken insan yoktan var etmiyor. Yaratırken, yukarda ifade ettiğim gibi, şekillendiriyor, yoğuruyor ve eğitiyor. Eğitim bir eğip-bükme eylemidir. Her çocuk önce ailesi tarafından, daha sonra okul ve çevre tarafından eğitilir. Yani belli birtakım varsayımları ve toplum kurallarını öğrenir, şekle şemaile sokulur. Artık o insan kendisi değildir artık. Toplumun değer yargıları ile yoğrulup yeniden yaratılmıştır.

Ama bu arada birçok bilgi edinmiş, en azından düşünmeyi öğrenmiştir. Düşünme eylemi her ne kadar doğal ve bir bakıma zorunlu olsa da, düzgün ve sistemli düşünebilmek ayrı bir yetenektir. Bu yetenek doğuştan var olan bir özellik değildir. Sistemli düşünce öğrenilir. Okulların da en büyük faydası insanda sistemli düşünce yetisini geliştirmeleridir.

Ancak, bizim okullarımızda uygulanan eğitim sistemi bu yetiyi ne derece geliştiriyor? Sistematik düşünceyi mi öğretiyor, yoksa ezberci ve sorgulamayı engelleyen bir eğitim sistemi mi uyguluyor? Bu da ayrıca düşünülüp tartışılması gereken bir konu.

Bağımsız varlık olamayacağına göre, “evren bütünsel bir iletişim içindedir” de diyebiliriz. Her var olan, yakın çevresi ile güçlü, uzak çevresi ile zayıf bir bağ kurar. Bu bağ sayesinde bilgi, duygu ve düşünce alışverişinde bulunur. Ne sadece alır ve ne de sadece verir. Sürekli bir enerji akımı gidip gelir. Hareket halindeki bu soyut enerji de eylem başlatarak somut olgulara yol açar.

Artık günümüzde, klasik “bağımsız nesne” kavramını terk etmemiz gerekiyor. Her nesne çevresi ile tanımlanır ve çevresinden etkilenir. Çevre dediğimiz şey ise nesneler topluluğundan başka bir şey değildir. Bu durumu soğanın tabakalı yapısına benzetebiliriz. En içte soğanın cücüğü vardır. Bu soğanın cevheridir. Soğan o cücüğü sayesinde varlığını sürdürür. Toprağa gömüldüğünde sürgünü veren soğanın cücüğüdür. Ama o cücüğün var olmasını sağlayan, onu koruyup besleyen de etrafındaki tabakalardır.

İşte insan da, soğanın cücüğü gibi, bir cevher olup varlığını etrafındaki koruyucu çevre sayesinde sürdürür. İnsanı çevresinden soyutlarsanız kısa zamanda varlığını yitirir. Cevher yok olmaz ama şekil değiştirir. Yani, insanın özü olan enerji hiçbir zaman yok olmuyor. Fakat belli bir insan görünümünde kalabilmesi için de koruyucu bir çevreye gereksinim duyuyor.

Bu durum sadece insan için değil tüm var olan nesneler için de aynıdır.

Özne Enerjisi

Özne olmak zor, şey olmak kolaydır, dedim. Neden? Çünkü özne doğrudan doğruya enerjidir. Enerji de iş yapmak durumundadır. Enerji atıl kalamaz. Sürekli üretir, dönüştürür ve kendi de dönüşür. Enerji aynı durumda, eylemsiz, kalamaz. Sürekli eylem içinde olmak zorundadır. En temel eylem de düşünce eylemidir.

İşte bu bakımdan beynimiz sürekli faaldir. Çünkü her insan faildir de ondan. Ancak, anlamlı faaliyet (eylem) olduğu gibi, anlamsız eylem de vardır. Peki ama bu “anlam” konusuna kim karar verecek? Kimin eylemi anlamlı, kiminki anlamsız? Nasıl yapacağız bu ayırımı?

Yanıtı çok kolaydır. Her insanın eylemi kendisi için anlamlıdır. İnsan anlamsız bir eylem yapamaz. İstese de yapamaz. Ama, bana anlamlı gelen eylem size anlamsız gelebilir. Demek ki, “anlam” kişiseldir. Her insana göre farklıdır. Dolayısıyla “Anlam görelidir”.

