merhaba ben android :)

Malumunuz, her nefs ölümü tadacak.. hadi onu anladık da..

Peki ya kesinkes ölümü tadacak olan tüm bu nefisler, sadece ve sadece tanrı tarafından mı yaratılırlar?

Açalım..

Bugün bir başka başlık altında görüp kikirdediğim yapay zeka mevzusu yani..

Ve bir yandan resimlere bakarken, diğer yandan sorularımızı sıralayalım;

Şimdi şu yukarda gördüğümüz “şeyler” gibi kendilik bilinci bulunan, kendi kendine satır ekleyebileceği temel bir yazılım üzerine biriktirdiği tecrübeleri, deneme-yanılma yöntemi ve aktif bilgi dağarcığı eşliğinde düşünebilen, seçim yapabilen, karar alabilen, ve hatta tıpkı yapay zeka filminde olduğu gibi kendini koruma maksadıyla savunma mekanizmaları geliştirebilen ve ölmek istemeyen bir zeka formu.. Fark şu ki; bunlar anne karnında iki damla suyun birleşmesi ile değil de, bilmem kaç milyar nano-teknolojik bağlantı ve sıvı aliminyum bazlı membranöz çipleriyle (uydurdum:) labaratuvarda yaratıldı ve sonra uygun aksam, edavat ve iskeletle mobilize edilip sokaklara salındı..

İnsan değil yani, ama bir yandan da bizim gibi.

Neyse efenim, herşeyden önce dinimiz bu konuda ne der, böyle birşey vahyden referans alır mı? (bilinç yaratımı)

🙂

Ve hadi diyelim ki aldı.. Böyle bir teknoloji dünyaya gözünü açtı..

Peki ya sonra?

Kim olacak şimdi bunların allahı?

Varoluşun amacı, nerden geldik nereye gidiyoruz, ahlak, kıyamet, ilahi adalet, imtehan filan?

Al sana android’in dramı.

Daha da önemlisi, bu “bilinç formları” ölümsüz olmayacak.. Öyle ya, yandı mı çip, elvada sonsuz hayat. Bu kez yeniden dirilten de olmayacak.

Ya da rahibin tekiyle konuşsa ne anlayacak? Bizler ki Muhammed’in yüzü suyu hürmetine yaratıldık desen ne manyayacak?

Ha işte kendilik bilinci olan bu “zekalara” (yoksa ruhlara mı desem:) ne olacak?

Sahi..

Filmdeki kazanovanın son sözünü hatırlayan?

🙂

En süper mucize

Şimdi bu öyle bişey ki… Hani ay ikiye yarılmış da geri birleşmiş filan, hikaye…Ordaki argümanları az çok biliyoruz ne de olsa; yok meridyen hesabı, yok gece hava sahası, buluttu vesaireydi derken, burda o ihtimal de yok.

Neyse uzatmayalım, mucizenin adı güneşi geri döndürmek:)

“Resulullah S.A. efendimizin mucizeleri arasında, batmaya yüz tutmuş güneşi geri döndürmek de vardır. Ve.. Resulullah S.A. efendimizin bu mucizesi üç kez vuku bulmuştur.

BİRİNCİSİ; bunu ESMA r.a anlatmaktadır;

Resulullah S.A. efendimiz, Hz. Ali’nin kucağına başını koymuş, kendisine gelen vahyi dinliyormuş.. Bu arada, Hz. Ali r.a dahi, güneş battığı halde henüz ikindi namazını kılmamıştı… Resulullah S.A efendimiz, Hz. Ali’ye sordu; Ya Ali, ikindi namazını kıldın mı? Hz. Ali r.a. şöyle dedi: kılmadım..

Bunun üzerine Resulullah S.A. şöyle dua etti; “Ey rabbim, Ali senin ve Resulunün itaatinde iken, namazı geçti.. Güneşi geri çevir..”

