Körüz biz…

Eski bir sohbetten

Hemen şu an; yeni doğan çocukları, anne-babamızın ve eğitimin bize yaptığı gibi kendi gerçekliğimizi empoze etmemek üzere konumlanabiliriz. Onların kendi devinimlerine izin verir, içlerinde getirdikleri yenidünyayı tarif etmeleri için yüreklendirebiliriz.

Ebeveynlerin İşlevi
Anne-babanın yeni işlevi sanırım değişmek üzeredir. Elinizde engin bir kaynak var ve onu maksimum düzeyde işlerliğe kavuşturmak için gözü açık ve hatta gerekirse sistemin dayatmasına karşı isyancı/korumacı olmalı.
Dünyanın bugüne kadar tanımlamış olduğu “başarı” kavramı tümüyle değişecektir.
Bunun üzerine biraz düşünmeliyiz galiba.

Bana göre başarı; insanın kendi olması ile doğru orantılıdır.
Ne derece kendiniz olabilirseniz o derece başarılısınız.
Buna ne dersiniz? 🙂

Koruyuculuk ne  ölçüde olmalı?

Koruyuculuk kavramı da biraz değişecek, Bunu açmak oldukça zor ve uzun. Ve açıklaması sanırım “başarı” tanımımızda yatıyor.
Düzenle bi alakamız ya da zorumuz yok bizim, biz değişirken o otomatikman değişir.
Biz nasıl değişeceğiz?
1. Öncelikle “sahip olma” kavramımızı gözden geçireceğiz. Maddi ya da manevi servetimizi korumak adına, aklıselim olmaktan vaz geçmeyeceğiz. Biz çocuklarımızın sahibi değiliz. Çocuklar topluma aittir. Sadece anne-babanın tohumlarından oluşmadı o meyve. Bütün çocuklar, gezegen tozlarından beri devam eden yaradılış hikayesinin toplam deneyim ve bilgisini içeriyor.
Bu sebeple, benim çocuğum bir yana, diğer milyarlarcası öte yana demiyeceğiz. Gönülden demiyeceğiz.

  1. İşte tam bu sebeple, çocuğumuz doğduğu andan itibaren, nesneleri ve varlıkları ona tanıtırken; “bu senin, bu babanın, bu dedenin” diye ayrımcı talimatlarla şartlandırmayacağız. Özne kullanımımız sadeleşecek; “biz” çok kullanışlı hale gelecek.

Şimdi size soruyorum, yetişkin insan oluncaya kadar sizden bişey öğrenen her hangi bir yetişkin oldu mu?
Yoksa çoğunluklar gibi, size de tüm yetişkinler, bütün gayretleriyle, doğru bildiklerini öğretmeye mi çalıştılar?
Bana eski düzende her kişi, kendi öğretme vaktinin gelmesini hısla bekliyormuş gibi geliyor. Adeta acı çıkaracakmışçasına… Yetişkin olana dek hiç bişey öğretememişliğin, yaratıcılığını gösterme alanı bulamamışlığın acısı 🙂

“Biz”, yeni dünyanın ferdi olmaya aday olmuşlar. Örneğin ben adayım.
Parmak kaldırıyorum 🙂
Sadece olamazsam eleneceğimi bildiğimden değil, yürekten parmak kaldırıyorum.
Ben önemli değilim. Onbinlerce yıllık insanlık tarihi ve onun çabaları önemli.
(lütfen bu sözümde bir iddia bulmayın, sadece emeklerinin heba olmasına gönlü elvermeyecek, herhangi bir anne duygusuyla konuşuyorum.)

Yenidünyanın geçerlilik zamanı: şimdi ve yeri; burada
Bir bayrağa ihtiyacı var mı bilemiyorum ama olsaydı, konuşan bir bayrak olurdu ve “kendin ol” derdi.
Eğer bu üç öğeyi birleşirirsem; şimdi, burada, kendin ol

Yenidünya, kendin olan orijini gerçekleştirme dünyası.
Hani eskiden, dünyayı çok ciddi etkilemiş olaylar baz alınırdı ve onlara bir ÇAĞ ismi verilirdi. Bildiğimiz o çağların hepsi eski dünyada kalacaklar.
Eskiden biri çıkıp buna benzer şeyler söyleyince ütopya denilirdi 🙂
Gelecek geldi. Geçmiş zaman ve gelecek zaman fiil çekimleri birbirlerini tam şu anda nötr yaptılar.
Ne olmakta olduğunu görmek için dikkat kesilmek lazım.

Çocuklar, genetik birikimle, gezegen tozlarından anne babasının dölleme anına kadar olan tüm deneyim birikimimine sahip olarak geliyorlar.
Çocuk doğduğunda, onun algıları açıktır ve gözleri gerçekte olan (ve fakat şu anda bizde kapanmış olan) enerji dünyasını görür. Çocuğun baktığı realite, bir takım renkli ışık telciklerinin ordan oraya devindiği, canlı bir ağ yumağıdır.
(Fizikçilerin dediği gibi; orada bir kıpırtı vardır sadece.)
Biz çocuğa, bize miras kalmış olan dünyayı tanıtmaya başlarız, aslında olmayan bir dünyayı.

