BÜYÜLÜ VAHDET-İ VUCUT YOLU

Anlatabilme yeteneğimin bu kadar az olması, gerçekten şaşırtıyor, beni… Şu kısacık yazı için, inanın, en az ,onbeş yirmi yıldır düşünüyorum, uğraşıyorum, kağıda döküyorum, yazıp çiziyorum. Sonra beyenmeyip rafa kaldırıyorum…

Aslında, şu anda da, gönlümün istediği şekilde, başarılı bir anlatım olmayacağına eminim… Ama daha fazla ertelersem, hiç anlatamamış olmaktan korktum…

Bir de, yaşımın özelliği var… Ben eskiden, ihtiyarlığın hiç bu kadar güzel, rahat olduğunu tahmin edemezdim… İnsan, yetmişi epey gerilerde bırakıp, sekseninci yaş virajına kaç ay kaldığının hesabını yapmaya başladığında, üstelik ,bu da yetmezmiş gibi, arsızcasına ,doksanlı yaşların bile senaryolarını hayal edecek hale geldiğinde, “elalem ne der” korkusu yok olup gidiyor… Kafadaki kavak yelleri , “ ister yaz, ister yazma” diye çılgınca tempo tutmaya başlıyor… Durmadan… Herkese boş vererek… Belki de, ihtiyarlığın egoizmi dedikleri, bu olsa gerek…

Oysa, mantıken düşününce, yazmasının çok kolay olması gerekirdi… En az elli seneden beri, gizli gizli, için için, kimseye pek söyleyemeden ilgilendiğim konulardı bunlar…

Nazar, büyü neydi? Mucizevi iyileşmelerde, duaların payı olabilir miydi?

Pek çok inanışta, kültürde, eski çağlardan beri sözü edilen, ki şu anda ispat edilmiş bulunan, seyyal, görünmez beden söylentisi sadece hayalden mi ibaretti?

DNA lar canlıları idare eden atomlar topluluğu muydu, yoksa, kainatın her noktasında olan, sınırsız zekadan, canlı bünyelere gerekli bilgileri aktaran, son derece gelişmiş antenler miydi?

Bitkilerin sevildiklerini hissettikleri ne dereceyi kadar doğruydu?

Çatal çomak ve sarkaç ile arazide, hatta harita üzerinde, su maden arayanların hepsi de mi sahtekârdı?

Hallac-ı Mansur için “ en el Hak” diyebilmenin lezzeti, nasıl oluyordu da, derisi yüzülerek öldürülmeyi göze aldırabiliyordu?

Pirsultan Abdal, “katip, arzu-halim yaz yare, şöyle” diye, Azraile resmi davetiye çıkarma yiğitliğini nasıl buldu?

İspanyadaki Kathar tarikatı mensupları, birbiri ardından ateşe atlayıp yanmayı nasıl kabullenmişlerdi?

İtalyada, çok sayıda dünyalar olduğundan bahsettiği için de, ölüm cezasına çarptırılan Buruno, odunlar üzerine yerleştirildiğinde, “insanın yaratabilme gücü sonsuzdur” derken neyi açıklıyordu?

Şeh Bedrettin, çömezlerine “ karşındakine sen Allahsın diyemezsin ama, ben Allahım diyebilirsin” derken, nerelere uzanıyordu?

Dünyanın dört bucağındaki çeşitli inançlara sahip toplumlarda, yücelebilmiş din uluları, çıkabildikleri en üst noktada, daima, mest edici melodilerle bezenmiş, bin bir renkle parıldayan, tarifsiz sevgiden bahsederek, vahdeti-vücutta birleşmeleri, hep kör tesadüf müydü?…

Bu konuların her zaman yanında olmak istedim… Çok arzuladığım halde, mistik yolcularla gerekli irtibatı kuramadım… Ama, gizli ilimlerle uğraşanların, her fırsatta peşlerime düştüm… Çeşitli renkli atmosferlerde bulundum. Hepsini de, elimden geldiğince tenkitçi gözlerle izledim. Şüpheyle havayı kokladım. Kapkara cahiller, apaçık şarlatanlar olduğu gibi, düşündürenler de vardı…

Bir ara, dökümlerini kağıda döküp, önünüze sermeye niyet ettim. Sonra vazgeçtim… Hiçbir işe yaramayacaklardı. Yemin etsem, kutsal kitabıma el bassam, nafileydi… Bizzat kendi yaşadıklarımdan bahsetsem, bitkilerle kurduğum ilişkileri fotoğraflarla ispata çalışsam, faydasızdı… Haklı olarak, inanmayacaktınız. Zira anlattıklarımı objektif olarak inceleyememiş olma riskim her zaman olacaktı… En mühimi de, “olaylar rast gele, tesadüfen oluşmuş olabilir” dediğiniz zaman akan sular dururdu… söyleyecek hiç sözüm olmazdı. Çünkü, konu olan olaylar, gerçekten de, ilmi disiplin dışında gelişiyorlardı. Benim yaşadıklarımı savunmam olanaksızdı.

Bizler, müspet ilimle büyümüş beyinleriz. Taş devrinden bu güne kadar hep ilmin desteği vardı. Ama aynı ilim, bizim mistik dünyamızdaki, sezgi alanlarımızdaki gelişmelerimize de, kesin bir engel, kalın bir duvardı…

Zira, “ilmi olan her şey, doğrudur”, yargısı, şuur altımızda kolayca, “ilim dışı alanlarda kabul edilecek hiçbir gerçek, hiçbir doğru yoktur”, yanılgısına dönüşüyordu… DELİL YOKLUĞU , YOKLUĞUN DELİLİ OLARAK İLERİ SÜRÜYÜYORDU…

Bizler aklı rehber edinmiştik… Kör inançlarla da savaşmaya da yeminliydik… Büyü nazar gibi hurafeleri savunmaya kalkışmak, boş konuşmuş olmayı, zor durumda kalmayı, peşinen kabul etmek demekti…

Peki ama, büyü, nazar ve benzerleri, gerçek birer olguysa, bir gün ilmi olarak açığa çıkmayı bekliyorlarsa, onları yok saymaya devam etmek, üstlerine düşmemek, ispat etme yollarını denemeye bile karşı gelmek de , kör inancın ta kendisi olmaz mıydı?…

Bence, insan,RUHU OLAN BİR BEDEN DEĞİL, BEDENİ OLAN BİR RUH idi… En azından ben öyleydim…

Ben bu yönümü, bu kuvvetimi biliyordum… Tekrar ediyorum, BİLİYORDUM dedim, İNANIYORDUM demedim. Vücudumun dışına taşan, bu görünmez bedenimi, sınır tanımayan, sonsuzluklara doğru uzanan bu yönümü biliyordum…

İyi de, sadece biliyorum demem yetmiyordu. Bunun boş inanç, hurafe veya yanılgı olmadığına, ilmi açıklık getirmem de gerekiyordu… Fakat nasıl? Seneler boyu, ben, işte bu açmazın kıskacında yaşadım. Dudağımı oynatıp iki kelime edemedim. Elim kolum bağlıydı. Izdırap çekiyordum. Tam bir ikilemle karşı karşıyaydım. BUNLARA HEM BOŞ İNANÇ DENİYEBİLİR Dİ HEM DE,EKSİKSİZ GERÇEK BİLGİ…

Ona ulaşabilenler, dokunup, koklayıp tadıyorlar, böylece tam bir realite olduğunu görüyorlardı… O anı yakalayamayanlar içen ise, tabiatıyla, boş bir hayal, bir yanılgı, asılsız bir söylence olarak kalıyordu… Nasıl ispatlayabilirdim? Nasıl gösterebilirdim, ortada duran bu apaçık gerçeği?

Yıllar ve yıllar boyunca, bu keskin paradoks, beynimde zonkladı durdu. Nihayet bir gün çözümü hazır halde kucağımda buluverdim… Kristof Kolonbun yumurtası kadar açık, sade, kesin ve basitti…

İspatta inat etmek, yersiz ve beyhude idi.BU VARLIĞIN TEMEL GERÇEĞİ İSBAT EDİLEMEZDİ… Deneysel değil, deneyimsel bir bilgi idi. İlmi değildi. YAŞAMSALDI. Ancak yaşayabilenler ulaşabiliyorlardı, ona… Sadece yaşanarak varılabilirdi… Müspet ilmin hazır bilgilerini oturup beklemek, boşunaydı… Bilinmeyen sulara yelken açmak, şarttı ve de tek yoldu… Yoksa anlatmayla filan olacak iş değildi…

Tam benzetme olmayacak ama, sıcak ışıklı, parlak bir yaz gününde, tuzlu yosun kokan kumsalda güneşlendikten sonra, mavi berrak suya dalarken duyulan, o tatlı ürperti gibi… Kime nasıl ispatlayabilirsiniz, o hissi?… Kanarya sesini anlatabilir misiniz, kelimelerle, doğuştan işitme engelli birine?… Doğduğundan beri hiç görmeyen biri, gurubun renklerini, sadece tarif etmeyle canlandırabilir mi zihninde?… İmambayıldının lezzeti bile kelimelere sığmaz…

Bu kadar giriş yeter. Fazla bile… Biz asıl işimize bakalım… Şimdi elele tutuşarak, bilebildiğim kadarıyla, dünyada ilk defa olarak, nazar, büyü ve hayır duanın varlığını, İLMİ OLARAK, ispatlama yolculuğuna çıkacağız…

Bir defa ispatladık mı, oradan, var olmanın saf kaynağına ulaşmak, kendiliğinden oluverecek. Tıpkı bir papatyanın açılıp, güzelliğini tüm haşmetiyle, hemencecik, olanca cömertliğiyle önümüze serivermesi gibi…

Çinliler, en uzun yolculuk bir adımla başlar demişler. Diğer sayısız adım, arkadan gelirmiş Ama bana izin verirseniz, bilenlerin söylemediği, söyleyenlerin bilmediği o mistik âleme ayak basabilmemiz için, sadece tek bir adım yetecek, bize… Büyülü bir adım…

Tüm gereksinimiz, bir avuç nohut ve ayıracağımız iki üç dakika… Hepsi bu kadarcık…

Niçin başka tohumlar değil de, nohut derseniz? Tabii ki bütün tohumlar da olabilir. Fakat, yüzlerce yıldır, yapılan deneylerde, nohutların daha hassas oldukları kabul edilmiş. Deyim yerinde ise, nohutlar, insanlarla, sevgi diliyle anlaşmaya hazır, bekliyorlar… Bize sadece, onların iyiliğini istemek kalıyor…

İlk evvela, bir kavanoza veya herhangi bir kaba koyduğumuz nohutlardan, hiç seçmeden, gelişigüzel, yirmi beş tanesini sayarak ayırıp, bir tabağa koyuyoruz.