Şu halde anlam içeren kavramlar da görelidir. Mutlak bir kavram var mıdır? Örneğin zaman ve mekan (uzam) kavramları. Bu iki kavram mutlak mıdırlar? Modern bilim (Görelilik ve Kuantum kuramları) göstermişlerdir ki ne uzam ne de zaman mutlak değillerdir. Uzam, değişmez bir yapıya sahip değildir. Daralıp genişleyebilir. Gözlemciye göre farklı boyutlar alabilir. Farklı görüntüler oluşturabilir.

Keza zaman da daralıp genişleyebilir. Geçmişten geleceğe uzanan mutlak bir zaman kavramı sadece bir varsayımdır. Bir ön yargıdır. Bize öğretilmiş olan “dün”, “bugün”, “yarın” kavramlarının bir uzantısıdır. Ya varlıklar ve nesneler? Onlar mutlak mıdır?

Her var olan bir süre sonra yok oluyor. Bu süre ise bazen çok kısa bazen de çok uzun olabiliyor. Neye ve kime göre uzun-kısa? Elbette ki bizim yaşamımıza göre. Ölçüt bizim yaşam süremiz. Ama bizim süremiz de mutlak değil. Bir süre için var olduğumuza inanıyoruz, bir süre sonra da yok olacağımıza inanıyoruz. Fakat, aslında ikisi de tam olarak doğru değil. Ne tam olarak varız ne de tam olarak yokuz.

“Tam olarak” derken şunu ifade etmek istiyorum. Özne enerjidir, dedim. Biz de özneyiz, dedim. Biz = Enerjiyiz, sonucuna vardım. Ama, enerji tam olarak var mıdır? Enerji denilen kavram, ne tam olarak var ne de tam olarak yok. Daha doğrusu, hem var hem yok. Çünkü enerjinin kendisini doğrudan algılamıyoruz. Sadece onun etkilerini duyularımızla algılayabiliyoruz. Sıcaklık, örneğin, ısı enerjisinin göstergesidir. Hareket, mekanik enerjinin göstergesidir. Aynı şekilde, düşünce ve düşüncenin sonucu ortaya çıkan eylem öznenin bir göstergesi, bir tezahürüdür. Ama kesin bir kanıtı da değildir.

Duyularımız tarafından ancak dolaylı olarak algılanan bir kavramın “tam olarak var” olduğunu iddia edebilir miyiz? Öte yandan etkilerinden haberdar olduğumuz için de “tam olarak yok” da diyemiyoruz. Bizim “öznemiz”, varlığına inandığımız fakat açık seçik bir şekilde kanıtlayamadığımız bir enerji türüdür.

En azından, insanların büyük çoğunluğu için durum böyledir.

Düşünmeyi Düşünmek

Düşünüyorum, ama nasıl düşünüyorum? ve daha da önemlisi, neden düşünüyorum?

Nasıl düşünüyorum? Sorusuna yanıt arayan pek çok insan şu sonuca varmış: “İnsanlar kavramlarla düşünür” Kavram olmasa düşünce de olmaz. Kavram ise bir soyutlamadır. Aklımızın bir konuyu veya olayı kavrayabilmesi için gerekli olan düşünce birimlerine kavram diyoruz. “Kavram” bir sözcük olsa da bir tasarımdır. Zihnin soyut bir yorumudur.

Demek ki, düşünürken hem soyut kavramlar üretiyoruz, bir de üstelik onlarla oynayıp yorumlar yapıyoruz. Daha da ilginci, bu yorumlara kendimiz de inandığımız gibi, yorumlarımızın doğruluğuna diğer insanları da ikna etmeye çalışıyoruz. İlginç doğrusu.

Kavramlarla bir mantıksal yapı oluşturmaya “bilimsel düşünce” veya “felsefi düşünce” diyoruz. Birinde doğa ile bir ilişki kurma çabası var, diğerinde (felsefede) bu çaba dahi yok. Bu iki tür düşünce yapıtı, tutarlı ve saygın bir yorum olarak ciddiye alınmalıdır. Çünkü bu düşünce türlerinde doğayı, insanlığı ve yaşamı sorgulayıp anlamlı ve tutarlı yanıtlar arama gayreti vardır. Üzerinde uzun uzadıya tartışılan düşünce ürünleri bu tür olanlardır.