Biz körüz. Fakat daha da beter olan, kör olduğumuzu bilmiyoruz!
Çocuğa algısına çarpan enerji devinimlerini nasıl yorumlaması gerektiğini biz öğretiyoruz!
Bu korkunç ötesi bir sorumluluk. Kör olduğunu bilmeyen birinin yegane olasılık zannettiği eften püften bir dünyayı algılatmaya çalışıyoruz. Ve dört yaşını bitirdiğinde, çocuğu da kendimiz gibi kör yapmayı başarıyoruz!

Aslında bu bir çeşit gerilim filmidir.

Ne demek istediğimi daha rahat ANlayabilmek için, aklıma Saramago’nun “körlük” kitabı geldi. (Bu büyük yazarın, gerçekten muhteşem kitaplarından biriyle tanışmanıza belki vesile olacağım için şimdi yeniden sevindim.)

–Umarım İndigolar, Kristaller yada otistikler yardımcı olur bizlere?

Yardımcı olabilmeleri için kendimizi değiştirmeliyiz, mümkün olabildiğince, en azından kör olduğumuzu bilsek, herşey yoluna girecektir. Böylece patronluğu bırakırız (çocuk üzerinde), daha eşit ve açıkçası haddini bilen bir ilişki yöntemi bulabiliriz sanıyorum. 🙂

Ayrıca şunu belirtmeliyim ki, indigo ve kristal çocuk kavramının yeryüzüne düşmüş(!) olması tesadüfi değildir. Kör olduğunu anlayan ebeveynler ortaya çıkmaktadır…

Horton

Çok satılan kitapların yaratıcısı kariratürist Dr. Seuss’un çok sevilen bir masalı daha, yayımlanmasından 50 yıl sonra beyazperdede. ABD ve Avrupa’da izlenme rekorları kıran Horton, sevimli bir filin etrafında gelişen bir öyküyü anlatıyor.
Konusu
Mayıs ayının sıcak bir günü Nool ormanının derinliklerinde, fil Horton gölün serin sularını etrafına fışkırtarak oynamakta, ormanın keyfini çıkarmaktadır. Ta ki cılız, küçük bir ses duyana kadar. Havada uçuşan bir toz zerreciğinden gelen, belli belirsiz bir yardım çağrısıdır bu.Horton henüz bu küçük zerreciğin içinde Who-ville adında koskocaman bir şehir bulunduğundan, bu şehrin kendisi gibi mikroskopik boyutlarındaki halkından (Whos) ve şehrin yönetimini elinde bulunduran belediye başkanı Mayor’dan habersizdir.

Komşuları tarafından alay konusu olan, tehdit edilen Horton, tüm eleştirilere kulak tıkayıp bu cılız sesi dinler ve zerreciği kurtarmaya karar verir. Çünkü ona göre, her ne kadar küçük olursa olsun, insan insandır.

Horton’un bu tavrı hem çok basit, hem de çok derin anlamlıdır. Kendisiyle dalga geçen ve aklını kaçırdığından şüphelenen arkadaşlarına, “Uzayın derinliklerinde bir yerlerden şimdi yaşadığımız yere bakarsanız, aslında bizim de bir zerrecik gibi göründüğümüzü anlarsınız.” der.

Parolası ise şudur: “ Bir fil yüzde yüz sadıktır.” Ve Who-ville şehrinin içinde bulunduğu zerreciğe yeni bir ev ve yer bulma görevini asla aklından çıkarmayacaktır…

Yönetmen: Jimmy Hayward, Steve Martino
Oyuncular: SESLENDİRENLER: Jim Carrey, Steve Carell, Carol Burnett, Will Arnett
Dil: İngilizce
Tür: Animasyon

Not: Yeni Dünya’da eğitim bu animasyon gibi olacak muhtemelen, öğretmenler tiyatro oyuncularından seçilecek! Olabilir mi?

Çocuklarla konuşurken

Çocuklarla konuşurken, teşvik etmenin 75 yolunu aşağıda renkli ve zevkli şekilde özetlemişler, bir zaman görmüş ve hoşlanarak saklamışım dosyamda. Az önce tekrar okudum ve ne kadar şanslı olduğuma bir kez daha şükrettim; çünkü ebeveynlerim tarafından nerdeyse bu yetmişbeş yolla teşvik edilmişim 🙂 Özellikle babam bu konuda bir sihirbazdı denebilir.

Çocukken belki fazla anlaşılmıyor ama büyüdükçe bu teşvikin sonuçları ayan beyan belli oluyor. Yine kendimden yola çıkarak hayatı olumlu algılayışımı, çevremdekiler çoğu kez şaşıp kalsa da kendime güvenimi – çünkü mantıkla bakıldığında pek de güvenecek bişeyim yokmuş gibi görünürdü çoğu kez, bu sebeple şaşırmalarına hak verirdim doğrusu- bu yolla sağlamış olabilirim.

Yeni Dünyada çocukların eğitiminedaha uygun bir zamanda daha detaylı yer vermek ümidi ile bu renkli tabloyu sizlerle paylaşayım şimdilik:

mch_turkish_kids_talk

(Resmi büyütmek için üzerine tıklayınız)