Şimdi bu nohutlarla, görünmez bedenimiz yoluyla bağlantı kurup, sevgi diliyle, konuşup anlaşmaya hazırız demektir…

Sırası gelmişken söyleyeyim, nohutlarla, kötülüklerini, kötüleşmelerini isteyecek şekilde, kinle, mefretle konuşmak da olası. Fakat kesinlikle ve de kesinlikle denemenizi tavsiye etmem. Karşınızdakine gönderdiğiniz kötü duygular, ama az ama çok, onu mutlaka kötüleştiriyor… Bu kesin bir gerçek. Fakat bu arada siz de, misliyle ve de misliyle kötüleşiyorsunuz. Ruhsal ve bedensel sağlığınızdan kaybediyorsunuz… Bu sonuçtan kaçış yok… İnanmayanlar için, deneyip yaşayarak görmek serbest… Boşuna dememişler, bir bedduanın, yedi mahalleye ziyanı var diye…

Neyse, bizim şerle, karanlık kötü güçlerle ilgimiz yok… Dönelim sevgi dünyamıza… Orası çok güvenli… Sevgi verdikçe artan, belki de tek güç… Karşınızdakine gönderdikçe, çoğalarak size geri dönüyor… yapacağımız çalışma esnasında duyacağınız canlanmalar, mutluluk taşmaları, biraz da bu, size coşkuyla gelen, öz sevginize bağlı….Eskiler ne güzel söylemişler, “hayır söyle komşuna hayır gelsin başına”…

Sizden istediğim, yapması anlatılmasından bile kolay bir şey. Nohutlarla konuşacaksınız… Nohut tanelerinin içinde canlılar olduğunu hayal edin. Nohutların sizin söylediklerinizi anlayabildiklerini hayal edin… Hepsi bundan ibaret. Zaten, herkesin bildiği gibi nohutlar canlıdır. Can diye bir şey var o nohutlarda… En iyisi, siz onları, küçük canlılar olarak düşünün. Kulaklarını açmışlar sizi dinliyorlar. Bütün yürekleri ile güveniyorlar… söyleyeceklerinizi kabul etmeye hazır şekilde bekliyorlar, konuşmalarınızı….Her şey bu kadar basit…

Biraz sonra gözlerinizle de göreceğiniz gibi, bu sır âleminde, NİYETLER HAYALLERİ ÇAĞIRIYORLAR, HAYALLER İSE SOMUT GERÇEKLERİ. Şu anda, nohutları sizi dinlemeye hazır halde gönül perdenizde canlandırdığınız için, onlar da, dinler hale geçmişler demektir.

Artık onlarla, hayalinizde, sesiz veya sesli olarak konuşmaya başlayabilirsiniz. Karşınızda bir bebek veya bir kedi yavrusu varmış gibi, ama sizi tamamen anlayan sözlerinizi dinlemeye hazır bir yavru kedi veya bir küçük bebek varmış gibi, sevgi ve şefkatle konuşun… Nohut denen, o minik canlıları sevin… Sevdiğinizi söyleyin onlara… Kuvvetlenmelerini istediğinizi iletin… Bu sizin iyiliğinize deyin… Kısacası, ne söylerseniz söyleyin, ne kadar tekrar ederseniz edin. Yeter ki onları, çabuk, hızlı, gürbüz sağlıklı bir şekilde çimlenmeye ikna edin… Siz, hayalinizde, gönül perdenizde, öyle CANLANDIRDIĞINIZ için, sizi dinleyip, tam istediğiniz şekilde olacaklardır…

Bu sırada, iki elinizin parmakları nohutlara doğru yönlendirilmiş olursa, daha çabuk netice alırsınız… tabii, hayalinizde elinizden çıkan görünmez kuvvetlerin nohutlara dileklerinizi taşıdığını görmeniz şartıyla… Aynı şekilde. Nefesinizi de yardıma çağırabilirsiniz. Ne de olsa nefes, bünyeyi hayata,dış dünyaya bağlayan en güçlü bağımız…. Tabii nefesinizle, isteklerinizi nohutlara ilettiğinizi hayal etmek ne kadar CANLI olursa, başarınız o kadar parlak olacaktır.

Tekrar ediyorum, isteğinizi hayal halinde ilettiğiniz için, hemen o anda, direktiflerinizin yüklü olduğu enerjileriniz akmaya başlayacaktır. Biliyorum buna inanmak zor. Ama nasıl olsa, neticeyi görünce inanacaksınız, o nedenle, şimdiden inansanız iyi olur… Yeter ki söylediğiniz şeyleri taşıyan sevgi akımını hissedin. GÖRÜN o akışı… Hepsi bu kadarcık… Seansımız bitmiştir…

Sırası gelmişken söyleyeyim, bu etkiyi uzaktan da yapabilirsiniz. Mesafeler hiç fark etmez. Uzaklıklar, enerji akımınız, etki kudretinizi, hiç azaltmaz. Siz, gönül gözünüzle, kendinizi o tohumların başında canlandırın, başka bir deyişle, canlandırdığınıza inanın yeter… Neticeye siz de şaşırırsınız… Tohumlar yazlıkta, siz kışlıkta olabilirsiniz. Nohutlar İstanbul’da, Tokyo’da, veya bir denizaltıda olsalar da, netice değişmez. Bütün yapacağınız kendinizi tohumların başında, gerekli emirleri verirken, onlarla konuşurken hayal etmekten ibaret… Hemen o anda, görünmez bedeniniz gerekeni yerine getirecektir…

Böylece açığa çıkan özellik, çok önemli olduğu için, izninizle tekrar edelim… Birincisi, kozmik beden MESAFELERLE sınırlanamaz. İkincisi, hayaller gerçekleri davet etmektedirler. Düşündüklerimiz, HAYALLERİMİZ, gerekli şartlar oluşunca, anında, oluşum âleminden fışkırıp, dünyamızda SOMUTLAŞMAKTADIRLAR…

Bahsettiğim gerekli şartların ne yazık ki, objektif bir ölçüsü yok… Yaşayarak öğreneceksiniz. Hayallerinizi ne kadar kuvvetli, net, benzetme yerinde ise, elle tutulabilecek kadar somut bir şekilde, gönül âleminizin perdesinde görebilirseniz, sevgi enerjiniz, o kadar gür bir şekilde akacaktır, nohutların üzerine…

Sevgi dolu bu kuvveti gözünüzün önüne getiremiyorsanız ne olacak?… Başarı kuru kelimelerle de olur ama, geç olur. Zaten kelimeler de er geç, hayalleri davet edeceklerdir. Çünkü, saf bilincinizde, derinliklerinizde var olan bir özelliğiniz bu… Siz sadece, üstündeki, binlerce yılların, nesillerin birikimi olan tozlu örtüyü kaldırıp, deponun musluğunu açacaksınız… Hepsi bu…

Ne kadar devam etmeli? İçinizden veya nohutlardan gelen bir ses, bu günlük yeter, deyinceye kadar devam edin… Böyle bir sis yoksa iki üç dakika yeterlidir… Böylece, dakikaların ne kadar uzun bir zaman dilimi olduğunu da deneyimlemiş olursunuz… Tabii ki, fazla dakikaların faydası var ziyanı yok… İlerleyen günlerde, o sesi de, içinizde duyacağınızdan eminim…

Kaç gün devam etmeliyim diye sorarsanız, “evet bu iş tamam” diye, yüreğinizden bir fısıltı, veya nohutlardan bir ses, bir cevap gelinceye kadar derim… Böyle bir cevap alamazsanız, işi garantiye bağlamanız için, on, on beş gün devam edin…

Bu tıpkı, koşmak, yüksek atlamak, şarkı söylemek, yüzmek gibi bir yetenek, doğuştan herkeste, ama az ama çok bulunan bir kabiliyet. Çabayla, antrenmanla mutlaka artacaktır… Şartlar uygunsa, olimpiyat şampiyonu bile olabilirsiniz… Yapmanız gereken, genlerinizin içinde uyumaya zorlanan bu kudretinizin zincirlerini kırıp, onu serbest bırakmak… İnanın bana, şu anda düşündüğünüzden çok daha evvel, çok daha kolay, başlayacaksınız, nohutlarla söyleşiye…

Sizden özel ricam, bitkilerle yapmaya başladığınız, bu sohbetten, kimseye bahsetmemeniz… Pek tabii olarak çıldırdığınıza hükmedeceklerdir… Hele hele, bir de nefesten bahsederseniz, isminizin, boş inançlar peşinde koşan çılgın bir üfürükçüye çıkmasını kimse önleyemez… Çağımızda büyücüleri, gerçi odunlar üzeride yakmıyorlar ama, yakmıştan da, bin beter ediyorlar… Beden hatırlatması…

Şimdi sıra, nohutları çimlendirip neticeyi görmeye geldi. Bakalım çılgın olan kim?… Bu konuda, taassup ve boş inançlar nerede başlıyor, nerede bitiyor…

Sevgi diliyle konuştuğunuz tohumları, ber tabak içine yaydığınız bir pamuk tabakası üzerini koyun. Üzerini de,yine, ince bir pamuk tabakası ile örtün.