Bundan sonrasını Esma r.a. şöyle anlattı;

Güneşin battığını görmüştüm.Tekrar, battığı yerden geri dönüp doğduğunu gördüm. O kadar ki, dağlara ve yerlere güneşin aydınlığı vurdu..

İKİNCİSİ; Hendek vakasında olmuştur.

Resulullah S.A. efendimiz ikindi namazını kılmamıştı. Güneş olduğu yerde durdu, batmadı.. Bu babda, ravileri sağlam olan hadis-i şerifler vardır.

Aliyülkari, Şifa-i Şerif şerhinde şöyle diyor:

Resulullah S.A. efendimiz için anlatılan bu mucize, Süleyman peygamber için de olmuştur.. Nitekim bunu; “Onu bana döndürün” (38/33) mealine gelen ayet-i kerimenin tefsirini yaparken, müfessirlerden bazısı anlatıyor..

ÜÇÜNCÜSÜ; Miraç vakti olmuştur.

Güneşin hapsedilmesi..

Diyorlar.

Resulullah S.A efendimiz, miraca çıktığı zaman bir kafileye rastladığını haber vermişti.

Resulullah S.A efendimize sordular; Kafile buraya ne zaman gelebilir?

Onlara cevap olarak Resulullah S.A. efendimiz şöyle buyurdu; Çarşamba günü gelir!..

Çarşamba günü oldukta, Tüm Kureyş kafirleri hazırlanıp kafileyi karşılamaya çıktı.. Güneş doğdu, yükseldi.. Artık günün hükmü kalmayacak kadar alçalıp batmaya yüz tutacağı zaman, Resulullah S.A efendimiz dua etti.. Resulullah S.A. efendimizin bu duası üzerine, güneşin batması bir saat ertelendi…

Bu şekilde güneş de hapsedilmiş oldu..

Az sonra, daha gece hükmü başlamadan kafile geldi. Böylece Resulullah S.A. efendimizin de doğru söylediği ortaya çıkmış oldu.

Bu hususta, Alivvülkari Mu’cem Evsat adlı eserinde; Cabir’den r.a. naklen şöyle anlatır; Resulullah S.A. efendimiz güneşe emretti, günün kaybolması bir saat ertelendi…

Resulullah S.A. efendimizin bu mucizesine, peygamberlerden hiçbirinin mucizesi mukabil olamaz, onun muadili olamaz. Şunun için ki; Melekut aleminde yani gökte zahir olan mucize, bulunduğumuz alemin tabiatlarından hariç bulunmaktadır. Bunda hile ihtimali de yoktur. Bilhassa, bu alemi aydınlatan güneşin, kendi tabi seyrinden ve gerçek yörüngesinden geri kalarak Resulullah S.A. efendimizin emrine tabi olması çok büyük bir mucizedir..”

Kaynak: Mucizat’ül Enbiya, Eski Alay Müftüsü Mehmed Şakir Hoca’dan sadeşetirerek çeviren Abdulkadir Akçiçek. Sağlam Kitabevi- 1979 syf:269-271

🙂

Dinsel Özet

Şöyle bir özet geçelim bakalım…

Hatta madde madde gidelim:

1) Nuh Tufanı ne?
Valla belli değil.. Hani lokal desen olmuyor, küresel desen olmuyor, ortaya karışık yapsan olmuyor… Yani? Dedik ya, ne olduğu belli değil işte.. O halde ne yapmak lazım? Elbet fazla kurcalamadan iman etmek lazım. (Ya da fettoş’un radyo vaazlarında sık sık beyan ettiği gibi; ey müslümanlar, bunlar umuma açık konular değildir, bunlar yalnızca ve yalnızca işin erbabı olan kişilerin tartışabileceği meselelerdir, yani herkesin kafaya takması gerekmez… valla böyle diyo:)