Bir de kabuller ve varsayımlar üzerine kurulu, babadan gördüğünü tekrarlayan, derinliğine bir sorgulama içermeyen düşünceler vardır ki onlara ben sadece “düşünce kirliliği” demek durumundayım. Nasıl ki ses kirliliği, görüntü kirliliği varsa, düşünce kirliliği da vardır. Bunlar da bol miktarda sürekli olarak, her fırsatta karşımıza çıkmakta, anlamlı ve derin düşünmemize engel olmaktadırlar.

Fakat, bilimsel düşüncede ve felsefi düşüncede “ön yargılar”, “varsayımlar”, “geleneksel kabuller” yok mu? Elbette ki var. Onlar bizlere öylesine işlenmiş, öylesine sindirilmiş ki onlarsız düşünmeyi dahi beceremiyoruz. Onlar “biz” olmuşlar. Biz de “onlar” olmuşuz.

Nedir bu önyargılar, varsayımlar ve geleneksel kabuller? Saymakla bitmez. Ama başlayalım. Örneğin “nesnellik varsayımı” üzerinde biraz düşünelim. “Nesne” deyince ne anlıyoruz? Madde mi? Cisim mi? Ne-ise-ne mi? Evet, bu sonuncusu. Ne-ise-ne. Yani, tanımlanamayan, ne söze ne de sayıya sığmayan soyut bir kavram.

Nesneyi bir cansız varlık olarak düşünmek bizi canlı-cansız ayırımına ve bu kavramların tanımına götürür. Canlı varlık ne zaman cansız olur? Veya cansız varlık hangi şartlarda canlılık kazanır? Bu gibi derin konulara sonra gireceğiz. Şimdilik nesne için şöyle bir tanım yapabiliriz. Nesne: Öznenin dışında kalan her “şey”.

İyi de, bu tanım bize iki tane yeni tanım yapmamızı gerektiriyor. Özne nedir? ve Şey nedir?

Özne, cümle içinde iş yapan, yani fail. Fizikte ise iş yapma gücüne sahip olana “enerji” diyoruz. Şu halde “İş yapan enerji ise, özne = enerjidir”. Bir diğer ifadesi de bizim özümüz enerjidir. Biz (özne) ne maddeyiz ne de nesneyiz. Biz doğrudan doğruya enerjiyiz. Çünkü bizler iş yapma kapasitesine (yetisine) sahibiz.

Bu tanımdan hareketle diyebiliriz ki: “Şey, iş yapma yetisine sahip olmayan varlıktır”. Şu halde “şey” enerji sahibi değildir. Veya en azından enerjisini ortaya koyabilme yeteneği yoktur. Enerjisi olsa da gizlidir. Onun enerjisini açığa çıkartabilmek için dıştan ona etki etmek ve onun tepkisini sağlamak gereklidir.

Özne olmak zor, şey olmak ise kolaydır.

Fizik ve Metafizik

Doğaya bakan eski insanlar iki ayrı alem (gerçeklik alanı) görmüşlerdir. Bunlardan biri dünya ve dünyada olan çeşitli değişimler, hareketler ve ilişkilerdir. Diğeri ise gökte gördükleri uzak nesneler ve onların hareketleridir. Böylece ay altı ve ay üstü evreni ayırmak fikri doğmuştur. Çünkü ay altındaki evreni yakından tanıyabiliyor ve bir miktar kontrol da edebiliyorlardı. Oysa ki ay üstü evren (güneş ve yıldızlar) tümüyle insanların kontrolü dışında, erişilmesi mümkün olmayan, uzak bir gerçeklik olarak varlığını sürdürmekte idi.