Sonra, hani, bir miktar nohudun içinden yirmi beş tane ayırıp, gerisini dolaba kaldırmıştık ya, işte o, hiç sevgi gönderilmemiş normal nohutları dolaptan çıkarın. Bunlardan da gelişigüzel, hiç seçmeden, yirmi beş tane ayırın. Bu ayırdığınız nohutları da, aynı miktar pamuk üzerine koyup, üzerini de eşit şekilde kapatın. İsterseniz karışmasın diye birinin kenarına bir işaret, mesela bir kâğıt parçası koyun.

Şu anda elimizde, iki ayrı gurup nohut var. İkisi de yirmi beş adetlik. İkisi de, aynı nohut kümesinden, rastgele seçilmiş tohumlar. Tek fark, bir gurup nohudun sevgi diliyle konuşularak, çabuk, hızlı büyümeye ikna edilmiş olması… diğer guruba hiçbir düşünce gönderilmemi. Onlar tabii halleriyle bekliyorlar. Bunlara, ilim dilinde, şahit gurup diyorlar.

Sıra geldi çimlendirmeye. Her iki tabağı da aynı suyla ıslatın. Nohutlar çürümesin diye fazla sularını akıtın. Her iki tabağı da yan yana, aynı ısıda, aynı ışık alacak şekilde bir yere yerleştirin.

Isıya göre, beş ila on gün sonra, nohutlar filizlenip, pamuklarını kabartmaya başlarlar… Deneyimiz bitmiştir… Şimdi düşünme zamanı…

Her iki tabağın da pamuklarını kaldırın ve BAKIN…

Her şey apaçık ortada, sevgi lisanı ele konuşup, kuvvetlenmelerini istediğiniz tohumlar, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak kadar açık şekilde, sözünüzü dinlemişler… Diğerlerinden, çok daha hızlı ve gürbüz bir şekilde büyümüşler… Başka hiçbir etken yok. Sadece ol demeniz yetmiş… Bu mucize değilse nedir…

OL DEDİĞİNİZ OLMUŞ DURUMDA… Bunun ne demek olduğunu anlatabilme yeteneğim olsaydı, yazıyı burada bitirirdim…

Madem ki, o yetenek bende yok, yazıya devam ediyorum…

Şimdi, derin bir nefes alıp, ilmin kupkuru, realist dünyasına dönelim. Yaptığımız gözlemi, ilmin gözüyle inceleyelim…. Bakalım, kullandığımız metot ne dereceye kadar ilmi…

Bu deneyin neticelerine, kimse, ilmi değildir diye itiraz edemez. Sadece bir iki nohut çimlendirmiş olsaydık, tesadüfen kuvvetli veya zayıf tohumlar rast geldi diye itiraz edilebilinirdi ve de haklı olunurdu… Ama, her iki gurupta da yirmi beşer adet kullandık. Nohut gibi, birbirlerine genetik olarak çok benzeyen topluluklarda, yani, kulağa hoş gelen ilmi deyimiyle, genotipi aynı olan popülâsyonlarda, yirmi beş denek, istatistikî olarak, böyle açık bir fark için, yeter de artar bir sayıdır… Ama, kendisini daha da inandırmak isteyen olursa, elli veya yüzeli nohut da kullanabilir. Sayılar artınca zorluk artmaz… Titiz meraklı bir gözlemci iseniz, “beni gördüklerim rakama dökülmediği müddetçe tatmin etmez” diyorsanız, o zaman, her iki gurubun da, filiz uzunluklarını ve toplam ağırlıklarını hassas ölçü aletleriyle belirleyip, gerek rakamsal, gerekse de grafiksel olarak gösterebilirsiniz, kendinize… Her ikisinde de, deneysel hata ve sapma oranları, tamamen kabul edilebilecek sınırlar içinde kalacaktır.

Kısacası, kimse size, aldığınız sonucun şans esersi olduğunu söyleyemeyecektir. Zaten kimseye de, nefesi kuvvetli bir büyücü olduğunuzu anlatmayacağınızdan da eminim…

İlk başlarken de dediğim gibi, bütün uğraşımız, SADECE YAŞANARAK ÖĞRENİLEBİLECEK OLAN, BU ALANDA, kendinizi ikna edebilmek… Sizin dışınızdakileri kesinlikle ikna edemezsiniz. Ta ki onlar da, yaşayarak öğreninceye kadar…

Evet, başka ne yaptık. İki gurubu da eşit şartlarda çimlendirdik… Başka ne kalıyor geriye? Hiçbir şey… İlmi deneylerin olmasa olmaz “laboratuarda tekrarlanabilme” şartına gelince, istediğiniz kadar tekrar edebilirsiniz… Elinizi tutan yok… Ama, tekrar ediyorum, sadece ve sadece, kendinizi ikna çabalarınızdır bunlar… BAŞKALARINI DEĞİL…

Böylece, boş inançlardan birinin katı kabuğunu daha, ilmi yolla parçalamış bulunuyorsunuz…

Bilinmeyen insanın, kozmik bedenini, mistik dünyasına girmeyi başardınız… Candan kutluyorum… Evrenin, bu ESRARLI ÖZÜne, hoş geldiniz diyorum…

“iyi de, esrarlı özden bana ne… Bu kadar uğraşmaya değecek mi? Sanki ne geçecek elime?” diye sorarsanız, cevap oldukça zor…

Sizin elinize ne geçer, tabii ki bilmem… Benim elime geçen, insan gerçeğinin en büyük sırrı oldu… Açıklayabilmem epey güç, belki ucundan yakaladım, belki kenarından köşesinden, ama, neticede o sırrı yakaladım, farkındalık âlemini gördüm…

Bana göre, benim bedenim, o, deri ile sınırlı et kemik yığını değildi…BEN RUHU OLAN BİR VÜCUT DEĞİL, VÜCUDU OLAN BİR RUHTUM…

Bu görünmez bedenim, benden dışarılara doğru taşıyor, uzaklara, çok uzaklara kadar yayılıyordu… Bu mistik bedenim, fizyolojik bünyem gibi, zavallı bir akıla sahip değildi. O sınırsız zekânın, sonsuz kudretin parçasıydı… Evrenin özüydü… OL DEDİĞİ ŞEYİ OLDURUYORDU…

Böylece, Koca Yunusun, bir ben vardır bende, benden içeru derken, ne demek istediğini, çok daha açık seçik anlayabiliyordum…

O isimsiz Melami ozanını, şimdi, çok daha yakın buluyordum kendime. Saygı uyandıran bir alçak gönüllülükle, çok basit bir özelliğinden bahsediyormuş gibi, kendini bilebilmiş olmanın, o huşu veren sonsuz kudretini, haykırıvermiş, asırlar ötesinden…

Ben ne desem, Hak onu işler heman…
Şöyle benzer, ben, onun, ağasıyam…

Diğer taraftan, bu deneylerle, rotamı, Sadece fiziksel dünyama göre ayarlamaktan kurtuldum. Sevgi denen o bilinmezin mest edici kokusunu yakaladım… Seyyal bendim, sevginin, has hakikatin, ne demek olduğunu bana anlatmaya çalışıyordu ve bunu başarmıştı… Ben çimlenen tohumlarla, o filizlerden taşan, esrarlı canlılık ve sağlık ile aslında, saf aşkın heykelini yapmıştım… Tamamen somut, elle tutulacak, gönülle okşanacak şekilde, hem de canlı olarak… Kristalize sevgi, tam haşmetiyle karşımda duruyordu… Biraz yoğunlaşsam, söylediği şarkıları bile duyabilecektim, sanki…

Biliyorum, bunlar için, kendi kendine telkinin ve oto hipnozun getirdiği, gerçek dışı hayaller, hastalıklI halisilasyonlar, marazi yanılgılar diyeceksiniz.