2) Türban ne?
O da belli değil.. Bilimle izah etsen olmuyor, akılla izah etsen olmuyor, zekayla izah etsen olmuyor. Bazı arkadaşlarımız da yazmış, insan üşüyünce zaten birşeyler alır üstüne, sıcak olursa çıkarır, yağmur yağarsa pardesü giyer, kartopu oynarken bere eldiven takar, vesaire… Eeee, şu halde kadının iklime, coğrafyaya, çevre şartlarına vs.ye hiç aldırmadan, saçını başını boynunu istisnasız her yerde ve her daim örtmesindeki “akıl” nerde? Erkeği çamış gibi denizin tadını çıkarırken, kadının 45 derece sıcakta ağzını yüzünü kapatmasındaki “mantık” ne? Belli değil.. (ya da şudur diyen varsa çıksın anlatsın) O halde ne yapmak lazım? Bittabi fazla kurcalamadan iman etmek lazım.

3) Ayın ikiye bölünmesi ne?
Bak işte o tam bir muamma.. Niyekine? E dedik ya, koskoca ay ikiye bölünüp geri birleşiyor, bunu da şu dünyada çöl gezgini bir iki arabik şahsiyet dışında bir allahın kulu görmüyor… Alla allaaa.. Ay ikiye bölünüyor ve kimse görmüyor.. Aynen öyle valla.. (Böyle bir hadisenin vuku bulması halinde gerçekleşmesi beklenen astrofizik komplikasyonları ve hatta böyle birşeyin vuku bulup bulamayacağını hiç tartışmıyoruz bile) Ama nedir? Her türlü fizik yasalarını alt üst edercesine bir hadise yaşanıyor, ay kardeş kurabiye misali ayrılıp geri yapışıyor, ve bunu da ne hikmetse Amr bin Abbas’la Cübeyr bin vesselam dışında kimsecikler görmüyor… Soru aynı: ne yapmak lazım o halde? Fazla kurcalamadan iman etmek lazım pek tabi.

4) Zeyd’in karısı ne?
O da ayrı bir takdir-i ilahi-i şayan ki sorma gitsin. Nedir efem? Şimdi hani islama göre evlatlıklar öz evlattan sayılmıyo ya… Eee? Onun için peygamber efendimiz bizzat kendisi tatbikatlı bir biçimde önce kölesi olup sonra evlatlığına terfi ettirdiği Zeyd’in karısını aldı ki, bu sayede müminlere evlatlıklarının veletleriyle evlenmelerinde bir sıkıntı bulunmadığını göstermiş oldu, hatta bizzat bunun için ayet bile indi.. Hmmm.. Öyle tabi.. İyi de, sadece ayet inseydi, hani ne bileyim işte denseydi ki misal: “Ey müminler, kimler ki sizinle kan bağı taşımaz, kimler ki öz evlatlarınız değildir, onlarla veya onların çocuklarıyla nikah kıymanızda sizin için bir mahsur yoktur, allah yücedir, allah uludur, şüphesiz ki O sizler için en doğrusunu bilir..” Yani böyle olsa olmaz mıydı? Olabilirdi belki ama, peygamberimiz bunu bizzat göstermek istedi ki şüpheye yer kalmasın felan.. (Konunun hayatiyeti mevzu bahis yani, o denli:)

Ha bu arada, insan evlatlığının çocuklarıyla (hatta evlatlığıyla) evlenebilir mi diye sorulacak olursa, benim kişisel cevabım ortada psikopatolojik bir durum yoksa ve hem evlatlık hem de evlatlık sahibi olan kişinin karşılıklı istek arzu ve rızaları varsa evlenebilirler elbet, şeklinde olur. Ama bu durum öyle çok kolay ve sık sık gerçekleşmesi mümkün olan bir durum da değildir zaten, çok özel şartları, donanımı ve estetiği beraberinde taşıması gerektiği aşikardır. Bununla birlikte bize (veya topluma) düşen şey; böyle bir talep ortaya çıktığında ahlak bekçiliğine soyunmamak olabilir sadece. Yani ben, en azından kendim için gerçekleşmesine pek de ihtimal vermediğim bir durum olmakla birlikte, birbirleriyle evlenmek isteyen bir evlatlık ve babalık filan görürsem, sadece ve sadece “neden olmasın” derim. Bunu özellikle vurgulamak istedim ki yanlış anlaşılmasın; Çünkü ben Muhammed’i vay sapığa bak evlatlığının karısıyla evlenmiş filan diye suçlamıyorum. Burdaki sorun, Muhammed’in göz koyduğu kadını elde edebilmek için çevirdiği filmdir sadece, hemi de nasıl film, ayetler, usulden kendini azartlatmalar falan filan.. (Detaylar için ilgili forumlara bakınız ltf.) Haaa.. O halde neymiş? Sadece ayet yetmezmiş… tatbikat da gerekmiş, hikmeti sıddıkesi bizati takbik edilmesi gerektiği yani:) Ne yapcaz peki? Öyle fazla kurcalamadan iman edicez pek tabi.