     Bu iki evreni ayırınca insanlar ay altı evreni inceleyen disipline “fizik”, ay üstü evreni inceleyen disipline de “metafizik” dediler. Metafizik, <strong>fizik-ötesi</strong> anlamını taşır. Günümüzde metafizik demek fiziksel olmayan, ruhsal alemle ilgili görüşler içeren disiplinler anlaşılmaktadır. Oysa ki metafizik sözü ay-üstü evreni inceleyen disiplin, yani astroloji için kullanılmıştır. Eski dönemde ay üstü evren ruhların evreni sayıldığından bu görüş yerleşmiştir. Çünkü, ölen insanın ruhu, özellikle yöneticilerin ruhu, yok olmadığına inanılıyordu ve göğe yükselip bir yıldız olarak varlığını sürdürdüğü inancı hakimdi. Gök cisimlerinin hareketlerini izleyerek geleceği tahmin etmenin mümkün olduğu inancı da vardı. 

Eski insanlarda gök merakı geleceği tahmin etmek, yani bugünkü duruma bakarak yarını bilmek gereksiminden türemiştir. Burçlar ve yıldız falı ile eski Maya takvimi hep bu gereksinimin ürünüdürler. Güneşe de o dönem insanları, bir yaşam kaynağı olarak, kutsal bir varlık olarak, veya daha doğru bir ifade ile kutsal varlığın bir nesnel görüntüsü olarak bakmakta idiler.

Ama durum bugün dahi pek farklı değil. Hala birtakım verilerden hareketle, varsayımlar yürüterek, veya belli kabuller çerçevesinde yorumlar yapıp tahminler yürütüyoruz. Gök cisimleri birer “tanrısal varlık” değiller, ama gerçekten göründükleri gibi “var” olduklarını iddia edebilirmiyiz?

Işık bir noktadan diğerine sabit bir hızla ulaşıyor. Bu hız sonsuz değil. Saniyede 300.000 km. Evet, oldukça yüksek bir hız, ama gene de sonlu. Örneğin, güneşin ışığı bize 8 dakikada ulaşıyor. Bu arada (yani geçen 8 dakikalık süre içinde) güneş yer değiştirse veya tümden yok olsa bizim haberimiz olmayacak. Ancak 8 dakika sonra durumun farkına varacağız.

Ya daha uzak yıldızların ve galaksilerin ışığı? Onların ışığı bize binlerce, hatta milyonlarca yıl sonra ulaşıyor. Bu uzun sürede o yıldız, veya yıldız kümesi ne oldu? Hangi farklı duruma dönüştü? Acaba hala var mı? Yoksa tümden yok mu oldu? Hiç bilmiyoruz.

Kuramlar da bize pek yardımcı olamıyorlar. Varlık ne derece var? İşte bu soru binlerce yıldan beri insanları düşündürmüş. Bir de “varlık” deyince ne anlaşılmalı? Duyu organlarımızla algıladıklarımız gerçekten var olduklarından emin olabilir miyiz?

Duyu organlarımıza ne derece güvenebiliriz? Descartes (17. yüzyılda yaşamış Fransız düşünürü) “Duyularımıza güvenemeyiz. Tek güvencemiz düşüncemizdir. Düşünüyorum, şu halde var’ım” demiş.

Biz de onun yolunda düşünce kervanına katılalım.

Düşüncenin Boyutları

Evet, söyleyeceklerim var. Bir bakış açım, bir dünya görüşüm, bir düşünce duruşum var. Bunlar ilginç mi? siz karar vereceksiniz. İsterseniz, başlıkları şöyle bir gelişi-güzel sıralayayım. Yazılarım aynı sırayı takip etmese de değineceğim konular şunlardır:

Bilim düşüncesi, Fizik bilimi, Modern Fizik kuramları, Evren, Zaman ve mekan, Düşüncenin yapısı, Mantık çeşitleri, Sonsuzluk kavramı, Sonsuzluk Çeşitleri, Varlık ve Yokluk hakkında, İnsan Düşüncesi ve Psikolojisi, Metafizik, Matematik, Geometri, Evrenin Geometrisi, Evrenin yapısı ve Modelleri, Canlılık ve cansızlık, Hareket ve duraganlık, ………gibi daha birçok benzer konu.

Eğer bilim ve bilim felsefesi ile ilgili iseniz sizin için ilginç olabilir. Ama, güncel konular peşinde iseniz, gündemle ilgili pek fazla yorum bulmayabilirsiniz.

Karar sizin, hadi hayırlısı..