Belki de, gerçekten de öyledirler ama, öyleyse de, bana ne bütün bunlardan… O kadar mutluyum, gururluyum ki, her şey vız geliyor… Zaten öyle olmasa, nasıl cesaret eder çıkardım karşınıza…

Ben yolumdan memnunum. Gerçek bir talih benim için… Bu sayede kendimi yavaş yavaş şekillendirebildiğimi zannediyorum…. Elim taşın altında… Tek kişilik yarışımı, zamana karşı sürdürüyorum. İnatla..Keyifle… Kilitlendiğim hedef, her an kendimi biraz daha aşabilmek… Her anımı mümkün olduğunca, dolu dolu yaşayabilmek, hayatın gerçek tadına varıp mest olabilmek… Zaman zaman da olsa, varoluşun masum senfonisini duyabilmek…

Uçsuz bir dağa tırmanan, karınca gibiyim. Yavaş yavaş acele ediyorum… Her adında, görüş açım benim ölçülerime göre, biraz daha genişliyor. Nefesim ferahlıyor… Koca yunus bile, ancak onca yılda, hem de dev adımlarıyla varabilmiş, zirveye… Belleklerden silinmeyen o haykırışı yapmış,

Evvel kadim, önden sona zevali yok sultan , benim.
Yedi iklime, hükmedip, diri tutan süphan benim…

Diyerek her şeyi ilan etmiş… Tüm seçkin, başarılı ruhlar önünde saygı ile eğiliyorum, ama, kendi özümle yarıştığım bu yeşil zeminde attığım her adında, karşılaştığım yepyeni mistik kıvılcımları, beklediğim ve nasıl olduğunu tam bilemediğim, o ulaşılmaz uhrevi nurun müjdecileri olarak şükürle selamlıyorum…

Ve, yoluma devam ediyorum…

Aslında, sevginin romanını yazmak istemiştim, ama, gördüğünüz gibi, yaşadıklarıma, hissettiklerimi size aktarabilmekten acizim. Yeteneğimin noksanlığı bir yana, açıklayabilmek için gerekli sözcüklere sahip değilim. Size hiç olmazsa, yüz çeşit sevgiden, aşktan bahsetmem gerek. Kelime dağarcığım, ne yazık ki çok fakir. Elimde yeterince sözcük olsaydı, ne kadar kolaylaşacaktı , işim… O zaman, şu durumda olmazdım… İkide bir, sevgi, sonsuz sevgi,deye, kapkuru bir şekilde, temcit pilavı gibi tekrar tekrar önünüze getirdiğm halde, sevgi denen bilinmezi anlatamadığımın, dolayasıyla da, size bıkkınlık verdiğimin farkındıyım… bu nedenle, ilk başlarda da söylediğim gibi, ret edilmeyi peşinen kabul edip çıktım huzurlarınıza…

Önünüze koyduğum, tohumlarla konuşma önerimi kabul etmezseniz, tabii ki üzülürüm, ama şaşırmam. Yerden göğe kadar hak veririm size… Kolay değil, DENENMEMİŞİ DENEMEYE KALKMAK…

Diğer yönden, talih bizden yana esiyorsa, her kendini bilme yolcusu gibi, saf farkındalığı yaşayabilme yolunda, küçük bir ümit peşinde, uçsuz bucaksız denizlerde yapayalnız ilerlemeyi göze alır, bilinmeyen rüzgârlara yelken açabilirseniz…

HAYALİNİZDE VERDİĞİNİZ HER EMRİN, YOKLUK ALEMİNDEN FIŞKIRIP, BU ALEMDE SOMUTLAŞTIĞINA sadece bir defacık şahit olabilirseniz…

Bütün bunları, üzümdeki şarabı görebilen gözerle inceleyebilirseniz…

Aklı, mantığı, bilinci, bir tarafa bırakıp, zihninizi yeterince serbest, saydam duruma sokarak, sezgi kanallarınızı açabilirseniz…

Kısacası, öğrenmeden bilebilecek hale gelebilirseniz…

Böylece BUNUN, ANCAK VE ANCAK, O, SONSUZ KUVVET TARAFIRDIN BAŞARILABİLECEĞİNİ fark edebilirseniz…

O aydınlıkla birlikte, inanın bana, sizin için, hiçbir şey, eskisi gibi olmayacaktır…

Şimdi, sadece sembollerin konuşabildiği, o asude ışık ülkesine girmeye hazırsınız demektir… perde aralanmış, zaman durmuş… Saf bilgiden oluşmuş, evrensel bedeniniz, gözünüzün önünde sevinçle uzanıyor… Hem de mesafelere meydan okuyarak… Hayallerinizin ulaşabildiği, kozmosun en uzak köşelerini kaplamış durumdasınız… Büyüksünüz, çok büyük… Tümden kusursuz sevgisiniz… Bin bir nüansla rengârenk parıldayan gerçek benliğinizi hayranlıkla seyrediyorsunuz… Diğer insanların, çeşitli varlıkların da görünmez bedenlerinin farkındasınız… Sizin ve onların eterik bünyeleri tamamen birbirine karışmış durumda… Mutlusunuz… İlahi ezgileri açık seçik algılıyorsunuz… O, boyutlar ötesi varoluşla kucaklaşmayı, gerçek mucizeyi bekliyor gibisiniz… Mesnevinin ilk mısraları semaya başlıyor. Ayrılıklardan şikâyet eden, ney’in mistik sesini saygı ile selamlıyorsunuz… Çılgınca alkışlıyorsunuz… Sarhoşsunuz…

Artık, seçilebilenle, seçilemezi ayıran eşiği aşmış durumdasınız… Bulunduğunuz seviyede ne kadarının telkin, ne kadarının mistik realite olduğunu ayırt edemiyorsunuz. Merak da etmiyorsunuz… Dört yönünüzden aynı anda, esen ferahlatıcı meltemler. Gizli bilgilerin tarifsiz aromalarını, damağınıza yayıyor… Zaman dışısınız, boyutlar yok olmuş…

Sis daha da kalkıyor. Olmaktan oluş haline geçmeği, deneyen değil deneyim olmayı kabul edebilecek durumdasınız… Nura doğru yürüyorsunuz… Yürümüyorsunuz, yürüyüşsünüz. Şarkı söylemiyorsunuz, şarkısınız… Lezzet ağzınızda değil, lezzetsizsiniz… Bütün her şeyle kaynaşmış, yumak olmuş, erimiş yok olmuşsunuz… Kuşla böcekle, taşla toprakla, ağaçla yaprakla, ayla güneşle birsiniz… Koca yunusun, unutulmaz dizeleri, tekrar tekrar yankılanıyor…

Ay oldum, aleme doğdum. Bulut oldum göğe ağdım.
Yağmur oldum, aleme yağdım. Nur oldum güneşe geldim.

bütün insanlar, tüm varlıklar, çeşitli kokular. Sesler, tatlar, hepsi birbir içinde… Hiç biri yok. Sadece siz varsınız… TAMLIKTAKİ O ANDA, HERŞEY İKEN TEK, TEK İKEN HER ŞEYSİNİZ…

En nihayet, var oluşun saf kaynağına son adımı da atmak üzeresiniz… Tüm zamanları, tüm boyutları, tüm bilgileri kucaklamış durumdasınız… Yüreğinizin ta derinliklerinden taşan, iç tebessümünüzün aydınlığı, bütün âlemlere dalga dalga yayılıyor… Evrenler nura boğuluyor… Bambaşka oluyorsunuz… En yüce farkındalığın, hakikatin eşiğine vardığınızı hissediyorsunuz… Biliyorsunuz… Eminsiniz… Huşu içinde bekliyorsunuz…

Ve susuyorsunuz…

Bilmem , sizce denenmeye değer mi, bu büyülü yol?…Alt tarafı, sadece günde iki üç dakika…

Saygılarımla…

KUDUZ VİRÜSÜ , KAR KANESİ VE HİKMET…

Bu günkü konumuzu, bir Anadolu ermişi, çok güzel özetleyivermiş… Derviş Muhittin yüzyıllar ötesinden şöyle sesleniyor:

Muhittinem, dervişem.
Hak yoluna girmişem.
Onsekiz bin alemi,
Bir zerrede görmüşem…

Bizim kuduz virüsümüz de, gerçek bir zerre. Canlıların en, en basitlerinden. Çok küçük bir yaratık. O kadar küçük ki, kuduz virüsünü benim kadar büyütecek bir makine olsa, ve ben de, aynı makinede, aynı oranda büyüsem, virüs benim kadar olduğunda, ben dev kadar olurum… Hem de, hiçbir masalda düşünülmemiş bir dev… O kadar büyümüş olurum ki, dünya ayaklarımın altında küçücük bir portakal gibi kalır… Başım, gökteki aya ulaşır…

Bu küçük olduğu kadar da basit bir canlı. Sadece, çok basit bir DNA sarmalı ve de onu saran bir zardan ibaret. Hepsi bu… Tabii ki, bu var ile yok arasındaki canlıda, aklın, zekânın varlığından söz etmek bile abes. Ama, bir şeyler var… Görelim…

Kuduz virüsü de, diğer bütün canlılar gibi, iki büyük ve kesin emirle dünyaya geliyor. Bir, neslini devam ettirmek için elinden gelen tüm çabayı sarf edeceksin… İki, bu emri yerine getirebilmek için, ne yapıp edip ölmemeye bakacaksın…

Fakat hayat, onun için de, çok güç. Önünde çeşitli aşılmaz engeller var… Bir kere küçük olduğu kadar da, zayıf bünyeli bir canlı. Çevreye, dünyaya uyum yeteneği tahmin edilemeyecek kadar az… Hayatta kalabilmesi için, mutlaka, bir canlının sinir sisteminin içinde yaşaması lazım. Canlı dışında, serbest havada, sadece onbeş dakika yaşayabiliyor. Sonra mutlaka ölüyor… tüm kuduz virüslerini, canlılardan sadece onbeş dakika için söküp atmak mümkün olsaydı, kuduz illeti yer yüzünden tamamen silinirdi. Fakat bu hiç olmamış. Virüsümüz ne yapmış etmiş, her an bir canlının içinde kalabilmiş… Diğer yönden, kuduz virüsü, bir canlının bedenine girdiğinde uzun müddet yaşayabilseydi, bu dayanıksızlığı pek fazla dikkati çekmezdi. Mesela, sindirim sistemimizdeki bazı tek hücreli, koli basili gibi, organizmalar, bizimle birlikte uzun seneler hiç zorluk çekmeden yaşarlar… Ama, kuduz virüsü için böyle bir şans da yok. Çünkü o, yaşamak için girdiği canlıyı kesin olarak öldürüyor. Şimdiye kadar, kudurup da kurtulan olmamış… Yani intihar gibi bir şey… Virüsün buna da bir çare bulması lazım… Yaşadığı canlıyı ölüme sürüklemeden evvel, gelecek nesillerinin yaşayacağı yeni canlılara atlaması gerek…

Virüsün çözmesi gereken problemler daha bitmedi… Kuduran bir hayvan, çevresindeki, önüne gelen tüm canlıları ısırırsa, onları kudurtup öldüreceği için, ortada, kuduz virüsünün yaşayacağı canlı kalmayacağından, kuduz da yok olur biter. Yer yüzünden silinir gider…

O, minik, minicik canlı, beyinsiz şey, bunun da bir çaresini buluyor… Kuduran hayvan etrafındaki tüm canlıları ısırmıyor… Daha önemlisi, bulunduğu bölgeden uzaklaşıp, kuduz bulaşmamış bölgelere gidiyor. Böylece neslinin son bulmamasını sağlıyor… Yaradılışta sırtına yüklenmiş olan, neslini devam ettirmek üzerine olan direktifin dışına çıkmamış oluyor…

Söylemesi kolay da, virüs bunları nasıl beceriyor? Hikmet’i işe karıştırmadan, bunların açıklamasını yapmak imkânsız. Yavaş yavaş, adım adım gözleyelim.