5) Kitapların tahrif edildiği meselesi ne?
Bununla ilgili olarak da hiçbir tarihi, antropolojik delil vesaire yok.. Tahrif edildiği öne sürülen kitapların peşine düştüğünüzde bulacağınız en iyimser cevap, eğer bu kitaplar hakkaten tahrif edilmişseler bile, daha iner inmez edilmişler sanki, yani daha ilk basıma girerken tahrifliymişler zaten.. şeklinde olur:) İkibin küsür yıllık en eski ölü deniz yazmalarıyla bugünkü eski ahit arasında bile zerre fark yok, isteyen açar bakar. Ayrıca nasıl bir tahriftir bu, onu da anlamak mümkün değil ya… (daha önce de yazmıştım; şimdi bu nuh tufanı var ya mesela, müslümanların dediğine bakarsan tevrattaki anlatım tahrif edilmiş işte:) Heee, nasıl oluyo peki bu tahrif? Efenim şöyle; kitabın orjinalinde öyle dünyanın her tarafı sular altında kaldı filan demiyordu bi kere… Eee, sonra ne oldu peki? Sonra işte bazı kötü niyetli hahamlar öyle küççük olmasın yav bu dediler, salalım dediler, bütün dünya su altında kalsın dediler filan.. Bak sen? Tabi canıım, hiç kuran’da yalan bişey yazması mümkün mü, kesin böyle değiştirdiler.. Hee.. Ne yapıcağız o halde? Aslında yapacağımız şey hep aynı; tabi ki fazla kurcalamadan iman ediceğiz yine.

6) Budizm çantoizm çuntoizm ne?
Allah cc hiçbir kavmi hiçbir milleti peygambersiz kitapsız bırakmaıdığına göreee… Yani? O zaman bunlar da büyük ihtimalle rabbimizin uzak doğu ve çin coğrafyasına göndermiş olduğu peygamberlerle yaydığı dinlerin aman efendim işte yine tahrif edilmiş halleridir yani kesin… (Sonra da kızıyorlar ha… ama hiçbir tarihi belge bulgu olmadan -dahası sözü geçen uzak doğu/ çin felsefelerinin kendi tarihselliklerinden bile zerre okuyup anlamadan- böyle saldım çayıra mevlam kayıra modunda takılabilmek için… yav kimse kusura bakmasın ama, böyle bi osuruk olabilir mi yahu?) Hayır efenim, öyle işte öyle… Neye göre peki, hani tarih, hani antropoloji, hani şu bu?.. Yok.. Yok ama olsun.. Yine ne yapıyoruz; tabiki iman ediyoruz.


7) Son ve hak din islam ise, aborjin inka ve aztek’in durumu ne?