Diyelim ki, kuduz bir fare bir köpeği ısırdı… İleride göreceğimiz gibi, ısırma, sinirlerin en yoğun olduğu bölgeye yapılır. Virüsler o noktaya bırakılır. Fare âleminden köpek âlemine transfer olan kuduz virüsü kolonisinin yeni hedefi, o an için tek hedefi, mümkün olduğu kadar kısa yoldan sinir sistemine ulaşmak, oradan da, rahatça üreyebilecekleri yer olan beyne ulaşmak.

Ama, her zaman, tam sinir hücreleri üzerine rastlamaları mümkün değil… Kabul edelim ki, en yakın sinir hücresinden bir milimetre uzağa denk geldiler. Bu bizim ölçülerimize göre, 200 km gibi bir uzaklık. Gidip bir an önce siniri bulması gerek… Nasıl olacak bu? Gözü yok, ayağı yok, kulağı yok, aklı yok , zekası yok…

Yapılan deneylerde görülüyor ki, hiç şaşmadan siniri bulup rahatlıyor… Şimdiki yeni hedef, beyin. Canlıya hükmedebilmesi için, kontrol merkezini işgal edip ele geçirmesi şart… Yine, anlaşılmaz bir güç ona yol gösteriyor. O, ilk defa karşılaştığı, labirentten farksız, sinirsistemi ağı içinde, hiç şaşırmadan en kısa yoldan, beyine gidip yerleşiyor… Rahatlayıp oh çekiyor…

Hatırlayalım ki, virüsümüz fareden gelmişti. Köpek ile ilk defa karşılaşıyor. Bu köpek vücudunun yapısını bilmesi imkânsızdan da öte bir şey… Ama yine de, bütün anatomisini öğreniyor… Nasıl öğreniyor?… Kimse bilmiyor…

Öğreniyor dedim… Gerçekten de, bu akılsız yaratık, öğrenip, olmayan hafızasına kaydedebiliyor… Deneylerle ispatlanmış. Mesela kuduz fareden köpeğe verilen virüs, beyne onbeş günde giderse, köpekten köpeğe verilince, müddet azalıyor… Bu, köpeğin anatomisini öğrenmiş virüsler, tekrar tekrar köpeğe aktarılırsa, beyne ulaşma müddeti, her seferinde biraz daha kısalıyor… Demek ki, bir yerlerine birtakım bilgiler, hatıralar kaydedilebiliyor… Ama nerelerine?…

Virüs beyne geldi yerleşti. Birinci hedefine ulaştı. Çoğaldı, mutlu bir koloni kurdu… ondan sonra, tıpkı insanların, yaşanmaz hale getirdikleri dünyamızdan kurtulmak için, başka yıldızlarda koloni kurmaya hazırlanmaları gibi , o da , hazırlığa başlıyor. Üzerinde yaşadıkları köpek beyni, bir müddet sonra ölecek, yok olacaktır… Virüsümüz bunun da bilincindedir… O bilince nasıl varıyor derseniz, cevap yok…

Üzerinde yaşadıkları köpek kudurup ölmeden önce, hazırlıklara başlıyor. Evvela bir kısım virüsleri, köpeğin salya bezlerine gönderiyor… Salya bezlerini nasıl buluyor diye sorarsanız, cevap hazır; “içgüdüsüyle”. Bu minnacık canlının, içi yok ki, içgüdüsü olsun diyeceğim amma, vazgeçiyorum…

Her halde, çok içten, ta derinliklerden gelen bir güdü bu. Hiçbir zaman şaşmayan bir güdü… Ama beni çok şaşırtıyor. Hele hele, bundan sonra bu içgüdünün yaptıkları, daha doğrusu yaptırdıkları…

Bir an için, virüsün yerine, kendimizi koyalım. Yapmamız gerekenleri gözden geçirelim… Evvela köpek, son derece bağlı olduğu sahibinden, evinden, uzaklaştırılacak. Kuduz bulaşmamış bölgelere ulaşması sağlanacak. Sonra, bu kuduz bulunmayan yerlerde, canlılar aranıp bulunacak. Son olarak da, köpeğin o canlılara saldırması ve de mümkünse sinir uçlarının en sik olduğu bölgelerinden ısırarak, virüslerin, o canlıya geçmesi sağlanacak…

İyi, güzel de nasıl? Köpek uzaysal boyutlarda, ucu bucağı olmayan, ölçülere sığmayan bir yaratık… Biz ise, görme yeteneği bile olmayan, akılsız, aciz zavallı bir virüsüz… Görmek için, köpeğin görme şifrelerini çözüp, onun gözüyle görmemiz, hafızasını okuyup, çevre dışına çıkartmamız, bütün benliğine hâkim olup, ona, itirazsız kabul edeceği emirleri vermemiz gerek… Ama, tüm bunlar için, akıl almaz bir zeka, bir yetenek gerek…

Köpeğin yedi sekiz santimetrelik beyni, bizim ölçülerimize göre, dünya büyüklüğünde bir bilgisayar… Tekrar ediyorum, çanta büyüklüğünde değil, dünya büyüklüğünde bir bilgisayar… Hem de, hiç bilmediğimiz, görmediğimiz bir bilgisayar… Bu bilgisayarın her noktasında, virüs kaynıyor… Hepsi de, ne yapacaklarını gayet iyi biliyorlar… İnsan aklıyla, binlerce senede çözülemeyecek bu problemi hemen çözüp, sonuca ulaşıyorlar… Köpek tam denetim altına alınıyor… Köpeğin gözleri, virüsün gözleridir artık… Köpeğin beyni tamamen virüsün istediği doğrultuda çalışmaya mecburdur…

Düşünün ki, telsiz yok telefon yok ellerinde, akıl, beyin, zekâ diye zaten hiçbir şey yok… Ama yine de, o sayısız virüs kalabalığı, ortak bir hedefe doğru yönleniyor, şaşmadan… Nasıl başarıyorlar…

Bence, her birinin içinde, bu ortak hedefleri bilen, şuursuz virüs kalabalığını, sanki bir bilen tarafından idare edilen organize, disiplinli bir koloni haline getiren bilgi kıvılcımları var… Sınırsız büyüklükteki bir bilginin kıvılcımları… Onun sayesinde, ilk defa karşılaştıkları bu dev bilgisayarı çözüp hâkimiyetleri altına alabiliyorlar… Kısacası, hep olmuş olan, her yerde var olan bir kuvvet, sonsuz bir zekâ, yönlendiriyor bu virüsleri…

Biz yine, kudurmuş köpeğimize dönelim… Artık, kendisini ele geçirmiş olan, virüs kolonisinin isteği doğrultusunda yaşamak zorundadır… İçinden gelen, dayanılmaz kesin emirlere, itirazsız boyun eğer… Canından çok sevdiği evini terk eder… Ölesiye bağlı olduğu sahibini tamamen unutur… Yaşamaya devam ettiği beş on gün içinde, salyasıyla, mümkün olduğu kadar fazla canlıya kuduz bulaştırabilmek için saldırır, saldırır saldırır… Ve ölür…

“Virüsün içgüdüsü” dediğimiz o bilinmez, yine başarmıştır…

Virüslerden gelişmiş organizmalara geçmeyi ne kadar çok isterdim… Mesela vücudumuzdaki hücreler, uzmanlarca, 500 trilyonlarla ifade ediliyor. Trilyon demek, dile kolay, milyon kere milyon. Her hücreyi bir insan temsil etse, bünyemizdeki hücre sayısı için, yüz binlerce dünya nüfusu gerek… Her hücremiz etrafındaki hücrelerle, dolayısıyla da tüm hücrelerle haberleşmekte, böylece bütün hücreler her an birbirinden haberdar… Ayağımız üşüse, sırtımızın bilgisi oluyor… Bir hücre bile, etrafa aldırmadan, kaidelere boş verip, kendi başına büyüyüp çoğalmaya başlayınca, bütün denge bozuluyor… Kanser başladı deniliyor…

Uzman bir biyokimyacının gözüyle, insan bedeninin en küçük bir parçasının işleyişini inceleseydik, kim bilir ne mucizelere şahit olurduk… Hücreleri kastetmiyorum. Onlar akıl almaz derecede karışık organizmalar…

Yazılanlar doğruysa, bir tek alyuvar 250 milyardan fazla hemoglobin molekülü içeriyormuş. Bir hemoglobin molekülü onbin atomdan oluşurmuş. Bu onbin atomun vazifesi, becerebilirlerse, sadece sekiz oksijen atomunu tutmakmış… Böyle bir alyuvarın çalışmasını izleyebilmek, benim zavallı aklımın sınırlarının çok ötesinde… Yani saniyede 10 atom incelesem, bir alyuvara beş milyon yıl ayırmam gerekir… Sadece, bir tanesi bile bu kadar karmaşık olan bu alyuvarlardan, toplu iğne başı kadar kanda, altı yedi milyar adet olduğun düşünmek, beni, derin bir saygı içinde susmaya zorluyor…

Bana, sadece bir tek iyonun anlatılması yeterdi… Mesela herhangi bir yerimizdeki, bir tek sodyum iyonu, yaşamın her anında, nasıl tetikte, nasıl her durumu dikkatle takip edip, yeni şartlara karşı nasıl yeni vaziyetler alıp, görevini şaşmaz bir dikkatle yerine getiriyor…

Böyle bir konuyu bilen birinden dinlemek kim bilir ne kadar heyecan verici olurdu… Her halde aklımıza, Yunusun “bir ben vardur bende, benden içeru” dizesinin yeni yorumları takılırdı…

Diyeceksiniz ki, o sodyum iyonu, ne de olsa, bir canlının iyonu. Kuvvetini canlılıktan alıyor… Peki, o zaman canlılık kavramının ne olduğunu da bir tarafa bırakıp, cansızlara geçelim.