Yav işte detaya takılmamak lazım, arada bin yıllık bir süre var gibi görünüyor ama en doğrusunu allah bilir elbet.. Yav neyini allah bilir, daha kıta keşfedilmemiş, kuran’ı Muhammed’i geçtim, Musa ‘dan İsa’dan filan da hiç haberi olmamış bu adamların… Cevap ne? Efenim onlara da kesin peygamber gönderilmiştir:) Hadi öncesinde gönderdi diyelim, peki ya sonrası? İslam son din değil mi, hak din değil mi, oysa bin yıl boyunca dünyanın yarısından fazlasının haberi bile olmuyor, e bu nasıl oluyor o zaman? Dedik ya, fazla kurcalamamak lazım, he deyip iman etmek lazım, ayrıca Fettoş’u hatırlamakta fayda var, ne diyordu kendileri: “Bunlar umuma açık meseleler değildir, ancak ve ancak işin erbabı olan kişilerin tartışabileceği şeylerdir, sana ne aborjinden inkadan aztekten bre zındık, allah cc nin onlar için de düşündüğü güzel bişeyler vardır elbet” :))

8) Cennet ne?
Belli değil.. maddi mi manevi mi belli değil.. hal mi mekan mı belli değil.. ipek elbise belli değil, inci takıp altın künyeyle gezenler belli değil, tomurcuk memeli kızlar belli değil, dolu kadehler belli değil… bedenimizle mi orda olcaz, yiyip içicez mi sıçmadan osurmadan belli değil… velhasıl kelam: değil… Ne değil? Belli değil:) Eee, ne yapcaz o zaman? Fazla kurcalamıycaz tabi, allah’ın hikmetinden sual olunmaz, iman ediceğiz elbette, çok süper bişey olcek ama bak orası kesin:)


9) Cehennem ne?

Ateş mi zebani mi belli değil… yancak mıyız, etimiz kemiğimizle mi acı çekicez, derimiz dökülüp dökülüp geri mi çıkacak belli değil.. lav mı magma mı sonsuz yangı mı belli değil, maddi mi belli değil, sembolik mi belli değil… Ama çok kötü feci bişey orası kesin.. Eee, ona da İman edip geçiceğiz elbet:)


10) Şeytan ne?

Valla bilmiyom, onun da ne olduğu belli değil.. bi sahnede bakıyosun, çatır çatır allahla tartışıyo, kafa tutuyo, KONUŞUYO… Kendilik bilinci ve personalitesi var yani… İyi de nası yani, peşimde fısır fısır bir yaratık mı şimdi? Ne bileyim yoksa soyut bişey mi… Değil değil, dedim ya o da belli değil:)

Ha şimdi ne diyo bi de bunlar?

Evrim teorisi bilimsel değilmiş, bilimsel gerçekler çarpıtılıyormuş filan..

🙂

Bakınız yukarda on madde sıraladık, dikkat edin her birinde nasıl da anasının gözü bilimci bunlar, ondandır, normaldir:)

Şeytan nedir, kimdir, nasıl birşeydir?

Cennet ve cehennem bahsinin ardından, şeytan mevzusu da oldukça ilginç geliyor bana…

Sahi nedir bu şeytan dedikleri? Kimdir? Çalışma prensibi nedir, kıymığı nasıl takar, aklı nasıl çeler, insanı nasıl günaha iter?

Özellikle hatırlatmaya gerek var mı bilmem ama, yine de belirtmeden geçmeyeyim: benim bahsettiğim şeytan bildiğiniz şeytan.. Hani şu Adem mevzusunda tanrıyla bozuşan, ben ateştenim o çamurdan diye cıngar çıkaran, tanrıya bizzat kendi huzurunda başkaldıran ve en az cebrail kadar gerçek olan şeytan.

Nasıl bir karakterdir bu ve nedir faaliyetleri? Daha doğrusu etki tepki… (İnsanın aklını çelebildiğine göre, demek ki bizim üstümüzde bir etkisi ve bu etkiyi bize iletebileceği bir kontak noktası var, ya da olması gerekir)

Ama nedir işte, farzedelim ki seks (zina olanından) Nasıl oluyo peki, bakınca birinde testosteron var diğerinde östrojen, arada koku molekülleri- feromenler filan, e nedir yani şimdi bu kimyasallar mı şeytan? (Böyle birşey olamaz elbet, sebeplerini hemen sıralayayım: birincisi testosteron ya da östrojen gibi hormonlar tanrıyla tartışamaz, ve ikincisi: benim deseler bile yalan söylemiş olurlar çünkü onlar ateşten değiller bi kerem, he he:)

Hah işte o zaman şeytan nerde? Ya da kendilik bilinci olan bir varlık olarak ne diyor bana o anda, yat onunla atla seviş filan mı?