Cansızların en basitlerinden bir hidrojen atomu ile oksijen atomunu ele alalım. Atomların kendi hareketlerini yine bir uzmana bırakalım… Atom altı parçacıklara hiç girmeyelim… Elektronların saniyede şu kadar hızla yaptıkları devinimlerden hiç söz açmayalım… Bunlar nasıl oluyor diye hiç kafa yormayalım… Kendi özellikleri deyip geçelim…

Bir hidrojen atomu ile iki hidrojen atomu, gerekli şartlar oluşunca, her zaman ve mutlaka birleşip su haline geliyorlar. Böylece, iki gaz, biri yanıcı biri yakıcı iki gaz, sıvı haline geçiyorlar, hem de bambaşka özellikleri olan söndürücü bir sıvı… Bu nasıl oluyor? Tabii “özellikleri böyle, kanunlara uyuyorlar” demek çok kolay… Bu yapacakları şeyin mutlaka bir yerlerde, Bir hafızada saklanmış olmaları gerek. Yoksa ne düzenli tabiat olayları gelişirdi, nede bunlarla ilgili tabiat kanunları ortaya çıkartılabilirdi… Mutlaka bir şeyler var, madde içinde veya dışında… Bu bir şeyler beni düşündürüyor. Hele kar tanelerine baktıkça, “Allahın hikmetine akıl sır ermez” diyen atalara hak veriyor insan…

Bu minicik su molekülleri, gerekli ısının oluştuğunu hissedince, karar verip, birbirlerinden ayrılarak, buhar haline geliyorlar… Hissetmek, karar vermek deyimleri, bence pek de iddialı değil… Şartlar değişince, tekrar birleşip su oluyorlar, bulut oluyorlar ve kar tanesi oluşturuyorlar.

Bir gramın binde biri kadar küçük bir kar tanesini inceleyelim… Buradaki su moleküllerinin sayısını dünyadaki insan sayısıyla karşılaştırırsak, karşımıza yaklaşık, bir milyar dünya nüfusu çıkıyor…

Şimdi hayalimizde canlandıralım. Kar tanesinin oluşması için gerekli bütün şartlar bir araya geldi… O anda, bu kalabalığın hepsi , evet tamam kar tanesi oluşturmamız gerek diyor ve kar tanesini meydana getiriyorlar…

Ne var bunda, suyun özelliği bu diyeceksiniz… Ben de öyle deyip kendimi rahatlatırdım da, şu kar tanesinin şekilleri olmasa.

Her kar tanesi muntazam altıgen yapıda. O akıl almaz sayıdaki su moleküllerinin, böyle, bir şekli meydana getirebilmesi için, her molekülün bu şeklin neresinde yer alacağını, anında öğrenmesi ve hemen gidip orada yerini alması gerek… Lisedeyken 19 Mayıs gösterilerine hazırlanmak için kaç ay çalıştığımızı düşünün… Üstelik burada, anında karar verip, yerini bulup sıraya giren, bir milyar dünya nüfusu, yani katrilyonlar söz konusu… Nasıl oluyor da, yaşanması kaçınılmaz olan, o akıl almaz keşmekeş, cehennemi kargaşa yaşanmıyor? Bu başarı için ortak bir koordinasyon şart. Her molekül bir bilgi ile irtibatlı olmalı. Deyim yerinde ise, bir bilen tarafından yönlendirilmeli…

“Ne olacak yani, bu da onların özelliği” denilebilir… Ben de öyle derdim ama, kar tanelerindeki o ilahi estetik olmasa… Her kar tanesi, simetrik, kusursuz altıgen. Bu hiç şaşmıyor. Ve de, asıl inanılmaz olanı, HİÇ BİR KAR TANESİ BİRBİRİNE BENZEMİYOR…

Bu işin peşin düşenler olmuş binlerce ve de binlerce kar tanesinin resmi çekilmiş, birbirinin aynı olan iki kar tanesi fotoğrafına rastlanmamış…

Nasıl oluyor da, bir anda, o bir milyar dünya nüfusuna eşit su molekülü, tek tek hepsi birden, ne şekilde, hangi plan dâhilinde bir kar tanesi imal edeceklerini biliyorlar… Ortak bir proje etrafında birleşiyorlar veya birleştiriliyorlar? Bu, o ana kadar, hiç yaşamadıkları, görmeidkleri, yapmadıkları, karşılaşmadıkları birşekil. Bu şeklin neresinde bulunacaklarına karar veriyorlar veya öğreniyorlar… Ne derseniz deyin, anında kendi yerlerini alıp, göreve başlıyorlar… Ve hep başarılı oluyorlar. Tabii şartlarda oluşmuşlar arasında, Bozuk bir kar tanesi yok… Kırık var, yarım var ama, altıgen olmayan, simetrik olmayan yok ve, tekrar ediyorum; HİÇ BİRİ DE DİĞERLERİNE BENZEMİYOR…

Bütün bunların, bir bilgi, bir cevher, bir sonsuz zekâ işe karışmadan, kendiliğinden, tesadüfen olabilme ihtimali hiç mi yok? Tabii ki var, şöyle; klasikleşmiş bir misalle, gözleri doğuştan görme engelli bir şahıs düşünelim. Hayatında hiç daktilo kullanmamış ve İspanyolcayı da hiç bilmiyor… Bir gün, daktilonun başına geçiyor, hiç görmeden, rastgele tuşlara basmaya başlıyor… Hem da görülmemiş bir süratle, saniyede yüz tuş… Yemeden, içmeden uyumadan, durmaksızın tuşlara o hızla basmaya devan ediyor. Yaklaşık bir milyar beş yüz milyon yıl sonra duruyor… Nihayet bir gramın binde biri ağırlığında olan kar tanemizdeki, su molekülleri adedi kadar, tuşa basmış oyuyor… Bir de yazılanlara bakıyoruz ki, ortaya TESADÜFEN bir roman çıkmış… Hiç yanlışsız, cümle düşüklüğü yok. Hem de hiç bilmediği bir dilde… İspanyolca… Büyük bir roman, ciltlerce, Ciltlerin her biri bin sayfalık. Toplam yüz milyarlarca cilt…

Tek bir kar tanesinin tesadüfen oluşması, bu kadar imkânsız bir şey. Üstelik her kar tanesinde, bu şans zorlaması yeniden yaşanacak, sonsuz defa… Olacak şey mi bu…?

Peki, öyleyse nasıl oluyor, bütün bunlar?

Bütün bunların, rahatsız edici baskısından kurtulmak için, kainatın oluşumunu açıklayan, büyük patlama teorisine sarılmak, en kolay yol gibi görünüyor, bana… Bütün kâinat, küçücük, çok küçük, adeta boyutsuz bir noktacığın patlamasından meydana çıktı… Bu sonsuz kudretteki noktacığı, sınırsız bilginin, sınırsız yeteneğin, ilahi hikmetin bir parçası olarak kabul etmek, en uygun çözüm…

Her şey, sınırsız bilgiden oluştu… Her şey, hikmetin yoğunlaşarak meydana çıkmış hali… Gördüğümüz, hissettiğimiz, aslında, sadece hikmetin kıvılcımları…

Çok eski zamanlardan beri, mistik ulularının, özenle seçtikleri çömezlerine, kulaktan kulağa fısıldadıkları bir sır var. Deniliyor ki, GEÇMİŞ, GELECEK, BÜTÜN ZAMANLAR TÜM BİLGİLER, HEPSİ, HER AN, KÂİNATIN HER NOKTASINDA MEVCUT VE YARARLANMAYA AÇIK…

Bu hüküm, benim gibi sıradan insanlar arasında kabul görmemiş, akılar almamış… Bir bütünün, yani kainatın, her noktasında, o bütüne, yani kainata ait tüm bilgilerin saklı olabileceği, aklımızı epey zorlamış… Olacak şey değil denmiş…

Ama, son zamanlarda, benzer durumların şaşırtıcı örnekleri meydana çıkıyor… Uzmanların aktardığına göre, insan beyninde, hafızanın, kelime kelime, olay olay kaydedildiği yerler yok. Hafızanın tümü, beynin geniş bir alanının her noktasında mevcut… Beynin bir parçası harap olduğunda, netlik azalsa da, tüm hafıza devam ediyor…