Diyelim ki çok sinirlendim, kötü bir söz çıktı ağzımdan… ya da dövdüm suçsuz gariban birini yok yere.. ve belki lezbiyenim yahu, şeytanın burda fonksiyonu ne? Ne yapıyor, nasıl çalışıyor, döv parçala gebert diye fısıldayan bir varlık mı hemen yanıbaşımda?

Daha bunun hedonizmi var, konformizmi var, ateizmi var:)

Marks misal.. (yok Marks’ı geçtim, Feuerbach daha iyi bir örnek olur bu konuda) Feuerbach’a ilham eden kimdi mesela, o da mı şeytan? Yaz yaz, çok büyüksün baba, yaz kalemine kurban, din şöyledir de böyledir de… gibi mi yani? Sahi şeytan Feuerbach’la çok mu mesai geçirdi (öyle olması lazım gelir) geçirdiyse nasıl geçirdi, adamı nasıl etkiledi?

Hatta bir başka başlık altında yazdığım gibi, Carl Sagan kadar dünya tatlısı sempatik barışcıl ve soru işaretlerinin güzelliğine aşık bir adamı nasıl sapıttırdı da yoldan çıkardı yahu?

E hadi kendimi de katayım bu kervana.. Sahi bu yazıyı kim nasıl yazdırdı bana, şu resimdekilerden biri mi yoksa?:)

Cennet / Cehennem Nedir?

Geçenlerde bir radyo programında tartışılıyordu… daha doğrusu, denk geldi tesadüfen… diyordu ki hoca efendi: efenim cennet deyince hemen aklınıza öyle kapısı penceresi, girişi çıkışı olan bir “yer” (veya bir “mekan”) gelmesin… cennet bir yer değildir, bir haldir…

Yani güzel… miş.. ama aynı zamanda tuhaf yahu…

Hakkaten nedir, nasıl birşeydir şu cennet ve cehennem dedikleri? Örneğin cennete giden nereye gitmiş olacak? Gittiği yer (veya girdiği hal) her ne ise, cennetlik kişi orda nasıl varolacak?

Etiyle kemiğiyle mi? Yoksa başka bir biçimle mi? (ne bileyim saf bilinçle filan mı?) Temas duygusu olacak mı? Tat, koku, vesaire? Yok eğer bunlar olmayacaksa, altından ırmaklar akan yeni tomurcuklanmış huriler filan ne oluyo o zaman? (Yine mi sembolik anlatım?) Madde olacak mıyız, olmayacak mıyız? Mesela yav ne serinmiş, nasıl da tatlı tatlı esiyor rüzgar diyebilecek mi insan, ya da şu frenk üzümü de çok lezzetliymiş filan.. Manzara harika… huzur veriyor insana.. Yani işte böyle tonla soru… İlgili arkadaşlar cevaplasın lütfen: Nedir, nasıl bir şeydir şu cennet dedikleri ve cennetlik müminler nasıl bir öz ve görünüşle var olacaklar orada?

Aynı şey cehennem için de geçerli tabi. Yanacak mıyız, etimiz kemiğimizle mi orda olacağız, nasıl acı çekeceğiz, zebaniler gerçek mi, tırım pırım tım.. Nasıl bir yer veya şeydir cehennem?

Oldukça net şeyler sordum. Bu bakımdan tek bi ricam var: Sembolik diyecek olan olursa sembolik desin ve bıraksın. Ama n’olur Fettullah Gülen gibi aynı cümleyi 2726 değişik varyasyon içinde mırıldanıp durmasın.