Ayrıca, çok daha mekanik, kontrolü kolay bir model bulundu… Lazer ışınlarını özel bir metotla kullanarak elde edilen, hologram negatifleri var. Bunlardan kâğıda geçirilen fotoğraflar, üç boyutlu görüntü veriyorlar. Mesela bir heykelin hologram fotoğrafını çeksek, o heykele, nasıl sağdan soldan aşağıdan yukarıdan baktığımızda değişik görüntüler alıyorsak, bu hologram metoduyla kâğıda geçirdiğimiz, heykele de, sağdan, soldan, yukarıdan aşağıdan baktığımızda da aynı görüntüleri elde ediyoruz… Tabii ki bu şaşırtıcı, ama, asıl şaşırtıcı olan, hologram negatifleri… Bu negatifleri ikiye de üçe de veyahut çok daha fazla parçaya da ayırsanız, her parçadan, resmin, sadece o parçası değil, bütünü elde ediliyor…Parçalar küçüldükçe netlik azalıyor , ama, böylece, Negatifin ayrı ayrı istisnasız her noktasında, resmin bütününün saklı olduğu meydana çıkıyor…

Bu şekilde bir takım ermişlerin, eskiden beri gördüğü gerçek, daha kolay kabul edilebilir hale geliyor… Gelmiş, geçmiş, gelecek, tüm zamanlar ve bütün bilgiler, hepsi, her an, kainatın her noktasında mevcut yararlanılmaya açık…

Kâinatın tamamı cevherden, ilahi bilgiden, hikmetten, oluşmuş… Her şey canlı cansız her şey bu bilgiden istifade edebiliyor…

Tabii ki yaradılışında bulunan yetenekleri kadar…

Cansızlardan canlılara doğru gidildikçe, el altında bulunan bu hazır bilgi denizinden faydalanabilme oranı artıyor… İnsandan insana iyice yüceliyor… Böylece insanlık yolunda kademe kademe yüksele yüksele, insan-ı kamilliğe ulaşabilen, talihli ruhlar, bu ilahi hikmetin bir parçası oldukları gerçeğini yakalayıp, aydınlanabiliyorlar…

Hikmet kıvılcımlarıyla parıldayabilme yolları asırlar boyu, avama hep gizli kalmış… Günümüzde ise şartlar çok değişti… Geçmişte, sadece mistik yoldaki uluların, çok seneler boyunca, tarifsiz zorluklara katlanarak elde ettikleri, bu derine dalma usulleri, yirminci asrımızın son çeyreğinde, gerekli çabayı gösterebilecek kadar cesareti olan herkese açılmış durumda…

Kitaplar yayan, konferanslar veren, seminerler düzenleyen ve pratik çalışmalar yaptıran bu gibi merkezlerin sayısı, günden güne artmakta… Buralarda, dualar, şuur altı terbiyesi gibi, çeşitli meditasyon yolları da dahil olmak üzere, pek çok metot anlaşılır biçimde öğretilmekte… Bu yollarla, kendini eğitebilme, yüceltebilme azmine sahip kişilerin, sonsuz bilgi kaynağına erişebileceği iddia edilmekte… Anlayanların söylediğine göre, çalışmalar, günden güne, ümit verici bir hızla artmakta…

Bizleri, asıl heyecanlandırması gereken konu, bence şu: hikmet kıvılcımlarıyla temas kurmayı başarabilmiş ulular, genelde susuyorlar, hiç konuşmuyorlar… Ama, ender de olsa, bilgi verenler, hep aynı şeyi müjdeliyorlar…

Varılabilecek son hedef, ulaşılabilecek son basamak, sadece bir sevgi okyanusu… Tek gerçek, kelimelere sığmayan YÜCE SEVGİ… Başka hiçbir şey yok… Her şey, bu anlatılamayan sevgiden ibaret…

Bu yolda, elinden gelen çabayı sarf etmeye azimli biri olarak ben, sonsuz hakikate yaklaşabilenlerin önünde huşu ile eğiliyor ve bu yolda ilerleyebilmem için gerekli gücü vermesini Ulu Tanrı’dan niyaz ediyorum…

Ne dersiniz?… Ne mene şeydir, bu “tarif edilemeyen sevgi”?…

Sizce, nasıl isimlendirmeli Onu?…

Yoksa, hiç mi yok ?…

Saygılarımla…

Erdoğan Çiner

S . O. S . LÜTFEN YARDIM EDİN… TEK KELİME YETECEK…

ÖZGÜR İRADE , KADER VE IŞIK

Herkes gibi, ben de, özgür bir iradeye sahibim. Tüm kararlarımı özgürce alırım… Bu, o kadar açık bir gerçek ki, hiç bir delile, ispata ihtiyacı yok. Her şey bütün açıklığı ile meydanda. Seçimlerimi, hep serbestçe yaparım. İster yemek yerim… İstersem su içerim..İster kırmızı gülü koklarım istersem sarıyı… Sıcak veya soğuk duşu tercih etmem de tamamen bana bağlıdır. Mesela şu anda, istediğim sözcükleri ben tamamen serbest irademle seçiyorum. İstesem pekala başka kelimeler kullanabilirim. Veya, hiçbir şey söylemem… Tüm ömrüm boyunca olduğu gibi, şu anda da, kararlarımı tamamen hür irademin etkisi altında alıyorum. Bu apaçık meydanda. Ben, özgür iradesi olan bir insanım…

Ama, acaba. gerçekten de böyle mi?..Ben, sahiden hür iradeye sahip miyim?… Yoksa, olmayan bir serbestiyete, gerçekten sahipmişim gibi mi geliyor ,bana.. Bu sadece basit bir yanılsama mı?..

Aldığım kararlara başka bir açıdan, yani zorunluluk penceresinden bakacak olursam, ne yazık ki, ortalıkta en küçük hür irade kırıntısı bile göremiyorum…

Bütün yaptıklarımı zorunluluk nedeni ile, öyle yapmaya mecbur olduğum için yapıyorum. Her an önümdeki tek seçeneği seçiyorum. Diğerleri ayıklanmış durumda, sadece tek seçenek kalmış, onu seçmek zorunda kalıyorum. Ve, buna özgür seçim, hür irade diyorum… Mesela, şu an, bu kelimeleri seçip kullanıyorum. Çünkü onlar, bence en uygun sözcükler. Diğerleri zaten elenmiş durumdalar…Bu kullandıklarımı kullanmaya mecburum… İnsan, her an için beynindeki sayısız karar taslaklarından, o an için kendince, kendisine en uygun olduğuna inandığını seçiyor. O kararı almak o insan için , o anda bir zorunluluk, bir kader…

Bunun böyle olduğunu, kendi kendimize ispatlamak çok kolay….Geçmiş günlerinizden birinde, sonradan çok pişman olduğunuz bir kararınız, bir hareketiniz mutlaka vardır. Kendinize hiç yakıştıramadığınız, keşke hiç yaşanmamış olsaydı dediğiniz bir an. “Ah, zamanı geri sarıp, tekrar o günün, o anına dönebilseydim, kesinlikle o hareketi yapmazdım. Özgür irademi kullanıp, bambaşka bir karar alıp, bu pişmanlığı hiç yaşamazdım”. Dediğiniz oldu, mutlaka…

Bakalım gerçekten özgür iradeniz var mı? Başka bir karar alabilecek misiniz?… Şimdi , hayalinizde zamanı geriye sarıp, o kritik kısacık ana gelin. Ama tüm detayları ile sadece o anı canlandırın gözünüzde. Sadece tam o anı, bir an evveli veya bir an sonrayı değil, kesinlikle tam o karar anını… şimdi bakın bakalım, o pek beğendiğiniz, yerlere göklere sığdıramadığınız özgür iradenizle, başka, değişik bir karar alabiliyor musunuz?…Tabbi ki hayır, aynı şartlar altında hep aynı netice meydana çıkıyor. ..Kırk defa aynı anı yeniden, aynen yaşasanız, kırk defa da aynı hatayı yapıp, pişman olacaksınız…

Kaderin yönlendirdiği bu anlar, peş peşe sıralanarak, saniyeleri, saatleri, günleri, kısacası tüm ömrümüzü oluşturuyor ve biz, hiç özgür irademizi kullanamıyoruz…

Pek öğündüğümüz serbest irademiz, ne o anlarda vardı, ne de şimdi var… Zaten hiç olmamıştı ki…

Bu bizim zorunluluğumuz… Kimisi ona alın yazısı, kimisi de kader diyor…

Özgür irademizin hiç olmadığının, başka bir kanıtı da, olacakları önceden bilme olayları… Çünkü, bir kehanetin gerçekleşmesi için, o olayla yakından uzaktan ilgili bütün kişilerin ve tabii ki, o kişilerle de ilgili olan diğer fertlerin, tümünün ne yapacaklarının, kararlarını ne yönde vereceklerinin, seçeneklerini nasıl kullanacaklarının, önceden en küçük detaylarına kadar bilinebilmesi demektir. Bir göz kırpmanın etkisi bile ihmal edilse, kehanet gerçekleşmez….Bir kelebeğin kanat çırpması, teorik olarak, tüm dünyayı etkiler….

Tarih boyunca yaşanan pek çok önceden bilme olaylarının, çok küçük bir kısmı, yüzlerce ve de yüzlerce olarak, kitaplara geçmiş durumda. Bunların çoğunun uydurma olduğunu kabul edelim… Geri kalanların çoğuna da, basit birer tesadüf diyelim… Ama, tüm insanlık tarihi boyunca yapılan kehanetlerin, bir tanesi, sadece tek bir tanesi bile gerçekse, bu, özgür iradenin bulunmadığının, kesin kanıtı olur.

Üstelik, bugün için, önceden bilme yeteneğinin, çok az da olsa, her insanda bulunduğu, ilmen kabul edilmiş, laboratuar şartlarında ilmi metotlarla kanıtlanmış durumuma bulunuyor.. Tabii ki ben kitapların yalancısıyım…

Özetlersek, her an, kendimize göre en iyi, en isabetli, en uygun hür kararlarımızı veriyoruz. Ama bu, bildiğimiz özgür seçim olmuyor. Seçmeye mecbur kaldığımız için , o bir tek kararı almaya mahkum oluyoruz… Bazen o, kararsızlık oluyor. Hiç karar almamak oluyor. Ne oluyorsa oluyor, ama , bölünemez küçüklükteki anlar, hayatımız boyunca, peş peşe sıralanırken, bizim, her an parçası için, önümüzde seçebileceğimiz sadece bir tek kararımız oluyor. Ve tabii ki, biz de onu seçmeye mecbur oluyoruz. Daha açıkçası, mahkum oluyoruz.

Böylece görüyoruz ki, benim verdiğim bir kararı, zorunluluk gözlüğü ile incelediğimde, bunun özgür irademle alınmadığını, özgür irademle değiştirilemeyeceğini açıkça görüyorum. Ama , aynı olaya özgür irade penceresinden baktığımda ise, bütün sorumluluğun bende olduğunu, yine aynı netlikle ve kesinlikle idrak ediyorum. O anda, zorunlulukla, kaderle ilgili hiçbir kısıtlama bulamıyorum… Her şey çok açık bir şekilde, tamamen özgür irademe bağlı…

Karar verme nedenlerimin böyle çelişkili bir şekilde ortay çıkması, benim huzurumu seneler ve seneler boyunca bozdu… Zira, bu sonuç, sonuç değil, tam bir ikilem. Bir paradoks… Bir kaos… Olacak şey değil… Bu şuna benziyor; size, “bir renk düşünün diyorum, mesela siyah rengi düşünün, ama, bu siyah renk, aynı zamanda beyaz renk olsun. ..Ama, gri, kirli beyaz, veya parçalı filan olmasın… Net olarak, her noktası,hem içinde hiç beyaz barındırmayan tam simsiyah , hem de, içinde hiç beyaz barındırmayan simsiyah,olsun…” Hiç olabilir mi böyle bir renk?..Tabii ki akıl dışı…Saçma, hem de çok saçma.. “Bir el bombası düşünün” , desem. “Patlasın, ama durmaksızın, her an, kesintisiz olarak patlasın…Saniyeler, dakikalar, saatler, günler yıllar boyunca patlar durumda olsun….Hem de aynı bomba, aynı zamanda hiç patlamasın…Kulaklarımızda, hem her an devam eden bir patlama gümbürtüsü, hem de, aynı anda, tam , mutlak bir sessizlik…”Kabulü zor değil mi?…Veya, daha basit bir şey düşünün, mesela, “bir kedi düşünün” desem. “Öyle bir kedi ki, hem capcanlı dipdiri, tam sağlıklı olsun, hem de aynı anda, ölü olsun….Ama ,hasta falan da olmayacak…”Tabii ki böyle bir kedi düşünülemez. Göz önünde canlandırılması imkansız bir kedi ,bu…Böyle bir kedi için, aklı başında olan herkes, imkansız, olamaz , der…

Ama oldu, hem canlı, hem ölü olan bu kediye, ben bir kitapta rastladım…. Çocuklara kuantum’ u tanıtmak için yazılmış bir kitabı karıştırırken, karşıma çıktı ve beni bu düşünce açmazından kurtardı. Birazcık huzura kavuşturdu…

Bu hem ölü, hem diri kedi hakkında tamamlayıcı bilgi isteyenler, yeni başlayanlar için yazılmış, kuantumla ilgili bütün kitaplarda, detayları ile bulabilirler.

Şimdiye kadar okuduğum bütün bu çeşit kitaplarının, baş köşesine kurulmuş , oturuyordu, o kedi…. Kedinin yanı başında ise, her an , hem patlayan , hem de patlamayan bomba… Bombayı oraya yerleştiren tanıdık biri, Einstein… Kedinin sahibi de, kedileri çok seven, Schrödinger adında bir kuantum profesörü…

Her neyse, biz yine konumuza dönelim…Tabi ki ben fizikçi değilim. Hele, kuantum fizikçisi hiç değilim ve olamam da. Ama bu eksikliğim, kuantumla kendi seviyemde ilgilenmeme de mani olmuyor…

Anlayabildiğim kadarıyla, atomaltı diye isimlendirilen bu akıl almaz küçüklüklerin aleminde, hakikaten göz önünde canlandırılabilmesi, düşünülmesi imkansız olaylar oluyor. İnsan mantığının kabul edemeyeceği yapılar her an gözler önünde. Akıl almaz özellikler var..

Bu kuantum aleminde beni ilgilendiren, şimdilik, sadece ışığın durumu oldu… Belki de en basit onu buldum, ondandır…

Işık denen bu acayip nesnenin esası, dalga ve parçacık. Yani foton. Ama, foton ve dalga karışımı değil. Hem içinde hiç foton bulunmayan yüzde yüz dalgadan ibaret, hem de içinde hiç dalga olmayan , yüzde yüz fotondan ibaret, bu hiç tanımadığımız, ışık deyip geçtiğimiz şey…Akıl alacak, gözde canlandırılabilecek bir yapı değil ,bu… Herhalde, ispat edilmeden önce ,biri çıkıp yemin ederek anlatsaydı, herkes deli derdi ona…Ama , bugün için, kesinlikle doğru, ilmi bir gerçek….Tamamen, foton ve dalga olasılıklarından ibaret olan ışık, bir zihin ona dikkatini çevirdiği anda, ya yüzde yüz saf dalga, ya da, yüzde yüz,katıksız foton, olarak kendini gösteriyor.

Işığın sadece fotonlardan ibaret olduğunu göstermek, erbabı için çok kolay..gerekli deney düzeneğini kuruyor ve apaçık gösteriyor ki, ışık, o deney anında, tam olarak, sadece ve de sadece, fotonlardan ibaret..Işık dalgalarından, en küçük bir iz bile yok, yüzde yüz foton. Yapılan karışık hesaplarda, bunu matematiksel olarak açık seçik ortaya koyuyor. Sayısız deneyler, sayfalar dolusu hesaplamalar yapılmış, bu konuda en küçük bir şüpheye yer kalmamış. Dost da, düşman da kabul etmiş ki, ışık, o deney anında, yüzde yüz, fotondan ibaret..Kesinlikle , dalga filan yok, ortalıkta…

Ama aynı bilgin, bu sefer ışığın sadece dalgalardan ibaret olduğunu ispat etmek isterse, bunu da, aynı kolaylık ve kesinlikle başarıyor…

Bu sefer, deney aygıtlarını, ışığın sadece dalgalardan ibret olduğunu gösterip, ispatlayacak şekilde hazırlıyor. Deneyi başlatıyor…Ve neticeye kolayca ulaşıyor….Işık, o deney esnasında, sadece dalga olarak kendini gösteriyor..Foton taneciklerinden en küçük bir iz bile yok…O anda, ışık sadece dalgalardan ibaret… Bu da, sayısız deneylerle apaçık gösterilmiş ve sayfalar dolusu yüksek matematikle ispatlanmış , saf bir gerçek…

Özet olarak, siz, ışığın esasını foton olarak görmek isterseniz, foton olarak görüyorsunuz ve tamamen haklı oluyorsunuz…Dalga olarak görmek istediğinizde de,dalga olarak görüyorsunuz ve yine yerden göğe kadar haklı oluyorsunuz…..Tıpkı benim, aldığım her kararda, neyi görmek istediğime bağlı olarak, hem tam özgür irademi, hem de, kesin olarak, kader denen zorunluluğu görebilmem ve her ikisinde de haklı olabilmem gibi…

Bilmem, bu konuda, sizlerin görüşü ne olacak?..Bu apaçık gerçekliği rağmen, beni yanıldığıma ikna edebilecek misiniz ?….

Ama, lütfen , şimdi bana, “Bu söylediklerini doğru kabul edersek, bizler, özgür iradesi olduğuna inanacak sekilde planlanmış robotlar, derecesine düşmüş olmaz mıyız?… Hem o zaman. Suç ve cezayı,günahı ve sevabı, doğruyu ve yanlışı, cenneti ve cehennemi ne yapacağız?..Bu kavramları nereye yerleştireceğiz?..” diye sormayın.

Önümüzdeki bu problemi çözüp rahata erdikten sonra, tüm bu suallerin cevaplarını da vermiş olduğumuzu, hayretle ve sevinçle görmüş olacağız…

Kaldı ki, o suallerin hiç birinin doğru cevabını bulamayacağımızı, veya bulacağımız cevapların hoşumuza gitmeyeceğini, bizim huzurumuzu kaçırabileceğini düşünsek bile, bu, şu andaki araştırmamızı hiç etkilemez. Bazı sualler cevapsız kalacak diye, başımızı kuma sokup, gerçeğe ve de dolayısıyla hakikate sırtımızı tabii ki dönemeyiz…

Şu andaki görevimiz, bence, kendini bilme yolunda atılabilecek en büyük adımlardan biri olduğuna inandığım adımı atabilmek. Konumuzun özünü oluşturan ana sorumuzun cevabını, cesaretle araştırabilmek ve bulmak…

Bizim özgür irademizin, her an için, hem tamamen olduğu, hem de hiç olmadığı, doğru mu, yoksa doğru değil mi?.

Başka bir deyişle,

Benim, ÖZGÜR İRADEMLE, değiştirilmesi imkansız olan MUTLAK KADERİMİ, her an YARATTIĞIM, doğru mu, yaksa yanlış mı?…

Tek kelimelik cevap bekleyen sual , şimdilik bu…Sadece bu…

Saygılarımla…

Erdoğan Çiner